Soma: Bir facianın ön muhasebesi

 Bu hep böyledir. Ateş düştüğü yeri yakar.

Biz ne kadar üzülürsek üzülelim, ölümlerin acısını madencinin ailesi, çocukları kadar hissetmeyeceğiz. Günler sonra hayatın olağan akışı içinde bu olay bizim için gerilere düştüğünde de onlar için öyle olmayacak.

Önce bunu bilelim ve bu muazzam acıya saygı duyalım.

İki Türkiye…

Bu felaket karşısında başlıca iki tür tavır gördü bu ülke.

Toplumun bir bölümü başkasının acısını bir insanın hissedebileceği kadar derin hissetti, her yerde keder ve yas kendisini belli etti ve güçlü bir dayanışma duygusu sergilendi. Hiçbir şey söylenmese bile, derse girdiğim sınıfta, sadece siyah giysili öğrencilere değil, hemen her göze yansıyan acı barizdi.

Ama aynı anda toplumun başka bir kesiminde ise her zamanki gibi ölümü siyasi fırsatçılık vesilesi yapanlar vardı.

Bu faciayı kendileri açısından siyasi fırsata dönüştürmeye çalışanlara, sloganlarıyla acılı ailelerin ağıtlarını bastıranlara sözüm yok. Çünkü aktarılabilir bir bilgi değil bu ve siyasi olmaktan önce ahlaki bir sorunla karşı karşıya olduğumuz için, hiçbir söz onlara yaptıklarının ne kadar kötü olduğunu anlatamaz.

Ama onların kötülüğü, olayın özünü görmeyi engellememeli.

Hükümetin sorumluluğu

Hükümetin bu felaket karşısındaki ilk tutumu, kriz yönetiminde başarısız olduğunu bir kez daha gösterdi.

Başbakan Erdoğan’ın geçen yüzyılın verilerinden söz ederek bu felaketin başka yerlerde de olduğunu veya bu işin doğasında böyle kazaların olduğunu söylemesi yanlıştı. Üstelik bu sözleriyle felakete duyulan tepkiyi doğrudan kendisine yöneltti.

Oysa sadece derin bir acı içinde olduğunu söylemiş olsaydı ve gereklerini vakit geçirmeden yapacağını taahhüt etmekle yetinseydi, bu çok daha değerli olurdu ve ona ilave bir fatura da kesilmezdi.

Böyle bir durumda, hatası olsun veya olmasın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı istifa etmeliydi ve etmelidir.

İstifa için mutlaka onun ihmal veya başka türden bir hatasının olması veya bunun ispatlanması gerekmez. “Kusursuz sorumluluk” diye bir şey vardır; onun bakanlığı döneminde ülkenin en büyük maden faciası yaşanmıştır; olayın özü budur ve sadece bu sebep istifa için yeterlidir.

Bu işlem, aynı zamanda, bu ülkenin siyasi geleneğinde pek olmayan istifa kurumunun işlerlik kazanması bakımından da doğrudur.

Taner Yıldız’ı anmadan olmaz

Bu süreçte Hükümetin yüz akı, izleyebildiğim kadarıyla Enerji Bakanı Taner Yıldız oldu. Gerçeği örtmeyen makul ve dengeli açıklamaları, sorumlu ve sorumluluğa davet eden dili ve çabasıyla haklı bir takdir topladı. “O işçiler için bu kaza normaldir. Hatta müstahaktır. Türkiye layığını buldu” diyen Yılmaz Özdil’e cevabı olağanüstü zarif ve muhteşemdi: “77 milyonumuzun yaralı olduğunu söylemiştim, o rakamdan 1 tanesini çıkarın arkadaşlar.”

Bu dil herkese örnek olmalı. Sadece zarafeti bakımından değil, etkisi bakımından da. Küfretseydi bu kadar ağır olmazdı.

Muhalefet doğru yerde durdu

Muhalefetin bu felaket karşısındaki yaklaşımı ise genel olarak doğruydu. Önceki pek çok olaydakinin aksine muhalefet partileri bu kez bariz bir fırsatçılık yapmadı. Özellikle MHP lideri Devlet Bahçeli’nin sorumlu tutumu takdire şayandı.

Felaketten önce CHP’nin verdiği araştırma önergesinin reddedilmesi, bizdeki iktidar ve muhalefet anlayışına özgü bir yanlışı bir kez daha gözler önüne serdi. Muhalefetin araştırma önergeleri vererek yasama faaliyetini engellemesi veya geciktirmesi sık yaşanan bir durum. Erdoğan’ın dediği gibi Soma’nın da böyle olması veya böyle algılanması mümkün.

Demokratik pek çok ülkede de parlamentonun yasama faaliyetinin bir şekilde geciktirilmesi muhaliflerin uyguladıkları bir taktik. Ama önerge yolu bunun için kullanıldığında, gerçekten haklı bir konuya dikkat çeken talepler de heba oluyor. 12 Haziran 2011 sonrası her gün muhalefet partileri bir Meclis araştırma önergesi veriyorlar ve her önerge asgari bir saat tartışılıyor. Yapılması gereken, muhalefetin bu amaçla başka yolları kullanması, iktidarın da engelleme amaçlı görünse bile her önergeyi ciddiye alması.

Medya ne yaptı?

Oligarşi medyası her zamanki gibi, başarılı bir siyasal iletişim stratejisiyle tek faturayı hükümete çıkarmak için, madenin patronunu bile bu işin kurbanı olarak gösterme çabası dâhil, her şeyi yaptı.

Cemaat medyası da bu konuda oligarşi medyasından iyi değildi. Geçenlerde orada da biri Erdoğan’ın “taksirle adam öldürmek”ten yargılanması gerektiğinden söz ediyordu.

Manipülasyonda oligarşi medyasıyla yarışamayacağını bile bile “parmağım gözüne” yayın yapan Hükümet medyası bu kez daha iyi bir sınav verdi; eleştirel yazılar ve bakan istifa çağrısı orada da vardı.

Algıda seçiciliğin de ötesinde

Soma tartışması, toplumun bir kesiminin ruh sağlığının ve algılama yetisinin sahiden tehlikeli biçimde zedelendiğini ortaya koydu. “Aynı görüntüleri izliyoruz, ben başbakanın birini dövdüğünü görmüyorum, o görüyor” dedi bir arkadaşım.

Ona görmenin sadece biyolojik bir olay olmadığını, değerler söz konusu olduğunda herkesin üzerinde uzlaşacağı somut ve objektif olguların olmadığını söyledim ve “olgu değer bağımlıdır” sözünü hatırlattım. Bu yüzden de aynı videoyu seyrediyorlar ve şairin dediği gibi “ger yahşi [güzel] ger yaman [çirkin]” görüyorlar.

Böyle bir durumda siyasetçi ne yapmalı?

Akit Başyazarı “tekmelerine sağlık” diye yazmış yerde birini tekmelerken görüntülenen başbakanlık danışmanı için. Ona göre İstanbul’dan Soma’ya provokasyon için giden, kamu araçlarının camlarını tuz buz eden, Yerkel’e saldırarak kravatından çekip küfreden TGB’li köteği hak etmiş.

AK Partililere önerim, böylelerini kılavuz almamaları. Çünkü ister madenci yakını olsun, isterse madencilerin acısını sömüren bir fırsatçı, oraya gidince küfür de yersiniz, yuh da. Eğer bu bir provokasyon değilse tahammül etmek zorundasınız; provokasyonsa da provokasyona gelmemek zorundasınız. Yani her iki durumda da yapılması gereken aynıdır: Sineye çekmek.

Oligarşi medyası söylendiği gibi olayın öncesini vermeyip, sadece Yerkel’in tekmelediği kareyi kullanmış olabilir. Ama siz de hem ahlaki hem de siyasi sebeplerle öyle kare vermeyeceksiniz.

Ayrımcılar ama farkında değiller

Ama mesele bundan da ibaret değil. Akit’i de aratanlar var. Türk soluna hâkim bir kötülükten söz ediyorum.

Bu olay vesilesiyle içindeki bütün ayrımcı Kemalist önyargıyı döken, insanları dini inançları dolayısıyla aşağılamak için Soma’yı fırsat bilen bir ruh hali bu. Bu bazen Başbakanı eleştirirken “1400 yıl öncesinin çöl değerlerine sımsıkı sarılmış bir zihniyet”derken çıkıyor mesela. Bazen de işçilerin AK Parti’ye oy vererek ölmeyi hak ettiklerine dair sayıklamalarla.

Asansörde ağlamaklı üç kız öğrencinin konuşmalarına şahit oluyorum. Derste Soma’dan dolayı AK Parti’ye oy verenleri suçlayan hocalarından söz ediyorlar. “Van depreminden dolayı BDP’yi suçlayanlar gibi” diyor biri. Hocasından daha olgun olduğunu anlıyorum.

Kimse bana ölümler karşısındaki infialle açıklamasın bu ruh halini. Özellikle de 200.000 kişinin katili, işkencecisi ve milyonlarca mültecinin müsebbibi olan Suriye diktatörüne katil bile diyemeyenlerin bu maden trajedisinden etkilendikleri için bu dili kullandıklarını söylemesin. Eşine şiddet uygulayanların alkole sığınmaları kadar sahte bir bahane bu.

İnsan hakları cilası döküldüğünde

Biz başbakanın üslubunu eleştiriyoruz, haklı olarak eleştiriyoruz, ama onun muhaliflerinin dili, onu da geçtik, onun muhalifi olan insan hakları savunucularının dili yerlerde sürünüyor, onunkini mumla aratacak düzeye inmiş görünüyor. Twitter’da biri bir bakana “Allahını kitabını s..tiğimin gavatı” diye biten bir tivit yazmış, düşünebiliyor musunuz Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin önemli isimlerinden biri bunu paylaşıyor. Eril dilden cinsiyetçiliğe, ayrımcılıktan ötekileştirmeye, bireyleri dini inançları üzerinden aşağılamaktan nefret söylemine ve ırkçılığa kadar bütün kavramları bilen, literatüre vakıf birine ne diyebilirsiniz ki? Hele de bu falosentrik dili kullanan ve penis üzerinden yapılan bir küfrü içine sindiren bir kadın olduğunda. “Sen cinsellikten erkeğin bunu yapmasını mı anlıyorsun” deseniz ne fayda?

Tıpkı İstanbul Türkçesiyle konuşsa da heyecanlanınca aksanına dönenler gibi, böyle anlarda küp içindekini sızdırıyor ve gerçek dillerine dönüyor bazıları.

Bir diğeri, Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’deki örgütlenme sürecinden tanıdığım biri“Ben artık baya baya BM’nin Türkiye’ye acil barış gücü gönderip devletin halkını daha fazla katletmesini engellemesi için çağrı yapmak istiyorum” diye yazmış içinde olduğu ruh halini. Bu da yetmemiş, Erdoğan’ın Yusuf Yerkel’i yanında dolaştırmasına dair“kuyruk itten ayrılır mı” diye bir tivit daha yazmış.

Dikkatinizi çekerim, diktatörün ülkesinde yazılıyor bütün bunlar. Cinnet bu değilse hangi ruh halidir bilmiyorum. Ve ben ikisini de tanıyan biri olarak dehşete kapılıyorum.  Yılmaz Özdil ve Hasan Karakaya masum kalıyor yanlarında. Twitter ergenleri de.

Nefret söylemi yasaklansın mı diyordunuz? Bir kez daha düşünün bence…

Haklı olmak yeterli değil

Soma’da gösterilere polisin müdahalesine gelince: Şiddete varmayan her gösteri meşrudur ve engellenmemelidir. “Yardım ekibi değilsin, kurtarma ekibi değilsin, sırf eylem yapmak için gelme buraya” veya “Burası Gezi değil, bırakın da acımızı yaşayalım”diyenler haklı olabilir. Daha cenazeler kaldırılmadan, İstanbul’dan oraya gösteri için gitmek ahlaki olarak kınanabilir; ama kim demiş bütün gösteriler ahlaka uygun olmalıdır diye?

Sınıf bilinci neyi gerektirir?

Bu olaydan sonra işçilerin topluca sınıf bilincine kavuşup CHP’ye oy vermesini bekleyen Türk solu yine hüsrana uğrayacak.

Bir insan yerin yedi kat altında çalışmaya nasıl dayanır? Çocuğunun kendisiyle aynı kadere sahip olmayacağını bildiği zaman. Bu ülkede işçiler geçmişte kimin Aşık Veysel’i şehir meydanına sokmadığını da biliyorlar, bugün “hariciye” örneğinde ayrıcalıklı zümrenin çocukları için rezerve edilmiş makamları işçi çocuklarına açanları da.

Belki de onlar -bu felaketin içinde ilk bakışta paradoksal görünebilir ama- Serdar Kaya’nın da vurguladığı gibi, tam da sınıf bilincine sahip oldukları için AK Partiye oy veriyorlar. Tıpkı Nişantaşı’nın seçkinlerinin CHP’ye oy verirken aynı sınıf bilincine sahip olduğu gibi…

İşte bu yüzden de “çevre”den gelen siyasi partiye çok daha büyük bir sorumluluk düşüyor.

Yaşama hakkını korumak hükümetin ödevidir

Biz bütün bunlarla henüz olayın mahiyeti netleşmeden konuşuyoruz. Bu bile yeter bir şeylerin yanlış gittiğini anlamak için.

Kaza değil sabotaj diyenler de var ama ben bir maden felaketi olduğunda önce bunun kaza olduğunu düşünürüm. Elbette komplo teorilerine uzak durmam öteki alternatifleri göz ardı etmemi gerektirmiyor. Ne olduğunu henüz bilmiyoruz ve sabotaj tezine “hiç kimse bu kadar kötü olamaz” tezi üzerinden karşı çıkılmaz. Olur. İnsan bu kadar kötü olur ve ancak insan bu kadar kötü olur.

Soma’da ne olduğunu ancak soruşturma sonuçlanınca tam olarak öğrenebileceğiz. Ve ancak o zaman hükümetinden denetçisine, patronundan sendikasına kime ne kadar fatura çıkaracağımızı bileceğiz.

Ama bugünden bildiklerimiz de var.

Türkiye iş kazalarında yüksek bir orana sahip.

Pek çok maden ekonomik sebeplerle işletilmiyor görünüyor ve kapatılması gündeme alınmalı.

Kapatılmıyorsa, işçilerin can güvenliğini sağlamak için hükümetin ilave bir şeyler yapması gerek.

Biz evlerimize çekildiğimizde…

“Kapanmaz yağmurun açtığı yara çocuklarda” diyordu İsmet Özel.

Bugün hiçbir gerçek, ailelerin yarasını sarmak için yapılacak hiçbir şey, çocukların babasız büyüyecekleri gerçeğini değiştirmiyor.

Birkaç haftaya kalmadan ülke gündemi değiştiğinde, siyaset değirmeni başka konuları öğüttüğünde, biz evlerimize çekildiğimizde, bu gerçek hayat boyu onlara eşlik edecek.

En sahici olan bu.

Serbestiyet

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,725TakipçilerTakip Et