Siyasi çatışmanın zemini

Siyasetin doğasına ilişkin yaygın ama hatalı bir kavrayış var. Bu kavrayışta siyasetin amacı, insanların ortak bir doğru veya rasyonelde buluşmalarının sağlanması olarak görülüyor. Siyaset muhalif görüşlerin müzakere ile ulaşılan bir ortak akılda buluşmaları, yani “nihaî” bir çözüme varmaları olarak anlaşılıyor.

Bu siyaset kavrayışı daha çok, müzakereci demokrasi kuramları içinde yer alır ve günümüzün baskın demokratik siyaset anlayışını yansıtır. Bu anlayışa göre siyaset diyalojik bir eylem olarak görülür. Çatışma yerine uzlaşma, farklılıklar yerine ortaklıklar öne çıkar. Çatışmaların, uygun bir dil kullanımı ve ortak bazı ahlâkî referanslar sayesinde ortadan kaldırılabileceğine inanılır.

Gerçek farklılıkların ve bunun yarattığı çatışmaların görünür olması ve dillendirilmesi pek hoş karşılanmaz. Politik doğruculuk salgını işte bu siyaset kavrayışının bir uzantısıdır. Ortak akla ulaştıracak diyaloğa zarar vereceği, ötekine karşı uygunsuz dil kullanmanın ahlâkî olmadığı ve bir arada yaşamı dinamitleyeceği gerekçesi ile ifade hürriyeti yasal ve sosyal baskı altına alınır. Kulağa ne kadar da hoş geliyor!

Oysa ki bu perspektif, iyi niyetli olsa da ağır kusurludur. Bu anlayışı benimseyenler siyasetin çatışmacı doğasını görmeyi reddettikleri için, siyasetin esasen uğraşmak zorunda olduğu hakiki çatışmaların üstünü sahte ve son tahlilde işe yaramaz bir nezaket örtüsüyle örtmüş olurlar. Çatışmaları ortadan kaldıramadıkları gibi daha da derinleşerek yönetilemez hale gelmesine sebep olurlar.

Ayrıca mutabakat veya ortak akıl olarak gösterilen politikalar sıklıkla söylemsel bir hegemonya sayesinde belli bir kesimin doğru bulduğu politikaları ve değerleri içerir. Aslında siyaseten taraflı olan (zorunlu olarak öyle olacaktır) bir politika herkesin önüne “ortak akıl” olarak koyulur.

Öncelikle yapılması gereken siyasetin niteliğini doğru tespit ederek işe başlamaktır. Siyaset insanların çıkar ve değer çatışmaları ile ilgili bir edimdir. Farklılıklarımızın yarattığı çatışmalar olmasaydı, siyasete de ihtiyaç duymazdık.

Bu yüzden, Chantal Mouffe siyaseti esasen giderilemez çatışmalar ile ilişkili görmekte çok haklı. Ona göre demokratik bir sistemde temel meselemiz keskin çatışmaları sonlandırmak değil, dönüştürmektir.

Mouffe’a göre, karşılıklı uzlaşmaz çelişki taşıyan, biz/onlar ayrımı üzerinden kollektif özdeşlik kuran, “onları” yok edilmesi gereken düşmanlar olarak gören antagonist siyaset bütün toplumlarda mevcuttur. Bu çatışmaları ve çelişkileri nihai olarak gidermeyi umamayız. Ötekini yok edilmesi gereken düşman belleyen antagonistik çatışmayı, ancak demokratik usuller içinde ehlileştirip ötekini muhalif (hasım) olarak gören agonistik bir mücadele tarzına dönüştürmeyi umabiliriz.

Mouffecu kavramlarla ifade edecek olursak Türkiye’de biz antagonistik siyaset ile agonistik siyaset arasında salınıyoruz. Bana göre her salınmadan sonra agonistik siyasete doğru biraz daha yaklaşıyoruz. Ancak bu dönüşüm zaman zaman yaşanan antagonistik ataklarla sekteye uğruyor ve yavaşlıyor. Darbeler ve siyasal şiddet bu antagonistik atakların başlıca kanalları olarak işlev görüyor. Ancak bu dönüşümün hiç te kolay bir süreç olmadığını kabul etmek gerekir.

Gezi, 17-25 Aralık, 6-8 Ekim ve bunlara Hükümetin verdiği karşılık antagonistik bir çatışma niteliği göstermekle birlikte, toplum her seferinde darbe ve siyasal şiddet davetlerine direnerek barışçıl siyaset zemini korumayı başardı. Bugünlerde yine, 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrası için antagonistik bir atak çabasına (daha öncekilere göre daha zayıf olsa da) tanık oluyoruz. HDP’nin barajı geçememesi durumunda veya arzu edilen koalisyona izin vermeyecek bir oy dağılımı karşısında siyasal şiddet ve sokak çatışması olacağı şeklindeki öngörü kılıfında temennilere farklı kişi ve kesimlerde rastlıyoruz. Ayrıca, hâlihazırda seçim kampanyaları esnasında partilere yönelik provokatif çeşitli saldırılar da meydana gelmiş durumda.

Bütün bu çabalara rağmen, 7 Haziran seçim sürecinin demokrasinin güçlendiği ve agonistik siyasete doğru dönüşümün pekiştiği bir aşama olacağını düşünüyorum. Partilerin son seçimlere kıyasla daha popülist seçim vaatlerine yönelmeleri, rejim yerine ekonomi ve sosyal politikalara daha fazla ağırlık vermeleri, birbirilerini adeta düşman gibi gören kimi siyasi partilerin yakınlaşması ve HDP’nin Türkiyeleşme girişimleri (bunları ister destekleyin ister karşı çıkın fark etmez) demokrasinin, siyasi çatışmanın yürütüleceği ana zemin olarak eskiye oranla daha fazla kabul gördüğü (veya kabul etmek zorunda kalındığı) anlamına geliyor.

Müzakereci demokrasi yaklaşımları siyaseti sırf diyalog ve mutabakattan ibaret saymakla hatalılar, ancak bu durum mutabakatın tümden dışlanabileceği anlamına da gelmez. Çatışmaların keskin cepheleşmelere yol açtığı, çelişkilerin ancak düşman görülen tarafı yok etmek veya siyasal baskı altına almak gibi yöntemlerle giderildiği veya dondurulduğu bir durumdan kaçınabilmenin mümkün tek bir yolu var: Demokratik ilke ve usuller üzerinde güçlü ve yaygın bir mutabakat sağlamak. En temel ve sağlam mutabakatımız demokrasi olmalıdır.

Çoğulcu bir toplumda bütün konularda bir uzlaşıya varmak ne mümkündür, aslına bakarsanız, ne de arzu edilir bir şeydir. Liberal bir demokrasinin meziyeti bize bütün çatışmalarımızı giderme imkânı sağlaması değildir. Liberal demokrasinin meziyeti çatışmalarımızı barışçıl şekilde ve yok etme/yok olma maliyetine katlanmadan sürdürebilecek bir çerçeve veya zemin sunmasındadır.

Bu yüzden, farklılıklar ve çatışma yokmuş gibi davranmak, politik doğruculuk kasmak ve illa her konuda uzlaşmamız gerektiğini vaaz etmek yerine, demokratik ilke ve usuller üzerinde mutabakat geliştirmeye ve bu mutabakatı kavileştirmeye çaba sarf etmek gerekir.

Demokratik tabumuz farklılıklarımız ve çatışmalarımız üzerine konuşmak değil, demokratik zemine zarar vermek olmalıdır. Çünkü demokratik zemini koruyamazsak siyasal çatışmalarımızı yönetemez, farklılıklarımızı ve çoğulculuğumuzu sürdüremeyiz. Esaslar ve değerler konusunda çoğunlukla ayrı fikirlerde oluruz, ancak yöntem konusunda uzlaşamazsak esaslar ve değerler üzerine tartışma fırsatımız hiç olmaz.

Demokratik ilke ve usullere bağlılık işte bu yüzden bu kadar hayatidir. Başlangıçta oyuna katılıp, arzu etmediğimiz bir sonuçla karşılaşınca sonucu tanımamak ve mızıkçılık yapmak da temel demokratik ilke ve usulün ihlali anlamına gelir.

27.05.2015, Yeni Söz

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et