Statükonun ‘balyoz’ kılıcı

Geçen iki yazıda hükümete yöneltilen “sivil faşizm” ve “sivil darbe” isnatlarının dayanaksızlığını anlattıktan sonra, bugün de hükümetin icraatının genel bir eleştirisini yapacaktım. Amacım, bu gibi isnatları hak etmese de, AKP yönetiminin tamamen kusursuz da olmadığına dikkat çekmekti.

Gel gör ki, tam bu sırada hükümet eleştirisini ertelememi gerektiren, biri vahim diğeri endişe verici olmak üzere iki önemli olay meydana geldi: “Balyoz” darbe planı ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı. İroniye bakınız: Statükonun AKP karşıtı her girişimi tam da tersi amaca hizmet ediyor! Çünkü, mağdur veya mazlum olana “vurmak” vicdanlı insanların işi değil.

Eski 1. Ordu komutanı olan şahsın başrol oyuncusu olduğu bu son darbe planı gerçekten de vahim tertipler öngörüyor. Taraf gazetesinin ifşa ettiği planın ayrıntılarını biliyorsunuz. AKP iktidarını devirmek için, kendi vatandaşlarını “düşman” olarak tasnif etmek ve ülke içinde yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanacak türden sabotajlar yapmak dahil, her yola başvurmayı mübah gören, bu uğurda ülkeyi başka bir devletle savaşa sürüklemeyi bile akıl edecek kadar gözü dönmüş bir zihniyet bu.

Gerçi, gerek adı geçen emekli general gerekse Genelkurmay yaptıkları açıklamalarla kendilerini savundular; ama bu açıklamalar söz konusu planın varlığını inkâr etmiyor, fakat sadece onu tevil ediyorlar. Genelkurmay bu planın bir savaş senaryosuyla ilgili rutin bir askeri faaliyet olduğunu açıkladı.

Peki ama sormak gerekmez mi: “Dış düşman”a yönelik bir savaş senaryosunda kendi vatandaşlarını “düşman” kategorisine sokup onları hedef haline getiren tertiplerin ne işi var? Bu “savaş” senaryosunda neden bir “tutuklanacak gazeteciler” listesi yer alıyor? Memlekette 36 tane “düşman işbirlikçisi” gazeteci mi var? Keza, bu planın gerçek amacı darbe değilse, kurulacak yeni hükümette yer alması düşünülen “bakanlar listesi”ne ne demeli?…

Öte yandan, planın başrol oyuncusu olan general emeklisi de yaptığı ilk açıklamada, bu planı silâhlı kuvvetlerin “Cumhuriyeti koruma-kollama görevi” bulunduğu safsatasıyla mazur göstermeye çalışıyor. Buna “safsata” demekte hiçbir yanlışlık görmüyorum, çünkü ordunun yegâne anayasal görevi ülkeyi dış düşmanlardan korumaktır. Öyle ya, savaşı bile emri altında icra etmekle görevli olduğu hükümeti devirme tasavvurunun “Cumhuriyetin korunup-kollanması”yla ne ilgisi olabilir?…

Besbelli ki, her ne kadar 2003 yılı başlarında tekemmül ettirilmişse de, bu plan aslında 28 Şubat Sürecinde edinilmiş alışkanlıkların bir ürünüdür ve bu Sürecin bir uzantısı olarak tasarlanmıştır. Amaç, daha önce devre dışı bırakılmış olan RP-FP çizgisinin bu sefer AKP şeklinde iktidara gelmesinin önüne geçmekti. Bu, tutuklanması öngörülen “gazeteciler” listesinin içeriğinden de rahatlıkla anlaşılabilir. Çünkü, bu satırların yazarının da dahil olduğu o liste esas olarak 28 Şubat Süreci’nde “vicdanını satmamış” olan yazarlardan oluşmaktadır.

Bu arada, Anayasa Mahkemesi’nin bazı askerlerin karıştığı anayasal düzene karşı suçların sivil mahkemelerde yargılanmasını öngören kanun hükümlerini iptal etmesi bütün bu gelişmelerin ruhuna fevkalâde uygundur. Rejimi özgürleştirme ve sivilleştirme çabalarına direnme misyonunda statüko güçlerinin tam bir uyum içinde çalışmaları (“concerted practice”) bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Bu karar ayrıca, cari rejim içindeki “hikmet-i vücud”una hep uygun davranagelmiş olan Türk Anayasa Mahkemesi’nin tam da bu nedenle anayasal-demokratik bir rejim tasavvuruna ters düştüğünü gösteren yeni bir örnek olmuştur.

Besbelli ki, Türkiye’nin bir “Nizam-ı Cedid”e olan ihtiyacı orduyla sınırlı değil.

Star, 23.01.2010
 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,740TakipçilerTakip Et