Tek Parti Döneminde Parti İçi Demokrasi Çok Partili Dönemdekinden Daha İleriydi

Faik Ahmet Barutçu 1939-1954 yılları arasında CHP’de siyaset yapmış, önemli görevlerde bulunmuş bir politikacı idi. Bu dönemde yaşadıklarını “Siyasi Anılar”* isimli kitabında anlatıyor. Barutcu anılarında, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarını, Türkiye’nin savaş dışı kalmak için uyguladığı politikanın perde arkasını, tek parti rejiminin İsmet Paşa dönemini ve çok partiye geçiş dönemini ve çok partili dönemin ilk yıllarını oldukça tarafsız ve akıcı bir dille anlatıyor.

Tek Parti Döneminde Parti İçi Demokrasi

Ben burada, tarihçilerin ve siyaset bilimcilerin işine karışmadan, Faik Ahmet Barutçu’nun anlattıklarından örnekler vererek, tek parti dönemi ile çok partili dönem arasında parti içi demokrasi açısından bir karşılaştırma yapmaya çalışacağım.

Faik Ahmet Barutçu’nun anlattığı tek parti rejiminin ikinci, 1939-1950, İsmet Paşa’lı dönemi… Bu dönemde İsmet Paşa hem partinin başkanı, hem de Cumhurbaşkanı, Milli Şef…

Başbakan yürütmenin başı, aynı zamanda Parti Genel Başkan Yardımcısı, yani Milli Şeften sonra Partinin en büyüğü, Parti Grubunun da Başkanıdır, ama Partinin tek hakimi değildir. Parti genel sekreteri var, parti yönetim kurulu var, parti Meclis Grubu Başkan Vekilleri var, her şeyden önce Partide Parti yöneticileri kadar sözü geçen önemli kişiler var. Tek partinin Meclis Grubu da oldukça renkli bir grup, hemen çok partili bir mecliste bulunan bütün gruplar temsil ediliyor.

Görünüşe göre, dokunulmaz ve eleştiriden masun olan sadece Milli  Şef… Başbakan tenkit edilebiliyor, bakanlar Başbakanın koruması altında değil, Parti yöneticileri de eleştiriden masun değiller.

            ***

Meclis gündeminde Kıbrıs açıklarında batan “Refah” gemisi olayıyla ilgili bir milletvekilinin önergesi görüşülmektedir. Başvekil Refik Saydam bağırarak, söze karışanları azarlayarak, önerge verenleri kötü niyetli olmakla suçlayan bir konuşma yapar.

Milletvekili Refik Şevket İnce kürsüye gelir:

“Biz buraya susmak için gelmedik. Biz buraya aylık alarak susup oturmak için gelmedik. Gördüğümüz hataları, kusurları, ihmalleri açık açık söyleyerek, ulusun bize emanet ettiği, partimizin bizden istediği denetleme görevini yapmak için geldik, dedi. Ve giderek coşan bir söz ustalığıyla Grubun bütün havasına egemen oldu. Grupta çıt yoktu. Refik İnce coştukça coştu, çok ağır taşlamalarla Başvekile karşılık verdi. …”

Başvekil Refik Saydam gereksiz yere sinirlenmiş olduğunu ve de hiç de iyi yapmadığını anlar, bir konuşma yaparak önerge sahiplerinden ve hükümetten hesap soran milletvekillerinden özür diler. Sorumlu bakan da kürsüye çıkarak istifa ettiğini bildirir.

Bu bizim çok partili hayatta görmeye alışık olduğumuz bir şey değildir. Başbakanlar sadece muhalefet partileri tarafından suçlanır. Parti gruplarında ne Başbakandan, ne de her hangi bir parti başkanından hesap sorma usulü yoktur. Başbakan yanlış yapabilir, partili milletvekillerinin görevi Başbakanın veya parti başkanının arkasında durmaktır.

            ***

Kazım Karabekir’in kahve ve francala dağıtımındaki yolsuzluklarla ilgili soru önergesine Ticaret Vekili Mümtaz Ökmen, Paşa’nın “Ben dedim de oldu” psikolojisiyle olaya yaklaştığı suçlamasıyla cevap verince, Karabekir:

“Bazı Vekillerde garip bir ruhsal durum seziyorum. Milletvekillerinden mutlaka beğenme ve teşekkür istiyorlar. Zorunlu muyuz kendilerine teşekkür etmeye… Görevlerini yapmaları gerek. Sonra nedir o dil? Okul çocuğu azarlar gibi konuşuyorlar. …”

“Ticaret vekili yine söz alarak, sözlerinin yanlış anlaşıldığını, hiçbir zaman milletvekillerinden beğenme ve teşekkür gibi bir şeyi aklından geçirmediğini, milletvekillerinin Vekilleri sorguya çekmek ve gerektiğinde yakalarından tutup alaşağı etme haklarının bulunduğunu söyleyerek, amacını yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde açıkladı.”

Çok partili dönemimizde Bakanlardan parti grubunda hesap sorma usulü de yoktur. Bakanlar muhalefet tarafından kategorik olarak suçlanır, haklarında gensoru önergeleri verilir, iktidar milletvekilleri de kategorik olarak Bakanlarına sahip çıkarlar. Bakanlar sadece kendilerini Başbakana karşı sorumlu hissederler.

            ***

Ankara Belediyesi Hacı Bayram Meydanı’nın adını, Ogüst Meydanı olarak değiştirmek istiyor. Konu Rasih Kaplan Hoca tarafından Meclise getiriliyor.

Dahiliye Vekili Recep Peker:

“Hoca’nın amacı, hacılığı meydanın başına bir külah gibi geçirerek, oraya Hacı Bayram Meydanı dedirtmektir. Hükümetin sorumlu bir üyesi olarak söylüyorum ki, bunu yapamazsınız! Bu gerilik olur, ilkelerimize aykırılık olur.”

Bu konuşmaya Bütçe Komisyonu Başkanı İsmet Eker cevap verir:

“Ulusal duyguları düşünmemek ve ayıramamak büyük hatadır. Büyük Millet Meclisi kimsenin devrim vaizliğine ne muhtaçtır ne de katlanabilir ve kimse kendisine böyle bir süs veremez.”

Konu Mecliste oylanır ve Dahiliye Vekilinin önerisi reddedilir.

Bu da çok partili hayatta görmeye alışık olduğumuz bir durum değildir. Çok partili hayatımızdaki usul, muhalefete ve halkoyuna karşı kendi bakanımızı kayıtsız şartsız desteklemektir. İçişleri Bakanının önerisini partili milletvekillerinin reddetmesi parti disiplinini bozabilir, Başbakanı da kızdırabilir.

            ***

Faik Ahmet Barutçu’nun anılarında, tek parti dönemi CHP Meclis grubunda bu çeşitten tartışmaların, görüş ve fikirlerini korkmadan ortaya koymanın pek çok örneği bulunmaktadır.

Yalnız kol kırılıp yen içerisinde kalmakta, parti grubunda konuşulanlar basına aksettirilmemekte ve halka yansıtılmamaktadır. Grupta yapılan konuşmaların halka aksettirilmesi için Grup toplantıları kapalı yapılmakta, konuşmalar da gazeteler ve Anadolu Ajansı tarafından olduğu gibi halka aksettirilmemektedir.

Bu yazı tek parti rejimini övmek için yazılmamıştır, yazının amacı, iki de bir tek parti dönemini kötülemek için 60 yıl öncesine gönderme yapan partilerimizin, kendi içlerinde uyguladıkları demokraside tek parti rejiminden daha geride olduklarını göstermek içindir.

Tek Parti döneminde memleket gerçekten çok kötü yönetilmektedir. Başbakan Refik Saydam 8 Temmuz 1942’de öldüğü zaman, Partinin önemli bir kişisi olan Faik Ahmet Barutçu’u bile ölen Başbakanı hiç de hayırla yad etmemektedir:

“ [Başbakan Refik Saydam’ın ölümü] gazetelerde keder duygularının incelikle anlatımına neden olmuşsa da, halk arasında kederlenen bir tek adama rastlamadım. Bu Refik Saydam için bir bahtsızlıktır. Doktor bir yıl önce ölseydi, halkın bu derece sevgisinden yoksun olarak, sonu bahtsız biten bir adam etiketiyle tarihe geçmezdi. Ölümüyle halka keder yerine, bir hafiflik duyurması, bu bahtsızlığı ona inadı hazırlamıştır.”

Çok Partili Dönemde Parti İçi Demokrasi

Geçen Pazar günü AKP’nin büyük kongresi yapıldı. Yabancı konukların yaptığı konuşmalar dışında kongrede Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dışında hiç bir partilinin sesini duymadık. Parti Genel Başkanı ve MKYK üyeleri seçildi. Parti Genel Başkanlığı için tek aday Recep Tayyip Erdoğan idi ve seçime katılan 1421 geçerli oyun tümünün oyunu alarak seçildi. Bu demokratik ülkelerde pek karşılaşılan bir durum olmasa da, bizde bütün partilerde yapılan seçimlerde hep karşılaştığımız bir durumdur. Süleyman Demirel de, Bülent Ecevit de, Turgut Özal da, Mesut Yılmaz da, Tansu Çiller de, Deniz Baykal da en kötü zamanlarında, partiye en çok oy kaybettirdikleri zamanlarda bile bütün delegelerin oyunu alarak, karşılarına çıkanları da silindir gibi ezerek seçiliyorlardı. Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli de benzer şekilde seçildiler.

AKP büyük kongresinde MKYK üyeleri için de gerçek bir seçim yapılmadı, parti yönetimince, muhtemelen parti başkanınca hazırlanmış önceden belirlenmiş bir liste olduğu gibi seçildi. MKYK, merkez karar ve yönetim kurulu demekmiş; 50 kişiden oluşuyor. Şimdiye kadar parti politikasını belirlemede nasıl bir rol oynadığını pek bilmiyoruz.

Bu AKP’ye özgü yeni bir olay da değil. 1950’denberi, çok partili demokrasimizde hep yaşadığımız bir olay… İktidarda olsun, muhalefette olsun, hiç bir partimizde parti içinde farklı ses getirenlere tahammül edilmiyor. Parti lideriyle bire bir aynı görüşte olmayanlar kısa zamanda partiden dışlanıyor.  

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Salı günleri parti grupları toplanıyor. Bu gruplarda hiç birinde parti içi sorunların konuşulduğuna şahit olamadık. Gruba parti başkanları alkışlar arasında geliyor. Parti başkanı iktidara veya muhalefete saldırıyor, alkışlar arasında grubu terk ediyor. Muhtemelen ondan sonra da grup toplantısı bitiyor veya Mecliste önemli bir oylama varsa, grup parti liderinin gösterdiği yönde oy vermek üzere bir karar alıyor. Bu gruplarda bir milletvekilinin çıkıp da parti yönetimini tenkit ettiğine, ya da parti içi bir sorunu dile getirdiğine de şahit olmadık.

Parti liderleri artık milletvekili adaylarının belirlenmesini de kendi haline bırakmıyor. Bazı illerde göstermelik yapılan yoklamaların dışında, milletvekili adaylarının tümüne yakınını parti başkanları belirliyor.

Yine genel başkanın ve parti yönetiminin seçimine katılacak delegelerin seçimi de asla şansa bırakılmıyor, parti genel merkezleri hemen her ilde yapılan delege seçimlerini titizlikle takip ediyor. Daha sonra parti yönetiminin onayladığı delegeler, büyük kongrede de kendilerini belirleyen parti yöneticilerini tekrar seçiyor.

*Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar, Milliyet Yayınları, 1997, 607 s.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et