Yargıda skandal

Ergenekon soruşturması çerçevesinde Erzurum özel yetkili Cumhuriyet Başsavcısının 3. Ordu Komutanını ifade vermeye çağırmakla yetinmeyip, “Ergenekon terör örgütü üyesi olmak’’, ‘’görevi kötüye kullanmak’’ ve ‘’tehdit ve iftira’’ suçlamalarıyla Erzincan Cumhuriyet Başsavcısını da gözaltına almasının ve bu kişinin daha sonra çıkarıldığı ağır ceza mahkemesi tarafından tutuklanmasının tetiklediği olaylar zincirini biliyorsunuz. Ancak skandal kelimesiyle tanımlanabilecek olan bu olaylar geçen yazıda üzerinde durduğum “yargının özgürleşmeye direnmesi”nin yeni ve tipik bir örneğini oluşturmaktadır.

Oysa, idari bir kurul olan HSYK’nın hiçbir şekilde, adli yargının temyiz mercii olan Yargıtay’ın ise soruşturma ve kovuşturma aşamasında hakim ve savcıların hukuku yorumlama ve uygulama yetkisine müdahale etme yetkisi yoktur. HSYK’nın hakim ve savcılar üzerinde “disiplin” yetkisi bulunmakla beraber, bu yetki onların hukuku yorumlamadaki takdir haklarıyla ilgili olarak kullanılamaz. Yani, HSYK’nın hukuku doğru uygulayıp uygulamadıkları konusunda savcılar ve hakimler üzerinde bir denetim yetkisi yoktur. Yargıtay ise bu konudaki hukuki değerlendirmesini ancak dava temyiz yoluyla kendi önüne geldiği zaman yapabilir ve hukuka aykırılık bulması halinde alt mahkeme kararını bozabilir.

Kaldı ki, bu olayda söz konusu olan savcı veya hakimlerin yürürlükteki hukuk kurallarını yanlış yorumladıklarını varsaysak bile, değil ceza hukuku anlamında, disiplin hukuku anlamında bile bu bir suç teşkil etmez. Böyle bir durum ancak bu kişilerin yaptıkları işlemlerin kasıtlı olarak hukuk dışı mülâhazalara dayanması halinde söz konusu olabilir. Ne var ki, bu da öyle “bir hışımla” alelacele toplanarak değil, usulüne uygun olarak yapılacak bir araştırma ve incelemenin sonunda belirlenebilecek bir durumdur. Bu usulün ne olduğu ise ilgili Kanun’da gösterilmiştir. Onun içindir ki, HSYK’nın bu olayda gösterdiği telâş ve aceleyi hukuk çerçevesinde kalarak anlamaya ve açıklamaya imkân yoktur.

Dikkat edilsin, bu olayda yargının işleyişine müdahale eden hükümet değil HSYK ve müttefikleridir. Yargının üzerinde bir vesayet organı durumunda olan ve bu haliyle “yargının YÖK’ü” olarak nitelenmeyi hak eden HSYK’nın ve yargı aristokrasinin diğer unsurlarının alt derece hakim ve savcılar üzerinde baskı kurması durumuyla karşı karşıyayız.

Öte yandan, sanki hukukumuzda böyle bir kurum varmış gibi kendisini “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı” zanneden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu meseleye müdahil olma çabası da olsa olsa onun muhtemel bir kapatma davası için iktidar partisi aleyhinde kanıt toplama arayışıyla açıklanabilir. Bu ayrıca, aynen HSYK gibi sayın Başsavcının da Ergenekonculuğun hukuk yoluyla tasfiyesi çabalarından hoşnut olmadığını gösteriyor olabilir.

HSYK’nın sergilediği ve Yargıtay, Danıştayla yüksek yargı bürokrasisinin hemen arka çıktığı bu tutumdan sonra, daha önce yaşanmış benzer tecrübeleri de nazara aldığımızda, AKP Grup Başkanvekili’nin şu sorusunun haksız olduğunu hangi izan sahibi iddia edebilir: “Böyle bir karardan sonra bütün tayin ve terfisi, meslekten uzaklaştırılması HSYK kararına bağlı olan hangi savcı ve hakim, hangi cesaretle, neye dayanarak bu soruşturmayı yürütecek, kovuşturma olduğunda karar oluşturacak?’’

Bu şartlar altında, kabul edelim ki, hataları bir yana ama Ergenekon soruşturma ve kovuşturmalarını yürüten savcı ve hakimler gerçekten de kahramanca bir iş yapıyorlar.  Bundan AKP’lilerin almaları gereken dersler var. Onların da biraz “kahramanca” davranmaları gerekiyor.

Hükümetin şunu artık anlamış olması gerekir ki, “aman kurumlarla çatışmayalım, gerginlik yaratmayalım” dedikçe sadece kendisi değil hepimiz, bütün Türkiye mevzi kaybediyoruz. AKP hükümeti geri adım attıkça sivili ve askeriyle statüko güçleri daha da cesaret kazanıyor. Başbakan bürokratik oligarşi karşısında kendini tutarak konuşuyor, hatta kendi anayasal yetkilerine bile sahip çıkmıyor, ama onun bu “tarz-ı siyaset”i ne yargı oligarşisinin ne de askerlerin tutumunda bir değişikliğe yol açıyor.

Anayasa Mahkemesi “367” uydurmasını ciddiye alıyor, sırf başörtülü öğrencilere üniversite kapılarını açacağından korktuğu için “kanun önünde eşitlik” ilkesini teyit ve tavzih eden anayasa değişikliğini yetkisini aşarak iptal ediyor, “millet”in neredeyse yarısının desteğini alan iktidar partisinin alnına “mürteci” damgasını vurmaktan kaçınmıyor, askere -o da kısmen- sivil yargı yolunu açan yasa değişikliğine geçit vermiyor. Danıştay hakeza. Onun da temel derdi, muhafazakâr ailelerin çocuklarını üniversiteden uzak tutmak. Bunu sağlamak uğruna “kanun-manun” dinlemiyor. Genelkurmay başkanı ve kimi kuvvet komutanları her fırsatta hepimize posta koymaya devam ediyor ve ucu kendilerine uzanan kimi davalarda açıkça yargıyı baskı altına almaya dönük açıklamalar yapıyorlar.

Onun için, AKP’nin hukuk ve demokrasi çerçevesinde kalarak yapılabileceği “kahramanlıklar”a ihtiyaç var. Bunun için de, her şeyden önce, statüko güçlerinin karanlık direncini aşabilecek bir siyasi irade gerekiyor. Söz gelimi, statükocu odakların direnci karşısında sivil anayasa girişiminden vazgeçmemeyi sağlayacak kadar bir “kahramanlığı” hükümet zamanında gösterebilseydi, bugün o zamankinden daha da güçlenmiş olan bu dirençle karşılaşmazdık.

Hasılı, son olaylar bir kere daha gösterdi ki, artık skandal boyutuna varmış olan bu direncin hukukla filân ilgisi yoktur. Kimse kendini kandırmasın; karşı karşıya olduğumuz şey, Türkiye’yi “demokratik hukuk devleti” idealine yaklaştırmayı hedefleyen değişim çabalarına statükonun inatla direnmesinden başka bir şey değildir. Ve unutmayınız ki, bu direncin teçhizat ve mühimmatının çoğunu da halâ yerli yerinde duran 1982 Anayasası ve “12 Eylül hukuku” sağlıyor.

Star, 20.02.2010
 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,740TakipçilerTakip Et