Üniversitelerimizin sorunları ve çözüm yolları

Geçen hafta Amerikan üniversitelerinin problemlerinden ve muhtemel çözümlerinden bahsetmiş ve Türkiye üniversitelerinin ABD’den alabileceği dersler olup olmadığını sormuştum.

Şüphe yok ki, ülkemizdeki üniversitelerin çok daha fazla ve bir kısmı ABD’de görülmeyen sorunları var. Bu sorunları teknik-sistematik sorunlar ve felsefî-ideolojik sorunlar olarak iki gruba ayırmak mümkün. Hemen eklemek gerekir ki, bu iki gruptaki sorunlar birbirinden tamamen ayrı değil; zaman zaman iç içe geçebilmekte, birbirinin sebebi ve sonucu olabilmekte.

Türkiye, gelişen-büyüyen bir ekonomiye sahip olmasına rağmen hâlâ fakir bir ülke. Toplumsal kaynaklar için yarışan taleplerin hepsine aynı seviyede cevap verme imkânı yok. Yani, yükseköğretimin kaynak yetersizliği ana sorunu ve ondan doğan alt ve yan sorunlar kamu kaynaklarına dayanarak kısa ve hatta orta vadede çözülemez mahiyette. Bu yüzden, yükseköğretim sistemine yeni kaynakların girmesinin yolu açılmalı. Daha açık bir deyişle, 1982 Anayasası’nın devlete ait olmayan üniversitelere dayattığı kâr-dışı (non-profit) olma mecburiyeti kaldırılmalı ve müteşebbisler eğitim sektörüne yatırım yapmaya teşvik edilmeli. “Eğitim ticarete konu olamaz”, “eğitim mal değildir, alınıp satılamaz” sloganlarında ifadesini bulan romantik, akıl ve gerçek dışı bakış, bize bu konuda yol gösteremez. Eğitim de maliyeti olan bir mal ve doğrudan veya dolaylı olarak zaten alınıp satılmakta. Bu böyle değilmiş gibi davranıp eğitime akabilecek özel toplumsal kaynakların önüne set çekmek yanlış.

Eğitime tahsis edilen kaynaklar yetersiz ama devlet okullarında mevcut kaynakların “adil” ve etkin şekilde kullanıldığını söylemek de bir hayli güç. Bunun bir sebebi, çoğu devlet üniversitesindeki tıp fakültesi tahakkümü. Tıp eğitimi, sosyal bilim ve mühendislik eğitiminden çok farklı. Hem mali tahsisat hem de kadro tahsisatı anlamında üniversite kaynaklarını adeta yutuyor. Tıp fakülteli üniversitelerin bütçesinden tıplar aslan payını alırken, sosyal bilimler kırıntılarla yetinmeye mahkûm ediliyor. Benim çalıştığım dönemde Gazi Üniversitesi İİBF’nin bütçe payının % 1,5 olduğu söylenmekteydi. Tıp fakülteleri bütçe-kadro yanında tarz olarak da sosyal bilim çalışmalarına haksız ve hatalı müdahalelerde bulunabiliyor. Akademik takvim (meselâ Hacettepe’de) tıp eğitimine göre düzenleniyor, bu yüzden sosyal bilimlerin ihtiyaç ve cevaplarına cevap veremeyebiliyor. Akademik yükselmede de sosyal bilimciler tıp standartları yüzünden ilave zorluklar yaşıyor. Üç sayfalık bir klinik gözlemi beş imzayla yayınlamanın mümkün olduğu tıp akademisyenliği standartları sosyal bilim nedir, sosyal bilimci nasıl çalışır konularından çoğu zaman habersiz ve hatta tıp dışında hiçbir şeyi bilim saymayan bazı tıpçı rektörler ve tıpçıların ağırlıkta olduğu yükselme standartlarını belirleme heyetleri tarafından sosyal bilimcileri terörize edecek şekilde uygulanabiliyor. Bütün bu sorunlar yüzünden üniversitelerde sağlık bilimi dallarının sosyal bilimler üzerindeki hegemonyasına son verilmesi acil bir ihtiyaç. Sağlıkla ilgili yükseköğretim kurumlarının tek çatı altında toplanması ve sağlık bilimleri üniversitelerinin oluşturulması gerekiyor.

İYİ İNSANLARIN İŞBAŞINA GELMESİ TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL

Üniversite sistemimiz aşırı merkeziyetçi ve merkeziyetçilik iki alanda tezahür ediyor: 12 Eylül cuntası tarafından üniversiteleri kontrol altında tutma ve resmî ideolojiyi yeniden üretip öğrencilere nakletme fonksiyonlarını tahkim etme amacıyla kurulmuş olan YÖK’ün yükseköğretim sistemi üzerinde tam bir tahakküm kurmaya yetebilecek gücünde ve üniversitelerde bütün yetkileri rektörün elinde toplayan merkeziyetçi idare biçiminde. Hakkaniyet ve adalet adına söylemek gerekir ki, siyasî konjonktüre ve işbaşındaki YÖK yöneticileriyle rektörlerin karakterine bağlı olarak sistemin zarar verme potansiyeli artıp azalabiliyor. Ama umudumuzu iyi insanların işbaşına gelmesine bağlayamayız, sistemin kendisini ıslah etmemiz gerekir. Bu sistem adem-i merkeziyetçiliğe ve ona bağlı olarak inisiyatif alma becerisine ve sorumluluk alma arzusuna zarar veriyor. Üniversiteler en küçük bir yenilik için bile YÖK’e dönüyor, üniversite içindeyse her şey rektöre bakıyor. YÖK’ün kapatılması, bu olmuyorsa yetkilerinin budanması ve sadece sınırlı bir denetimle yetkili kılınması daha doğru. Üniversitelerde de fakültelere tüzel kişilik tanınması ve kadro ve bütçelerini kontrol etme imkânı tanınması gerekiyor. Bu adımlar merkeziyetçiliği mutlaka geriletir.

Yükseköğretimde bir karma sisteme ihtiyaç var. Hem öğrenciden sadece sembolik harç alan (yani öğrenciye neredeyse bedavaya hizmet veren) devlet üniversiteleri, hem kâr için çalışmayan vakıf üniversiteleri hem de kâr için işleyen özel okullar olmalı. Anayasayı değiştirerek kâr için çalışan yüksekokulların önünün açılması, sektöre giren kaynağı ve dolayısıyla yükseköğrenim arzını artırır. Böylece üniversiteler arasında gerçek bir rekabet de doğar. Fiyat ve kaliteye dayalı geniş bir yükseköğretim yelpazesi oluşur ve öğrenciler farklılaşan istek ve ihtiyaçlarına göre tercih yapabilir. Bu durumda merkezî sınava da ihtiyaç kalmaz. Okullar öğrencilerini, sık sık yapılan genel yetenek sınavlarından belli puanlar alanların girebilecekleri özel sınavlarla kendileri seçebilir.

Üniversiteler birer eğitim kurumu olduğu kadar birer işletmedir de. Akademisyenlerin işletmecilikten anlamaları iyi bir şey olmakla beraber ender karşılaşılan bir durum. Bu yüzden üniversitelerde işletme idaresiyle akademik idare birbirinden ayrılmalı. Rektörler yalnızca akademik işlerle ilgilenirken, üniversite işletmesi daha profesyonel kişiler tarafından yürütülmeli. Bu olmazsa, üniversitelerin gittikçe küreselleşen rekabete ayak uydurmasını bekleyemeyiz. Dünyada akademik hayatta da büyük bir rekabet var. Akademisyenler bilgilerini ve enerjilerini işletme rutinleri için harcamak yerine kendi akademik birikimlerini geliştirmek, her seviyede öğrencilerini yetiştirmek, programları yenilemek ve iyileştirmek için seferber etmeli.

Bu yazıda üniversitelerimizin daha çok teknik ve idare felsefesiyle ilgili problemlerine işaret ettim. Ne yazık ki, yazının başında işaret ettiğim üzere, felsefî-ideolojik mahiyetli sorunlar da var. Onları gelecek hafta ele alacağım.

Zaman-Yorum, 22.10.2010
 

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikAhmet Altan – Başsavcı
Sonraki İçerikSiz kendinize bakın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et