Medya linci

Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun KCK davasından tutuklanması olayı karşısında alınan tutumları başlıca üç gruba ayırabiliriz.

Birinci grupta, bu tutuklamaların üzerindeki şüpheleri, KCK davasının tümünün üstüne şaibe düşürmek, bu davaları çökertmek için kullananlar var. “Biz dememiş miydik, bu dava siyasi bir davadır diye… İşte ispatlandı” diyorlar.

İkinci grupta, son tutuklamalarla ilgili eleştirilere karşı KCK davasını savunmak adına, dava sürecinde yapılan hataları da savunma noktasına savrulan ama bu tutumlarıyla en büyük zararı KCK davasına verdiklerinin de farkında olmayan kesim yer alıyor.

Üçüncü grupta ise KCK davasının iddianamesi sağlam bir terör davası olduğunu; ortada son derece tehlikeli illegal bir örgüt bulunduğunu baştan beri savunanlar ama davanın yürütülüş sürecinde (Terörle Mücadele Kanunu’nun da zaafından kaynaklanan) hatalar yapıldığını; terör tanımının çok geniş tutulduğunu, örgüt üyeliği suçlaması yapılırken somut bağlantı ve talimat ilişkisi aranmadığını, yani sapla samanın birbirine karıştırıldığını iddia eden bir grup insan var.

Her zaman olduğu gibi, üçüncü grup yine “sıkışmış” pozisyonuyla en fazla yanlış anlaşılan grup… Başbakan Erdoğan’ın son eleştirisinde de görüldüğü gibi, herkes bu grubu “ya hep ya hiç” noktasına çekmeye; “Ya KCK’ya taraftarsın ya da karşısındasın. Karşısındaysan davayı eleştirmeye kalkışamazsın” diye sıkıştırmaya çalışıyor.

Ama ben bu pozisyonu koruma konusunda çok tecrübeliyim. Yazı hayatım bu bıçak sırtı çizgide kalem oynatmakla geçtiğinden, çizgimi çift taraflı sıkıştırmalara pabuç bırakmadan sürdürmeye de kararlıyım.

 x x x

Elbette, herkesin istediğine inanma ve buna uygun pozisyon alma hakkı vardır. Ama kendi pozisyonunu doğrulamak adına kara propaganda yürütmek, kişilere karşı linç kampanyası başlatmak ne hukuka sığar ne vicdana ne de demokratik anlayışa…

Lafı getirmek istediğim yer, son günlerde ikinci grupta yer alan bazı basın organlarının, söz konusu tutuklamalarla ilgili eleştirileri “göğüslemek” ve KCK davasına sahip çıkmak adına kişilere yönelik olarak giriştikleri linç operasyonu…

Konu gündeme geldiğinden bu yana basında yer alan haberlere şöyle bir bakın:

Önce MİT ve polis raporlarından medet umuldu. Büşra’nın ikinci kocasının Yahudi olduğundan 1971 darbesinde Şafak Operasyonu kapsamında tutuklandığında Robert Kolej’de ders veren bir İngiliz hocanın evinde ele geçirildiğine varıncaya kadar komplo kokan birçok haber döküldü ortaya. Yahudi ve İngiliz “ilişkileri” sayesinde “kökü dışarıda” ya da “casus kadın” imajı yaratılmaya çalışıldı. Ersanlı kimi gazetelerin manşetlerinden büyük puntolarla ülkeyi parçalamaya çalışan meşum kadın gibi sunuldu.

Ardından, BDP siyaset akademisinde yapılan bazı konuşmalar yayınlanıp, sanki bütün bu konuşmaları Büşra yapmış gibi sunuldu. Bir insanın sadece kendi yaptığından sorumlu tutulması gerektiği gibi en temel hukuk ilkesi unutuldu.

Yine, birtakım ortam dinlemeleri yayınlanarak, sanki bir insanın PKK’lıların ölmesine üzülmesi ya da hava harekâtı karşısında veya savaş dilinin giderek yaygınlaşması karşısında endişeye kapılması; AK Parti’nin otoriterleşme eğilimleri taşıdığı şeklinde siyasi değerlendirme yapması suçmuş gibi lanse edildi.

Bu kampanya bana bir zamanlar Merve Kavakçı için yürütülen linç kampanyasını hatırlattı ne yazık ki… Tıpkı o zamanki gibi vicdanım isyan etti.

Bunu yapan yayın organlarının 28 Şubat’ta yaşananlardan ders çıkarmasını beklerdim doğrusu. O vakitler kamuoyu manipülasyonunu temel misyon edinen gazetelerin; Merve Kavakçı ya da Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’a karşı yürütülen imha operasyonunda rol alanların, bugün o günkü tutumlarından hiç de gurur duymadıklarını hatırlamalıydılar.

Tarih, ders almamıza yaramayacaksa başka ne işe yarayacak?

 

Bugün, 05.11.2011

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et