Rousseau’nun zihniyet dünyası

 Bu sene Rousseau’nun üçyüzüncü doğum yılı (1712-2012). Bu Fransız düşünür, düşünce tarihinin en ilginç ve de en çok tartışılan isimlerinden biri.

Ardında hâlâ yaşayan tartışmalar bıraktı. Yakınlarda okuduğum bir makale [Max Hocutt, “Compassion Without Charity, Freedom Without Liberty: The Political Fantasies of Jean- Jacques Rousseau” (Hayırseverliksiz Merhamet, Hürriyetsiz Özgürlük: Jean-Jacques Rousseau’nun Politik Fantezileri)] Rousseau’yu daha iyi anlamamı sağladı. Bu yazıdan da yararlanarak, Rousseau’nun felsefesinin birkaç ana noktasının altını çizmek istiyorum.

Siyasî düşünce tarihinde Rousseau’nun yeri konusunda birbirine taban tabana zıt değerlendirmeler yapılır. Bazıları, onu, demokrasinin önde gelen teorisyenleri arasında sayar. Ağır basan görüş ise totaliterizmin öncülerinden biri olduğudur. Ben de bu kanaatteyim. Fakat, Hocutt meseleyi daha net biçimde ortaya koyuyor. Ona göre, Rousseau, Bertrand Russell’ın da işaret ettiği gibi, faşist ve komünist diktatörlüklerin öncülerindendi. Ayrıca, genel olarak, sosyalizm üzerinde hem zihniyet hem retorik bakımından derin izler bıraktı. Bugün siyasal solun kendisini bütün entelektüel ve siyasal tartışmalarda yüksek bir ahlâkî pozisyona yerleştirmeye çalışmasının temelinde Rousseau’cu mantık ve retorik yatmaktadır. Sol radikalizm, kendisini his ve temennilerinden (ifade edilen amaçlarından) dolayı üstün, muhaliflerini ise yine bundan ötürü kötü, haksız ve zalim görür. His ve temennileri olgularla ilişkilendirmez, somut problemlerin çözümü yolunda akıl ve mantık süzgecinden geçmiş program önerileriyle ortaya çıkmaz. Bu zihniyetin ve retoriğin mucidi Rousseau’dur.

Rousseau, diğer bazı düşünürler gibi, kafası çok karışık ve tutarsız bir yazardı. Bu, erken bir tarihte fark edildi. Tarihçi William Edward Hartpole Lecky, 1896’da Rousseau’nun önceki yüzyılın kafası en karışık siyasal yazarı olduğunu söyledi. O kadar ki, o, bir paragrafta savunduğunu sonrakinde reddedebilirdi. Kalemi son derece güçlüydü, kelimelerle istediği gibi oynayabilirdi. Kişisel karakterinin ve hayat tecrübesinin de fikirlerinde büyük etkisi vardı. Bu belki de bütün düşünürler için geçerli, ancak Rousseau’da ayrı bir öneme sahip. Onun felsefesi, bir anlamda hayat tarzının ve yaptıklarının meşrulaştırılması ve hak ettiği ilgi ve desteğe mazhar kılınması çabası olarak okunabilir. Rousseau bir ara Diderot’nun Ansiklopedisi için bir “müzik” maddesi yazmak üzere (biraz da lütfen) tutulması haricinde hiçbir düzenli işte çalışmadı, bir meslek edinmedi. Orta yaşlı dul veya yalnız kadınları etkileyerek onların evlerinde veya onlardan aldığı parayla hayatını sürdürdü. Bu imkânları bir ihsan değil, doğal hakkı olarak görürdü. Kendisinin üstün merhamet ve insanların iyiliği duygu ve düşünceleriyle donandığına emindi. Hayatında hiçbir insan için bir şahsî fedakârlık yapmadı, hatta çoğu zaman ortalama bir insan için utanç verici ihmallerin ve kayıtsızlıkların faili oldu. Ama soyut bir insana merhamet, insanların acı çekmemesi duygusuna sahip olduğuna kaniydi. Bütün insanlarda, toplum tarafından yozlaştırılmadan önce, bu vardı, ona göre. Bilgi üretmedeki temel metodu içebakıştı. Olgularla ilgilenmedi, hatta onları görmezden geldi, iddialı teorilerini akıl ve mantık süzgecinden geçirmeye de çalışmadı.

MÜLKİYETİ HİÇBİR ZAMAN ANLAYAMADI

Rousseau, mülkiyeti, özgürlüğü ve toplumu anlama ve izah etmede eksantrik fikirlere sahiptir. Ona göre mülkiyet, çitledikleri bir miktar toprağa “bu benim” diyen birilerine (zenginlere) diğerlerinin itiraz etmemesiyle doğmuştur. Mülkiyet, suni bir kurumdur ve eşitsizlik yaratmaktadır. Bu, aynı zamanda, insanın tek başına, bütün ihtiyaçlarını doğanın cömertliğiyle karşılayarak yaşadığı tabiat hâlinden çıkış anlamına gelmektedir. Ne var ki, bu düşüncenin büyük bir çelişkisi var. Nasıl oluyor da, mülkiyet kavramının olmadığı bir doğa hâlinde, birileri, sahiplik iddiasında bulunabiliyor? Açıklanması gereken başka şeyler de mevcut. Sahiplenme algısı, neden neredeyse bütün canlılarda mevcut? Niçin hayvanlar bile bir alan, av veya eşe sahipleniyor ve yabancıları onlardan uzak tutmaya çalışıyor? Niçin bildiğimiz bütün uygar toplumlarda mülkiyet kurumu karşımıza çıkıyor? Rousseau’da bunların cevabı olmadığı gibi, mülkiyetin kıtlık sorununun çözümüne katkıları ve toplumsal faydalarıyla ilgili bir kavrayış da yok. Rousseau’nun özgürlük kavramını çarpıttığını da görüyoruz. Özgürlük, doğru tanımıyla, bireyin başka insanların keyfî zorlaması altında olmamasıdır. Mülkiyet ise özgürlük alanlarının teşhis edilebilmesinin, sınırlarının çizilebilmesinin ve korunmasının vazgeçilmez aracıdır. Oysa, Rousseau, mülkiyetin yokluğunun herkes için özgürlük ve eşitlik, mülkiyet eşitsizliğinin ise özgürlük kaybı anlamına geldiğini düşünür. “İnsan özgür doğar ve şimdi her yerde zincire vurulmuş hâlde” derken kastettiği budur. Başka bir deyişle, ona göre insan tabiat hâlinde özgürdü, çünkü bütün ihtiyaçlarını kendisi karşılamaktaydı, yani öz-yeterliliğe sahipti. Sonra obur bir azınlık herkese ait olan şeyleri gasp etti. Böylece sınıflar doğdu. Bu anlatım, retoriği güçlü fakat içi boş bir anlatım. İnsanların asla yalnız yaşamadığını, mülkiyetin kimsenin uyanıklığının veya açgözlülüğünün eseri olmadığını biliyoruz. Tabiat hâlinin tam bir bolluk dönemi olduğu da, bir ölçüde Locke’un bile kapıldığı, temelsiz bir efsane. Rousseau, kendisinden sonra başka yazarların da yaptığı gibi özgürlük ile zoru ve izin verilirlik (engellenmezlik) ile muktedir olmayı birbirine karıştırıyor.

Tabiat hâli, mülkiyet, özgürlük konularında maddî olgularla ilgisiz, tutarsız ve çelişik görüşler geliştiren bir düşünürün toplum ve siyasal sistem hakkında da aynısını yapmaması imkânsız. Rousseau, toplumun insanı yozlaştırdığını düşünüyor, ama, tuhaf şekilde, kendisi yozlaşmış değil. Tabiî, tabiat durumuna dönmenin imkânsızlığının farkında, bu yüzden, toplumun yeniden şekillendirilmesini gerekli görüyor. Bunun mümkün olduğuna da inanıyor. “Genel irade”, “kişilerin yapımına katıldığı kanunlara uymakta özgür olacağı”, “bireyin herkes içinde erimesiyle herkesin birey içinde eriyeceği ve hiç kimsenin hiçbir şey kaybetmeyeceği” fikirleri hep buna hazırlık. Sonuçta ortaya çıkansa bir aydınlar aristokrasisi, hatta bir aydınlanmış diktatör tarafından kendisine rağmen kendi iyiliği için yönetilecek bir toplum. Kısaca, modern totaliterizme giden şaşmaz yol.

Rousseau, muhteşem retoriği ve radikal mantıksız fikirleriyle tarihte iz bıraktı. Hâlâ takipçileri var. Hocutt’a göre J. Rawls bunlardan biri. Rousseau, Fransız Devrimi’ne fikirleriyle öncülük eden düşünür. Türkiye’de de etkisi oldu. Mustafa Kemal’in bir ölçüde Rousseau’dan etkilenmesi ve meselâ, Taha Akyol’un “Atatürk’ün İhtilal Hukuku” adlı değerli çalışmasında gösterdiği üzere, özgürlükçü kuvvetler ayrılığı doktrini yerine Rousseau’cu totaliteryen kuvvetler birliği doktrinini benimsemesi Türkiye Cumhuriyeti’ nin bir diktatörlük olarak kurulmasında etkili oldu.

Zaman, 05.10.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et