‘Mazinin şerefi’nden ‘ulus-devlet’e

Sosyal ve siyasal teoride yaygın olan görüşe göre, devlet zaman ve mekân açısından evrensel bir olgu olup, toplumsal işbirliğinin gelişmesi ve yöneten-yönetilen ayrışmasına bağlı olarak toplumda merkezi bir otoritenin ortaya çıkmasının bir sonucu olarak doğmuştur. Daha az yaygın -ve kanaatimce doğru- olan ikinci görüşe göre, bugün bildiğimiz şekliyle devlet en fazla beş asırlık tarihi olan, modern zamanlara özgü bir siyasi formasyondur. Kadim site yönetimleri, Rönesans’ın şehir cumhuriyetleri, feodalite ve imparatorluklar gibi modernlik öncesi siyasi formasyonların hiç birisi modern devlete benzemiyordu. Öte yandan farklı ideolojik eğilimlerdeki birçok düşünür devletin ortaya çıkışını toplumsal sürecin doğal bir sonucu olarak değil fakat fetihçiliğin ve savaşın bir sonucu olduğu görüşündedirler.

İşte ulus-devlet modern devletin son iki yüzyılda aldığı şeklin adıdır ve özünü de devletle ulusun özdeşleşmesi veya kaynaşması oluşturmaktadır. O kadar ki, bugün “ulus” ile “devlet” çok kere birbirinin yerine kullanılan kavramlar durumundadır. Meselâ, “Birleşmiş Milletler” teşkilâtı, adının düşündürdüğünün aksine, aslında “ulus”ların değil devletlerin oluşturduğu bir birliktir. Kaynağını oluşturan modern devlet gibi ulus-devlet de bir Avrupa buluşudur ama zamanla bütün dünyada siyasi örgütlenmenin tipik modeli haline gelmiştir. İster üniter isterse federal yapıda olsunlar, günümüzde modern devletlerin çoğu ulus-devlet şeklinde örgütlenmişlerdir. Şu da var ki, ulus-devlet birçoklarınca sadece verili bir durum olarak değil, fakat aynı zamanda siyasi örgütlenmenin en “ileri”, neredeyse ideal modeli durumundadır. Türkiye’de ise ulus-devlet sevgisi hem sağ hem sol cenahta tapınma düzeyine varmıştır.

Ulus-devlet bid’attır

Gerçekte ise ulus-devlet insanlık için kaçınılmaz bir kader olmadığı gibi, bir uygarlık ve “ilerleme” göstergesi de değildir. Ulus-devlet bir “bid’at”tir, kötü bir bid’at. Aslına bakılırsa, milliyetçilik ideolojisi hepimizin ruhuna işlemiş olmasaydı, bugün “uluslar dünyası”nı dünyanın doğal haliymiş gibi görmemiz de mümkün olmazdı. İnsanın özgürleşmesi ve barışçı toplumsal varoluş açısından ulus-devletin bırakınız ideal bir model olmasını, kendinden önceki siyasi örgütlenme biçimlerinden de daha iyi değildir. Ulus-devlet kendisini özdeşleştirdiği “ulus”u aşağı yukarı bir cemaat gibi tasarladığı için, kendisi de cemaatçi bir kuruluşu çok andırmaktadır. Vaktiyle Ferdinand Tönnies sanayileşmeyle birlikte Batı toplumlarının cemaatçi yapılardan “cemiyet”e (association) geçtiğini ileri sürmüştü. Bireyselliklerini aşarak ortak inanç ve değerlerde birleşen cemaatin zayıflamasıyla birlikte bireyselliğin öne çıktığı gevşek yapılı cemiyete geçiş, Tönnies’e göre, esef edilecek bir durumdu. Onu eleştirenler genellikle onun “cemaat”i romantize ettiğini ve modern toplumun aslında birçok cemaatçi özelliği sürdürmekte olduğunu söylerler. Kanaatimce, bugün daha da ileri giderek diyebiliriz ki, özellikle ulus-devletin konsolidasyonuyla birlikte cemaatçiliğin bırakınız geride kalmasını, tam tersine modernliğin de karakteristik bir özelliği haline gelmiştir. Modernlik şartlarında ulus-devletlerin bilinçli olarak izledikleri politikaların da katkısıyla sayesinde geleneksel cemaatler büyük ölçüde çözülmüşlerdir. Ama bu sefer de ulus ölçeği genişlemiş bir cemaat gibi kavranmaya başlamıştır.

Monserrat Guibernau ulus-devletin karakteristik özelliklerinden birinin yönetimi altındaki halkı kültürel türdeşleştirme aracılığıyla bütünleştirmeye çalışması olduğunu söyler. Milliyetçilik aracılığıyla sağlanan bu örtüşme devletin seküler temelde kutsallaştırılmasının da yolunu açmış, Martin Van Creveld’in deyimiyle, devlet araç olmaktan çıkıp bizatihi bir ‘amaç’ haline dönüştürmüştür. Kısaca ulus-devlet devletin Tanrılaştığı bir durumu temsil etmektedir. Bunun bildik Tanrı’dan pek de farkı yoktur; o kadar ki, onun uğruna ölmek de Tanrı’nın yolunda ölmek gibidir. Oysa, Ludwig von Mises’in hatırlattığı gibi, ulus-devlet öncesi çağların, “mazinin en büyük şerefi” devletin henüz tanrılaşmamış olmasıydı.

Yönetimi altında bulundurduğu halkı genişlemiş bir cemaat olarak tasarlamak, başka bir yanıyla, siyasal olanı “kültürel” olana indirgemek veya kültürel olanla tanımlamak demektir. Böylece ulus-devletler siyasi sadakati de kültürel anlamda ‘millileştirmiş’ olmaktadırlar. Bunun sonucu olarak, Hüseyin Kalaycı’nın dediği gibi, “ulus-devlet belli bir ulusa ait olmayanların dışlanmasının kurumsallaşması” anlamına gelmektedir. Asimilasyondan baskı ve ayrımcılığa, oradan etnik temizliğe ve soykırıma kadar, ulus-devleti, ulusu ‘saflaştırma’, ‘yabancı’ unsurlardan arındırma arayışına sevk eden de temelde budur.

Aslında ulus-devlet milliyetçiliğin bir projesidir. Ulus-devletin “tek bir birleşik halktan oluşan homojen bir yurttaşlık kitlesi”ne dayanma iddiası çoğu durumda gerçeğe aykırıdır; onun için, ulus-devlet ancak gerçekleştirilmesi gereken bir proje veya program olabilir. Milliyetçiliğin temel ideolojisini oluşturduğu ulus-devletler, böylece, istikrar ve meşruluklarını kendi nüfusları içinde ulusal bir kimlik inşa etmek veya onu kuvvetlendirmek suretiyle güçlendirmeye çalışmaktadırlar. Ve itiraf edelim ki, bugün itibariyle modern ulus-devlet egemenliği altında bulundurduğu halk veya halkları, ortak bir ulusallık bilincine dayanan duygusal bir cemaate dönüştürmeyi önemli ölçüde başarmış bulunmaktadır.

Bu arada, bir ulusa mensubiyetin yurttaşlara haklar tanıyan ve yükümlülükler yükleyen bir statü olarak algılanmasının “milliyetin ahlâki önemi”nden hareket eden bir görüş olduğunu da hatırlamalıyız. Buna göre, ulus ahlâki hayatın en üstün biçimidir; başka bir ifadeyle, -”yabancılar”a değil- kendi yurttaşlarımıza karşı yükümlülüklerimiz vardır. Öyleyse, sadece düşünsel olarak değil, duygular ve çıkarlar bakımından da bütün tebaasını tek bir amaç etrafında kenetleme başarısını gösteren ve ayrıca “yurttaş-yabancı” ayrımı sayesinde yurttaş haklarını insan haklarının önüne geçiren ulus-devleti nasıl halâ “sivil” bir birlik olarak görebiliriz?…

Ulus-devlet, Henry Maine’in işaret ettiği “statüden sözleşmeye” doğru olan gelişmeyi de tekrar tersine çevirmiştir. Bugün her ne kadar feodalitenin toplumsal sınıf ve zümrelere göre farklılaşan değiştirilemez statüleri en azından Batılı sanayi toplumlarında büyük ölçüde kalkmışsa da, başka bir açıdan bütün tebaa tek bir statüye, yurttaşlık statüsüne tabi kılınmıştır. Modern ulus-devlette bireyler sözleşme yoluyla farklı statüler tesisi edebiliyorlar, ama bu ancak ulus-devletin hukuki ve kültürel cenderesi içinde, son derece sınırlı olarak gerçekleşebiliyor.

Ulus-devlet kendi içindeki mikro statüleri geçersizleştirirken, kendisi bütün bir toplumu şartları değiştirilemez bir ‘ulus’ statüsüne hapsetmiştir. Artık insanların kaderini tek tek statüler değil, tek bir büyük, kuşatıcı statü, yani ulus-devlet kimliği ve ona bağlı yurttaşlık statüsü belirliyor. Artık ulus-devletin yurttaşı olmak herkesin birbirine benzemesini, tek bir cemaatçi ulus statüsüne hapsolmasını ifade eder hale gelmiştir. Ayrıca, insanların bu yurttaşlık statüsünü daha evrenselci ve kozmopolitan yönde değiştirmeleri de modernliğin şartlarında neredeyse imkânsızdır. Hatırlayalım; bugün dünyamızı parsellemiş olan ulus-devletlerden birinin yurttaşı olmadan ‘insan hakları’nızdan bile yararlanamazsınız.

Yurttaş olmak mecburidir!

Öte yandan, Hagen Schulze’nin dediği gibi, siyasi kimliğin duygu birliğine dayalı bir topluluk şeklinde kavranan “ulus cemaati”yle tanımlanması ulus-devleti misyonerleştirmiştir. Bu misyon fikri, kendi başına totaliter potansiyel taşıması bir yana, “öteki”lere karşı düşmanlığı da teşvik etmiş, içte ve dışta savaşçı ruhu beslemiştir. Nitekim, Avrupa’da kolektif bir varlık olarak ulusu yücelten entegrist milliyetçilik birçok örnekte ulus-devletin başka inançlara mensup olanlar üzerinde fiziksel güç kullanmasını onaylamaya götürmüştür. Bu “ulusal bencillik” aynı zamanda “iç düşman” düşüncesinin de temelini oluşturmuştur

Ulus-devletin totaliter potansiyelinin en önemli kaynakları işte bu misyonerleşme ve ötekileştirmedir. Modern devletin gelişmiş gözetim ve savaş teknikleri totaliterliği kolaylaştıran başlıca etkenlerdir. Bununla beraber, totaliterlik gelişmesi için en elverişli ortamı ulus-devlette bulmuştur. Anthony Giddens’ın işaret ettiği gibi, toplumu azami ölçüde gözetim altında tutmaları ve pasifleştirmeleri yüzünden, çağdaş dünyada totaliter bir yönetime dönüşme potansiyelinden tamamen muaf olan hiçbir ulus-devlet tipi yoktur.  Başka bir yanıyla bu, devlet seçkinlerinin “kamu yönetimi” ve bürokrasi aracılığıyla sivil toplumu devlete eklemleyerek onu devletin egemenlik alanı içine hapsettikleri anlamına gelir.

Açık Görüş, Star, 22.08.2010

Konuyla ilgili kaynakça:

–Giddens, Anthony (1985), The Nation-State and Violence: Volume Two of A Contemporary Critique of Historical Materialism (Berkeley and Los Angeles: University of California Press).

–Guibernau, Montserrat (1999), Nations without States: Political Communities in a

Global Age (Polity Press).

–Mann, Michael (1993), The Sources of Social Power, V. II: The Rise of Classes and Nation-States, 1760-1914, (Cambridge University Press).

–Morris, Christopher W. (1998),

An Essay On the Modern State (Cambridge University Press.)

–Schulze, Hagen (2005), Avrupa’da Ulus ve Devlet, Çev. Binder, T.,

(İstanbul: Literatür).

–Tilly, Charles (2009), “War Making and State Making as Organized Crime”, Zwolinski, Matt (ed.), Arguing about Political Philosophy (New York & London:

Routledge) içinde, ss. 78-89.

Tilly, Charles (1975), “Reflections on the History of European State-Making”, Tilly, Charles     (ed.) The Formation of National States in Western Europe (Princeton: Princeton     University Press), ss. 3-38..

–Van Creveld, Martin (1999), The Rise and Decline of the State (Cambridge: Cambridge University Press).

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,727TakipçilerTakip Et