Rejimin devşirme yöntemi olarak katliamlar

Sivas katliamı ve arkasından gerçekleşen Gazi olayları ile birlikte laik-anti laik cepheleşmesinde Aleviler laik cepheye çekilmiş ve yıllarca yok sayıldıkları ve mücadele ettikleri rejimin koruyucusu ve müttefiki haline getirilmişlerdir.

Yakın tarihimiz kendisini devletin sahibi olarak gören derin güçlerce sahnelenmiş ve yarattığı sonuçlar ile toplumsal duvarların yükselmesine sebep olmuş olaylarla dolu. Bu olayların toplumsal karşılıkları yer ve zamana göre konjonktürel değişikliklere uğrayarak, ideolojik filtrelerden geçirilerek yeniden yazılırken, mağdurlar da kendilerine biçilen yeni rolleri bilinçli-bilinçsiz kabulleniyor. Tekrarlana tekrarlana inandığımız senaryolar hayatımızın bir parçası haline gelirken, dünya görüşümüzü etkilemekte ve hakikatlere karşı hepimizi duyarsızlaştırmaktadır. Bize anlatılanları gerçek sandığımız için meraklı her insanın kolayca ulaşabileceği basit gerçekliklerle karşılaştığımızda büyük bir şaşkınlıkla aşırı tepkiler veriyoruz.

Kemalizm’in sınıfsız, imtiyazsız, tek tip bir toplum yaratma iddiasının maliyeti sanıldığından da yüksek. Sağdan sola toplumun her kesimi bu dönüşümden bir şekilde etkilenmiş, tüm dirence rağmen rejimin dayattığı bir takım hastalıklara maruz kalmıştır. Bugün gelinen noktada Kürt hareketinin Kemalizm’i kendisine referans alması, Sünni çoğunluğun Kemalist bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı muteber bir kurum olarak görerek İslam’ın farklı renklerine sırt dönmesi, Alevilerin önemli bir kısmının inanç değerlerini seküler ideolojiler ile yer değiştirmeleri bir yönü ile rejimin büyük başarısıdır. Bu başarının doğal sonucu olarak toplumsal kesimler birbirlerine rejimin dayattığı gözlüklerle bakmakta ve antidemokratik uygulamaların devamında etkin rol oynamaktadır. Bilinçaltına yerleşen bu durum nedeniyle toplumun önemli bir kısmı kendisini tam anlamıyla güvende hissedememektedir. Bütün bunlara birde yakın geçmişin sürekli olarak dezenformasyona tabi tutulması eklenince sorunlar daha da derinleşmektedir.

Sağ-sol mu Sünni-Alevi mi?

Ergenekon Davası ile birlikte ortaya çıkanlar, Kürt sorunu konusundaki dezenformasyonun boyutlarını gözler önüne sermeye başladı. Son dönemlerde dezenformasyon hareketlerine yoğun şekilde maruz kalan kesimlerden birisi de Alevilerdir. Aleviler ve Sünniler arasında bu konuda gerçek bir yüzleşme henüz başlamadı. Burada çok geçmişe gitmeden, bugünkü Alevi kimliğinin oluşturulmasında etkin bir şekilde kullanılan bir dizi olayı -Maraş, Çorum ve Sivas katliamları- farklı bir açıdan ele alacağım. Bugün 12 Eylül’e giden süreçte yaşanan sağ-sol çatışmasının doruk noktalarına ulaştığı Maraş ve Çorum Olayları yaşanılan dönemin hâkim atmosferinin dışında ele alınmakta. O gün yaşananlar sağ-sol çatışması konseptinin dışına çıkarılarak mezhep merkezli bir Alevi-Sünni çatışmasıymış gibi sunulmakta. Burada ana eksenin sağ-sol çatışması olduğunu söylerken Alevilerin maruz kaldığı şiddeti küçültmek gibi bir amacım yok. Dikkat çekmek istediğim nokta, gerek bu iki olayda ve gerekse ileride yaşanacak olan Sivas katliamında Alevilerin bilinçli olarak hedef seçildikleridir. 12 Eylül öncesi derin güçler, nihai hedef için, taktiksel bir tercihle kimsenin hesabını sormayacağını düşündükleri Alevileri sağ-sol çatışmasında hedef seçti. Maraş’ta sağ-sol çatışması çerçevesinde solculara yönelik başlayan saldırıların çok dikkatli bir şekilde yürütüldüğü ve Sünni kökenli solcu ailelere özenle dokunulmadığı, şiddetin açık bir şekilde Alevilere yönlendirildiği görülüyor. Çorum olaylarının da bu açıdan pek farkı yok. Sağ-sol çatışması içerisinde şiddet Alevi mahallelerine yönlendirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada bu iki olay sağ-sol bağlamından tamamen koparılarak Alevilere yönelik Sünni-muhafazakâr bir şiddet olarak anlatılmakta. Bu anlatım tarzı Maraş ve Çorum halkının Alevisiyle, Sünnisiyle olayları kınamasının önünde büyük bir engel oluşturuyor.

‘Şeriatçı kalkışma’ yalanı

Aynı dezenformasyon daha yakın olmasına rağmen Sivas katliamı için de geçerli. Sivas Katliamı siyasi cinayetlerin tavan yaptığı, şeriat korkusunun pompalandığı, laik-anti laik cepheleşmenin yaratılmak istendiği, tüm dünyanın ve ülkemizin “Şeytan Ayetleri” tartışmalarına boğulduğu bir dönemde yaşandı. Olayın gerçekleşmesinde de pek çok gariplik var. Banaz köyünde yapılan Pir Sultan Abdal Şenlikleri Sivas’a alınmış, şehirde açıkça görülen gerginliğe rağmen yeterli önlemler alınmamış, Aziz Nesin ve Şeytan Ayetleri etrafında bayraklaştırılan sloganlar sonucu başlayan olaylar devlet kademelerince bir aksiyon filmi gibi izlenmiş ve Alevi-Sünni 33 katılımcının binlerce gösterici tarafından bir otele sıkıştırılarak yakılması ile sonuçlanmıştır. Hemen arkasından 5 Temmuz’da Başbağlar köyünde 33 köylü teröristlerce öldürülerek ‘Sivas’ın intikamının alındığı’ iddia edilmiştir. ‘Laik ve çağdaş düzene karşı şeriatçı bir kalkışma’ olarak nitelenen olay, bir süre sonra Maraş ve Çorum olaylarında olduğu gibi esas bağlamından koparılarak Alevilere yönelik bir şiddet olarak hatırlanacaktır. Sivas katliamı sonrası Türkiye’de Alevilerin hızlı bir şekilde örgütlenme sürecine girdikleri de dikkat çekmektedir. Amaçlanan olmuş, Sivas katliamı ve arkasından gerçekleşen Gazi olayları ile birlikte laik-anti laik cepheleşmesinde Aleviler laik cepheye çekilmiş ve yıllarca yok sayıldıkları ve mücadele ettikleri rejimin koruyucusu ve müttefiki haline getirilmişlerdir. Tüm bunlara rağmen Alevileri kendilerine müttefik gören laik çevreler bugün Alevilerin inanç özgürlüklerinin sağlanması konusunda geniş Sünni-muhafazakâr çevrelerin bile gerisine düşmüş bulunuyor. Aleviler, Alevilikten uzak oldukları ölçüde bu çevrelerde makbul sayılıyor.

Unutmak yerine ibret almak

Bu dezenformasyonların başarısında Sünni-muhafazakâr çevrelerin de hataları olduğunu söylemek gerekir. Muhafazakâr çevrelerin Alevilere yönelik şiddet eylemlerini kınamak yerine daha çok susmayı tercih etmeleri, bu kınamanın İslam’a halel getireceğini düşünmeleri, yine muhafazakâr siyaset içinden gelen bazı çevrelerin “Alevilerin katli vaciptir” vb. düşünceleri açıkça dile getirmeleri oynanan oyunun başarısını arttırmıştır. Bu durumun en açık örneği Sivas katliamında görülmektedir. Uzun süre yaşadığım Sivas’ta toplumun tamamına yakını adlarının “Sivas katliamı” ile anılmasından büyük rahatsızlık duymaktadır. Ancak bu rahatsızlığın olayın içeriğinden kopuk bir rahatsızlık olduğunu gördüğümde çok şaşırmıştım. Böyle bir olayın yaşanmasından çok bu katliamın Sivas adı ile birlikte anılmasından duyulan açık bir rahatsızlık var. Olayları dışarıdan gelenlerin başlattığı söylenerek Sivas aklanmak isteniyor. Hâlbuki olması gereken sebep ne olursa olsun ve kimler yapmış olursa olsun Sivaslıların topyekûn olarak bu olayı kınayabilecek olgunluğu gösterebilmeleri ve varsa kendi hataları ile yüzleşebilme cesaretini göstermeleridir. O gün otelde hayatını kaybedenlerin önemli bir kısmının Sünni kökenli insanlar olduğu ve içlerinde Hollandalı bir gazetecinin de bulunduğu unutulmamalı. Olayı Alevi-Sünni tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak görmemiz ve olayı kınamanın bazı çevrelerin düşündüğü gibi İslam’ı ve Sünniliği kınamak olmadığı gerçeğini kavramamız gerekiyor. Bu olgunluğa erişildiği takdirde Sivas üstüne atılı olduğunu düşündüğü lekeden kurtulabilir.

Aynı günlerde Solingen kentinde benzer bir facia yaşanmıştı. Her şeye rağmen Almanlar olayı unutturmamak ve ibret alabilmek için bir anıt dikebildi. Böyle bir adım için Sivas’ın tarihsel birikiminin yeterli olduğunu düşünüyorum. Sivaslı STK’lar ve Sivas halkı kimseden bir işaret beklemeden el ele vererek bu ayıbı kınayacak ve bunun göstergesi olarak bir kardeşlik adımı atabilecek olgunluğu bir gün gösterebilecektir. O gün, bu adım dostluk ve kardeşlik için çok önemli olacak. Darısı Maraş ve Çorum’a!

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et