Ana Sayfa Blog Sayfa 667

Büyükanıt ve Sivilin Paltosu

Emekli orgeneral Yaşar Büyükanıt, ‘politikaya meraklılara’, ‘politikacı ve ordu’ konulu bir ders vermiş (Hürriyet).

Kendi kendime ‘keşke orada olsaydım da şunları söyleseydim’ dedim, ama hayır… Böylesi daha iyi… Neme lazım, belki ben de bazı meslektaşlarım gibi asker karşısında muma döner, ‘haklısınız efendim, saygılar’ derdim.

Neyse, önce Büyükanıt’ın sözleri ve sonra da ‘şunları söyleseydim’ dediklerim:

‘Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor.’

Duyan da bu ülkede hiç darbe muhtıra olmamış da birileri durduk yere istihbarat toplayıp günahlarına giriyor sanır. Büyükanıt’ın güvensizliğinin beni pek de üzdüğünü söyleyemeyeceğim. Aksine, 2003’ten beri atlattığımız darbe tehlikelerini düşündükçe Emniyet istihbaratına güven duymam gerektiğini düşünüyorum.

* * *

‘Askerliğin içine politikayı sokmak istiyorsanız, orduyu Milli Savunma Bakanlığı’na bağlayın.’

Yine duyan da bütün demokratik rejimlerde askerliğe politika girmiş sanır. Büyükanıt, kendisi dahil pek çok asker bürokratın yaptığı siyaseti siyasetten saymıyor. Oysa bizde askerler postmodernizmden üniter ve federal devlet tartışmalarına, türbandan anayasa değişikliklerine, etnisite ve kimlik meselelerine kadar her konuda konuşurlar. Bunlardan daha politik konular var mı? Anlaşılan Büyükanıt, ordunun siyasete girmesine değil, siyasetin orduya girmesine karşı. Ama bunun çözümü yok: biri girince diğerine de bulaşıyor.

* * *

‘Bu, Demokrat Parti döneminde yaşanmıştır. Biz, Savunma Bakanı’nın paltosunu tutan komutanlar da gördük.’

Bunda garipsenecek ne var? Garip olan Savunma Bakanı’nın emrindeki askerin paltosunu tutması olmaz mıydı? İlle de biri diğerinin paltosunu tutacaksa memur amirinkini tutar, amir memurununkini değil. Siz de Başbuğ gibi Weber okusaydınız bilirdiniz (gerçi O da okuyor da ne oluyor? Ben siyaset bilimciyim, ama benden çok siyaset konuşuyor). Neyse, Weber diyordum, ‘hukuki-rasyonel otorite’, hiyerarşi, ast-üst ilişkisi bunu gerektirir. Ama sanıyorum Büyükanıt’ın zihnindeki ast-üst ilişkisi bizimkinden farklı. Yoksa bir ‘ast’ın (askerin, atanmışın) ‘üst’üne (sivile, seçilmişe) palto tutmasını garipsemezdi.

* * *

‘Genelkurmay Başkanlığı, anayasa gereği başbakanlığa bağlı. Savunma Bakanı’na bağlı olmasıyla Başbakan arasında şekil açısından fark yok. Başbakan da sivil.’

E ne yapalım o zaman? Cumhurbaşkanlığına bağlasak, sizin ifadenizle ‘o da sivil’. Her zaman darbe olacak ve cumhurbaşkanı askerden olacak diye bir şey de yok. Acaba ‘ayrı bir anayasal kurum’ mu yapsak? Ya da ayrı bir anayasa? En iyisi, sorunu kökten çözelim: başbakanlığı genelkurmay başkanlığına bağlayalım, olsun bitsin.

* * *

‘Siyasetçiler değişir ama askerin iki mülahazası değişmez. …laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti… ulusal ve üniter yapının korunması. Bu iki payda da asker ve politikacı birleştiğinde sorun olmaz. Ama sözde değil özde’.

Bu söz açıkça Büyükanıt gibi düşünenlerin kendilerini nihai anlamda TBMM’ye bağlı görmediklerini göstermiyor mu? Haydi Meclis’in bu ‘mülahazaları’ değişti diyelim (olur ya, sonuçta doğa yasası değil bunlar), asker darbe yapınca meşru mu olacak? Hem ‘sözde vatandaşlar’ olur da ‘özde’ birleştiklerinde siz onlara inanır mısınız?

‘Hizmetteyken yaptığım konuşmaların yüzde 99’u bu iki temel prensibe dayanıyor’.

Demek ki, hizmetteyken hep siyaset konuşup suç işlemişsiniz. Çelişkiyi görmek için bir de şöyle bakın: Bir öğretmen işini yaparken % 99 askerlik konuşsa, haklı olarak onu kapının önüne koyarlar.

‘Bunların korunması bize yasayla verilmiştir. Bu siyaset değil. Günlük siyaset, askerin işi değil’.

Hiçbir anlamda siyaset sizin işiniz değil. Aynı anda iki iş yapmaya kalkarsanız ikisini de yapamazsınız. İpucu: ‘Aktütün!’… Bir çağrışım yaptı mı?

‘En ağırıma giden, askeri dinsiz gibi göstermeleri’.

Askeri dinsiz gösterenlere, her kim iseler, sizden daha fazla katkı yapan var mı? Kendi işini bırakıp türbanla kurbanla uğraşırsanız, uyku saatinde ilahi okuyan küçük çocuklardan muhtıra gerekçesi çıkarırsanız, tabii sizi öyle görürler.

‘Asker, bu tip politikanın içine kesinlikle girmemeli. Girdiğiniz zaman o ülkeden hayır gelmez’.

Bu sözden ‘bu tip’ kısmını çıkararak okursak sizinle hemfikirim.

Gerçekten de asker politikaya kesinlikle girmemeli; çünkü girdiğinde o ülkeden hayır gelmiyor.

Star, 05.05.2009

‘Yargı, Devletin Kendisi’

Prof. Dr. Mithat Sancar başkanlığındaki bir ekip tarafından TESEV için yapılan ‘Algılar ve Zihniyet Yapıları’ başlıklı araştırmada bir vatandaşın yargıyla ilgili şöyle ilginç bir teşhisi var: ‘Yargı devletin kendisi zaten.’
Malum, halktan insanlar ‘alim’ değilseler de pekalá ‘arif’ olabilirler. Başka bir ifadeyle, halkta belki ‘ilim’ yok ama ‘irfan’ var. Ve ben ‘yargı devletin kendisi zaten’ şeklindeki ‘irfan’ eseri bu yargının ‘ilmen’ de doğru olduğunu ileri süreceğim.
Hatırlarsanız, birkaç hafta önce Anayasa Mahkemesi’nin yeni binasındaki duruşma salonunda savcılık makamı ile müdafiler (avukatlar) için ayrılan yerlerin mekánsal olarak aynı düzeyde olmasından, galiba bir tek Yargıtay Başkanı hoşnut olmamıştı. Savcının eskiden olduğu gibi mahkeme heyetiyle aynı kürsüde oturması gerektiğini söyleyen Başkan Hasan Gerçeker’in en kuvvetli gerekçesi şuydu: ‘Savcı Cumhuriyeti ve Devleti temsil ediyor.’
Türkiye’de yüksek yargıçların bile merkezinde hukuk ve adaletin -bu arada savunma hakkının- değil de ‘devletin yüceliği’ fikrinin yer aldığı bir siyasi-hukuki felsefeye bağlı olduğunun tek göstergesi elbette bu değildir. Bunun başka çok örneği var ama ben sadece bir tanesini hatırlatayım: Yıllar önce Anayasa Mahkemesi’nin 34. kuruluş yıldönümünde (1996) Mahkeme’nin o zamanki Başkanının yaptığı konuşmada yer alan şu cümleye bakınız: ‘Vatanı olmayanın dini, aklı olmayanın Allah’ı olmayacağı gibi, devleti olmayanın da varlığı tartışılır.’
Kategorik olarak bireye ve topluma devletin dışında ve ondan bağımsız bir varlık tanımayan bu anlayış, Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında yer alan -ve muhtemelen aynı kalemden çıkmış olan- şu cümlede ise devleti aynı zamanda bütün siyasi değerlerin de kaynağı olarak görmekte ve daha kötüsü devlet kaynaklı bu değerlerin tartışılmaz olduğunu vaz etmektedir. ‘Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir.’ (E. 1991/2, K. 1992/1, 10.7.1992).
Bu, Mahkeme’yi kötü anlamda Hegel’le buluşturan noktadır. Malum, Hegel de devleti ‘Mutlak İde’nin tecessümü olarak görüyordu. Ona göre, modern devlet insan özgürlüğünün ve ahlákiliğin nihai gerçekleşme mekánı veya beşeri varoluşun ahláki zirvesiydi.
Yeri gelmişken, aynı Başkan’ın Türkiye’nin siyasi ve hukuki (?) literatürüne yaptığı şu anlamlı katkıyı da anmadan geçemeyeceğim: ‘Devlet ‘TEK’dir, ülke ‘TÜM’dür, ulus ‘BİR’dir.’ (aynı karar). Ne var ki, bu derece saplantılı bir ‘tek’lik, ‘tüm’lük ve ‘bir’lik ısrarıyla ‘çağdaş uygarlık düzeyi’ne ulaşmak felsefi olarak da pratik olarak da mümkün değildir.
Evet, Türkiye’de yargı hem bu anlamda -yani, siyasi felsefe olarak- devletçidir; hem de fiilen devletleşmesi, kendini devlet yerine koyması anlamında devletçidir. Yani, vatandaşımızın isabetli formülüyle, ‘yargı devletin kendisidir zaten’. Vatandaş yargıyı devlet adına yapılan haksızlık, hukuksuzluk ve zulümlere karşı sığınılacak bir kapı olarak görmüyor, aksine yargının kendisinin devletleşerek hukuksuzluk ve adaletsizliğin bir aracı haline geldiğini düşünüyorsa, bu sebepsiz olmasa gerektir.
Oysa, şu 1982 Anayasası bile yargıçlara sıradan bir Devlet memuru olmak yerine ‘Türk milleti adına’ karar verme onurunu teklif ediyor. Ama ne yazık ki onlar halá kendilerini statükonun muhafızları veya Devletin hizmetk rları olarak görmeye devam ediyor da, ‘millet adına’ karar verme onuruna bir türlü talip olmuyorlar.
Anayasa’nın bu medeni jestine rağmen halá nasıl ‘millete karşı’ ‘devletin yanında’ saf tutabiliyorlar, doğrusu anlamak mümkün değil!
Star

14.05.2009

Erikli Baba Tekkesi’nde Gündem Alevi Sorunuydu

Geçen cumartesi, İstanbul Zeytinburnu’ndaki Erikli Baba Tekkesi’nde önemli bir etkinlik vardı. Liberal Düşünce Topluluğu ve Erikli Baba Kültür Derneği, bu ülkenin çok temel bir sorununa ışık tutmaya yönelik bir sempozyumu birlikte gerçekleştirdiler.
‘İnsan Hakları Açısından Türkiye’de Alevi Sorunu’ başlığını taşıyan sempozyum, konunun anlamına da uygun bir tercihle, Erikli Baba Tekkesi’nin Cemevi bölümünde gerçekleştirildi.
Entelektüel organizasyonu Liberal Düşünce Topluluğu bünyesindeki Alevi Bektaşi Araştırmaları Merkezi Direktörü Şenol Kaluç tarafından gerçekleştirilen bu etkinlik, çeşitli Alevi kanaat önderlerini ve konu ile ilgili akademisyen ve fikir insanlarını geniş bir yelpazede bir araya getirmesi bakımından bir ‘ilk’i ifade ediyordu.

Etkinliğin yine bir ‘ilk’i ifade eden diğer önemli bir özelliği ise Hükümetin ‘Alevi Açılımı’nın, konunun muhatapları tarafından ilk kez masaya yatırılmasıydı. AK Parti Milletvekili Reha Çamuroğlu ne yapmak istediklerini anlatırken, Alevi Vakıfları Federasyonu’ndan Doğan Bermek, Pir Sultan Abdal Derneği’nden Fevzi Gümüş ve Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Ali Kenanoğlu ile diğer katılımcılar, açılıma ilişkin görüş ve eleştirilerini açıklıkla dile getirdiler.
Alevi Sorunu’nun, Cemevlerinin hukuki statüsünden Tekke, Türbe ve Zaviye yasağına, zorunlu din dersinden Diyanet meselesine kadar hemen hemen bütün boyutlarıyla ele alındığı bu etkinliğin diğer önemli özelliği ise, bu tür toplantılarda sıkça düşülen bir hataya bu kez düşülmemesi, Alevilik içi inanç tartışmalarına girilmemesi ve din ve vicdan özgürlüğünü gerçekleştirmeye yönelik hukuki ve siyasi çerçeve üzerinde odaklanılmasıydı. Hatta belki de toplantının en önemli özelliği de buydu.
Aleviliğin Kemalizm’le ilişkisi konusunda Yüzleşme Derneği’nden Cafer Solgun’un eleştirileri ise gerçekten çarpıcı ve önemliydi. Kelime Ata’nın tebliği, sadece Birlik Partisi Deneyimini değil, Aleviliğin bir dönemini anlamak bakımından önemli tespitler içeriyordu.
Erikli Baba Tekkesi çevresindeki insanların, özellikle de gençlerin, sabahtan akşama kadar sıkılmadan, bazen sedirlerde, bezen de yerde, minderlerin üstünde pür dikkat konuşulanlara kulak vermeleri önemliydi. Toplantının her anı, Alevi olan ve olmayan herkes için yoğun bir bilgilendirme anlamını taşıdı. Binali Dede sabahtan akşama kadar bütün konuşulanları dikkatle dinleyip notlar alırken, Yılmaz Soyyer, bahçedeki kabirlerin üzerindeki mezar taşlarını göstererek, Tekke tarihindeki Bektaşi büyükleri hakkında son derece ilgi çekici bilgiler veriyordu. Alevi olmayan katılımcılardan birçoğu, belki de hayatlarında ilk kez geldikleri dergahın sıcak atmosferinde çaylarını yudumlarken, Dergah görevlilerinden Paşa Bey hiçbir aksaklık olmaması için koşturuyor, diğer bazıları ise ilk kez bir cenaze törenine tanıklık ediyorlardı. Orada dile getirilen bazı düşünceler birçok katılımcı için sarsıcı olmasına karşın tartışmanın seviyesi hiç düşmedi. Bunda Erikli Baba Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Metin Tarhan’ın olağanüstü makul ve yapıcı tutumunun da ciddi bir payı vardı.
Bu etkinlik sürecinde yaşanan iki olumsuzluktan da söz etmek gerek. Herkesin ‘tribünlere oynamadan’, rahatça ve ‘kitabın ortasından’ konuşabilmesi için toplantının basına kapalı yapılması nedeniyle basının bir bölümü küstü; öte yandan, Alevi STK’larından gelen bazı katılımcıların programda yer alan Cem ayinini beklemeden ayrılmaları yüzünden Dede onlara tepki olarak Cem’i iptal etti ve biz de mahrum kaldık.
Ama sonuçta bir bütün olarak bakıldığında, gerçekten başarılı ve ufuk açıcı bir etkinlik oldu.
Daha önce hiç bir araya gelemeyenler, özel bir mekanda, beraberce ve birbirlerine saygılı biçimde bu ülkenin acılar üreten bir sorununu gün boyunca tartışmayı başardılar. Alevi sorununun çözümü için birlikte atılabilecek adımların somutlaştırılması bakımından bu önemliydi. Liberal Düşünce Topluluğu da bu birlikteliğe harç oldu.
Güzel oldu.
Emeği geçen herkesi kutlamamız gerekecek kadar güzel…
Star, 14.05.2009

Atilla Yayla – Liberaller, Kemalistler ve Faşizm

Lisans öğrencisi olarak Ankara SBF’de okurken siyasal ideolojilerle ilgili görüşlerimizi etkileyen hocaların çoğu, derslerinde sosyalist perspektifi kullanır ve sosyalist tezleri kesinleşmiş bilimsel gerçeklermiş gibi bize aktarırdı. Faşizmle ilgili anlatım da bu çerçevede yapılırdı.

Buna göre faşizm ile liberalizm bir paranın iki yüzü gibiydi. Büyük iş çevreleri gelişen sosyalist hareketler karşısında sıkışınca çareyi faşizme başvurmakta bulurdu. Sosyalist hocaların faşizm anlatımının ikinci parçası, faşizmin irrasyonel, kan bağını öne çıkartan, reaksiyoner bir hareket olduğu ve sağlam bir teorisinin bulunmadığıydı. 
Bir süre faşizmle ilgili bu fikirleri kafamda taşıdım. Daha sonraları karşıma çıkan iki önemli yazar görüşlerimin sarsılmasına yol açtı. O kadar ki, çok geçmeden onları tamamen terk ettim. Bu yazarlardan ilki ünlü özgürlükçü filozof Hayek’ti. Hayek, faşizm ile liberalizmin değil aslında faşizm ile Marksist sosyalizmin bir paranın iki yüzü gibi olduğunu, bu iki akımın felsefi öncüllerinde nispi bir farklılık olsa dahi yarattıkları siyasi ve iktisadi yapıların aynı olduğunu ileri sürmekteydi. Bu tezleri en etkili tarzda Kölelik Yolu (Liberte Yayınları) adlı ölümsüz eserinde dile getirdi.

Diğer yazar A James Gregor’du. Gregor neredeyse akademik hayatının tamamını faşizmi incelemeye tahsis etmişti. En önemli katkısı piyasada tedavülde olan –yukarıda birkaç cümleyle özetlediğim- ana faşizm yorumunun sosyalist bir yorum olduğunu göstermesiydi. Zamanla anonim “bilgi” haline gelen bu yorum sosyalist yazar Franz Neumann’a (Behemoth: The Structure and Practice of National Socialism (1942)) aitti. Gregor, eserlerinde sosyalist teorinin tarihi boyunca yaklaşık on tür faşizm yorumu yaptığını ve bu yorumların genellikle Sovyet Rusya’nın siyasi durumuna ve diğer ülkelerle ilişkilerine bağlı olarak değiştiğini gösterdi. Faşizmin sadece bir reaksiyoner yaklaşım olduğu, ciddi bir teorisinin bulunmadığı yolundaki tezleri de çürüttü.

Gregor’a göre İtalya’da en akıllı Marksist düşünürler dünya ölçeğinde sosyalizmin imkânsız olduğunu gördükleri için daha realist, bir başka deyişle lokal ve ulusal totaliterizme yönelmiş ve kuvvetli bir teori geliştirmiştir. Yani, bazılarının sandığının aksine, faşizmin güçlü bir entelektüel geleneği vardır. Faşizm aynen Marksist sosyalizm gibi bir ideal birey ve toplum tiplemesi yapan ve onları yaratmak için siyasi otoriteyi kullanmayı öngören devrimci, devletçi, baskıcı, totaliter bir yaklaşımdır.

Faşizmle ilgili olarak ele alınması gereken bir diğer nokta genel bir etiket olarak faşizmin nasyonal sosyalizmi de kapsayacak biçimde kullanılmasının doğru olup olmayacağıdır. Popüler siyasi dilde faşizm, hem İtalyan faşizmini hem de Alman Nazizmi’ni kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Bunda bir yanlışlık ve bir yanıltıcılık vardır. Nazizm nasyonal sosyalizmin kısa adıdır ve Nazizm’in sosyalist karakteri ve kökleri çok belirgindir. Hayek bu yüzden Kölelik Yolu’nda “Nazizm’in sosyalist kökleri” üzerine bir bölüm yazmıştır. Faşizm terimi nasyonal sosyalizmi de kapsayacak şekilde kullanılınca nasyonal sosyalizmin özünde sosyalist bir model olduğu gözden kaçırılmaktadır. Bu yüzden, İtalyan faşizmi ile Alman nasyonal sosyalizmini bir torbaya tıkıp aynı adla adlandırmaktansa faşizm ve nasyonal sosyalizm etiketlerini ayrı ayrı kullanmak daha doğru olacaktır.

Faşizm, nasyonal sosyalizm ve Marksist sosyalizm, aralarında kimi farklılıklar olsa bile, insan ve toplum, birey devlet ilişkisi, devletin fonksiyonları, ekonomik hayatın düzenlenme biçimi hakkında pek çok ortak görüşe sahiptir. Buna rağmen 20. yüzyılın en vahşi despotizmini yaratmış olan Marksist sosyalizm aklanıp yüceltilmekte ve sadece faşizm (nasyonal sosyalizm öne çıkartılmadan) ayıplanıp kınanmakta, mahkum edilmektedir. Başka bir deyişle totaliterizmin bir türü yüceltilmekte, diğer bir türü kınanmakta ve yargılanmaktadır. Habermas gibi demokrasi teorisyenliğine soyunan kimi tanınmış yazarlar dahi komünizmin sorgulanmasından ve Nazi suçlarıyla komünist suçlara aynı muamelenin yapılmasından rahatsızlık duymaktadır.

Bunun sebepleri elbette araştırılmalıdır. Ancak, beni bu yazıyı kaleme almaya iten asıl etken son zamanlarda kimi Kemalist köşe yazarlarının liberal aydınlara yönelik saldırılarında yeni bir taktik geliştirmesi ve “liberal faşist” kavramını sahneye sürmeye çalışmasıdır. Hiç şüphe yok ki bu kavram bir oksimorondur (yan yana getirilmesi imkânsız iki kavramın birlikte kullanılmasıdır). Şüphesiz, “kendine liberal diyen” bazılarının kimi illiberal fikirleri savunabildiklerini gösteren örnekler az da olsa vardır. Lakin, birer felsefi akım olarak liberalizm ile faşizmi-nasyonal sosyalizmi bir arada düşünmek mümkün değildir. Nitekim, bu uyduruk kavramı kullanan Kemalist köşe yazarlarının kavramın içini doldurmaya yönelik ciddi bir çabalarını görmedik. Görebileceğimizi de sanmıyorum. Zira, ne kadar farkındalar bilmem ama, Kemalistler bu ülkenin en zayıf entelektüel kanadını teşkil ediyor. Hatta bir kanat teşkil edip etmedikleri bile tartışmalı. Keşke etselerdi ve liberal aydınları zorlayacak argümanlar geliştirebilselerdi. Bundan gerçekten çok ama çok yararlanırdık!

Bu kimselerin liberal aydınlara faşistlik atfetmesi, liberal aydınların Kemalizm-faşizm ilişkisini sorgulamasını gerekli ve meşru kılmaktadır. Bütün ciddi araştırmalar faşizmin bazı unsurları ve faşistlerin belirgin özellikleri üzerinde birleşmektedir. Faşizm bir “tek adam” kültüne dayanır. Duçe, führer, cadillo vs. gibi isimlerle anılan bu lider asla yanılmaz, bütün toplum için –yaşayanlar yanında yaşayacaklar için de- neyin en iyi olduğunu kesin olarak bilir. Faşistlere göre toplum liderin cismi ve öğretileri etrafında sıkılmış yumruk misali birleşmeli, bütünleşmeli ve parlak geleceğini yaratmalıdır. Faşizm plüralizmi reddeder, bütünleştirilmiş bir iyi insan-iyi toplum tanımı yapar. Her bireyin bu tanıma isteyerek uymasını talep eder. Uymayanları devlet aygıtları aracılığıyla uydurur. Buna rağmen uymamakta direnenler fiziksel olarak tasfiye edilir. Faşistler devlet iktidarına tapar. Devleti yüceltir. Devleti ulaşılabilecek en yüksek beşerî iyi olarak görür. Her şey devlet içindir ve her şey devlet içindedir. “Otoriteye hürmet” faşizmin bireylerden en baş talebidir. Otoriteyi en iyi simgeleyen üniformadır. Bütün faşistler üniformaya tapar. Üniforma sahiplerini yüceltir ve sorgulanamaz sayar. Faşistler militaristtir, yani askerî yol ve yöntemleri toplum hayatının her alanına yaymak ister. Faşizme göre bireyin hak ve özgürlükleri yoktur, görevleri vardır. Hatta birey bile yoktur, aynı değerler ve amaçlar etrafında kenetlenmiş bir kolektivite olarak ulus vardır. Faşistler demokrasiye inanmaz, onu bir oyun, bir hayal, bir aldatmaca olarak görür. Faşist kafaya göre bireyler, birey birlikleri ve toplum kendini idare edemez, onların yanılmaz bir rehber olarak lidere ve onun etrafında toplanan çelik iradeli kadrolara ihtiyacı vardır.

Şimdi her akıl ve insaf sahibi insandan hem liberalleri hem Kemalistleri faşizmin bu öğeleri ve faşistlerin bu özellikleri açısından karşılaştırmasını talep edebiliriz. Böyle bir karşılaştırmanın sonucu ne olacaktır dersiniz? Liberalizm mi yoksa Kemalizm mi faşizme daha yakındır? Liberaller mi yoksa Kemalistler mi faşist olarak adlandırılmayı hak etmektedir?

Zaman, 08.05.2009

Sahi, Yer Altından Çıkan Silahlar Kimin?

0

Ergenekon Davası, rahatsız edici bir yüzleşme. Buna katlanmak çok zor! Ama bu sarsıcı yüzleşme olmadan, huzurlu bir gelecek inşa etmek de mümkün olmayacak. Dalan’ın arazisi kazılınca topraktan fışkıran bombalar bakalım “inkâr korosunu” susturabilecek mi? Aslında, kalbiyle kavramak, gözüyle görmek isteyenler için her şey ortada değil mi?

Bedrettin Dalan’a ait Poyrazköy’deki arazide bulunanlarla birlikte, daha önce Ankara Gölbaşı, Zir Vadisi’nde, Sakarya’da ele geçen silah ve muhimmatlar kime ait, bulundukları yerlere kimler tarafından gömüldüler? Kamuoyu bu soruların cevabını arıyor.

Son olarak Poyrazköy’de bulunan cephanelik (Sahi kimin bütün bu silahlar? Kim, nereden buldu ve yer altına gömdü bu silahları? Kimse bir açıklama yapmayacak mı bize?) bana uzun yıllar önce okuduğum seri katilin öyküsünü hatırlattı. 

Sibiryalı bir adam, çok uzun yıllara yayılmış bir süreçte yüzlerce kişiyi öldürmüştü. Adamın yakalanmasından sonra gözler eşine dönmüştü. Gazeteciler adamın eşiyle konuşmuşlar, ona bu kadar yıl eşinden hiç şüphelenip şüphelenmediğini sormuşlardı. Kadının cevabı oldukça ilginçti. “Hayır, hiç şüphelenmedim, ama şimdi bu durumu öğrenince bütün taşlar yerine oturdu”.

Kadının cevabının beni insan doğası, insanın etrafında olup bitenleri anlama ve anlamlandırma biçimleri üzerine derin düşüncelere gark ettiğini hatırlıyorum. Gerçekten eşinden hiç şüphelenmemiş miydi? Eğer şüphelenmemişse neden taşların yerine oturduğundan söz ediyordu? Demek ki taşlar yerinde değildi! Oysa kim bilir ne kadar çok işaret vardı ortada?

Adam yirmi yıl içinde yüzlerce insanı öldürmüştü. Çamaşır yıkarken kan lekesi görmüş olmalıydı kadın! Başka bir seferinde, belki kurcalamaması gereken alet çantasına bakarken orada olmayacak bir şey görmüştü! Eşinin her eve geç gelişinin ardından bir ceset bulunduğu haberini yerel gazetede okuması, adamın hiddetlenip söylendiği bazı komşularının bir süre sonra kayıplara karışması ve daha kim bilir ne işaretler vardı! Belki de çok daha açık izler vardı!

Ama ben kadına inanıyorum, muhtemelen “hiç şüphelenmedi!”. Tabii eğer kadınla karşılaşma imkânım olsaydı gözlerinin içine bakarak “gerçekten hiç şüphelenmediniz mi” diye sormadan edemezdim! Kadın da yüzünde tekinsiz bir ifadeyle “hiç şüphelenmediğini” söylerdi muhtemelen…

ERGENEKON KÖRLERİ

İnsan hazır olmadığı bir şeyi göremiyor. Hele hele gördüğü şey konforunu bozacak, hayatını alt üst edecek bir gerçeklik ise, onu görmemeyi rahatlıkla ‘becerebiliyor’! Yukarıda anlattığım hikâye bu görmeme halinin “kristalize olmuş” bir örneği. Nasıl oluyor da insan gözünün önünde olup biten bir şeyleri görmemeyi becerebiliyor? Ahmet Altan günlerdir köşesinden basının nasıl “Ergenekon”u görmezlikten geldiğini anlatıyor. Sadece basın mı Ergenekon’u görmezlikten gelen? Türkiye’de “modern”, “seküler” cenahın büyük çoğunluğu, “Ergenekon körleri” arasında yer alıyor.

Geçenlerde bu gözlerin bazıları açıldı, bir tür “aydınlanma” haline tanık olduk. Alevi önderlerine, kendilerine yönelik suikast planları gösterildikten sonra, bazı Alevilerde ciddi bir söylem değişikliğine tanık olduk. Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız bir konuşmasında şöyle demiş: “Belgelerde evimin fotoğraflarını, krokisini, geliş-gidiş yollarımı, görevlendirilmiş dokuz kişiyi, kimin patlayıcı temin edeceği, kimin düzenek yerleştireceği, kimin patlatacağı gibi bir düzenek gördüm. O anda aklıma Uğur Mumcu, Hablemitoğlu ve Bahriye Üçok’un karanlık güçler tarafından katledilişi geldi.”

Ben burada en çok sayın Balkız’ın Türkiye’nin geçmişine yönelik referanslarını önemsedim. Sayın Balkız adeta, Ergenekon’un suikast planını gördükten sonra bütün taşlar yerine oturdu diyor. Bir cinayet planını görmek bir anda bütün gardı yerle bir ediyor ve adeta bir tür iç aydınlanma hali yaşanıyor! Demek ki aslında tüm taşlar yerli yerinde değildi! Demek ki aslında, belki itiraf edilmek istenmese de, belli belirsiz bir şüphe kafasının bir yerinde dolaşmaktaydı!

NASIL İKNA OLUNUR

İyi de neden laik olduğunu iddia eden bu Cumhuriyet biz Alevilere haklarını tam olarak vermiyor? Eğer bu Cumhuriyet laik vatandaş arıyorsa bizden daha mükemmel bir örnek mi var? Peki neden bir türlü muteber vatandaş olamıyoruz? Neden bizlere karşı yapılan provokasyonlarda hep bir derin devlet izi var? Kim bilir buna benzer ne sorular Alevilerin kafalarının bir yerlerinde dolaşmaktaydı? Daha doğrusu, bilinç altlarında diyelim… Muhtemelen bu soruların bilinç düzeyine çıkmalarına izin vermiyorlardı. Ama Sayın Balkız’ın kendisine yönelik cinayet planını görmesinin ardından Mumcu, Hablemitoğlu cinayetlerini hatırlaması, aslında bu soruların ve onlara yönelik cevapların kafasının bir yerlerinde her zaman dolaştığını gösteriyor.

Tıpkı seri katilin eşi gibi, Sayın Balkız’da karşılaştığı yeni bilgiyle bir anda geçmişi farklı bir okumaya tâbi tutuyor, anlam dünyası bir farklılık kazanıyor. Taşlar yerli yerine oturuyor! Bu defa içimiz yanmadan bir provokasyonun önüne geçilmiş olması ve Sayın Balkız’ın duygu ve düşüncelerini samimiyetle kamuoyuyla paylaşması toplumsal barış ve demokrasi için umutlarımızı arttırıyor.

Hayatta öyle anlar vardır ki, aniden gardınız düşer… Bir anda, karşılaşılan acı, görmemenin verdiği sahte rahatlık duygusunu, konforu, kimliği kaybetmenin vereceği acıyı aşar ve işte böyle anlarda tüm yaşamınızı, tüm geçmişinizi bambaşka bir okumaya tâbi tutarsınız. Sizi temin ederim, bugün Ergenekon’un avukatlığına soyunmuş olan bazı medya ve siyaset erbabı da, kendilerine veya çocuklarına yönelik bir suikast planıyla karşılaşsalar, onların da birden söylemlerini değiştirdiklerine tanık olurduk. İşin tuhaf tarafı Ergenekon gibi bir örgüt var oldukça hiç kimsenin hayat güvencesi yok bu ülkede…

YAŞAM TARZI VE ERGENEKON

Bugün Ergenekon’u savunan herkes yarın bir provokasyon için savundukları örgütün kurbanı olabilirler… Ama işte Alevilerinki gibi yakıcı bir karşılaşma olmadığı sürece, pekçok insan Ergenekon diye bir örgütün var olduğuna inanmadığını söylemeye devam edecek. Çünkü Ergenekon örgütünün varlığını kabul etmek, onların kimlik duygularını tehdit ediyor.

Ergenekon, “modern”, “çağdaş”, “yurtsever”, “laik” vd. gibi kavramların feci şekilde içlerinin boş olabileceğini, bir sürü karanlık ve pis işi saklamak için bu kavramların birer dekor olarak kullanılabildiklerini ima ediyor. Ergenekon bizi Türkiye tarihini sorgulamaya teşvik ediyor.

Bazıları için Ergenekon davası, sorgulanamaz bir üstünlük duygusunun, adeta bir sınıf ve statünün kaybını ima etmekte… En fazla evin bahçıvanı payesi verilecek olan “gerici Müslüman”la evi eşit bir şekilde paylaşmak, sürekli çıbanbaşı olarak görünen “gayrimüslimin” bu ülkenin en baş mağdurlarından biri olduğunu kabul etmek, Osmanlı’nın çok kimlikli yapısından çıkarken, nasıl ırkçı ve şövenist bir yapıya sürüklendiğimizi görmek ve daha pekçok şey demek Ergenekon’la yüzleşmek…

Bütün bu nedenlerle de, bu “karşılaşma”, konfor ve ezber bozucu, tedirgin ve rahatsız edici. Bütün bu nedenlerle, kuyulardan çıkan kemikleri, topraktan ve etraftan toplanan bombaları görmemeyi, “konuşmaları” duymamayı tercih ediyorlar. Aksi takdirde tüm taşlar yerli yerine oturacak, takke düşüp kel görünecek! Bir anda tüm Türkiye tarihi gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akıp gidecek! Kurdukları sahte kimlikleri yerle bir olacak!

Ortaya çıkan bütün ilişkiler ağı, bilgi ve belgeler sadece Ergenekon’u değil, karanlık bir geçmişi yüzümüze çarpıyor. Rahatsız edici bir yüzleşme anı bu. Buna katlanmak çok zor! Ama bu sarsıcı yüzleşme olmadan, huzurlu bir gelecek inşa etmek de mümkün olmayacak! Dalan’ın arazisi kazılınca topraktan fışkıran bombalar “inkâr korosunu” susturabilecek mi? Kalbiyle kavramak, gözüyle görmek isteyenler için her şey ortada değil mi?

Yenişafak, 26.04.2009

Alper Akalın – İktisadi milliyetçiliğin sefaleti

0

Küresel ve yerel siyasi meselelerin çözümünü geciktiren ve güçleştiren radikal milliyetçiliğin sadece siyasi boyutunu tehlikeli görmek, hemen hemen her durumda karşımıza çıkan milliyetçi motivasyonu tüm hatlarıyla tenkit etmek için oldukça yetersiz kalacaktır. Siyasal ve sosyal meselelerin yanında iktisadi milliyetçilik de, uluslararası ticaretin kısıtlanması ve gümrüklere örülen koruma duvarları yoluyla, toplumu siyasi milliyetçilikten çok daha vahim bir pozisyona sokabilmektedir. Çünkü en net ifadeyle ekonomik milliyetçilik, elini cüzdanımıza uzatarak yerli burjuvanın korunması pahasına tüketici bireylerin yoksullaşmasına neden olur. Siyasi meselelerde ortaya çıkan milliyetçi dürtü, kronik sorunlarımızın çözüme ulaşması için yıllarımızı çalmış olabilir ama ekonomik meselelerde milliyetçiliğin çalacağı şey aslında bizzat kendi gelirimiz ve refahımız olacaktır.

Dünyada yaşanan son iktisadi kriz ile birlikte, birçok ekonomist, ülkeleri bekleyen en büyük tehlikenin, iktisadi korumacılığın ve ekonomik milliyetçiliğin yeniden hortlaması olduğunu düşünmektedir. Esasen 1929 buhranı, yaşadığımız son ekonomik krize yapısal olarak çok benzemekle birlikte, iktisadi milliyetçiliğin olası sonuçlarını karşılaştırmak için de ele alınması gereken nadide bir vaka. 1929 krizi ile birlikte, liberal politikaların ve serbest ticaret devrinin bittiğini düşünen tüm ulus devletler, hızla içlerine kapanmaya, kendilerini milli endüstrilerine geliştirmeye adadılar. Artık her ülke kendi kendine yetebilmeliydi; her türlü ürün o ülke sınırları içerisinde rahatlıkla üretilebilmeliydi. Fakat, ülke sınırları içerisinde daha önce hiç üretimi yapılmamış mallar hakkında yeterince teknolojik bilgi ve sermayeye sahip olamama; küresel rekabetin de engellenmesiyle, arzu edilen kalite ve fiyat seviyesinde üretim yapılamasına mani oldu. Ulus devletler, ithal edemedikleri malların eksikliğini, git gide daha derinden hissettiler. Yaşanılan kıtlık ve sefalet, ironik bir şekilde ülkeleri daha da merkeziyetçi politikalar ile bu malların üretilebileceği sanrısına itti. Ama sonuç olarak korumacı ülkelerde gelişen tek milli endüstri silah endüstrileri oldu ve malların geçmediği yerden askerler geçerek, 20. yüzyılın en büyük felaketi 2. Dünya Savaşı ile büyük bir kıyım ve yıkıma sebep olundu.

Günümüzde ise korumacılığa benzer şekilde övgü ve methiyeler düzülmeye başlanmasına tanık olmaktayız. İngiltere, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği ülkelerde, iş gücü serbestîsi nedeniyle “öz” vatandaşlarından daha ucuza çalışan “diğer” AB üyesi vatandaşlarına duyulan hoşnutsuzluk, insanların milliyetçilik duygularını iyiden iyiye kabartmakta. Aynı ülkelerdeki yerli üreticiler de, ucuz Çin, Hindistan ve Türk mallarının, işsizliği ve ekonomik gerilemeyi tetiklediğini iddia ederek, devleti önlem almaya çağırıyor. Ve bu gidiş, esasen serbest ticaret ve iktisadi işbirliği temeline dayanan AB projesinin de akıbetini merak ettirmekte.

Türkiye’de ise yerli üreticilerin Çin ve Uzakdoğu mallarına duyduğu öfkenin boyutu, son krizle birlikte iyice artmış durumda. Marka şehir ve üretimde inovasyon projeleri ile, küresel rekabetin önemini kavramış olduğuna yürekten inandığım Gaziantep Sanayi Odası Başkanı Nejat Koçer’in başlatmış olduğu “ithal malına hayır, yerli mala evet” kampanyasının talihsizliğini de yaratılmış olan bu milli atmosfere bağlamak gerekir.

İktisadi korumacılık, engellemiş olduğu rekabet neticesiyle kıtlık, yüksek fiyat ve düşük kalitede mallar getirir. Ülkede milli burjuvazi yaratayım derken, normal tüketicinin daha da fakirleşmesine ve neticesinde daha kalitesiz yaşamasına sebep olur. Ve korumacılık, sanıldığının aksine sadece tüketici aleyhine değil, aynı zamanda üretici aleyhine çalışan bir politikadır. Kısa vadede yabancı malları ikame ederek zengin olacağını düşünen yerli üreticiler, orta ve uzun vadede tüketicinin fakirleşmesi nedeniyle daralan talepten bizzat etkilenecek ve onlar da üretimlerini kısmak zorunda kalacaklardır. Rekabet yoksunluğu nedeniyle daha düşük kalitede çıkan ürünleri, dış pazarda da rağbet görmeyecek ve ihracatçılar da bu durumdan ciddi şekilde etkilenecektir. Aynı zamanda, Koçer’in başlatmış olduğu bu tarz yerli malı kampanyalarının bir an için tüm ülkelerde var olduğunu ve başarılı olduğunu varsayalım. Tüm ülkeler ithalata hayır derken, Türk ihracatçısı bu durumda ne yapacaktır diye sanayi odası başkanlarının kendi kendilerine de sorması gerekir.

“Milliyetçiyim çünkü ülkemi seviyorum” diyenler, iktisadi korumacılıkla ülke vatandaşlarının daha az tüketmesine, sanayi üretiminin de dolayısıyla düşmesine ve bundan dolayıdır ki ülke sınırları içerisinde daha fazla işsizlik ve yoksulluğa neden olacaklarının bir an önce farkına varmalıdır. Ülkeyi sevmek, milli sanayicinin yabancı sermayeyi kapı dışarı atmasıyla değil, bilakis rekabet içinde hem üreticiyi hem tüketiciyi zenginleştirecek, istihdam artırıcı politikalardan geçmektedir. Tarih de göstermiştir ki, yasakların değil girişim ve ticaret özgürlüğünün egemen olduğu ülkeler, zenginliği diğerlerine göre çok daha rahat yakalamıştır.

Not: Amerika’da yüzlerce liberal think-tank korumacılığa karşı bir imza kampanyası başlattı. İlgilenenler ve imza atmak isteyenler http://atlasnetwork.org/tradepetition sayfasını ziyaret edebilir.

11.04.2009

Darbecileri Yargılamak Bir Devrim

0

ETÖ davası Türkiye için tarihî bir fırsat sunuyor.

İkinci iddianame açıklandı ve orada demokrasinin ve hukukun düşmanı darbecilerin her açıdan fotoğrafları çekilmiş halde…

Tam bir suçüstü hali…

Demokrasinin gücüne bakın ki, Türkiye iliklerine kadar işlemiş “darbe kültürüne” rağmen bugün darbeyi, darbecileri, darbe teşebbüslerini yargılayabiliyor.

Yargılananlar arasında eski generaller, kuvvet komutanları da var.

56 sanık hakkında hazırlanan iddianamede, Tolon ve Eruygur ‘örgütün üst düzey yöneticileri olmak’la suçlanıyor.

Bakın emekli orgeneraller Eruygur ve Tolon nelerle suçlanıyor;

Silahlı terör örgütü kurma ve yönetme. TBMM’yi ortadan kaldırmaya teşebbüs etme. TBMM’ye karşı halkı isyana teşvik. Vahim miktarda silah bulundurma ve temin etme. Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma ve sağlama. Yargıç üzerinde nüfûz kullanma…

İkinci iddianamede neler var hatırlayalım;

Ergenekon’un, PKK, TİT, Hizbullah ve Hizbuttahrir

terör örgütlerini nasıl kullandığı, karargah evlerinin orduya nasıl sızdığı, ‘Eldiven’ darbe planının ayrıntıları… Ayışığı ve Sarıkız darbeleri ile ‘Eldiven’ darbe planına nasıl zemin hazırlandı? AK Parti ve MHP’yi bölme planları, Ergenekon’un CHP içinde yaptığı operasyonlar ve Deniz Baykal’ı devirme planları… Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’un darbe için yaptıkları planlar. Darbeye zemin hazırlamak için Ergenekon’un yaptığı ve yapacağı provokasyonlar… Cumhuriyet mitingleri… Atatürkçü Düşünce Derneği’nin nasıl operasyonel bir güç olarak kullanıldığı…

Bu ülkede demokrat olmak zor, darbeci olmak ise çok kolay…

Şimdi hepimiz zor bir yolculuktayız, hukukun üstünlüğüne dayalı bir düzen istiyoruz.

Hukukçu-yazar Orhan Kemal Cengiz ile ikinci iddianame ışığında yeni bilgilerle Ergenekon’u konuştuk, nereye gidiyoruz, neler oluyor sorusuna cevap aradık…

Türkiye’nin başına bundan sonra bir şey gelirse onu kimden bileceğimizi de bulduk…

Röportaj: Mehmet Gündem

***

Ergenekon davasında ikinci iddianame açıklandı. Yeni bilgilerle fotoğrafı yeniden yorumlayalım; Ergenekon nedir, amacı neydi, neler yapmış.

Kendilerini hukukun ve tüm kuralların üstünde görenlerin örgütüdür Ergenekon. Bizans’tan Osmanlı’ya, oradan da cumhuriyete aktarılan entrikacı mantığın son mirasçılarının örgütüdür. Bu ülkedeki tüm siyasi cinayet ve manipülasyonların arkasında duran derin yapının son temsilcisidir Ergenekon.

Nedir bu yapının bağlantıları…

Elimizde tuttuğumuz şey ahtapotun sadece bir koludur aslında. Türk Gladiosu’nun bir kanadını tasfiye ediyoruz. Ergenekon’da kilit noktalarda görünenlerin çoğu aynı zamanda JİTEM’de kilit noktalardaydılar. JİTEM’i işin içine kattığınız zaman Sauna, Atabeyler çetelerini, Santoro, Dink, Malatya cinayetlerini ve daha bilumum işi bu davaya bağlamış oluyorsunuz. Güneydoğu’daki faili meçhulleri (faili meşhur), cinayetlerin hepsini bu yapıya bağlarsınız. İş derinleştirilebilirse Hizbullah ve PKK’nın da Ergenekon’la işbirliği iyice ortaya çıkacaktır.

Ümraniye’de bir gecekonduda 27 el bombasının ele geçirilmesiyle başlayan, cephanelikler, suikast planları ve kaotik eylem girişimlerinin ortaya çıkarılmasıyla süren Ergenekon davası ikinci iddianame ile nasıl bir boyut kazandı?

Olaya sadece ikinci iddianame diye bakmıyorum. Son zamanlardaki bazı gelişmeler en az ikinci iddianame kadar önemli.

Hangi gelişmeler?

Botaş kuyularının açılması, JİTEM’ci albayın tutuklanması, Ergenekon’un Fırat’ın doğusuna geçtiğinin yani akması gereken yerlere doğru ilerlediğini gösteriyor ki, bu çok önemli. İkinci iddianame ile ayrıca, bir darbenin nasıl hazırlandığını ağır çekimde izliyoruz.

DARBECİNİN FOTOĞRAFI ÇEKİLDİ

Yani bildiğimiz şeyler bu kez belgeli…

Evet, darbelere zemin hazırlandığını hep biliyorduk. İkinci iddianame bize bu işin nasıl yapıldığını bir yemek tarifi gibi gösteriyor. Medyanın nasıl darbe kışkırtıcılığı yaptığını, bazı medya mensuplarının darbeleri nasıl da ikbal kapısı olarak gördüklerini anlıyoruz.

Davanın en başat anlamı nedir?

Anlamı çok büyük. Şimdiden bir perdeyi ortadan kaldırdı. Kokularını duyduğumuz, seslerini işittiğimiz pis işlerin nasıl yapıldığını gözlerimizle gördük. Geriye dönüş yok. Gerçeği gördük artık. Toplum uyandı. Dava ilerler, ulaşması gereken yerlere ulaşır ve failler hak ettikleri cezalara çarptırılırsa o zaman başka şeyler de olur.

Ne gibi?

Bu ülkedeki askeri vesayet sistemi ölümcül yaralar alır. Adalet duygusu yerini bulur, demokratik hukuk devletinin temelleri atılır.

DARBEYE İNDİRGENMEMELİ

Davanın sınırlanması gerektiği, aksi halde sürecin zaafa uğrayacağı öne sürülüyor. Tehlike nedir, daraltma mı genişletme mi?

Şamil Tayyar, Ergenekon’un deşifre olması için canhıraş çalışan bir arkadaşımız ama bu davanın sınırlanması tezini işliyor ki bu fevkalade yanlıştır. Susurluk raporuna göz atın, orada Kutlu Savaş; “Bağlantılı olay ve yapıların farklı davaların konusu yapılması Susurluk’un ne olduğunun anlaşılmasını imkansız hale getirmiştir” diyerek çok önemli bir tespitte buluyor.

Bugün aynısı, çok daha fazla bir biçimde Ergenekon için geçerli…

Doğru, ilgili olay ve davaları ayrı ayrı ele aldığınız sürece ne Ergenekon’un tam olarak ne olduğunu anlayabiliriz, ne de bu yapının tamamen tasfiye edilmesi mümkün olabilir. Darbe girişimleri önemli ama davayı buna indirgerseniz moral gücünü zayıflatmış olursunuz. Davanın AKP karşıtlarının tasfiyesi için açıldığı yönündeki sinsi propagandanın kendini daha da güçlü ifade etmesine neden olursunuz. Unutmayalım, Ergenekon devasa bir yapılanma ve Türkiye’de pekçok karanlık işin odağında duruyor.

Geçmişte ne var, gelecekte ne olur?

Sanıklardan birinin üzerinde çıkan belgede “Özel Kuvvetler Ergenekon’un göz bebeğidir” diyor. Özel Kuvvetler, Özel Harp Dairesi’nin devamı, mirasçısı. 6-7 Eylül’ün muhteşem bir Özel Harp Dairesi icraatı olduğunu söylüyordu dairenin eski başkanlarından Org. Sabri Yirmibeşoğlu. Bağlantıları izlediğiniz zaman Ergenekon’un dehşet verici bir yere gittiğini görürsünüz.

Peki Ergenekon’un geleceğe bakan yüzü?

Ülkenin geleceğine konulan ipotek. AB sürecinin önünü kesip, dünyadan yalıtıp, otoriteryen-faşist bir rejim kurmaktır…

İddianamenin merkezinde darbe var. İlk defa darbe teşebbüsüyle generaller yargılanıyor.

Türkiye için bir devrim niteliğinde. Biz Evren’in ismini okullara, sokaklara verdik. 27 Mayıs’ı bayram gibi kutladık. 27 Mayıs’ı hâlâ ilericilik, gericiliğe karşı yapılmış bir devrim gibi gören insanlar var. Böyle bir ülkede darbecileri yargılarsanız asıl bu yargılama bir devrimdir.

Darbe şartları için medya desteğini sağlama, kamuoyu oluşturma, siyaseti işlevsizleştirme, vatan elden gidiyor tehlikesine dikkat çekme, komuta kademesini ikna etme, olmuyorsa devre dışı bırakma… Böyle mi yapmışlar?

Bütün darbeler böyle yapılmadı mı? İlk defa darbecileri suçüstü yakaladık. İlk defa maskeleri düştü. İlk defa çıplak yüzlerini gördük. Bakın koşullar oluştuğunda ben darbe yaparım diyen bir ordu varsa, gerek o ordunun içinden ve gerekse dışından bazı insanlar o gerekli koşulları yaratırlar. Durumdan vazife çıkarılıyorsa eğer, o durum yaratılır.

Süreç derin devlet ve darbeler tarihinin tasfiyesi midir?

Derin devletin tasfiyesi demek için işin çok başındayız. Ergenekon derin devlet yapılanması dediğimiz şeyin ortasında duruyor. Ergenekon’un ilgili olduğu bütün olaylar dosyaya eklenirse devleti çetelerden bütünüyle temizleme konusunda bir umut doğar.

DEMİR YUMRUKLA EZECEKLERDİ

Günlükler ne söylüyor size?

Günlükler Ergenekon zihniyetinin ne kadar derine kök saldığını, sistemin nasıl işlediğini anlatıyor. Yıllardır neden bir askeri vesayet rejimi altında yaşadığımızı izah ediyor.

Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven planlarını biliyordum şimdi de ‘Demir yumruk’ çıktı.

Ben de ilk defa duydum. Darbeler bu ülkenin üzerine inen demir yumruklardır. İsmi doğru koymuşlar. Yakalanmasaydılar, demir yumrukla demokrasiyi nakavt edeceklerdi.

İkna oldum diyenlerin sayısı artıyor, Ergenekon sulandırma boyutunu aştı mı…

Hâlâ var mı yok mu tartışması yapıyor olmamız trajikomik. Belli bir medya grubunun inanılmaz bir karartma ve ince dezenformasyon taktikleriyle oldu bu durum. Utanç verici. Ama halk buna rağmen neyin ne olduğunu görüyor.

ERGENEKON’DAN GEÇİNENLER

İstanbul Barosu neden Ergenekonculara açıktan destek mesajları veriyor?

Sadece İstanbul Barosu değil maalesef. Bazı baroların yönetim kurullarına, kendilerine ulusalcı adını veren gruplar hakim oldu. Aktif şekilde Ergenekon’un avukatlığına soyundular. Kimbilir belki de Ergenekon’un çöktüğü bir ülkede herkesin işini layıkıyla yapmak zorunda kalacak olması, bu ülkenin AB’ye girecek olması falan belli insanları çok fazla ürkütüyordur…

Ergenekon yapısının avukatları, elitleri ve tetikçileri şeklinde bir tanımlamanız var, kim bunlar… Avukatlar;

Darbelerden medet umanlar, halktan korktuğu için halkı korkutanlar, hiçbir demokratik ülkede üç gün siyaset yapamayacak oldukları halde Türkiye’de baş siyasetçi kesilenler, demokrasiden öcü gibi korkanlar.

Elitler

Hak etmedikleri mevkilerini askeri vesayete borçlu olanlar. Halkı aşağılamayı ilericilik, ezberlerini entelektüel güç sananlar. Ergenekon’un göbeğinde olup da gazetecilik, politikacılık, patronluk yapıyormuş gibi yapanlar.

Tetikçiler…

Onlar malum. Susurluk’tan tanıyoruz. Sapanca-Adapazarı-Hendek arasında ölüm üçgenini yaratanlar. İnsanları kaçırıp cesetlerini asit kuyularına atanlar. Dink’in ensesine kurşun sıkanlar. Danıştay’da kurşun yağdırıp, mütedeyyin Müslüman numarası yapanlar…

Yüksek yargı ve merkez bürokratlar Ergenekon’da savcılara baskı yapıyorlar mı?

Ortada bir Şemdinli savcısı örneği varken, başkaca bir baskıya gerek var mı? Şemdinli savcısı bir yaşayan ölüye dönüştürüldü. O örnekten sonra Ergenekon gibi bir soruşturmanın yapılabilmiş olması mucize gibi bir şeydir aslında…

YAZILANLARA DÜŞÜNCE SUÇU DEMEK APTALLIK

“Darbe düşünmek suç değildir, eyleme geçmek suçtur” tezini işleyenler var. Bu çabalar Ergenekon’u meşrulaştırma girişimi mi?

Adamın oturup tek başına darbe hayal etmesinden bahsetmiyoruz ki. Adam gitmiş darbecilere akıl hocalığı yapıyor.

Mustafa Balbay’ın günlüklerinden söz ediyorsunuz…

Elbette. Buna birileri düşünce suçu diyorsa, zekasından ve iyi niyetinden şüphe ederim. Diğeri de oturmuş köşesinden darbe kışkırtıcılığı yapıyor. Bunu ifade hürriyeti görenler, aslında darbeyi şuur altlarında suç olarak görmeyenlerdir. Yoksa bir suçu övmenin, tahrik etmenin suç olduğunu herkes biliyordur herhalde.

Ergenekon davası TSK için tarihî fırsat

TSK’nın bazı emekli generalleri koruduğu izlenimi var, GATA bu konuda tipik bir örnek. Sivil yargı-askeri yargı realitesi Ergenekon davasını nasıl etkiler?

Bizde dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek genişlikte bir askeri yargı alanı var. Dünyada ya askeri yargı diye bir şey yok ya da varsa sırf askerlik mesleğini ilgilendiren konulara hasredilmiş. Darbe teşebbüsünün askeri suç olduğu gibi tuhaf bir mantalite işliyor ortada…

Askerin darbe yapmak gibi görevi mi var ki, görevine ilişkin bir suç olsun…

Askeri yargının bakması durumunda ne olabileceğini Şemdinli’de gördük. Sivil mahkemenin 30-40 yıl gibi hapisle yargıladığı sanıklar askeri mahkemeye sevk edildiğinin ertesi günü serbest bırakıldı. Gatakulli ise toplumun zekasına karşı yapılmış ağır hakarettir.

TSK Ergenekon davası karşısında nasıl bir duruş sergiliyor?

İkircikli duruyor. Gözaltılara engel olmuyor görüntüsü var ama öbür taraftan Karargah Evleri meselesini ele alış tarzları oldukça düşündürücü. MİT 2005’te bilgilendirmiş askeri savcılar hiçbir işlem yapmamış. Kolun kırılıp yenin içinde kalacağı günler geride kaldı. Ergenekon davası, ordu için yeni bir kurumsal kültür, yapılanma modelini dayatmaktadır. Bazılarınca baş belası gibi görülen dava, orduya içindeki çürükleri ayıklaması için altın fırsat sunmaktadır

Genelkurmay ‘darbeler dönemi bitmiştir’ deyip, içindeki çürükleri ayıklamak yerine neden ‘TSK’yı yıpratmayın’ diyor.

Asker bir türlü bir özeleştiri süreci başlatamadı. Ama bu durum askere büyük zarar veriyor.

1999’DA SİVİLLERE AÇILDI

Ergenekon ilk önce nerede yapılanmış, merkez neresi?

Dosyadaki belgelere baktığınızda ‘TSK bünyesinde kurulmuş Ergenekon’ dendiğini görürsünüz. 1999’a kadar askeri yapılanma olan Ergenekon yeniden yapılanarak sivilleri de içine almış. Daha önce belki sivillerle dirsek teması söz konusu iken 1999’dan sonra iş iyice dallanıp budaklanmış. Yargı, emniyet, medya, siyaset, iş dünyası, üniversitelere kadar yayılmış…

Tetikçiler yara aldı beyin takımı dışarıda

Ergenekon’da gerçek yapılanmaya ne kadar dokunulabildi? Yapının geri kalanları şimdi ne yapıyor, intikam peşindeler mi?

Aslında yapının operasyonel kısmına dokunulduğu açık. Bakın dava başladıktan sonra siyasi cinayetler bıçakla kesilir gibi bitti. Demekki tetikçiler etkisiz hale getirildi. Operasyon olmasaydı oluk oluk kan akacaktı bu ülkede. Alevilere saldıracaklardı, entelektüelleri vuracaklardı, gayrimüslimleri vuracaklardı. Ama Ergenekon’un beyin takım hala dışarıda. Tüm darbelerde vardım diyor birileri…

Her halde teslim olmadılar, önümüzdeki süreçte ne tür hamleleri olabilir?

Bu yapı tabii ki tamamıyla tasfiye olmadı. Güçleri yetse ve imkanları olsa başbakana suikast yaparlar. Çok dikkatli olmak lazım. Keza ikinci bir kapatma davasına hazırlıklı olmak onu geçersiz kılmak için şimdiden kolları sıvamak lazım. Sinsi bir plan seziliyor. Birinci kapatma davasının AB’nin karşı çıkışıyla engellendiğini fark ettiler. Şimdi o desteği geçersiz kılmak için muazzam bir çaba var ortada. Batıyı AKP’nin Türkiye’yi ‘ılımlı İslam’a doğru götürdüğüne ikna etmeye çalışıyorlar. Bu tuzağa düşmemek lazım. AKP seçimlerden sonra yeni bir AB atağı başlatarak bu kumpasları geçersiz kılmayı başarabilmeli. Kimse Ergenekon’un tamamen tasfiye edildiği gibi naif bir inanca kapılmasın. Daha yolun başındayız…

Yeni Şafak

Türkiye küresel krizden güçlenerek çıkabilir

0

ABD Hazinesi’nin geçtiğimiz günlerde kurtarmaya yanaşmadığı Lehman Brothers adlı yatırım bankasının batmasıyla ortalık karıştı: Borsalar sallandı, endeksler tepetaklak gitti, döviz kurları yerinden oynadı, dolar diğer sağlam paralar karşısında değer kaybetti, bir belirsizlik, bir karambol havası, bir panik ortalığı kapladı. Son birkaç gündür TV kanalları, radyolar, internet haber portalları ve gazetelerde boy boy yorumlar, röportajlar, “Ne olacak bu gidişin sonu” sorusu üzerine yapılan yorumlardan geçilmiyor.

Galiba iktisatçılara en fazla iş düşen zamanlar kriz zamanları. Normal zamanlarda (büyük gazetelerden düzenli bir köşe kapmayı başarmış olanlar dışında) iktisatçıların görüşüne müracaat etmek pek kimsenin aklına gelmez. Öyle ya, işler yolunda giderken, ortalık sütlimanken kim ne yapsın iktisatçıyı, iktisatçının görüşünü, yorumunu. Son zamanlarda yaşadığım deneyim, beni, ne zaman bir gazete, TV veya radyodan arasalar ortalıkta anormal bir durum olduğunu düşünecek noktaya getirdi.
Bunu artık kendimce bir ‘erken uyarı sistemi’ olarak algılamaya başladım. Artık biliyorum ki yorum için ne zaman birileri kapımı çalsa, bir yerlerde bir kriz çıkmış demektir!

Yaşananları Özetleyelim

Sadede gelelim: Amerika yakın tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşıyor; büyük bankalar ve finans kuruluşları adeta sıraya dizilmiş, birbiri peşisıra batıyor. Ne oluyor, nereye doğru gidiyoruz? Bu alışık olduğumuz türden sarsıntıların bir yenisi mi, ‘yüzyılın krizi’ mi, yeni bir ‘Büyük Bunalım’ mı? Yoksa, kapitalizmin sonu geldi mi? Bu yazıda bu sorular ekseninde bir değerlendirme yapılacak, önce ABD’deki ve dünya piyasalarındaki son gelişmeler özetlenecek, ardından bugünkü krizin kısa ve uzun vadeli belirleyici dinamikleri üzerinde durulacak, en sonunda da bu tür krizlerin tekrar etmemesi için çözümün nerede aranması gerektiğine değinilecektir.

Son zamanlarda ABD ekonomisinde, ona bağlı olarak dünya piyasalarında olan biten kısaca şudur: ABD ve dünya ekonomisinde büyüme yavaşlamıştır, faiz oranları 2000’li yılların başlarına kıyasla bir hayli yükselmiştir, enflasyonist kaygılar ön plandadır; konut piyasası derin bir krizdedir; yaygın adıyla ‘mortgage’ olarak anılan ipotek karşılığı uzun vadeli konut kredilerinin önemli bir bölümü batık durumdadır; bu kredilerin ciddi bir kısmının geri dönme olasılığı yoktur.

Konut sektöründeki krize ve geri dönmeyen alacaklara bağlı olarak, son 5-6 yıldır bu piyasaya büyük paralar yatırmış, yüz milyarlarca dolar kredi vermiş bankalar, mortgage şirketleri veya finans kuruluşları zor durumdadır; bunlardan 13 tanesine şu ana kadar Amerikan Hazinesi tarafından elkonmuş veya yüksek miktarda kamu kaynakları aktarılarak kurtarılmışlardır. Her ne hikmetse, o ana kadar, amiyane tabiriyle ‘zor durumdayım, ocağına düştüm, kurtar beni baba’ talebiyle kapısına gelen her bankaya kucağını açmış olan ABD Hazinesi ve FED (Amerikan Merkez Bankası), sıra Lehman Brothers’a gelince kapıyı göstermişlerdir. Bunun üzerine ABD’nin en büyük 4. yatırım bankası Lehman Brothers 613 milyar dolarlık bir borçla batmış ya da aynı anlama gelmek üzere, iflasını istemiştir. Bu gelişme piyasalarda bir dalgalanma yaratmış, borsalar sarsılmış, Rusya örneğinde olduğu gibi bazıları borsayı tatil etmek zorunda kalmışlardır. Panik havasının daha da büyümemesi için ABD ve bazı Avrupa ve Asya merkez bankaları kriz yönetiminde birlikte hareket etme kararı almışlar, bu kapsamda piyasalara yaklaşık 180 milyar dolarlık fon aktarmışlardır. Ortalık şimdilik biraz rahatlamış gözükmekle birlikte, bu durumun kalıcı olduğuna dair hiçbir garanti yoktur.

Kısa Vadeli Görünür Nedenler

Bu duruma gelinmesinde rol oynayan başlıca faktörler arasında, başta FED olmak üzere büyük ekonomilerin merkez bankalarının 2000’li yılların başlarından itibaren izledikleri düşük faiz-gevşek para politikaları, ABD’de dünyanın çeşitli yerlerinde süren savaş ve işgal masraflarının kabarttığı ikiz açıklar, artan petrol fiyatlarının şişirdiği yüzer-gezer fonlar, likidite bolluğunun sağladığı imkânlarla özellikle konut, gıda ve enerji sektörlerine yönelik spekülatif hareketler, ve yatırım bankalarının, ödeme gücü olup olmadığına pek dikkat etmeksizin (ellerindeki fon fazlasını satmak, aktiflerini kabartıp bilançolarını şişirmek ve patronlarının gözüne hoş görünmek amacıyla) hesapsız-kitapsız biçimde konut sektörüne para yatırmaları sayılabilir.

Uzun Vadeli Derinde Yatan Nedenler

İktisat literatüründe ‘konjonktür dalgaları’ ya da ‘iş çevrimi’ adıyla anılan ve sık sık karşımıza çıkan bu tür krizlerin daha derinlerde yatan nedenlerini devletin karşılıksız para basma yetkisi, altın-para sistemi gibi sağlam para sisteminden vazgeçilmiş ve yerine karşılıksız fiat para sisteminin benimsenmiş olması, paradan para kazanma hevesleri, devletin ekonomiye sürekli müdahale etmesi ve kendi yaptığı hatanın bedelini vergi mükelleflerine ödetme alışkanlığında olması, ve nihayet bütün bunlara cevaz verip mantığa büründüren Keynesçi-müdahaleci iktisat anlayışıdır. Deneyimler göstermiştir ki, devlet iyi bir işletmeci değildir, devlet gücü kişisel menfaatlere alet edilebilmektedir, iktisadi yasalara saygı gösterip serbest piyasa mekanizmasının işleyişine izin verilmemesinin bedelini toplum eninde sonunda kriz olarak ödemektedir. Piyasayı her paraya boğma eylemini bir gün mutlaka daralma dönemi izlemektedir. Pek çoğumuz belki farkında değiliz ama, iktisadın da fizik yasaları gibi, kişilerin keyfi tasarruflarından bağımsız çalışan yasaları vardır; bunlara riayet etmemekle yasalar ortadan kalkmamakta, ama günün birinde bedeli kriz ve bunalım olarak ödenmektedir.

Türkiye İçin İki Senaryo

Mevcut krizin Türkiye’yi nasıl etkileyebileceği konusunda biri olumsuz, diğeri olumlu iki farklı senaryo yazılabilir. Kötümser senaryoya göre, dünya ekonomisinin motor gücü olan ABD ekonomisindeki kriz dalga dalga Avrupa ve Asya ekonomilerini etkileyecek, durgunluk talep daralmasına yol açacak, bu da ticaret ve sermaye akımları kanalıyla Türkiye’yi olumsuz etkileyecek; ihracat duraklayacak, sermaye kaçacak, döviz kurları yükselecek, 190 milyar dolar civarında dış borcu olan Türk özel sektörü zor günler geçirecektir. Ancak bu satırların yazarına göre iyimser senaryonun işleme olasılığı daha yüksektir. İyimser senaryoya göre kriz aslında Türkiye için bir fırsat bile olabilir. Türkiye yükselen piyasaların başında gelmektedir. Son yıllarda yakaladığı ekonomik ve siyasi istikrarı bozmadığı, bölgesinde barış arayışlarında aktif rol aldığı, komşularıyla ilişkilerini iyileştirmeye ve bölgesel ihtilaflarda arabulucu rolü oynamaya devam ettiği sürece, Batı’nın doymuş ve krize girmiş piyasalarından çıkacak sermayenin muhtemel güzergâhlarından biri olacaktır. ABD’de bulunan 800 milyar doları aşan Körfez kaynaklı fonların yüzde 10’unun bile Türkiye’ye kalıcı doğrudan yatırım olarak gelmesi Türk ekonomisine büyük rahatlama sağlayacaktır. Kısaca her kriz aynı zamanda bir fırsattır, Türkiye bu fırsatı iyi değerlendirmelidir.

Peki Çözüm Nerede Aranmalı?

Sonuç olarak, altını çizmek gerekir ki, şu anda yaşadığımız kriz kapitalizmin sonunu getirecek bir nihai kıyamet krizi değildir. Kapitalizmin tarihinde pek çok kriz yaşanmış, alınan çeşitli önlemler, değiştirilen politikalar ve denenen yeni modellerle bunlar aşılmıştır. Bu tür dalgalanmaların temel nedeni, devletin karşılıksız para basma tekelini kayıtsız-şartsız kabul eden, para ve kredi genişlemesiyle ekonomiyi canlandırma hesapları yapan devletçi ve müdahaleci iktisat anlayışıdır. “Kapitalizmin sonu” gibi bir olasılık, pek çoğumuza, özellikle de İslamcısı’ndan Marksisti’ne, 3. dünyacısından ulusalcısına her türden radikalleri heyecanlandırsa da, şu anda kapitalizmin sonunu getirecek genel bir bunalımla karşı karşıya değiliz. Özel mülkiyet kurumu, bireysel özgürlük, kâr arayışı, serbest ticaret ve sınırlı devlete dayalı piyasa kapitalizminin maalesef daha iyi bir alternatifi henüz ufukta görünmemektedir. Mevcut şartlarda yapılması gereken, eski alışkanlıklarımızdan vazgeçip, birilerinden aldığımızla başkasını zengin etmeye dayalı anlayıştan ve para basarak zengin olacağımız yanılgısından tez kurtulmak, küreselleşen dünyanın gerekli kıldığı yeni bir anlayışa ve yeni kurumlara vücut vermektir. Bu çerçevede devletin karşılıksız para basma tekelini sorgulayıp sağlam para sistemine, hatanın bedelini vergi mükelleflerine değil, bizzat hatayı yapana ödetecek bir sisteme geçmek, zenginliği paradan para kazanmaya dayalı spekülatif hareketlerde değil üretim ve yatırımda aramak gerekmektedir. Söylediklerimize teorik temel arayanlar ‘klasik iktisat’ ile ‘Avusturya iktisad’ı geleneğinde bol miktarda malzeme bulabilirler.

Taraf

“Anayasa Mahkemesi’ne ‘artık yeter’ denmeli”

Anlayış Dergisi, Kasım 2008, Sayı 66.

Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin AK Parti kapatma davası ve başörtüsü düzenlemesiyle ilgili gerekçeli kararlarını açıklamasının ve tırmanışa geçen terör olaylarının gölgesinde kritik bir ayı geride bıraktık. Siyaset alanının daralmaya devam ettiği bu kritik dönemde AYM’nin Türk siyasi tarihindeki yeri ve Kürt sorunu gibi konular etrafında Türk demokrasisinin serencamını, Türkiye’de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’ndan mülkiyet ve kamulaştırma konularında kabul edilebilirlik kararları alan ilk avukat olan Kazım Berzeg ile ele aldık. 1938 yılında Samsun’da doğan Berzeg, ilk ve ortaöğrenimini Samsun’da, yükseköğrenimini 1961’de İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Daha sonra Ankara’da D.S.İ. Genel Müdürlüğü ile Türkiye Şeker Fabrikaları ve Sanayi Bakanlığı’nda müşavir avukat olarak çalıştı. 1964-1994 yılları arasında Zafer, Son Havadis, Milliyet, Cumhuriyet, Pazar Postası, Yeni Kafkasya gibi gazetelerde, Forum, Polemik, Yeni Forum, Ankara Barosu, Türkiye Barolar Birliği, Kafkasya Gerçeği, Tarih ve Toplum, Yedi Yıldız vb. dergilerde hukuk, tarım, politika ve tarih konularında çok sayıda yazısı yayınlandı. Yayınladığı kitapları arasında Türk Tarımı ve Toprak Reformu(1972), Hukuk Başlangıcı ve Ayni Haklar Ders Notları (1978), 1820 Edirne Muahedesinden Sonra Osmanlı Devleti’nin Çerkes Politikası (1990), Liberalizm Demokrasi Kapıkulu Geleneği (1993) ve Liberalizm Hukuk Ahlak(1994) bulunmaktadır. ­

Si­ya­set dı­şı ak­tör­le­rin mü­da­ha­le­le­riy­le Tür­ki­ye’de si­ya­set ku­ru­mu­nun ala­nı­nın da­ral­dı­ğı kri­tik bir dö­nem­den ge­çi­yo­ruz. Bu dö­ne­mi siz na­sıl gö­rü­yor­su­nuz?

En te­mel so­run, dev­le­tin ül­ke­de nor­mal­leş­me­nin ger­çek­leş­me­si­ni is­te­me­me­si. 1980 ön­ce­sin­de sol-sağ frak­si­yon­la­ra ay­rı­lıp, bir­bir­le­ri­ni öl­dü­ren üni­ver­si­te ço­cuk­la­rı da bu ne­den­le kan­dı­rıl­dı­lar. Her iki ta­ra­fı da ay­nı şa­hıs­la­rın tah­rik et­ti­ği­ni hiç tah­min et­mi­yor­lar­dı. Bir­bir­le­ri­ne düş­man­dı­lar. Bu­nun gi­bi bir sü­rü ola­yın -me­se­la Tak­sim olay­la­rı, 6-7 Ey­lül olay­la­rı­na se­be­bi­yet ve­ren Se­la­nik’te Ata­türk’ün evi­nin bom­ba­lan­ma­sı id­dia­sı vs.- ar­dın­da­ki ger­çek­ler or­ta­ya çı­ka­rıl­ma­dı. Ni­ye çı­ka­rıl­ma­dı? Her­hal­de bi­ri­le­ri or­ta­ya çık­sın is­te­mi­yor. 1980’den son­ra sı­kı­yö­ne­tim mah­ke­me­le­rin­de eşin dos­tun idam­la yar­gı­la­nan ço­cuk­la­rı­nın avu­kat­lı­ğı­nı yap­tı­ğım sı­ra­lar­da gör­dü­ğüm bir şey var­dı. Ay­nı şa­hıs, bir yer­de sol­cu­la­rı ayak­lan­dı­rı­yor, baş­ka bir yer­de sağ­cı­la­rı. Bun­la­rın tah­ki­ki mah­ke­me­ler­de ya­pıl­ma­dı, ya­pı­la­ma­dı. Hâ­kim­le­ri sus­tur­du­lar. Avu­kat­lar da sol­cu ve sağ­cı ol­duk­la­rı için ger­çe­ğin or­ta­ya çık­ma­sın­dan zi­ya­de kar­şı ta­ra­fı it­ham et­me­yi ter­cih edi­yor­lar­dı. Ya­ni avu­kat­lar öy­le­si­ne ta­raf­gir idi­ler ki, o da­va­lar­da sol­cu­lar da sağ­cı­lar da her şey­den ha­ber­dar ol­duk­la­rı hal­de ger­çek­le­ri or­ta­ya çı­kar­mak için hiç­bir şey yap­mı­yor­lar­dı.

Kürt so­ru­nu­nu da bu dev­let-top­lum iliş­ki­le­ri çer­çe­ve­sin­de de­ğer­len­di­re­bi­lir mi­yiz?

El­bet­te. Kürt me­se­le­si­ni de dev­let ya­rat­tı. PKK’dan ve Ab­dul­lah Öca­lan’dan ön­ce de var­dı böy­le bir me­se­le. Hat­ta Öca­lan’ın ilk ha­nı­mı­nın ba­ba­sı MİT gö­rev­li­si idi. Bu ta­bii ak­la “Öca­lan de­rin dev­le­tin ta­şe­ro­nu mu?” so­ru­su­nu ge­ti­ri­yor. PKK, Tür­ki­ye’de as­ke­rî dar­be or­ta­mı­nı sü­rek­li ha­zır hal­de tut­mak için kul­la­nı­lan bir araç mı di­ye dü­şün­me­den ede­mi­yo­rum. PKK bu­nun far­kın­da ol­ma­ya­bi­lir. PKK’ya hiz­met eden­ler ne yap­tık­la­rı­nı ve ki­me hiz­met et­tik­le­ri­ni bil­me­ye­bi­lir­ler. Ha­ki­ka­ten Kürt­çü­lük ya­pı­yor ola­bi­lir­ler.

Pe­ki dev­let ne­den böy­le bir şey yap­sın?

Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti ta­ri­hin son bü­yük im­pa­ra­tor­luk­la­rın­dan bi­ri­nin ka­lın­tı­sı ola­rak ku­rul­du. Os­man­lı ol­ma­say­dı, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti ol­ma­ya­cak­tı. Os­man­lı bü­tün geç­miş im­pa­ra­tor­luk­lar gi­bi çok ulus­lu, çok dil­li ve çok din­li bir ya­pıy­dı. Ne­ti­ce iti­ba­riyle de­ği­şik ırk­lar­dan olan Müs­lü­man­lar, Bal­kan­lar’dan ve Kaf­kas­ya’dan ge­le­rek Tür­ki­ye’de top­lan­dı­lar. Tür­ki­ye’de Türk ır­kın­dan olan­lar da var­dı. Ama ehem­mi­yet­li mik­tar­da, Ana­do­lu Türk­le­rin hâ­ki­mi­ye­ti­ne geç­tik­ten son­ra Müs­lü­man olup Türk­leş­miş olan­lar da var­dı. Ya­ni bun­la­rın için­de Grek­ler ve Er­me­ni­ler ola­bi­lir. Müs­lü­man ol­duk­tan son­ra da “ar­tık Er­me­niyim” de­mi­yor, Türk olu­yor­du in­san­lar. Tür­ki­ye böy­le bir ya­pı­ya sa­hip. Bir de ta­bii yer­le­şik un­sur­lar ara­sın­da Kürt­ler var­dı. Türk­çey­le hiç­bir il­gi­si ol­ma­yan bir dil ko­nu­şu­yor bu in­san­lar. Sev ya da sev­me, bu ül­ke­de Kürt­ler de ya­şı­yor. Tür­ki­ye, yal­nız Türk­le­rin is­kan edil­di­ği bir yer­de ku­rul­muş bir dev­let de­ğil, im­pa­ra­tor­luk ba­ki­ye­si. As­lın­da Cum­hu­ri­yet ku­rul­du­ğun­da 1924 Ana­ya­sa­sı’nın 88. mad­de­sin­de Tür­ki­ye’nin bu ger­çe­ği­ni ifa­de eden ga­yet gü­zel bir va­tan­daş­lık ta­ri­fi var­dı: “Tür­ki­ye ahâ­li­si­ne din ve ırk far­kı ol­mak­sı­zın va­tan­daş­lık iti­bâ­riy­le (Türk) ıt­lak olu­nur.” Ya­ni “Tür­ki­ye aha­li­si din ve ırk far­kı ol­mak­sı­zın” der­ken Tür­ki­ye’de di­ni ve ır­kı fark­lı in­san­la­rın var­lı­ğı­nı ka­bul edi­yor. “Va­tan­daş­lık iti­ba­rıy­la Türk ıt­lak olu­nur” da, “Türk adı ve­ri­lir” de­mek. Bun­lar “Türk olur­lar” de­mi­yor ya­ni. An­cak pra­tik­te ma­ale­sef Türk kim­li­ği hal­ka dik­te edil­di, Kürt­ler baş­ta ol­mak üze­re di­ğer et­nik grup­lar kim­lik­le­ri ko­ru­na­rak sis­te­me en­teg­re edi­le­me­di­ler. Böy­le olun­ca da PKK ve Kürt­ler, as­ke­rî yol­lar­la bir şe­kil­de kon­trol al­tı­na alın­ma­ya ça­lı­şıl­dı.

Tür­ki­ye’de la­ik­çi ka­na­dın ta­rih te­zi­ne gö­re Cum­hu­ri­yet ön­ce­si dö­nem in­san hak ve hür­ri­yet­le­ri açı­sın­dan “ka­ran­lık” bir dö­ne­me işa­ret edi­yor. Bu ne ka­dar doğ­ru?

Tür­ki­ye’de­ki pro­pa­gan­da­nın da et­ki­siy­le, Ba­tı’da uzun müd­det Os­man­lı çok ge­ri kal­mış bir dev­let ola­rak yan­sı­tıl­dı. Ta­bii bu iş­le­ri­ne de ge­li­yor­du. Os­man­lı’yı par­ça­la­dık­la­rı ve pay­laş­tık­la­rı için Ba­tı’nın meş­ru­laş­tır­ma nok­ta­sı bu idi. Tür­ki­ye’de de ye­ni re­ji­mi ku­ran­lar, ken­di ha­re­ket­le­ri­ni meş­ru­laş­tır­mak için ya­pı­yor­lar­dı bu pro­pa­gan­da­yı. Bir it­ti­fak var­dı bu iki grup ara­sın­da. An­cak son 15-20 se­ne­de bu it­ti­fak so­na er­di. Ba­tı­lı­lar Os­man­lı ta­ri­hi­ni ar­tık da­ha fark­lı ya­zı­yor­lar. Os­man­lı’nın son 100-150 yı­lı­nı ola­ğa­nüs­tü bir mo­dern­leş­me sü­re­ci ola­rak ya­zan­lar var. Hol­lan­da’nın Hü­kü­met Po­li­ti­ka­sı İçin Bi­lim Ku­ru­lu di­ye bir res­mî ku­ru­lu­şu var. Ön­de ge­len aka­de­mis­yen­ler, Tür­ki­ye Av­ru­pa’ya la­yık mı de­ğil mi, Tür­ki­ye’yle mü­za­ke­re sü­re­ci açıl­sın mı açıl­ma­sın mı di­ye 70 say­fa­lık bir ra­por ha­zır­la­dı. Bu ra­por­da Os­man­lı ta­ri­hi­ne yak­la­şım­da­ki de­ği­şi­mi gör­mek müm­kün. “Tür­ki­ye Av­ru­pa’ya uy­gun­dur” di­yen bu ra­por bü­tün Av­ru­pa dev­let­le­ri­ne da­ğı­tıl­dı ve bu­nun üze­ri­ne mü­za­ke­re sü­re­ci Ara­lık 2004’te açıl­dı. Bu­na te­mas eden bir-iki ga­ze­te ya­za­rı ol­du sa­de­ce, on­lar da yal­nız baş­lan­gı­cın­da ufak te­fek özet ver­di­ler.

Tür­ki­ye uzun­ca bir sü­re­dir mo­dern­leş­me­ye ça­lı­şan bir ül­ke. Fran­sız Ti­ca­ret Ka­nu­nu’nu 1850’de al­dı. 1858’de al­dı­ğı Fran­sız Ce­za Ka­nu­nu ye­ri­ne 1926’da İtal­yan Ce­za Ka­nu­nu’nu koy­du. Me­cel­le, İs­la­mi hu­kuk de­ğil. 1860’lar­da Fran­sız Me­de­ni Ka­nu­nu’nu ter­cü­me ede­lim di­ye tar­tış­ma­lar baş­lı­yor. Ah­met Cev­det Pa­şa, Fran­sa’da Kod Na­pol­yon’dan iti­ba­ren baş­la­yan ko­di­fi­kas­yon ha­re­ke­ti­ne uy­gun şe­kil­de, ay­nı yön­tem­le biz­zat Os­man­lı ko­di­fi­kas­yo­nu­nu ya­pa­lım di­ye Me­cel­le’ye baş­lı­yor. Me­cel­le de Av­ru­pai bir şey. El­bet­te için­de İs­la­mi esas­lar da var. Bü­tün bun­la­rı he­sa­ba kat­mak su­re­tiy­le adam­lar, Tür­ki­ye’nin mo­dern­leş­me­si Av­ru­pa’dan ge­ri de­ğil, Av­ru­pa’ya pa­ra­lel di­ye ya­zı­yor­lar.

Pe­ki en son 29 Ekim Cum­hu­ri­yet Bay­ra­mı kut­la­ma­la­rı kap­sa­mın­da te­le­viz­yon­lar­da­ki tar­tış­ma prog­ram­la­rın­da dil­len­di­ri­len “Cum­hu­ri­yet’in ku­rul­ma­sın­dan iti­ba­ren hal­kın hak ve öz­gür­lük­le­ri­nin cid­di an­lam­da ge­niş­le­di­ği” ar­gü­man­la­rı­nı na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?

Ke­sin­lik­le ka­tıl­mı­yo­rum. Bu ar­gü­ma­na kar­şı, 1924 ve 1961 ana­ya­sa­la­rı­nı kar­şı­laş­tı­ra­rak ce­vap ver­me­ye ça­lı­şa­yım. 1961 Ana­ya­sa­sı’nın öz­gür­lük­çü bir ana­ya­sa ol­du­ğu ve öz­gür­lük­le­ri ge­niş­let­ti­ği an­la­yı­şı var Tür­ki­ye’de. Bu bir şe­hir ef­sa­ne­si. Ak­si­ne 1961 Ana­ya­sa­sı’yla bir­lik­te ana­ya­sal dü­zey­de öz­gür­lük­ler kı­sıt­lan­ma­ya baş­lan­dı. 1924 Ana­ya­sa­sı’nda şöy­le de­ni­yor: “Her Türk hür do­ğar, hür ya­şar. Hür­ri­yet, baş­ka­sı­na mu­zır ol­ma­ya­cak her tür­lü ta­sar­ru­fat­ta bu­lun­mak­tır. Hu­kuk-ı ta­bi­iy­ye­den olan hür­ri­ye­tin her­kes için hu­du­du baş­ka­la­rı­nın hu­dud-ı hür­ri­ye­ti­dir.” Bu­ra­da öz­gür­lük­le­rin son de­re­ce esas­lı ve fel­se­fî te­me­li ifa­de edi­li­yor. Öz­gür­lük­le­rin, do­ğal hu­kuk­tan, ya­ni dev­let­ten ön­ce var olan do­ğal hu­kuk­tan kay­nak­lan­dı­ğı­nı ifa­de edi­yor. On­dan son­ra “Türk­ler ka­nun na­za­rın­da mü­sai­le bi­la-is­tis­na ka­nu­na ria­yet­le mü­kel­lef­tir” di­yor. “Her tür­lü züm­re, sı­nıf, ai­le ve fert im­ti­yaz­la­rı mur­dar ve mem­nu­dur” di­ye­rek de eşit­li­ğe atıf­ta bu­lu­nu­yor. Özet­le­ye­cek olur­sak, hak­la­rı ve öz­gür­lük­le­ri dev­let ver­di de­mi­yor. 1961 Ana­ya­sa­sı’yla ev­ve­la do­ğal hu­ku­ka at­fı kal­dır­dı­lar. Böy­le­ce öz­gür­lük­le­rin ve hak­la­rın te­me­li ola­rak dev­le­ti koy­du­lar, ya­ni hak­la­rı ve öz­gür­lük­le­ri dev­let ver­miş ol­du. On­dan son­ra “dev­le­tin ve mil­le­tin bö­lün­mez bü­tün­lü­ğü” vs. şa­ma­ta­sıy­la “hak­lar ve öz­gür­lük­ler sı­nır­lan­dı­rı­lır” de­di­ler. Dev­le­ti ko­ru­ma ref­lek­si içi­ne gir­di­ler. 1924 Ana­ya­sa­sı’nda sı­nır­lan­dır­ma yok­tu. Bu Ana­ya­sa mun­ta­zam bir şe­kil­de uy­gu­lan­dı mı pe­ki? Uy­gu­lan­ma­dı el­bet­te. Ama en azın­dan 1950’den son­ra kıs­men uy­gu­lan­dı üç-dört se­ne­li­ği­ne. Me­se­le şu, 1961 Ana­ya­sa­sı, 1924 Ana­ya­sa­sı’ndan me­tin ola­rak da­ha öz­gür­lük­çü ol­mak bir yana, öz­gür­lük­le­ri kı­sıt­la­yan bir ana­ya­sa­dır. Özet­le­ye­cek olur­sak, dev­let ik­ti­da­rı­nı ko­ru­mak adı­na çok fark­lı yol­la­ra baş­vu­rul­du; ka­ran­lık bağ­lan­tı­lar­la ba­zı ör­güt­ler kur­du­rul­du ve des­tek­len­di; si­ya­se­tin ala­nı dar­be­ler­le ve bü­rok­ra­tik yol­lar­dan tı­kan­ma­ya ça­lı­şıl­dı.

Sol par­ti­ler 1961 Ana­ya­sa­sı’na des­tek ver­miş­ler­di. Sol ha­re­ket­le­rin öz­gür­lü­ğe yap­tı­ğı vur­gu­yu göz önü­ne al­dı­ğı­mız­da, öz­gür­lük­le­ri da­ral­tan bir dü­zen­le­me­ye des­tek ver­me­le­ri çe­liş­ki de­ğil mi?

Tür­ki­ye’de sol di­ye ad­lan­dı­rı­lan Cum­hu­ri­yet Halk Par­ti­si, sol bir par­ti de­ğil as­lın­da. 1930’da Ser­best Cum­hu­ri­yet Fır­ka­sı sol ola­rak ku­rul­muş­tu, CHP ise sağ­dı. Son­ra ne ol­du? 1954’ten son­ra CHP’nin mu­ha­le­fe­ti, ha­ki­ka­ten li­be­ral bir mu­ha­le­fet­tir. Sol fa­lan yok­tu bu dö­nem­de. 1957 se­çim­le­rin­de bu mu­ha­le­fet tar­zı CHP’nin oyu­nu %35’ten %41’e çı­kar­dı. CHP, en ba­şa­rı­lı ne­ti­ce­si­ni de bu se­çim­ler­de al­dı. Ama 27 Ma­yıs 1960 Dar­be­si ön­ce­sin­de CHP dar­be tah­rik­çi­li­ği yap­tı. Ve de­va­mın­da bu dar­be­ye sa­hip çı­ka­rak da çok bü­yük bir ha­ta yap­tı. Sa­hip çı­kın­ca bu se­fer mil­let CHP’ye ver­di­ği %41 ora­nın­da­ki oyu, 1961 se­çim­le­rin­de %37’ye, 1965’te ise %29’a dü­şür­dü. Bu­nun üze­ri­ne bu yol tut­mu­yor di­ye İs­met Pa­şa “or­ta­nın so­lu”nu icat et­ti. O gü­ne ka­dar “or­ta­nın so­lu” di­ye bir şey te­laf­fuz et­me­miş, “sos­yal de­mok­rat” de­me­miş olan CHP’li­ler, İs­met Pa­şa “so­la marş” de­yin­ce bir­den sol­cu ol­du­lar. De­mek is­te­di­ğim, CHP’nin pren­sip­li bir sol çiz­gi­si ol­ma­dı; ak­si­ne top­lu­ma kar­şı dev­le­ti sa­vu­nan, öz­gür­lük­le­rin kı­sıt­lan­ma­sı­na des­tek ve­ren bir par­ti ol­du.

Ana­ya­sa Mah­ke­me­si (AYM) ku­ru­mu dün­ya­da han­gi ta­ri­hî bağ­lam­da or­ta­ya çık­tı? Bu ku­ru­mu or­ta­ya çı­ka­ran ana un­sur­lar ne­ler­dir?

İkin­ci Dün­ya Har­bi’ne ka­dar Ana­ya­sa Mah­ke­me­si di­ye bir ku­rum yok­tu dün­ya­da. Tek is­tis­na ABD’de 1803’te Ame­ri­kan Yük­sek Mah­ke­me­si’nin uy­gu­la­ma­ya koy­du­ğu ana­ya­sa­ya uy­gun­luk de­ne­ti­mi me­ka­niz­ma­sı. Bu Ame­ri­ka’ya has bir uy­gu­la­may­dı ve tam ola­rak da AYM’yi kar­şı­la­mı­yor­du. İkin­ci Dün­ya Har­bi’nin ar­dın­dan Ame­ri­ka, Al­man­ya, İtal­ya ve Avus­tur­ya’da kıs­men ye­ni re­jim­ler kur­durt­tu. Bir gö­rü­şe gö­re fa­şist eği­lim tek­rar güç­len­me­sin di­ye ya­pıl­dı bu. Fa­kat Al­man Ana­ya­sa Mah­ke­me­si’nin Ko­mü­nist Par­ti’yi ka­pat­ma­sı, İtal­ya’da İtal­yan Ko­mü­nist Par­ti­si’nin Rus Ko­mü­nist Par­ti­si çiz­gi­si­ni terk et­me­si ve kar­şı tu­tum ser­gi­le­me­si­ni göz ünü­ne al­dı­ğı­mız­da, fa­şiz­min hort­la­ma­sın­dan zi­ya­de Al­man­ya ve İtal­ya’yı Ame­ri­kan yö­rün­ge­sin­de tut­mak için ku­rul­muş ol­duk­la­rı da söy­le­ne­bi­lir. Ha­ki­ka­ten öz­gür­lük­çü bir amaç uğ­ru­na AYM’ler ku­rul­muş ol­say­dı, Al­man Ko­mü­nist Par­ti­si’ni ka­pat­ma­ma­sı ve İtal­yan Ko­mü­nist Par­ti­si’ni de Rus çiz­gi­sin­den ayır­mak için uğ­raş­ma­ma­sı la­zım ge­lir­di. Bu açı­dan ba­kın­ca, ABD’nin bu mah­ke­me­le­ri aca­ba ha­ki­ka­ten öz­gür­lük­çü de­mok­ra­si bu ül­ke­ler­de hâ­kim ol­sun di­ye mi, yok­sa bu ül­ke­ler Rus­ya yö­rün­ge­si­ne gir­di­ğin­de AYM ma­ri­fe­tiy­le yö­rün­ge­le­ri­ni de­ğiş­tir­me­le­ri için mi kur­dur­du­ğu hu­su­su tar­tı­şı­la­bi­lir.

Tür­ki­ye’de de ay­nı dö­nem­de AYM ku­ru­mu ih­das edil­di. Türk AYM’si­nin ku­rul­ma­sın­da han­gi sü­reç­ler iş­le­di?

Tür­ki­ye’de De­mok­rat Par­ti’ye kar­şı mu­ha­le­fet, 1954’ten son­ra li­be­ral yön­de bir mu­ha­le­fet­ti. Türk dü­şün­ce ta­ri­hi­nin üç önem­li der­gi­sin­den bi­ri olan Fo­rum der­gi­si de (di­ğer­le­ri Kad­ro ve Yön) 1954’ten iti­ba­ren ya­yın­lan­ma­ya baş­la­mış­tı. Tur­han Fey­zi­oğ­lu, Ay­dın Yal­çın gi­bi o gü­nün ön­de ge­len aka­de­mis­yen ve fi­kir adam­la­rı DP’ye kar­şıy­dı­lar. Kıs­men CHP kıs­men de son­ra­dan ku­ru­lan Ye­ni Hür­ri­yet Par­ti­si ta­raf­tar­lı­ğı ya­pı­yor­lar­dı. Bun­lar po­pü­list DP’yi sı­nır­lan­dır­mak için Al­man­ya, İtal­ya ve Avus­tur­ya’da bu­lu­nan AYM’le­ri DP kar­şı­tı pro­pa­gan­da­nın içi­ne sok­tu­lar. Öy­le pro­pa­gan­da ya­pıl­dı ki, san­ki dün­ya­da­ki bü­tün de­mok­ra­si­ler­de AYM var da yal­nız Tür­ki­ye’de yok­tu. Ba­sın sü­rek­li bu­nu yaz­dı. Tür­ki­ye’de bi­raz ken­di­ni okur-ya­zar ta­ife­sin­den ad­de­den her­ke­se de ez­ber­let­ti­ler bu­nu. AYM mis­tik bir inanç ha­li­ne ge­ti­ri­le­rek ku­rul­du. Türk hal­kı­na AYM’ler de­mok­ra­si­nin ol­maz­sa ol­maz şar­tı de­dik­le­ri dö­nem­de, Av­ru­pa’da yal­nız Ame­ri­ka­lı­la­rın kur­durt­tu­ğu üç AYM var­dı. Ger­çi 1958 Ana­ya­sa­sı’yla Fran­sa’da Ana­ya­sa Kon­se­yi ku­rul­du; ama bu AYM de­ğil­di, hâ­lâ da bu hü­vi­yet­te de­ğil. Ame­ri­kan iş­ga­li­ne uğ­ra­ma­dı­ğı hal­de Av­ru­pa’nın ilk AYM’si­ni Tür­ki­ye kur­du.

AYM ku­ru­mu­nun var­lı­ğı özel­lik­le de­mok­ra­si açı­sın­dan bir prob­lem mi teş­kil edi­yor?

Ben AYM’nin mev­cu­di­ye­ti­ne kar­şı de­ği­lim. Ama Tür­ki­ye’de­ki gi­bi de­ğil. Me­se­la Fran­sa’da AYM yok, ama yar­gı­sal de­ne­tim var. Ame­ri­ka’da da, İs­veç’te de yar­gı­sal de­net­le­me var, ama AYM yok. Bu ül­ke­ler­de ya­sa­ma­yı de­net­le­me yet­ki­si var, ama mah­ke­me­ler par­la­men­to­la­rın ala­nı­na ka­rış­ma­mak için bu yet­ki­le­ri­ni kul­lan­mı­yor­lar. AYM yal­nız­ca in­san hak ve öz­gür­lük­le­ri­nin gü­ven­ce al­tı­na alın­ma­sı için ge­rek­li; dev­le­ti, Cum­hu­ri­yet’i ko­ru­mak için de­ğil. Çün­kü Nor­veç, Da­ni­mar­ka, Bel­çi­ka ve Hol­lan­da cum­hu­ri­yet re­ji­miy­le yö­ne­til­me­me­le­ri­ne rağ­men bu­ra­lar­da in­san hak ve öz­gür­lük­le­ri gü­ven­ce al­tın­da. Bun­la­rın bir kıs­mın­da AYM de yok. Onun için AYM çı­kıp da “Cum­hu­ri­yet’i ko­ru­yo­rum” di­ye­mez. Böy­le der­se ken­di­sin­den bek­le­nen iş­le­vi ye­ri­ne ge­tir­mi­yor de­mek­tir. Cum­hu­ri­yet’i ko­ru­mak par­la­men­to­nun gö­re­vi­dir. Par­la­men­to is­ter­se -rah­met­li Ad­nan Men­de­res’in de de­di­ği gi­bi- hi­la­fe­ti da­hi ge­ri ge­ti­re­bi­lir.

“Cum­hu­ri­yet’i ko­ru­mak”tan tam ola­rak kas­tı­nız ne­dir?

Tür­ki­ye’de Ana­ya­sa Mah­ke­me­si, as­lın­da 1954’te baş­la­tı­lan pro­pa­gan­da ve 27 Ma­yıs dar­be ide­olo­ji­si is­ti­ka­me­tin­de ku­rul­du. Bu­ra­da amaç, Tür­ki­ye’nin de­mok­ra­si ol­ma­sı­nın is­ten­me­me­si­dir. Mil­li Gü­ven­lik Ku­ru­lu ol­sun, onun bi­raz ge­ri plan­da kal­dı­ğı dö­nem­ler­de de AYM ve Da­nış­tay ol­sun; ama mil­let dev­le­ti si­vil si­ya­set­çi­ler ida­re edi­yor zan­net­sin, so­rum­lu­lu­ğu on­lar ta­şı­sın. Ka­fa­sı bo­zu­lan da si­ya­set­çi­le­re ver­yan­sın et­sin. Bu­nun kar­şı­lı­ğın­da da si­ya­set­çi­ler ken­di­le­ri­ne bi­çi­len alan­da ka­lıp rant pay­laş­sın­lar; ama Tür­ki­ye’nin asıl ida­re­si­ne ka­rış­ma­sın­lar. Halk ka­fa­sı bo­zul­du­ğun­da bi­ri­ni in­di­rip öte­ki­ni ge­tir­sin. Ku­ru­lan re­jim bu. AYM in­san hak ve öz­gür­lük­le­ri­ni ko­ru­mak için de­ğil, bu ter­ti­bin de­va­mı için teş­kil edil­miş bir ku­rum­dur Tür­ki­ye’de.

 Gü­nü­müz­de bah­si ge­çen dört ül­ke dı­şın­da AYM var mı?

AYM’le­rin sa­yı­sı dün­ya­da 1950’den bu ya­na bel­li öl­çü­de art­tı. Ama hep­si AYM de­ğil, bir kıs­mı bu­na ben­zer or­gan­lar. Bu or­gan­lar bü­tün de­mok­ra­si­ler­de, özel­lik­le de kök­lü de­mok­ra­si­ler­de yok. Za­ten Tür­ki­ye’de de­mok­ra­si di­ye bir şe­yin ol­du­ğu­na inan­mı­yo­rum, olan sa­de­ce il­ke­siz po­pü­lizm.

Tür­ki­ye’de de­mok­ra­si­nin ge­liş­me­miş­li­ğin­den muz­da­rip olan ge­niş bir halk ke­si­mi var. Bu ke­si­min tav­rı­nı na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?

Tür­ki­ye’de bu ke­sim­le­rin en bü­yük has­ta­lı­ğı bil­gi­siz­lik. Be­ğen­sek de, be­ğen­me­sek de son 3-4 yüz­yı­lın me­de­ni­yet me­şa­le­si­ni Ba­tı ta­şı­yor. Tür­ki­ye’de tar­tış­tı­ğı­mız ku­rum ve kav­ram­la­rın hep­si Ba­tı’dan gel­me. Onun için Ba­tı te­fek­kü­rü­nü doğ­ru dü­rüst öğ­ren­mek ama ev­ve­la doğ­ru dü­rüst dil bil­mek ve oku­mak la­zım. Oku­mu­yor­lar. Oku­ma­dık­la­rı için de la­ik­çi dü­ze­ne teo­rik dü­zey­de se­vi­ye­li bir eleş­ti­ri ge­liş­ti­re­mi­yor­lar. Re­fah Par­ti­li­ler ve AK Par­ti­li­ler ma­hal­li ida­re­ler­de ol­duk­ça ba­şa­rı­lı ol­du­lar. Be­le­di­ye­ler­de in­sa­nın in­san ye­ri­ne ko­nul­ma­sı ge­rek­ti­ği inan­cı­na gö­re ha­re­ket et­ti­ler. Es­ki­den res­mî da­ire­ye git­ti­ğin­de dev­let me­mur­la­rı va­tan­da­şı­mı­zı adam ye­ri­ne koy­maz­lar­dı. Şim­di bun­lar bü­yük oran­da de­ğiş­ti. Bu bü­yük bir hiz­met­tir; ama iş el­bet­te bun­dan iba­ret de­ğil. Me­se­la bir Ley­la Şa­hin da­va­sı var ki ev­le­re şen­lik.

Bi­raz açar­sak.

Da­va­nın, AİHM Bü­yük Da­ire­si’ne gön­de­ril­me­si ka­ra­rı ve­ril­dik­ten son­ra, bu­ra­ya esas hak­kın­da bir la­yi­ha ver­mek ge­re­ği var. Bü­yük Dai­re o ve­ri­len la­yi­ha­ya gö­re da­va­yı gö­re­cek. Öy­le adam­la­rı top­la­mış­lar ki, yaz­dık­la­rı la­yi­ha tam bir fi­yas­ko. Ley­la Şa­hin’in ver­di­ği di­lek­çe­de şu ifa­de­ler ge­çi­yor: “Türk Ana­ya­sa Mah­ke­me­si ka­mu sek­tö­rün­de ve okul­lar­da ba­şör­tü­sü kul­lan­ma­sı­nı sa­vu­nan si­ya­si par­ti­le­rin gö­rüş­le­rin­de şe­ri­a­ta da­ya­lı bir re­jim kur­mak ni­ye­ti­ni gö­re­rek bu par­ti­le­rin ka­pa­tıl­ma­sı­na ka­rar ver­miş­tir. Böy­le­ce din­sel sem­bol­le­ri si­ya­sal amaç­la kul­la­nan la­ik­lik kar­şı­tı si­ya­sal ha­re­ket­ler ya­sak­lan­mış­tır… Dai­re ka­ra­rın­da ba­şör­tü gi­yil­me­si­nin her olay­da din öz­gür­lü­ğü­nün kul­la­nıl­ma­sı an­la­mı­na gel­me­ye­ce­ği­ni imâ et­miş­tir. Baş­vu­ru­cu Ley­la Şa­hin da­ire­nin bu yak­la­şı­mı­nı da ka­bul et­mek­te­dir.” Bu­ra­da ya­pı­lan, üni­ver­si­te­le­re ba­şör­tü­sü ile gir­me hak­kı­nın din öz­gür­lü­ğü kap­sa­mın­da de­ğil de eği­tim öz­gür­lü­ğü esas alı­na­rak sa­vu­nul­ma­sı. AİHM ta­ra­fın­dan bu saf­ha­da da­va­nın din öz­gür­lü­ğü kap­sa­mın­da mü­ta­la­a edil­me­si ih­ti­ma­li var­dı. Ama di­lek­çe­nin bu şe­kil­de ve­ril­me­si se­be­biy­le bu ger­çek­le­şe­me­di. Da­va bu yüz­den kay­be­dil­di.

Ley­la Şa­hin ve da­ha ön­ce­sin­de Re­fah Par­ti­si’ni ka­pat­ma da­va­sın­da ver­di­ği ka­rar­lar­dan son­ra Tür­ki­ye’de hal­kın bel­li bir ke­si­min­de AİHM’nin ta­raf­sız­lı­ğı­na olan inanç sar­sıl­mış­tı. Ley­la Şa­hin’in da­va­yı kay­bet­me­sin­de AİHM’in hiç mi et­ki­si yok?

Ley­la Şa­hin ve Re­fah Par­ti­si’nin ka­pa­tıl­ma­sı ka­rar­la­rı AİHM’de­ki Türk­le­rin gö­rü­şü­ne da­yan­dı­rıl­dı. Ba­tı’da “Ce­za­yir Sen­dro­mu” de­ni­len bir şey var. Bu­na gö­re Cum­hu­ri­yet ku­rul­du­ğun­da Türk top­lu­mu ceb­ren mo­dern­leş­ti­ril­di. Tür­ki­ye’de bu ce­bir ol­maz­sa, ül­ke tek­rar es­ki ha­li­ne dö­ner ta­sav­vu­ru üze­ri­ne bi­na edil­miş bir ön­yar­gı var. Bu ön­yar­gı­yı üre­ten­ler de biz­zat ora­da­ki Türk hâ­kim­ler. Ya­ban­cı hâ­kim­ler, ora­da­ki Türk hâ­ki­mi bu­na rı­za gös­ter­me­dik­çe ka­ra­rı böy­le bir ta­rih te­zi­ne da­yan­dır­ma cü­re­tin­de bu­lu­na­maz­lar. Onun için bu ka­rar­la­rın asıl mü­seb­bi­bi, ora­da bu­lu­nan Türk hâ­ki­mi. Rı­za Tür­men, Fey­yaz Göl­cük­lü gi­bi isim­ler bu ka­rar­lar­da et­ki­li olan­lar. Bir de AİHM’de Türk hu­kuk­çu­lar ve mü­ter­cim­ler gru­bu var. Res­mî dil İn­gi­liz­ce ve Fran­sız­ca. İyi Fran­sız­ca bi­len hu­kuk­çu­lar da yal­nız Ga­la­ta­sa­ray me­zun­la­rı. Bun­la­rın he­men he­men hep­si de la­ik­çi. Ne di­yor bun­lar? Eğer tür­ban ya­sak ol­maz­sa, Tür­ki­ye Ce­za­yir gi­bi iç har­be gi­de­cek ve­ya Tür­ki­ye’de şe­ri­at dü­ze­ni ku­ru­la­cak. Bu mo­ti­vas­yon­la ve­ril­miş ka­rar­lar bun­lar. Ley­la Şa­hin da­va­sı­nın so­nu­cun­dan biz­zat so­rum­lu olan ki­şi Rı­za Tür­men.

Geç­ti­ği­miz gün­ler­de AYM, AK Par­ti’yi ka­pat­ma da­va­sı­nın ge­rek­çe­si­ni açık­la­dı. Bu ka­rar hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?

Bu ka­rar­la hü­kü­met ve par­la­men­to iş ya­pa­maz ha­le ge­ti­ril­di. İş öy­le bir nok­ta­ya gel­di ki Ana­ya­sa’yı ih­lal­den hep­si idam da­hi edi­le­bi­lir. AYM’nin bu ka­rar­la­rı son­ra­sın­da ar­tık par­la­men­to, Gü­ney­do­ğu’da de­mok­ra­si­yi ge­liş­ti­rip va­tan­da­şın PKK’ya te­ma­yül et­me­si­ni ön­le­ye­cek ted­bir­le­ri al­ma­ya ce­sa­ret ede­mez. Çün­kü Ana­ya­sa’yı ih­lal­den Men­de­res gi­bi idam edi­lebilirler.

Bu nok­ta­da halk AYM’ye tep­ki­si­ni na­sıl gös­te­re­bi­lir?

17. yüz­yı­lın son­la­rın­dan iti­ba­ren de­mok­ra­si­nin ge­liş­me­sin­de yön gös­te­ri­ci for­mül­ler­den bi­ri­si, John Loc­ke’un or­ta­ya at­tı­ğı di­ren­me hak­kı­dır. Dev­let, in­san hak ve öz­gür­lük­le­ri­ni gü­ven­ce al­tı­na al­mak için hal­kın rı­za­sıy­la ku­ru­lur. İn­san hak ve öz­gür­lük­le­ri­ni ko­ru­ma he­de­fin­den sa­pan ve­ya in­san­la­rın rı­za­sı­nı kay­be­den dev­le­te kar­şı hal­kın di­ren­me ve onu yı­kıp ye­ri­ne ye­ni­si­ni kur­ma hak­kı var­dır. Bu pren­sip, Ame­ri­kan Ba­ğım­sız­lık Be­yan­na­me­si’nin -ki Fran­sız­la­rın­kin­den ön­ce­dir- esa­sı­dır. Bü­tün de­mok­ra­tik ge­li­şim ha­re­ket­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi Tür­ki­ye’de de 1961 Ana­ya­sa­sı’nın baş­lan­gı­cı­na da alın­mış­tır, “Hu­kuk dı­şı uy­gu­la­ma­la­rıy­la meş­ru­iye­ti­ni kay­bet­miş si­ya­si ik­ti­da­ra kar­şı di­ren­me hak­kı­nı kul­la­nan Türk mil­le­ti” di­ye. Ta­bii mil­let kul­lan­ma­dı di­ren­me hak­kı­nı, as­ker­ler dar­be yap­tı­lar ve dar­be­yi meş­ru­laş­tır­mak için de bu pren­si­bi kul­lan­dı­lar. Di­ren­me hak­kı ik­ti­da­ra kar­şı kul­la­nı­lır, ik­ti­da­rın bir par­ça­sı da yar­gı­dır. O hal­de hal­kın, hu­kuk dı­şı uy­gu­la­ma­la­rıy­la meş­ru­iye­ti­ni kay­be­den AYM’ye kar­şı di­ren­me hak­kı var­dır ve bu cid­di bir hu­ku­ki tez­dir.

Pe­ki, bu di­re­niş na­sıl ola­cak?

Bu­nu ta­bii ki si­lah­la yap­ma­ya­cak­lar. Ka­la­ba­lık­lar, el­le­ri­ne bi­rer pan­kart alıp meş­ru di­ren­me hak­kı­mı­zı kul­la­nı­yo­ruz di­ye top­lan­sın­lar mey­dan­lar­da. Yal­nız onu yaz­sın­lar o ka­dar. AYM’nin ka­ra­rı bir sin­dir­me ha­re­ke­ti­dir. Bu­nu unut­ma­mak la­zım.

Bir de son yıl­lar­da özel­lik­le CHP ka­na­dın­da “uz­laş­ma” ifa­de­si­ni sü­rek­li du­yar ha­le gel­dik. Bu tam ola­rak ne an­la­ma ge­li­yor?

Uz­laş­ma da­yat­ma­sı fa­şizm­dir. Me­se­la ör­nek­ler­den bi­ri­si Lüb­nan. Lüb­nan’da Şii ve Sün­ni Müs­lü­man­lar var, H­ris­ti­yan­lar var. Lüb­nan sis­te­mi, dev­le­tin bun­lar ara­sın­da pay­la­şıl­ma­sı üze­ri­ne ku­rul­muş. Cum­hur­baş­ka­nı H­ris­ti­yan, baş­ba­kan Sün­ni Müs­lü­man, mec­lis baş­ka­nı Şii Müs­lü­man. İs­viç­re’de de bu­na ben­zer bir sis­tem var. Dört ay­rı dil ko­nu­şu­lur. Ye­di ki­şi­lik bir dev­let kon­se­yi var; üye­ler­den dört ta­ne­si Al­man­ca, iki ta­ne­si Fran­sız­ca, bir ta­ne­si ise İtal­yan­ca ko­nu­şur. Ço­ğun­lu­ğun di­li Al­man­ca ol­du­ğu­dan, mec­lis ço­ğun­lu­ğu da Al­man­ca ko­nu­şan üye­ler­den mey­da­na ge­lir. Ma­dem “uz­laş­ma” ifa­de­si­ni kul­la­nı­yo­ruz ve oy­daş­ma­cı de­mok­ra­si­ye gö­re ha­re­ket edi­yo­ruz, o za­man cum­hur­baş­ka­nı Türk­çe ko­nu­şan­lar­dan ol­sun, baş­ba­kan baş­ka dil ko­nu­şan­dan vs. di­ye bir dü­zen kur­ma­mız icap eder.

Uz­laş­ma di­yen­ler tam ola­rak bu­nu mu kas­te­di­yor siz­ce?

Onu söy­le­me­dik­le­ri açık. An­cak bu­nun dı­şın­da bir uz­laş­ma­yı da­yat­mak fa­şiz­me gö­tü­rür; her­kes uz­la­şa­cak bir­bi­riy­le de­mek­tir. Hal­bu­ki de­mok­ra­si uz­laş­ma­yan­la­rın ya­rış­ma­sı­dır. Hal­kın ço­ğun­lu­ğu­nu kim ik­na ede­bi­lir­se o yö­ne­tir. De­mok­ra­si­de ço­ğun­lu­ğun yö­ne­ti­mi var­dır; bi­rey­le­rin ve azın­lık­ta ka­lan­la­rın hak­la­rı­nı ko­run­mak su­re­tiy­le el­bet­te.

Son ola­rak AYM’ler­le il­gi­li ile­ri­ye dö­nük ne tür dü­zen­le­me­ler ya­pıl­ma­lı?

AYM’le­rin var­lı­ğı de­mok­ra­tik sis­te­min iyi bir şe­kil­de iş­le­me­si için ol­maz­sa ol­maz bir ku­ral de­ğil. Ama ay­nı şe­kil­de bu mah­ke­me­le­rin var­lı­ğı, bel­li şart­lar al­tın­da, de­mok­ra­si­nin ru­hu­na uy­gun ol­du­ğu sü­re­ce de bü­yük bir prob­lem teş­kil et­mez. Ya­pıl­ma­sı ge­re­ken AYM üye­le­ri­nin halk ve­ya par­la­men­to ta­ra­fın­dan se­çil­me­si. Bu­nu özel­lik­le vur­gu­lu­yo­rum, se­çil­miş ol­ma­la­rı ge­re­kir, atan­mış de­ğil.

http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?makaleid=1817

 

Anlayış Dergisi, Kasım 2008, Sayı 66.

 

Mustafa Erdoğan-Vahap Coşkun; Türkiye’nin Kürt Meselesi

0

I. Güncel Bir Sorun Olarak “Kürt Meselesi”

Halihazırda Türkiye’de toplumsal barış ve huzurun önündeki en büyük engel durumunda olan Kürt meselesi özünde etno-politik bir sorundur.. Bu gibi etno-politik sorunlar elbette sadece Türkiye’de yaşanıyor değildir. Dünyanın birçok yerinde siyasal organizasyonlar, mesailerinin büyük bir bölümünü bu türden sorunları çözmek için harcıyorlar. Denilebilir ki, etno-politik sorunlarla karşı karşıya gelmek, onları ortadan kaldırmaya veya etkilerini azaltmaya çalışmak, bu sorunları siyasal sürece dâhil etmek veya sürecin dışında tutmaya çabalamak, ulus-devletler döneminin alamet-i farikasıdır. Kısacası, etno-politik meselelerin varlığı evrensel bir nitelik taşır ve Türkiye’de bir ulus-devlet olarak örgütlenmeye başladığı günden beri -çeşitli adlar altında- bu meselelerle uğraşıyor.

Türkiye’nin Kürt meselesinin birçok boyutu bulunmaktadır. Sorunun çok boyutlu olması ise, kaçınılmaz bir biçimde, maliyetin de ağır olmasını beraberinde getirmektedir. Bilhassa son 25 yılda bununla bağlantılı olaylar üç alanda son derece ciddi tahribatlar yaratmıştır. İlki sosyal tahribattır. Henüz hayatlarının baharındaki gençlerin, dağ başlarında bir kurşuna, bir bombaya veya bir mayına kurban giden gençlerin tahammülfersa ölümleri her iki tarafta da milliyetçiliği ateşlelemekte ve Kürtlerle Türkler arasındaki beraber yaşama duygusunu zayıflatmaktadır. Keza yerinden yurdundan edilen insanların göçmek zorunda kaldıkları izbe mekânlarda en temel insanî ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak yaşamak zorunda bırakılmaları, bir yandan bu insanlarda sisteme karşı inançsızlığı yükseltmekte, diğer taraftan da göçtükleri şehirlerin ahalisi ile aralarında potansiyel gerginliklere sebep olmaktadır. Bu sosyal tahribatın sonucu ise, karşılıklı milliyetçi siyasetlerin yıldızının parlaması ve birlikte yaşamayı mümkün kılan sosyal bağların zayıflamasıdır. Kürt sorununun, şüphesiz daha başka menfî sosyal sonuçları da var.       

İkincisi ekonomik tahribattır. Son çeyrek asırda bu soruna -gerek doğrudan gerek dolaylı olarak- harcandığı söylenen ve yüz milyarlarca dolar ile ifade edilen yüksek meblağ, ülkenin maddî kaynaklarını kurutmuş ve ekonomisinin birçok kez darboğaza girmesine neden olmuştur. Bu sorun devam ettiği müddetçe de, Türkiye toplumunun bu ve benzeri aşır iktisadî maliyetlere katlanmak zorunda kalacağı açıktır.

Üçüncüsü hukuki ve siyasi tahribattır. Kürt meselesinin varlığı, Türkiye’de hukuksuzluğun üre(til)mesine uygun bir zemin hazırlamaktadır. Hukuksuzluğun üretimi; (a) bazen temel hak ve hürriyetleri askıya alan ve/veya kullanılmasını imkânsız hale getiren metinlerin “yasa” olarak tanzim edilmesinde, (b) bazen devlet gücünü kullanan bürokratların (özellikle üniformalı olanların) fiilen hukukî denetimin dışına çıkarılmasında ve (c) bazen de evrensel hukuk kurallarını uygulamak isteyenlerin gadre uğramasında kendisini gösterir.

Siyasî alana gelince, burada da dayanağını Kürt meselesinden alan bazı temel sorunların varlığı dikkati çekmektedir. Bunlardan biri silahlı bürokratların politik alan üzerindeki nüfuzlarının devam etmesi şeklinde kendisini göstermektedir. Kürt meselesinin bugünkü haliyle devamı, askerî vesayete son verilmesinin ve mekanizmaları işleyen tam bir demokratik siyasî hayatın oluşturulmasının önündeki belki en büyük engeldir. Başka bir sorun da, Kürt meselesinin Türkiye siyasetini milliyetçiliğe kilitlemesi ve kamusal tartışmayı imkânsız hale getirmesidir.

II. Meselenin Tarihselliği ve Konulan Teşhislerin Yanlışlığı

Kürt meselesi, özetle, Türkiye’nin insanî ve iktisadî kaynaklarını berhava eden, demokrasinin yerleşmesini engelleyen veya en azından geciktiren, toplumsal uzlaşma ve refahı bloke eden en temel ve en güncel sorunudur. Ancak, güncel bir sorun olması, onun tarihî arka planını bize unutturmamalıdır. Nitekim Kürt meselesinin tarihi daha eski olmakla beraber, bunun çözümsüz, kronik bir sorun halini almaya başlaması Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kadar geri gitmektedir. Bu tarihsel arka planı göz ardı edersek meseleyi çözme şansımız büyük ölçüde azalmış olur. Hiç şüphe yok ki, her toplumsal varoluş kendi içinde sorunlar barındırır. Esasen bu durum, daha genelde bu dünyada insan olarak varoluşumuzun doğasından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, sorunsuz bir “insanlık durumu” tasavvur edilemez; aksi halde dünyada olmamızın -dünya hayatının- “Cennet”te olmamızdan farkı olmaması gerekirdi.

Bu tespitten, sorunlar karşısında pasif kalmayı telkin eden “tevekkülcü” bir sonuç çıkarmak elbette yanlış olur. Bu, olsa olsa, Türkiye’ye ilişkin yansımaları da olması gereken, insanî varoluşa ilişkin bir gerçekçilik çağrısı olarak anlaşılmalıdır. İnsanlar elbette hata yaparlar; insanların toplu yaşamayla ilgili kararlarından yanlışlar doğması ihtimali ise daha da büyüktür. Ama insanoğlu karşılaştığı sorunları çözebilecek yeteneklerle de donatılmıştır. Bu şu demektir: Birey, toplum veya insanlık olarak bizi zora sokan bütün sorunları çözemeyebiliriz, ama elbette çözebileceklerimiz vardır ve onları da çözme iradesi göstermeliyiz.

Şimdi, her büyük toplumsal sorun gibi, Türkiye’nin Kürt meselesinin de hiç şüphesiz ciddiyetle ele alınması gereken nedenleri vardır. Gerçi, bunların hepsinin bilinçli insan eylemiyle değiştirilmesi mümkün olmayabilir. Öyle de olsa, hiç değilse bilgi ve irade kapasitemiz dâhilinde olan şartlara müdahale edebiliriz ve etmeliyiz. Ama önce, sorunun arkasındaki nedenleri anlamalıyız, bunu yapmadan hiç bir sorunu çözmek mümkün değildir. Bu “anlama” çabası ise, işaret ettiğimiz genel perspektif içinde, hem nedenleri teşhis etmeyi -ama doğru teşhis etmeyi- hem de bunların hangisine müdahale edebileceğimizi idrak etmeyi kapsamaktadır. Bu gibi büyük sorunların nedenlerini iyi teşhis etmek, ayrıca, gelecekte benzer sorunların ortaya çıkmasına meydan vermemek bakımından da önemlidir.

Hiç şüphe yok ki, Kürt meselesi, siyasal, tarihsel, ekonomik, yerel, bölgesel boyutları bulunan komplike bir sorundur Kürt sorununu ortaya çıkaran temel nedenleri ele almadan önce, sorunun teşhisiyle ilgili iki yanlışa kısaca dikkat çekmek gerekir: Bu yanlışların ilki Kürt meselesinin özünde bir “terör” sorunu olduğuna ilişkin teşhistir. Genelde devlet adına konuşma hakkını kendinde görenler, toplumsal sorunlara, ya çok dar bir çerçeveden bakarlar veya daha da kestirmeden giderek sorunun varlığını yadsırlar. Ama soruna çok dar bir açıdan bakmak onun geniş kapsamını örtemediği gibi; sorunu yok saymak da onun yaşandığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.  Toplumsal sorunlara bu tarz bir yaklaşım, sorunların uzlaşma içinde çözüme kavuşmalarını engeller ve hatta aksi istikamette bir işlev görerek daha da büyümelerine ve ağırlaşmalarına sebebiyet verir.

Ne var ki, yönetime egemen olan bu zihniyet dolayısıyla, gerek siyasal karar alma mekanizmalarının başında bulunanlar gerekse de alınan kararları uygulama konumunda bulunanlar, sorunu salt bir terör sorunu olarak görüp ona uygun “çözümler” ürettiler. Fakat birçok boyutu bulunan bu sorunu indirgemeci bir mantıkla tek boyutlu olarak ele almak ve çözümü bu metotta aramak, her zaman için olumsuz birtakım sonuçları da beraberinde getirdi. Zira sorun, salt terör sorunu olarak kabul edildiğinden, çözüm de bir tek askerî önlemlerde arandı. Toplumsal bir meseleyi yalnızca askeri önlemlerle çözmeye yeltenmek ise, doğal ve meşru toplumsal talepler üzerinde baskı uygulamayı, bu taleplere ve talep sahiplerine suçlu muamelesi yapmayı beraberinde getirdi. Kürtler üzerinde –sözümona asayiş tedbirleriyle körüklenen baskı ve şiddet ortamı, toplumdaki kin ve intikam duygularının artmasına sebebiyet verdi. Böylece asayiş tedbirleri tedbir olma özelliğini yitirip, sorunun neredeyse bir “kan davası” niteliğine bürünmesine neden oldu.  

Artık esas olarak, “devlet” adına konuşan ve hareket edenlerce benimsenen ve “sivil” kesimde de devletçi/ milliyetçi gruplar ve hatta bir ölçüde halk tarafından da onaylanan bu görüşün, çözümü imkânsızlaştıracağını kabul etmek gerekir.  Bunu söylerken, Türkiye’nin Kürt sorunuyla bağlantılı olarak bir “terör sorunu”yla da karşı karşıya bulunduğunu göz ardı ediyor değiliz. Elbette ki, PKK’nın varlığı ve yöntemleri bir güvenlik politikasını gerekli kılmaktadır. Ancak bu güvenlik politikasının hedefine ulaşabilmesi, PKK’nın marjinalize edilmesiyle mümkündür. PKK’yı marjinalize etmek için yapılması gereken şey; bazı toplumsal kesimleri PKK’ya yönelten sorunların ve bu kesimlerin meşru taleplerinin kültürel ve demokratik tedbirlerle karşılanmasıdır. Bunun yerine terörün bastırılması adına münhasıran inzibatî tedbirlere başvurmak ve bunları daimi bir hale getirmek, Kürt meselesini dün çözmediği gibi, bugün de ve muhtemelen yarın da çözmeyecektir. Bu nedenle çözüm üreten değil sorunu katmerleştiren bu yanlış ve tehlikeli anlayışı terk etmenin, sorunun çözümünün öncelikli şartı haline geldiğini söyleyebiliriz.   

Teşhisteki ikinci yanlış, karşı karşıya bulunduğumuz sorunu “Güneydoğu sorunu” olarak adlandırmaktır. Bu ifade, hiç değilse ortada toplumsal bir sorun olduğunu ima etmesi bakımından, “terör sorunu” ifadesine göre daha isabetli olmakla beraber, sorunu yine de yanlış teşhis eden bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Çünkü bu yaklaşım da Kürt sorununu ortaya çıkaran hâkim milliyetçi bakış açısından kaynaklanmaktadır. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, burada “Kürt” sözünü telâffuz etmemek için bölge adına (“Güneydoğu”) atıfta bulunulmaktadır. Gerçi, bu adlandırmayı tercih edenlerin önemli bir kısmı bunu “bölünme” korkusundan yapıyorlar; ama eğer mesele bu ihtimali akıllardan uzak tutmaksa, “Kürt sorunu” demekle “Güneydoğu sorunu” demek arasında özde bir fark yoktur. Çünkü, aynı mantıkla, ilk terim “millet”in bölünmesini çağrıştırıyorsa, ikincisi de “ülke”nin bölünmesini çağrıştırabilir.

III. Kürt Meselesinin Kökeni: Ulus-Devlet, Milliyetçilik ve Laikçilik

1914–1918 yılları arasında cereyan eden 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilip parçalanmasının ardından, Anadolu’nun işgal edilmesi tehlikesi karşısında Kürtler ve Türklerin kelimenin tam anlamıyla bir “kader birliği” içerisinde hareket ettikleri tarihî bir gerçektir. Nitekim o tarihlerde çeşitli vesilelerle yapılmış konuşmalara yansıyan ruh hali bu durumu teyit eder niteliktedir. Mesela Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçtikten sonra, Amasya’dan Kazım Karabekir Paşa’ya çektiği telgrafta şöyle demektedir: “ Ben Kürtleri ve hatta bir özkardeş olarak tekmili milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana göstermek karar ve azmindeyim.” Bu kararla Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 30 Mayıs 1919 Bildirisi’nde, Erzurum Kongresi’nde, 20–22 Ekim 1919 tarihinde imzalanan Amasya Protokolü’nde “Türklerin ve Kürtlerin birlikte oturdukları yerler” olarak adlandırılan vatan için milli mücadele başladı. 

Millî Mücadele dönemine birleştirici bir yurtseverlik anlayışı hakimdi. Bu nedenle mücadeleyi yürüten kadro, herhangi bir etnik kimliğin diğerlerine karşı üstünlüğünü ifade eden söylemlerden kaçındı ve hatta etnik grupların kimliklerini koruma konusundaki hassasiyetlerine saygı gösterdi. Örneğin TBMM’deki ilk tartışmaların biri, Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey’in “Türklerin sağlığı korunmalıdır” demesiyle patlamıştı. Bu söz üzerine Sivas Mebusu Emir Paşa kürsüye çıkıp “Bu vatanda sadece Türklerin yaşamadığını” hatırlatmak zorunda kalmıştı. Bu aşamada Mustafa Kemal devreye girmiş ve “Meclisin sadece Türklerden değil, Çerkezlerden, Kürtlerden, Lazlardan oluştuğunu ve bunların çıkarlarının ortak olduğunu” vurgulamıştır.  TBMM’nin 6 Mart 1923 tarihli oturumunda Yusuf Ziya, Meclis kürsüsünde şu konuşmayı yapmıştır : “Arkadaşlar ben bir Kürdüm. Fakat Türkiye’nin şerefini, Türkiye’nin terakkisini temenni eden Kürtlerdenim. Türk ile Kürt, teşrik-i mesai ederek yaşamazlarsa, ikisi için de akıbet yoktur.” Ziya’nın bu konuşması alkışlarla karşılanmıştır.

Milli mücadelenin fiili olarak başarıya ulaştığı bir dönemde, kurulacak yeni devletin nasıl biçimlendirileceğinin tartışıldığı günlerde, Ocak 1924’te Mustafa Kemal yaptığı basın toplantısında kendi yaklaşımını şöyle özetlemektedir : “ Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türlüğü ve Kürtlüğü mahvetmek gerekir… başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşturulacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. …Şimdi TBMM hem Kürtlerin, hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir.”

Nihayet Lozan Antlaşması görüşmelerine Dışişleri Bakanı sıfatıyla katılan İsmet İnönü’nün heyetinde Batılı devletleri ikna etmek için Diyarbakır Mebusu Zülfü Tigrel Bey adında bir Kürt temsilci vardır. Lozan’daki bütün oturumlarda İsmet Bey, “Türklerin ve Kürtlerin yekvücut ”olduğunu belirtir ve bütün tezlerini “Biz Kürtler ve Türkler” argümanına dayandırır. İsmet Paşa, Lozan’da Kürtleri, gayrimüslim azınlıklardan ayırmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Türklerle Kürtlerin ortak eseri olduğunun altını çizmiştir.

Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık haklarını tescil eden Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra, kurucu kadro ideolojik bir dönüşüm geçirdi ve zamanla “birleştirici yurtseverlik anlayışı”nı terk edip bunun yerine etnik milliyetçi bir anlayışı ikame etti. Resmi bir devlet politikası halini alan bu etnik milliyetçi anlayışın hem geçmişte hem de bugün ısrar ve inatla sürdürülmesi, Türkiye’deki Kürt meselesinin en temel nedenidir.  

Cumhuriyeti kuran bürokratik elit, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının sebepleri arasında imparatorluğun “millet sistemi”ni ve çokkültürlü yapısını da görüyordu. Bu nedenle onlar, kurdukları yeni devletin bir daha bu tür bir parçalanma tehlikesine düşmemesi için farklı tüm etnisiteleri yok sayan “yeni bir ulus” yaratma çabasına girdiler. Böylece kuruluş döneminde devletin temel işlevi, etnik yanı ağır basan bir “Türk ulusu” yaratmak üzere Türkiye’deki farklı kimlikleri dışlamak ve bütün bir toplumu mütecanis ve kaynaşık bir kitle haline getirmeye çalışmak oldu.

Ulus yaratmanın ideolojisi ise milliyetçilikti. Cumhuriyetçi söylemde milliyetçilik, toplumda varolan tüm kültürel ve etnik aidiyetlerden bağımsız bir üst kimliğe vurgu yapmaktaydı. Ancak gerçekte milliyetçiliğin anlamı, etnik kimliklerden birinin (Türklüğün) kabulünün diğer tüm etnik kimliklere (örneğin Kürtlere) dayatılmasıydı. Bu amaca binaen devlet, bir yandan, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları düzenleyip çarşı-pazarda Türkçe konuşmayanları para cezası ile cezalandırmak gibi uygulamalarla Türklük haricindeki kimliklerin kamudaki görünürlüklerini ortadan kaldırmaya azami gayret etti. Diğer yandan da bütün dünya dillerinin Türkçeden doğduğunu iddia eden Güneş Dil Teorisi ve Türklerin varlığını tarihin ilk dönemlerine kadar götüren ve Türkleri “ırk” olarak yücelten Türk Tarih Tezi gibi “bilimsel çalışmalar” ile Türk kimliğinin özelliklerine kutsiyet atfetmeye çabaladı.

Böyle bir politikanın, başkaları yanında, Kürt kimliğinin de reddedilmesi anlamına geleceği açıktı. Nitekim, tek partili Cumhuriyet yılları Kürt kimliğinin genelde yok sayıldığı, zaman zaman da baskı altına alındığı bir dönem olmuştur. Mart 1924’te, resmi bir emirname ile Kürt okulları, örgütleri ve yayınları hükümetçe yasaklandı. Tek parti rejimi kökleştikçe, Kürtçe’ye yönelik yasaklamaların kapsamı genişledi ve tonu şidetlendi. Büyük-küçük yerleşim birimlerinin Kürtçe olan isimleri tamamen duyarsız ve keyfi bir biçimde değiştirildi; Kürtlerin, kendi çocuklarına, kendi anadillerindeki istedikleri bir ismi vermeleri yasaklandı; çarşı pazarda anadillerini konuşmaları cezaî yaptırıma bağlandı. Bildikleri tek dil olan anadillerinden yoksun bırakılmaları, Kürtlerin büyük çoğunluğunu, kamu mekânlarında adeta “sağır ve dilsiz” olmaya mahkûm etti. Musa Anter, bu sağır-dilsizlik halini, anılarında şöyle anlatır:  

“Mardin şehrinde beş ilkokul fakat sadece bir müzik öğretmeni vardı. Bu öğretmen Muşlu bir kemancıydı, Tevfik Bey diye tanınırdı. Lakabı ‘Domiro’ idi ve kemanıyla müzik yapan ilk öğretmendi. Bitirirken bize çaldığının ne olduğunu sorardı. Müziği tanımama rağmen, çok korkardım çünkü Kürtçe bir parçaydı.

Kürt dili şehrin içinde ve dışında yasaktı ve eğer birisi Kürtçe konuşurken yakalanırsa, söylediği her kelime için 1 lira öderdi. Mardin şaşkına dönmüştü. Çünkü Kürtçe konuşamayan halk sağır-dilsiz alfabesi kullanıyordu”.

Yönetim erkini ellerinde bulunduranların indinde, bu ülkede sadece Türk etnik kimliği hakim ve geçerliydi; diğer hiçbir kimliğin Türk kimliği karşısında değeri yoktur. 1930’ların hükümet başkanı İsmet İnönü, “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur”  derken, bu düşünceyi hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikte dışa vuruyordu. Cumhuriyet Türkiye’sinde dünyaya gözünü açan bütün bir kuşak yukarıdan aşağıya empoze edilen ve farklı kimliklerin toptan reddine dayanan bu yeni anlayışla yetiştirildi. Keza dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da, 1930 yılındaki Ağrı ayaklanması sırasında Ödemiş’te seçmenlere yaptığı konuşmada bu ırkçı zihniyeti sergilemekten kaçınmıyordu: “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir.  Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.”

İmparatorluk bakiyesi olan bir toplumun etnik, dini, dilsel ve kültürel açıdan çeşitlilik arzetmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Kaçınılmaz olan bir diğer sonuç ise; sözkonusu çeşitliliği bir asayiş sorunu olarak değerlendirip baskıcı yöntemlerle yok etme çabasının, toplumsal gerilimlere yol açmasıdır. Nitekim Cumhuriyet elitlerinin Türk etnisitesi dışındaki etnisitelere hayat hakkı tanımaması; diğer etnik kimliklerin “ulus”a ait olma duygusunu kuvvetlendirmedi; aksine keskin bir kimlik ve aidiyet krizi yaşamalarına neden oldu.

Gerçi 1946’dan itibaren çok partili kısmî demokratik siyasete geçilmesiyle birlikte Kürtler üzerindeki baskı azalmaya başladı, ama etnik Türklüğü merkeze almak suretiyle Kürt kimliğini yok sayma politikası özünde aynı kaldı. Bu durum, kendilerini haklı olarak yeni Türkiye’nin iki kurucu unsurundan biri olarak gören Kürtlerde bir gücenme veya incinme duygusu yaratmıştır ki, bugün halen acısını çektiğimiz Kürt meselesini ortaya çıkaran nedenlerden biridir.

Cumhuriyet elitlerinin öngördüğü Türk kimliğinin ikinci özelliği ise, aşağı yukarı bütün modern benzerleri gibi, laik bir kimlik olmasaydı. Pozitivist bir eğitimden geçmiş ve bunu tek doğru bellemiş olan kurucu kadro, dinin, insanlığın kendisi ve doğa hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olamadığı karanlık dönemlerine ait bir kurum olduğunu düşünüyordu. Bağımsız ve modern bir devletin kurulması ve yaşatılması için dinin, toplumsal yaşamdaki etkilerini ortadan kaldırmak ya da hiç değilse zayıflatmak gerekirdi. Bunun yolu ise laiklik ilkesinin baskın bir sosyo-politik değer olarak benimsenmesinden geçiyordu. Zira kurucu elitin tasavvurunda laiklik; bağımsız bir ulus-devletin kurulması ve bu devletin modernleştirilmesini sağlayacak tek yoldu.

Bu bağlamda Türk modernleşmesinin laikleştirme programının, birbiriyle bağlantılı, üç temel amacı vardı: Birincisi devlet ile din arasındaki ilişkileri koparmak ve devlet yönetimini dinsel karakterden arındırmaktı. İkincisi, insanın kültür dünyasını ve subjektif bilinç dünyasını dinin etkisinden kurtarmaktı. Kurucu kadro, yeni kurdukları devletin çok hızlı bir şekilde modernleşmesini, çağdaşlaşmasını, “ilerleme”sini istiyor ama bunun gerçekleşmesinin “dinî dünya görüşü”nden uzaklaşmayla mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Bu nedenle, dinsel referanslarla bütün bağlarını kesen, adeta dinden arî yeni bir kimlik oluşturmayı hedefliyorlardı. Üçüncüsü ise, bizzat dinin kendisini değiştirmekti. Yönetici sınıf, mevcut haliyle dinin, yeni yönetime başkaldırma potansiyeli taşıyan kesimleri harekete geçirebilecek potansiyele sahip olduğu kanaatindeydi. Bu nedenle topyekûn modernleştirme sürecini kalıcı ve istikrarlı kılmak için, dinin kendisini de değiştirip modernleştirmek gerekiyordu. Dinin “muhalefetin manevî itici gücü ve mekânı” olmaktan çıkarılması için İslam kamusal alandan tecrit edilmeli ve sivil hayat alanında da resmi ideolojiyle kabaca bağdaşacak şekilde İslam yeni bir yoruma tabi tutulmalıydı.

Bu derece militan bir laiklik anlayışı, tabii olarak, yeni Türkiye’nin kuruluşuna hakim olan dinî referanslı yurtseverliğin tamamen terkedilmesi sonucunu doğurdu. Böylelikle, millî mücadele yıllarında Türklerle Kürtleri ortak yurtseverlik ekseninde kaderlerini birleştirmeye götürmüş olan bağlardan biri daha tamamen kopmasa da büyük ölçüde yara aldı. “Din kardeşliği” bağını devre dışı bırakan bir siyasetin, ondan doğan “boşluğun” yerine aynı derecede güçlü bir moraliteyi koyamadığı sürece, birliği sağlam tutmasına ve Kürtler nezdinde sistemin meşruluğunu korumasına elbette imkân yoktu. Türk milliyetçiliğinin bunu sağlayabileceği zaten düşünülemezdi, çünkü kendi farklı kimliklerinin bilincinde olan toplulukların gözünde Türklük –“sivik” bir anlayışa dayanıyor olsa bile- taraflı bir duruştu, dolayısıyla birleştirici olamazdı.

Gerçi, Cumhuriyet’in devlet seçkinleri bu boşluğu doldurmak üzere, lâik yurttaşlık ekseninde yeni bir kamusal moralite oluşturma girişiminde bulundular. Daha doğrusu bu iddia en azından resmî söylemin hiç bir zaman büsbütün terk etmediği bir parçası oldu. Ne var ki bu girişim başarılı olamadı. Çünkü, her şeyden önce, Cumhuriyet bir yandan eşit yurttaşlık vurgusu yaparken, öbür yandan yurttaşlığı sivil olmaktan çok etnik bir temelde -yani, Türklük etrafında- kurma çabasından da vazgeçmedi. Açıktır ki, farklı etnik unsurlardan meydana gelen bir toplumda, çoğunluğu oluştursa da tek bir etnik kimliğe dayandırılmak istenen bir yurttaşlık modelinin kimliklere eşit nazarıyla bakması mümkün değildir. Dahası, sivil yurttaşlık moralitesi ancak özgürlük ve eşitliğe dayalı katılımcı bir demokratik sistem içinde oluşabilirdi. Oysa, tanımı gereği tek-partili bir rejim buna elverişli olmadığı gibi, çok-partili dönemde de ancak kısmî bir demokratikleşmeye izin verildi.

Öte yandan, dinî bağın reddedilmesinin yaratacağı “boşluk”u doldurması öngörülen yeni moralitenin ikinci temel ayağını oluşturan “lâiklik” üstündeki vurgu da problemliydi. Çünkü, resmî anlayıştaki lâiklik özgürleştirici, barış kurucu ve eşit yurttaşlığı destekleyici bir özellik taşımamaktadır. Bu modelde lâiklik bir barış ilkesi olmak yerine, toplumu kontrol etme ve dönüştürme aracı olarak işlev görmüştür. Ayrıca, aynı anlayış, kişilerin dindar olmalarının onların yurttaşlık statüsünün tenzil edilmesini gerektiren bir kusur olarak görülmesine yol açmıştır. Bu ise muhafazakâr Kürt nüfus bakımından milliyetçi politikanın yol açtığı eşitsizliği pekiştiren bir unsur durumundaydı.

Ama belki de asıl sorun böyle bir “boşluk” fikrinin kendisindedir, belki de aslında “doldurulması gereken” bir kamusal moralite boşluğu söz konusu değildi. Dindaşlık bağının terkedilmesinin toplumda moral bir boşluk doğurduğu ve bu boşluğu dolduracak yeni bir kamusal ahlâkın inşa edilemediği düşüncesi, aslında, toplumun unsurları birbirine işlevsel olarak sıkı sıkıya bağlı bir organik yapı gibi algılanmasından ve onun pozitif olarak yeniden inşa edilmek istenmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa böyle bir anlayış “medenî” bir toplum tasavvuruyla bağdaşır değildir. Çünkü, kapsayıcı bir ortak değerler manzumesi etrafında oluşturulacak sıkı bir birlik düşüncesi ancak farklı vicdanları susturmakla gerçekleşebilir. Bunun maliyeti ise akla gelebilecek en büyük beşerî maliyettir: barışın ve özgürlüğün kaybı. Onun için, Türkiye Cumhuriyeti dinî bağı reddettikten sonra onun yerine başka bir şeyi ikame etmeye hiç çalışmasaydı bile, pek muhtemeldir ki, bugün ne Kürt sorunu ne de hatta İslâm sorunu ortaya çıkardı.

IV. Baskıcılık ve Merkeziyetçilik

Baskıcılık bütün toplumlarda uyum sorunları yaratır. Türkiye’de ise özellikle çok-partili dönem öncesinde baskıcılık Cumhuriyet’in temel özelliği idi. Bu özellik başta din, ifade, örgütlenme ve katılım özgürlükleri olmak üzere sivil ve siyasal haklar alanında kendisini göstermiştir. Daha da somutlaştırırsak, polis, jandarma ve tahsildar baskısı, kamu görevlilerinin halka karşı anlayışsızlık ve suiistimalleri, kamu düzenini sağlamada hak ve hukukun gözetilmemesi ve aşırı güç kullanılması, adaletsiz yargılamalar ve hak arama yollarındaki tıkanıklıklar, dernek ve parti örgütlenmesinin yasak veya son derece kısıtlı olması gibi baskı uygulamaları bu dönemin karakteristikleri arasındadır.

Bu anlamda baskıcılık rejimin genel karakteri olmakla beraber, Kürtler söz konusu olduğunda baskılar doğal olarak daha yoğun olarak hissedilmiştir. Kürt isyanlarının bastırılmasında ve sonrasında aşırı şiddet kullanıldığı ve adil yargılama ilkesinin gözetilmediği hissi veya kanaati bugün Kürtler arasında yaygındır. Bu arada, Kürt nüfus bakımından özel olarak önemli olan kültürel hakların tanınmamış olduğunu da tekrar hatırlamamız gerekir. Kürt kimliğinin yok sayılması politikasının bir sonucu, tabiatıyla, Kürtlerin Türk kimliğine tabi kılınmaya çalışılması olmuştur. Bu politikanın bir gereği olarak, herkes gibi Kürtler de kendilerini Türk kabul etmeye ve “Türk olmak”la övünmeye zorlanmışlardır. Türkiye son yıllarda Avrupa Birliği’nin baskısıyla anadilde ifade üzerindeki anayasal yasağı kaldırmak dışında kültürel haklar alanında halâ hiç bir iyileştirme yapmamıştır. Kaldı ki, bu anayasal “bağış”ın bile hayata geçirilmesi bürokrasi eliyle engellenmiş durumdadır.

Baskının kendisini gösterdiği başka bir alan da, genel olarak kamu idaresinin yapılanmasındaki aşırı merkeziyetçilik olmuştur. Bu durum, ülke düzeyinde, yerel halkın kendi ortak meselelerini kendi inisiyatifi ile kararlaştırıp sevk ve idare etmesine zemin oluşturacak sahici anlamda “yerel yönetim” birimleri oluşturulmasını engellemiştir. Bu durum, son yıllardaki demokratikleşme çabalarına rağmen hâlâ esaslı olarak değişmiş değildir. Sahici anlamda yerel yönetim kademelerinden yoksunluk elbette Türkiye toplumunun bütünü için bir sorundur, ama bu özellikle farklı kimlik grupları bakımından çok daha ciddî bir mahrumiyet olarak ortaya çıkmaktadır.

Nihayet, Kürt sorununun -deyim yerindeyse- akut hale gelmesine 12 Eylül döneminin Kürt kimliğini aşağılamaya ve kaba şiddete dayanan politikalarının hızlandırıcı ve hatta kangrenleştirici bir etki yapmış olduğunu da hatırlatmamız gerekiyor. Diyarbakır hapishanesinde Kürt “eylemciler”e yaşatılmış olan trajik tecrübenin Kürtlerde yarattığı travmaya bugüne kadar birçok gözlemci dikkat çekti. Esasen, militarist zihniyet ve şiddete dayalı yöntemler öteden beri, bu yola başvuranların sandığı gibi Kürtlerdeki kimlik bilincini azaltmak şöyle dursun, tam tersine Kürt sorununu sadece azdırmaya hizmet etmiştir.

V. Temsil Sorunu

Türkiye’deki Kürtlerin baştan beri en büyük sorunlarından biri temsil sorunu olmuştur. Gerçi her dönemde parlamentoda “Kürt kökenli” milletvekilleri bulunmuş olsa da, bu hiç bir zaman Kürt kimliğinin politik olarak temsil edildiği anlamına gelmemiştir. Başka bir ifadeyle, Kürtler Kürt olarak değil; fakat ancak Türk -veya Türk gibi- olarak temsil edilme şansına sahip olmuşlardır. Bu arada, “Kürt kökenli” milletvekilleri “rejim”le uyum sağladıkları veya “merkez”le özdeşleştikleri ölçüde sistem tarafından kabullenildikleri ve takdir gördükleri için, bunlar Kürtlere ve Kürtlüğe özgü sorunları kamusal alana taşımaya genellikle cesaret edememişlerdir.

Yakın zamanlara kadar bu durum devam etmiş ve Kürt kimliğine dayalı partiler ancak 1990’lardan itibaren kurulmaya başlamıştır. Ne var ki, bu sefer de sistem söz konusu partileri kamu hayatından dışlamayı mümkün kılacak düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler başlıca iki tanedir: Seçimlerde baraj uygulaması ve parti kapatma tedbiri.

Genel seçimlerde % 10 barajı, başkaları yanında, Kürt kimliğini temsil eden partilerin de parlamentoya girmesini engellemiştir. Dolayısıyla söz konusu barajın ülkenin genelinde bir temsil sorunu yaratığı açıktır. Ama bu sorun, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde çok daha vahim boyutlardadır. Örneğin 2002 seçimlerinde DEHAP, 1 ilde %50’den (Diyarbakır %56,2), 3 ilde %45’ten (Batman %47,1, Şırnak %45,9, Hakkâri %45,1), 2 ilde %40’tan (Van %40,9, Muş %40,7), 2 ilde %35’ten (Mardin 39,6, Ağrı 35,1) ve 3 ilde de % 30’dan (Iğdır 32,7, Tunceli 32,6, Siirt 32,2) fazla oy aldı. Ülke çapında DEHAP 2 milyon oy aldı ve %6,2’lik bir oy oranı elde etti. Ancak % 10’luk baraja takıldığından bu parti, oylarının yoğunlaştığı ve diğer partilere fark attığı bu 11 ilin hiçbirinden tek bir milletvekili dahi çıkartamadı.

Bunun üzerine DEHAP’ın devamı olan DTP, 2007 seçimlerine bağımsız adaylarla girmek zorunda kaldı. Ancak bağımsız adaylarla girme zorunluluğu DTP’nin çıkartabileceği milletvekili sayısını olumsuz yönde etkiledi. Meselâ, DTP belli bir milletvekili sayısını garanti altına almak için bazı yerlerde çıkarabileceğinden daha az bağımsız aday gösterdi. Örneğin Diyarbakır’da DTP, 5 milletvekili çıkarabilecek kadar oy aldı, ancak burada bir organizasyon karışıklığına yol açmamak ve dört milletvekilliğini sağlama almak için 5 aday göstermedi, 4 adayla yetinilmiştir. Oysa baraj sorunu olmasa ve DTP seçimlere parti olarak girme imkânına sahip olsaydı, Diyarbakır’da bir milletvekili fazla çıkarabilecekti . Eğer baraj sorunu olmasaydı, DTP’nin bu tür arayışlara girmesine gerek kalmazdı ve DTP bugün sahip olduğundan daha fazla milletvekili Meclis’e göndermiş olacaktı.

Dolayısıyla % 10 barajı, seçimlere ister parti olarak ister bağımsız olarak girsinler, Kürtler için ciddi bir temsil sorununa yol açmaktadır. Barajdan kaynaklı siyasal temsil eksikliği ise Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da kimlik siyaseti temelinde oy veren seçmen kitlesinin aktif, eleştiren, sorgulayan, tartışan, değişim talep eden özne/aktör kimliğini yaşama geçirmesini engeller. Bunun yerine bu kitlenin sürekli olarak muhalefet ideolojisinin ve etno-milliyetçi söylemin pasif dinleyicileri ve taşıyıcısı konumuna indirgenmesine neden olur. Siyasî temsilin sağlanamaması, hem seçmenlerin pasif dinleyici konumu pekiştirir, hem de partinin hareket tarzında ideolojinin etkinliğini artırır. Bu meyanda, hem temsil krizine sebep olan, hem de etno-milliyetçi eğilimleri güçlendiren % 10 barajının, Kürt meselesini ağırlaştıran bir faktör olduğunu belirtmek gerekir.

Öte yandan, parti kapatma tedbiri de en çok Kürt partilerine uygulanmaktadır. Halihazırda kapatma tehdidine maruz olan DTP’de temsil edilen siyasi hareket, ilk kez 1990’da Halkın Emek Partisi’ni (HEP) kurdu. 1991 genel seçimlerinde SHP ile seçim ittifakı yapan bu partiye karşı kapatılma davası açıldığında, söz konusu siyasi hareket Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ni (ÖZDEP) kurdu. Gerek HEP ve gerek ÖZDEP 1993’te Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma cezasına çarptırıldılar, fakat HEP çizgisi buna önlem olarak çoktan Demokrasi Partisi’nde (DEP) örgütlenmesini tamamlamıştı. Ama DEP de 1994’te aynı akıbete uğramaktan kurtulamadı. Yine, onun yerini alacak Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) daha önceden kurulmuştu bile. HADEP’in de kaderi değişmeyince parti bu sefer Demokratik Halk Partisi (DEHAP) adını aldı. DEHAP da kapatılma davasıyla karşı karşıya gelince parti kendiliğinden kapandı ve ekip bu sefer Demokratik Toplum Partisi’nde (DTP) bir araya geldi.

Kürt meselesini merkeze alan partilerin rutin bir şekilde kapatılmalarının nedeni, resmî ideolojiyle uyumlu olarak, Anayasa Mahkemesi’nin kamusal meselelerde Kürtlüğe atıf yapılmasını ve kültürel haklar talebini “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü”ne aykırı görmesidir. Böylece partilerinin kapatılmasıyla, Kürtlerin talepleri parlamentoya yansıtılamadığı gibi, bunların parlamento dışında dile getirilmesine de izin verilmemektedir.

Bu yasaklayıcı politika, Kürt meselsini bir açmaza sürüklemektedir. Zira Kürt meselesi, etnik temelli politik bir sorundur ve çözümü de eninde sonunda politik olmak durumundadır. Bu sebeple, Kürt sorununu çözmeye yönelik samimi bir çaba, tüm politik kanalların açık tutulmasını ve politik taleplerin dillendirilebileceği demokratik sahanın mümkün olduğunca geniş tutulmasını zorunlu kılar. Bu  ise Kürt soruna öncelik veren ve hatta bunu varlık sebebi sayan bir siyasi partinin/partilerin varlığının hayati öneme sahip olduğunu göstermektedir. Siyasal zeminlerin bu tür partilere açılması, çözümü şiddette arayanların argümanlarını çürüten ve ayaklarının altındaki halıyı çeken bir işlev görür. Bunun aksi bir tutum ise, sorunun çözümünde siyaseti öne çıkarmaya çalışanların elini zayıflatırken, buna karşılık mağduriyet hissiyle bilenmiş kitlelerin nezdinde şiddet taraftarlarının güç devşirmesine yol açar. Bu nedenle makul bir siyaset, DTP gibi sistem içinde hareket eden bir partinin hukuken yok edilmesini değil, aksine güçlendirilmesini gerektirir.

Ancak basiretleri milliyetçilikle bağlanmış devlet seçkinleri, peşi sıra parti kapatmaların Kürt vatandaşların ruh dünyasında nasıl derin bir yara açtığını ve sistemin meşruluğuna ne kadar derin bir darbe vurduğunu idrak edememektedirler. Esasen, azınlıkta olan bir kimlik grubunun, demokratik yollardan etkileme şansının kalmadığını hissettiği bir sistemi ilânihaye meşru saymaya devam edeceğini ummak safdillik olurdu. Onun için, orta vadede bu durumun Kürtler -veya en azından onların farklılık bilincine sahip olan önemlice bir bölümü- tarafından “etnik çoğunluk tiranlığı” olarak anlaşılma ihtimalini Türkiye’nin devlet seçkinlerinin ciddiye almaları gerekir.

Onun için, Türkiye’deki Kürt nüfusun PKK gibi bir örgüte bile hatırı sayılır ölşüde destek vermiş olmasına fazla şaşırmamamız gerekir. Böyle bir destek var; çünkü, hoşumuza gitsin gitmesin, Kürtler arasında PKK’yı bir şekilde kendilerinin sesini duyuran, bu anlamda kendilerini temsil eden politik bir organizasyon olarak gören çok sayıda insan var. “Dışarıdan” bakanlar için bu belki patolojik bir durum gibi görünebilir, ama daha soğukkanlı düşünülürse, bu durumun carî sistemin meşruluk kaybının bir göstergesi olduğunu anlaşılabilir.

VI. Kimlik Bilincinin Küresel Yükselişi

Modern devletler esas olarak “ulus” temelinde kurulmuş olan devletlerdir. Uluslar ise hiç bir yerde verili gerçeklikler olmayıp devletlerce şu veya bu ölçüde inşa edilmiş kollektif kimliklerdir. Bu inşa süreci devletin egemenlik alanındaki bütün bir toplumun etnik ve kültürel bakımdan homojenleştirilmesini zorunlu kılmıştır. Modern ulus devletin bu özelliğinin, toplumun çoğunluğundan etnik, kültürel veya dinî olarak farklılaşan topluluklar için bir dezavantaj oluşturduğu açıktır. Bu durum, tabiatıyla, söz konusu grup veya topluluklarda genel toplumdan farklı olduklarına dair bir kimlik bilinci yaratmış veya zaten var olan bu bilinci pekiştirmiştir.

Öte yandan son on yıllarda, özellikle küreselleşmenin ve eski Sovyet dünyasının çözülmesinin etkisiyle, ulus devletler içindeki azınlıkların ve etnik grupların farklılık veya farklı kimlik bilinci daha da belirginleşmiştir. Sovyet imparatorluğunun dağılması sonucunda, Orta Asya’da, Doğu Avrupa ve Balkanlarda uzun yıllar baskı altında tutulan etnik kimlikler self-determinasyon talepleriyle ortaya çıkmaya başlamış ve bunların önemli bir kısmı 90’lardan itibaren bağımsız devletlere dönüşmüşlerdir. Küreselleşmenin sınırları aşan etkisi de kimlik bilincinin dünya ölçeğinde hızla yaygınlaşmasını kolaylaştırmıştır. Küreselleşme toplumlar arasındaki iletişim ve etkileşimi ulus devletler tarafından kontrol edilemeyecek ölçüde artırmış ve çeşitlendirmiştir. Bu durum Batı’nın liberal demokrasilerinde de kimlik temelli politik arayışların ortaya çıkmasını hızlandırmıştır. Liberal demokrasiler bu “meydan okuma”ya, genellikle, devlet yapılarını daha da adem-i merkezî hale getirmek -bu arada azınlıklara ve etnik gruplara coğrafî veya fonksiyonel özerklik tanımak- ve/veya sistemlerine çok-kültürcü kurumları dahil etmek suretiyle cevap vermişlerdir. Esasen bu süreç halihazırda devam etmektedir.

Şüphesiz Türkiye de bu etkiden kaçamamıştır. Kimlik bilincinin yükselmesine katkıda bulunan bu etkinin Türkiye’nin geleneksel Kürt sorununa yansıması, devletin baskıcılığına ilişkin olarak ötedenberi yapılagelen şikâyetlerin bu sefer Kürt kimliği etrafında daha belirgin olarak kendini göstermesi ve örgütlü Kürt hareketlerinin ortaya çıkması şeklinde olmuştur. Nitekim 1990’lardan itibaren Kürt etnik kimliğini temel alan siyasî partiler kurulmuş ve buna paralel olarak “kültürel haklar” talebi yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Bu o kadar ateşli bir kimlik bilincidir ki, az önce işaret ettiğimiz gibi, Kürtlerin önemli bir kesimi terörist yöntemlerle de olsa “Kürt davası”na dikkatleri çektiği düşüncesiyle PKK’yı ya el altından desteklemiş veya en azında ona karşı tavır almaktan kaçınmıştır. Bu noktada, devletten değil sivil ve “liberal” kesimlerden gelmiş olsa bile, PKK karşıtlığı üzerine oturan bir söylemin Türkiye’nin güneydoğusunda muhatap bulma şansının çok azalmış olduğunu ibretle hatırlamamız gerekiyor.

Türkiye’deki Kürtlerin kendilerini genel toplumun çoğunluğundan farklı bir kimlik -hadi açıkca söyleyelim, ayrı bir “halk”- olarak algılamaları sürecine son yıllarda başka bir dış faktör daha etki etmektedir: Kuzey Irak’taki gelişmeler. Bu nokta diğer küresel faktörlerden çok daha önemlidir. Çünkü, Türkiye’nin Kürt vatandaşları Kuzey Irak’ta oluşan özerk Kürt yönetimine tabiatıyla sempatiyle bakıyor ve kendi durumlarını bununla karşılaştırıyorlar. Bu faktörün etkisi o kadar büyüktür ki, Kürt sorununun çözülmesi yolunda atılacak iyi niyetli adımların bile bu algıyı değiştirmesi ihtimali kalmamış gibidir. Burada, artık neredeyse geri döndürülemez bir aşamaya gelindiğini söylemek gerekir. Bu noktaya gelinmesinde, şüphesiz, Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili resmî politikasının, akıl almaz bir şekilde, esas olarak Kürt karşıtı bir temelde yürütülüyor olmasının büyük bir etkisi vardır.

VII. Sonuç

Bu yazının genel bağlamı içinde, bunlara kısmen işaret edilmiş olsa bile, Kürt sorununa yol açan “sosyo-ekonomik etkenler” başlıklı ayrı bir alt başlığa neden yer verilmediği sorulabilir. Elbette böyle bir bölümün olması yararlı olurdu; ama bize göre sorunun asıl nedeni, sosyo-ekonomik değil özgürlükle ve kimliklere saygı talebiyle ilgilidir. Sosyo-ekonomik sorunlar belki Kürt sorununun daha yoğun olarak hissedilmesine yol açıyordur, ama kesinlikle bu sorunun temel nedeni değildir. Esasen, aşağı yukarı benzer sorunlar Türkiye’nin başka bölgelerinde de yaşanmaktadır. Kaldı ki, Batı dünyasındaki kimi tecrübelerin de gösterdiği gibi, refahın artmasının özgürlük ve özellikle de kimlik taleplerini ortadan kaldıracağının bir garantisi yoktur. Tabiî, bununla, bölgenin ekonomi ve refah sorunlarına kayıtsız kalınmasını öneriyor değiliz; anlatmak istediğimiz bu konularda sağlanacak bir ferahlamanın Kürt sorununun çözümü demek olmadığının farkında olunmasıdır.

Aynı şekilde, bu yazıda “Kürt sorununun çözümü” gibi bir başlık da yok. Buna da gerek duymadık; çünkü başta belirttiğimiz gibi, toplumsal meselelerde eğer sorunun nedenlerini doğru teşhis etmek çözümün de anahtarıysa, o zaman Kürt sorununun çözümüne ilişkin olarak bizden beklenebilecek öneriler de o nedenlerin anlatımında saklıdır. Esasen, bu safhaya geldikten sonra Kürt sorununun bugünden yarına nihaî bir çözümü olduğunu da sanmıyoruz. Çünkü, bu meselede bugüne kadar yapılan resmî hataların tamir ve telâfisi öyle kolay bir iş değildir. Bu sorunun -eğer varsa- çözümü, kimlik meselesini ciddiye alan bir özgürleşme ve demokratikleşme hamlesindedir ki bu da Türkiye gibi bir ülkede kısa vadede üstesinden gelinebilecek bir mesele gibi görünmüyor. Bir kere daha, Kürt kimliğini temsil etme iddiasındaki bir partinin kapatılmaya çalışıldığı bir zamanda bu konuda iyimser olmak ne yazık ki mümkün değildir.

Kısaca tekrar belirtmek gerekirse, Türkiye’nin Kürt sorununun kaynağı resmî milliyetçilik ve “lâiklik” politikaları ile bunlarla bağlantılı baskıcı uygulamalardır. Milliyetçilik ve lâiklik ise modern ulus devletin iki temel ideolojik ayağıdır. Demek istediğimiz, aslında, ulus-devlet modelinin çeşitlilik, kimlik ve farklılık sorunlarıyla baş etmek için hiç de uygun olmadığıdır; aksine, bu gibi sorunların kaynağı tam da bu modelin kendisidir. Olguları yanlış da yorumlamayalım: Batı demokrasilerinde bu problemin bize göre daha az göze batmasını ve bir ölçüde üstesinden gelinebilmesini sağlayan şey, onların Türkiye’den hem daha az milliyetçi hem de daha az lâikçi olmalarından başka bir şey değildir.

Ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan bu denli ağır faturalar çıkartan bir sorunun ilânihaye sürmesi, ne düşünülebilir ne de kabul edilebilir. Türkiye, ivedilikle bu sorunun çözümü üzerinde yoğunlaşmalıdır; zira Türkiye’nin içte ekonomisini düzeltmiş, barışı tesis etmiş, toplumsal istikrara kavuşmuş ve refah düzeyini yükseltmiş bir ülke olması, tüm bu hedeflerin önünde set oluşturan Kürt meselesinin çözümünü zorunlu kılmaktadıar.

 Bu makale, Liberal Düşünce Dergisi’nin Bahar 2008, 50. sayısında yayınlanmıştır.