Yasemin Devrimi Sömürge Sonrası Düzenin Çöküşü mü?

Tunus’ta Aralık ayında başlayan hükümet karşıtı sokak gösterileri, yıllardır ülkeyi sert polisiye tedbirlerle yöneten yaşlı diktatör Zeynel Abidin Bin Ali döneminin sonunu getirdi. Ülkedeki artan işsizlik, gıda fiyatlarındaki ani yükselişler ve siyasi baskılar nedeniyle sokaklara dökülen gençlerin Bin Ali ailesine yönelik protestoları, Cumhurbaşkanını ailesini de alarak ülkeyi terk etmeye zorladı. Buna karşın toplumsal olayların şiddeti artarak devam ediyor. Şimdiye kadar yüze yakın kişinin hayatına mal olan sokak eylemlerinin nasıl ve ne zaman biteceği belli değil. Sosyal paylaşım ağlarının da etkin biçimde kullanılmasıyla spontane olarak başlayan protestoların, ülkede köklü ve kalıcı bazı siyasi reformlar yapılmadan sona ermesi mümkün görünmüyor. Tunus’ta nasıl bir anayasa yapılacağı, ülkede çoğulcu bir demokratik yapının kurulup kurulamayacağı ise henüz belirsizliğini koruyor. Ancak bilinen bir şey var ki, ilk kez Müslüman bir Arap ülkesinde baskıcı bir siyasi rejim halk hareketiyle yıkılıyor. Bu toplumsal isyanın nedenleri dikkatle irdelenmelidir. Ülkedeki dikta rejiminin sonunu getiren protestoların sosyo-psikolojik, ekonomik ve siyasi nedenleri nelerdir? İsyan bir ABD projesi midir? Tunus gibi bir Arap ülkesinde halkın beklentisine uygun gerçek bir demokrasi kurulabilir mi, yoksa ülke kaosa mı sürüklenmektedir? Son olarak, Tunus’taki öfke patlaması bazı analistlerin de öngördüğü gibi benzer özellikler taşıyan bölgedeki diğer ülkelere de yansır mı? Böyle bir durumda başta ABD olmak üzere küresel güçlerin rolü ne olabilir?

Devrimin şartları olgunlaştı

Tunus’taki toplumsal olaylar bir tesadüf değildir. Muhtemelen bu ülkeyle de sınırlı kalmayacaktır. Zira Tunus’un da içinde bulunduğu Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki Arap ülkeleri hem iç politik yapıları hem de uluslararası sistemdeki rolleri bakımından benzer özellikler göstermektedir. Hemen hepsi eski sömürge olan bu toplumlar, Batılı ülkelerle ittifak içinde ülkeyi yöneten otoriter ve laik siyasi liderlerin kontrolü altındadır. Halkın siyasi sisteme katılma hakları veya hükümetlerini denetleme yetkileri yoktur. Siyasi rejimin meşruluk temeli son derece zayıf olduğu için hükümetler ülkeyi güçlü polis ve istihbarat teşkilatları vasıtasıyla yönetmektedir. Rejime yönelik en küçük muhalefet hareketi ise radikal İslam ve terörizmle mücadele adına acımasızca bastırılmakta ve bu baskıcı politikalar da Batı’nın hâkim güçlerince siyasi istikrar adına desteklenmektedir. Ekonomik olarak zaten yoksul olan bu ülkelerde, etkin bir siyasi muhalefetin yokluğu nedeniyle var olan zenginlikler yönetici elit arasında paylaşılmaktadır. Nepotizm, yolsuzluk ve toplumsal eşitsizlikler hat safhadadır. Her şeyin lider etrafında döndüğü bu yozlaşmış sistemin doğal sonucu ise, halk kitlelerinde yaygın bir dışlanmışlık duygusu, marjinalleşme, siyasal sisteme yönelik yabancılaşma ve giderek derinleşen öfkedir.  

Demokrasi mi kaos mu?

Burada analize muhtaç olan kritik konu, bölgede uzun süredir alttan alta biriken politik enerjinin neden Tunus’ta siyasi bir öfke patlamasına yol açtığıdır. Öncelikle Skocpol’ün de belirttiği gibi, toplumsal devrimler siyasi rejimin meşruluk krizinin derinleştiği anlarda patlak verir. Bu anlamda Tunus’taki Bin Ali liderliğindeki 23 yıllık rejim son yıllarda bir dizi faktör nedeniyle hem kendi halkı nezdindeki güvenilirliğini iyice yitirmiştir hem de dış dünyadaki eski bağlantıları giderek zayıflamıştır. İçeride rejimin meşruluk krizini tetikleyen olaylar arasında gıda fiyatlarındaki ani artışlar, Bin Ali ailesinin artık saklanamaz hale gelen lüks ve pervasız yaşam tarzı ile yaygın yolsuzluk söylentileri ve polis düzeninin artan baskılarından kaynaklanan bazı somut ve acımasız olaylar sayılabilir.

Diğer yandan Tunus, Arap ülkeleri içinde eğitilmiş nüfus bakımından en ileri olan ülkelerden. 1990’lı yıllardan beri 6-16 yaş arası kesim için eğitim zorunludur ve Tunus’un yüzde 55’ini oluşturan 25 yaş ve altındaki genç nüfus son derece iyi eğitilmiştir. Fakat Tunus ekonomisi bu nitelikli nüfusa istihdam imkânı sağlayacak modern sektörlere sahip değildir. Ekonomisi daha çok tarım, madencilik ve turizme dayalı Tunus’ta yüksek teknik becerilere sahip genç işsizler ordusu oluşmuştur. Tam da Robert Gurr’un yıllar öncesinde saptadığı gibi, yüksek bir hayat standardı yakalamak için iyi eğitim alan gençlerin işsiz kalması, toplumda güçlü ve yaygın bir “göreceli mahrumiyet” duygusu yaratmaktadır. Bu tür psikolojik gerginliklerin arttığı toplumlarda bazen küçük bir olay ve hatta provokasyonlar sonu rejim değişikliğine kadar uzanan kitlesel şiddet eylemlerini ateşlemeye yetmektedir.

Tunus halkı onlarca kişinin ölümü uğruna ülkedeki dikta rejiminin liderini ülkeden kovmayı başarmıştır. Şimdi temel sorun ülkede nasıl bir siyasi düzenin kurulacağıdır. Tunus özelinde en ciddi sorun toplumsal muhalefete öncülük edecek, halkın beklentilerine uygun anayasal bir demokratik sistemin kurulmasını sağlayacak sorumluluk sahibi bir lider kadrosunun yokluğudur. Rejimin baskısı ve polis tasallutu nedeniyle ülkedeki muhalif liderlerin çoğu yurt dışına kaçmış bulunmaktadır. Önemli bir toplumsal tabanı bulunan muhalefet lideri Raşit Gannuşi’nin İngiltere’den ülkesine dönebilmesi durumunda önümüzdeki aylarda yapılacak seçimlerde ciddi bir iktidar seçeneği haline gelmesi beklenebilir. Ancak burada laik geleneğe bağlı olan ordunun İslamcı bir lidere ülkedeki siyasette etkin olma şansı tanıyıp tanımayacağı bilinmemektedir. Tunus için ikinci bir olasılık ise, ülkedeki şiddet hareketlerinin artması ve krizin derinleşmesi durumunda ordunun da desteğini alabilecek yeni bir güçlü liderin işbaşına gelmesidir. Bu iki senaryodan hangisinin gerçekleşeceği biraz da ABD ve AB gibi küresel güç merkezlerinin Tunus’taki gelişmelere karşı takınacakları tutum ve izleyecekleri politikaya bağlı olacaktır. Graham Fuller’in son kitabında (İslamsız Dünya) sağladığı ipuçlarını doğru bir işaret olarak alırsak eğer, ABD’nin İslam dünyasındaki otoriter yapıların yerine demokratik seçimler yoluyla Türkiye örneğindekine benzer muhafazakâr partilerin iktidara gelmesine sıcak bakacağını söylemek mümkündür.

Ortadoğu rejimleri sarsılacak

İyimser bir beklentiyi yansıtan yukarıdaki okuma doğru ise, Tunus’taki Yasemin Devrimi bölgede domino etkisi yaratarak yakın gelecekte Ortadoğu’yu sarsmaya devam edecek demektir. Batı’nın bu sürece destek vermesinin nedeni ise bölgede post-kolonyal dönemde kurulan ve temelde Batılı güçlerin yerli otoriter liderlerle kurdukları siyasi ittifaklara dayanarak sağlanan, ancak halkın tamamen dışlandığı göstermelik siyasi istikrar düzeninin artık işlemiyor olmasıdır. Sokaklara taşan öfke halkın bu düzenden duyduğu memnuniyetsizliğin işaretidir. Bu sese kulak verilmediği takdirde Batılı ülkeler yeni 11 Eylül olayları ile sarsılmaktan korkmaktadır. Afganistan ve Irak’ın gösterdiği üzere, tankların ve uçakların bu öfkeyi bastırmaya yetmeyeceği anlaşılmıştır. Dahası Batı kendi jeopolitik çıkarları adına İslam dünyası ile barışmak da istemektedir. Arap liderlerin de anlaması gereken şey, “radikal İslamcılık” suçlaması ile muhalefetin şiddet kullanılarak bastırılmasının artık dış dünyadan destek görmeyeceğidir. Tunus tecrübesi, Arap dünyasındaki demokrasi arayışları için kritik bir siyasi laboratuar işlevi görecektir. Tüm bunların jeopolitik anlamı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde post-kolonyal dönemde kurulan bölgesel düzenin çökmesi ve yeni bir dönemin başlamasıdır. Gelecek on yılda bölgedeki yeni jeopolitik dengelerin kurulma süreci tüm dünyayı meşgul edeceği gibi, bölge halklarını hiç olmadığı kadar Türkiye’ye yakınlaştıracaktır. Türkiye kendi stratejik konumunu yeniden ve doğru biçimde tanımlaması durumunda, hiç ummadığı bir hızla tüm bölge için çekim merkezi haline gelebilir. Bugünler için hazır olmalıyız.

Star

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et