Zihniyeti değil eylemi yargılamak

Bir ülkede hukukun hâkimiyetinin var olmasına, anayasasında hukukun hâkimiyetinin kabul edildiğinin belirtilmesi yetmez. Hatta bazı durumlarda bu ilkeden bahsedilmesi hiçbir anlam taşımaz. Yargının fiili işleyişi bu bakımdan daha önemlidir. Hukukun ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini bilmeyen, hukuku gayri meşru şahsî veya sekteryen çıkarlar için araç olarak kullanan, kuralların hâkimiyetini kendi hâkimiyeti sayan-sanan yargı bürokratlarının var ve aktif olduğu yerlerde hukukun hâkimiyeti bir rüya olarak kalır.

Türkiye’de hukuk mevzuatının da hukuk pratiğinin de hukukun hâkimiyeti açısından problemli olduğu açık. Bu yeni bir problem değil. Ancak, bu problemin ne kadar yaygın ve ağır olduğunun farkına varılmasına Ergenekon ve Balyoz davaları vesile oldu. Bu davalarda adeta dokunulmaz olduğu düşünülen kesimlere mensup insanlar mahkemelere çıkartıldığı için hukuk pratiğinin açmazları iyice göze batar hâle geldi. Dava süreçleri yanılmalara da sebep ve şahit oldu. Sadece ceza kanunlarında suç sayılan bazı eylemleri yapanlar değil, onlarla fikir ve tavır birliği içinde olanların da yargılanmasına yönelik teşebbüsler ortaya çıktı. Askerî vesayeti tasfiyeye hizmet ettiği düşünüldüğü için birçok demokrat kalem de davalarda görülen hataları veya hata olma ihtimâli bulunan uygulamaları ya görmedi, ya göremedi ya da önemsemedi. Meselâ ben kendim, sahte delil üretildi diyenlere kimin ürettiğinin de söylenmesi gerektiğini söyleyerek karşılık veriyordum. Balyoz davasındaki bilgi çelişkileriyle ilgili iddialara karşı, bu bakışın kendi içinde çelişkili bir yaklaşım olduğunu söyleyerek cevap vermeye çalışmıştım. Balyoz kadar karmaşık bir planı hazırlayan bir üstün akıl (master mind) var ise, bu aklın, iddia edilen türden hatalar yapmasının işin doğasına aykırı olduğunu düşünüyordum. Balyozcuların plan üzerinde güncelleme yapmış olmaları ihtimâli daha kuvvetli diyordum.

Aradan geçen zaman benim gibi düşünenlerin birçok noktada yanıldığını gösterdi. Balyoz davasındaki 11 ve 17 numaralı CD’lerin problemli olduğu ortaya çıktı. Bu CD’lerin üstündeki general Süha Tanyeri’ye atfedilen el yazısının makina tarafından yazıldığı tespit edildi. Ergenekon davasında bulunduğu söylenen bombalarla aynı seri numarasından bombalar Tahşiyeciler adı verilen gruba yönelik kumpasta da boy gösterdi. Bütün bunlar ortaya seriyor ki, kritik davalarda gerçekten delil üretilmiş. Türkiye’nin daha önce hiç şahit olmadığı veya bu çapta yapıldığını görmediği tezgâhlar kurulmuş. Demek ki, bu tür davaları takip ve değerlendirmede daha dikkatli olmak lâzım.

Şimdi en az Balyoz ve Ergenekon kadar önemli davalar gündeme geliyor. Bunlardan ilki Tahşiyeciler denilen gruba komplo davası. Onu daha başka davalar izleyecek. Anlaşılan otonom yapılanmaya karşı davalar iki türden olacak. İlki kişi ve gruplara karşı işlenen ve açık insan hakkı ihlâlleri teşkil eden suçlar hakkındaki davalar. İkincisi demokratik meşruiyete sahip hükümete ve onun içinde yer alanlara yönelik yasa dışı icraatlar hakkındaki davalar.

Birinci türden davalar açılmazsa insan hakları ayaklar altına alınmış olur. Devlet gücünü kullanan otonom bir yapılanmanın bireylere ve gruplara yönelik tacizleri ve kumpasları cezalandırılmazsa adâlet berhava olur. Toplumun temelleri sarsılır. İkinci türden davalar gelmezse, demokratik meşruiyet, kurallar ve sistem korunamaz. Yasa dışı dinlemeler, MİT TIR’larına operasyonlar, Başbakan’ın evine ve ofisine dinleme cihazı yerleştirilmesi, ODA Tv’ye ve Hanefi Avcı’ya kumpas, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanıp hapsedilmesi gibi açıkça suç teşkil eden eylemlerin failleri mutlaka ama mutlaka bulunup yargılanmalı ve suçları sabit görülenler cezalandırılmalı.

Bununla beraber, bu yargılamalarda daha önce yapılan hatalar tekrarlanmamalı. Yargılama bir cemaate yönelik toptan yargılama çabasına dönüşmemeli. Cemaat tabanındaki insanlar yapılan yanlışlıkları ve işlenen suçları onaylasalar bile yargılamaya tabi tutulamaz. Bu, eylemi değil zihniyeti yargılamak anlamına gelir. Yargılanması gereken zihniyet değil eylemdir. Yargılamalar her şeyin içine atıldığı, ilgisiz olaylar ve kişiler arasında gelişigüzel bağlantılar kurulan torba davalarla yapılmamalı. Sanıklar, mutlaka, somut olaylarla ilgili sağlam delillere dayanarak, kuvvetli iddianamelerle yargılamaya tabi tutulmalı. Şafak vakti baskınları, gözaltına alınanlara körü muamele gibi şeylerden uzak durulmalı. Zarurî durumlar haricinde sanıkların tutuksuz yargılanması yoluna girilmeli. Tutukluluklar uzatılıp cezalandırmaya dönüştürülmemeli. Masumiyet karinesine saygı gösterilmeli ve savunma hakkının kutsal olduğu unutulmamalı. Sanıklar ve avukatları tüm savunmalarını zaman ve dinleme sınırıyla karşılaşmadan gerçekleştirebilmeli. Ceza yargılamasında bir masumun cezalandırılmasındansa on suçlunun serbest kalmasının tercih edilmesi gerektiği ilkesi daima akılda tutulmalı.

Türkiye hem hukukun hâkimiyeti ilkesi ve pratiği hem de demokratik kuralların ve usullerin korunması açısından yeni bir sınava girmekte. Umarım bundan yüzakıyla çıkar.

30.12.2014, Yeni Şafak

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et