Kosova’dan Libya’ya insani müdahale

Düşünüyorum da, “devletlerin egemenlik hakkına saygı” ve “ülkelerin iç işlerine karışmama” gibi eski ilkelerin geçerli olduğu dünya, bugüne göre daha güvenli bir dünyaydı galiba…
Her şey Yugoslavya’yla değişti. NATO’nun ilk kez, “uluslararası bir sorun” kulpu takmaya kalkışmaksızın, bir ülkenin iç sorununa askeri müdahalede bulunması hem de bunu uluslararası kamuoyunun alkışları arasında yapması uluslararası ilişkilerde yeni bir sayfa açtı. O günlerde hepimiz artık dünyada demokrasi, insan hakları gibi kavramların “devletin bekası, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü” gibi kavramlardan daha kutsal olduğunu düşünüyor açılan bu yeni sayfayı sevinçle karşılıyorduk. Bireyin ve birey haklarının devlet egemenliğinden daha üst bir yere yerleştirildiği günümüz demokrasi ve özgürlük anlayışı gereği, milli sınırlar, yerel caniler için sığınılacak limanlar yaratmamalıydı. Uluslararası hukuk “milli kasapları” o milli sınırlar içinden çekip alabilmeli ve cezalandırabilmeliydi. Dolayısıyla, uluslararası hukuk bu yeni duyarlılığı göz önüne alarak devletin egemenlik hakları ve iç işlerine karışmama gibi ilkeleri demode ilan etmeli ve devlet egemenliğinin sınırlarını yeniden tanımlamalıydı.

 

Açılan sözde “yeni” sayfanın, aslında şu eski bildiğimiz emperyalist-yayılmacı tezlere çerez yapıldığını görmek için fazla beklememiz gerekmedi. Irak işgaliyle birlikte gerçeğin duvarına tosladık. Irak, Afganistan ve işte şimdi de Libya tecrübesi “insani yardım” kavramının ne kadar tehlikeli ne kadar istismara açık bir kavram olduğunu acı bir biçimde gösterdi. Hatta hatta, 1999’da heyecanla desteklediğimiz Kosova Müdahalesi’nin bile daha sonraki yıllarda daha serinkanlı bir değerlendirmesini yaptığımızda, farklı bir getiri-götürü hesabıyla karşı karşıya kaldık. Örneğin, savaştan sonra NATO’nun silahlı Arnavut örgütü olan KLA’nın aynı vahşeti Sırplar’a uygulamasına göz yummasından dolayı ortaya çıkan zayiatın farkına vardık. Robert Fisk’in “Savaştan sonraki beş ay içinde öldürülen Sırplar’ın sayısı, NATO bombardımanı başlamadan önceki beş ay içinde öldürülen Arnavutlar’ın sayısına yaklaştı” değerlendirmesi tokat gibi çarptı yüzümüze. Economist Dergisi’nin “Bu savaşın amacı etnik temizliği durdurmaktı fakat bu savaşla birlikte etnik temizlik daha da arttı” cümlesiyle şoke olduk. Freedom House adlı düşünce kuruluşunun “Uluslararası güçler 1999 yılının ortalarında Kosova’ya girdikten sonra etnik temizliğin boyutları inanılmaz ölçüde arttı. 250.000’den fazla Sırp, Roman, Boşnak, Hırvat, Türk ve Yahudi bölgeyi terk etmeye zorlandı” tespitiyle birlikte “insani yardım operasyonu” olarak bilinen bu operasyonun üzerinde daha eleştirel düşünmeye başladık.

Evet, Kosova bütün bu insani yardım müdahaleleri arasında gerekçesi en güçlü ve haklı olanıydı. Ama o müdahalede bile korkunç istenmeyen yan etkiler ortaya çıkmıştı. Demek ki, “uluslararası kamuoyu” denen şeyin bir parçası olarak hepimiz, oturup Kosova ile başlayan bu sürecin yeni bir değerlendirmesini yapmak zorundaydık.

Ne var ki, Libya konusunda takınılan tutum, böyle bir değerlendirmeden çok uzak bir noktada olduğumuzu ortaya koyuyor. Bugün akıllı uslu birçok insanın, Libya’da yaşananlar karşısında hâlâ “Peki ne yapılsaydı; dünya, Kaddafi’nin muhalefeti kıyımdan geçirmesini seyir mi etseydi” deyip durması gerçekten moral bozucu bir durum.

Libya meselesine bir de şöyle bakmayı deneyelim: Bu ülkede yükselen muhalefetin Mısır’da olduğu gibi barışçı gösterilerle yetinmediğini, silaha başvurduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, Kaddafi yönetiminin yaptığı şey, barışçı gösterileri silahla bastırmak değil; muhalefetin silahlı ayaklanmasını silahla bastırmaya çalışmaktı. Ayrıca, bunu yaparken, Libya halkının önemli bir kesiminin de desteğini aldığını görüyoruz. Yani Libya’da Kaddafi’nin gitmesini isteyenler olduğu kadar istemeyenler de var. İşleyen bir demokrasi olmadığı için hangi kesimin ağır bastığını bilemiyoruz ama en azından Kaddafi’nin hiçbir kitle temeli ve meşruiyeti olmadığını söylemek mümkün değil.

O zaman şunu sormak gerekir:

Eğer bir ülkede iktidardaki gücün, ülke içinde başlayan bir silahlı ayaklanmayı silahla bastırmaya kalkması meşru görülmüyorsa ve askeri müdahaleye gerekçe yapılabiliyorsa, herhangi bir “koalisyon gücü”nün, Türkiye’de iktidarların yıllardır silahlı ayaklanma halindeki Kürt muhalefetini şiddetle bastırmaya kalktığını, 30 bin Kürt’ün katledildiğini söyleyip müdahale kararı alması da mümkün değil mi? Ve biz bunu meşru görebilir miyiz?

Yazımı, en başta söylediğim fikri biraz açarak bitireyim:

İnsan haklarının devletlerin egemenlik hakkından daha kutsal, daha korunası bir kavram olduğuna, dolayısıyla insani müdahale hakkına hâlâ inanıyorum. Ama yaşanan tecrübeler sonucu, bugünün dünyasında, bugünün uluslararası güçler dengesinde ve hukuk düzeninde insani müdahale dediğimiz şeyin doğru ve adil uygulanmasının mümkün olmadığına da aynı kuvvetle inanıyorum.

Kim bilir belki bir gün, daha eşitlikçi ve daha adil bir dünya düzeni kurulduğunda, insani yardım kavramının işgal emellerine alet edilemediği koşullarda, bu kavram da yeni bir muhteva kazanabilir.

Ama bugün galiba, şu babadan kalma “iç işlerine karışmama” ilkesine dönsek daha iyi olacak.

23.03.2010, Bugün

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et