Kerem Yavaşça- Pestenkerani Demeç Verme Hürriyeti

Liberal Demokrasi ve Toplumsal İyi Arasında Sıkışan Yöneticileri Anlamak: Pestenkerani Demeç Verme Hürriyeti

Modern demokratik rejimler, konut dokunulmazlığı ve özel yaşamın gizliliği gibi birçok bileşeni içeren ve bireyin yaşam tarzını güvence altına alan “temel hak ve hürriyetler” üzerine bina edilirler. Ancak kazananı ve kaybedeni behemehâl belirleyen bir süreç sonunda ortaya çıkan iktidarların demokratik yaşamın mihenk taşı olan bu kavramları zorlama yorumlarla esnetebilmesi yahut daraltabilmesi bir vakıadır. Bu süreçten kasıt şüphesiz kamuoyu desteğidir. Bunu ölçmenin yegâne geçerli yolu ise belirli aralıklarla yapılan seçimlerdir.

Bu durumda iktidara namzet olan partiler, ideolojik görüşleri çerçevesinde oluşturdukları plan ve programlar yoluyla seçmenlerin takdirini kazanmaya çalışırlar. Bu süreç, farklı toplum yapılarına göre çeşitlenebilir. Yerel koşullar, kültürel dokular, etnik yapı, din ve mezhep konuları ve toplumsal sınıf yoğunluklarının değişken olması bu çeşitlenmeyi sağlayan ana unsurlar olarak sayılabilir. Seçmen açısından ise demokratik kültürün oluşmasında kritik rol oynayan demokrasi tecrübesi sahipliği ve bu tecrübede ortaya çıkan gözlemlenebilir sosyo-politik kırılmalar, toplumun oy verme davranışının çeşitlenmesini kısırlaştırarak yalnızca hayat tarzı benzerliğine dayalı bir biçimde tezahür etmesine yol açabilir. Bununla birlikte, seçimlerden en çok oyu alan parti olmak için rekabet eden siyasal partiler, toplumdaki bu eğilim üzerinden kurguladıkları bir seçim stratejisi yaratmakta tereddüt etmeyeceklerdir. Zira bu teknik, toplum içinde akan nehrin debisini kullanmaktan başka bir şey değildir. Bu şekilde görece daha az enerji harcayarak, strateji oluşturma süreçlerini kolaylamak suretiyle ekseri seçmende mevcut bulunanı “lehte oy”a çevirmek mümkün olmaktadır.

Esas mesele ise yukarıda söylenenlerin işlerliğini ve kolaycılığını fark eden siyasal partilerin, seçim stratejilerini sistematik ve sürdürülebilir bir hale dönüştürerek iktidarın asli görevlerini tali dahi tayin edememesi durumudur. Bir başka deyişle problem, seçim stratejilerinin, iktidarın asli ilkeleri gözeten sorumluluğunun önüne geçme riski taşımasıdır. Sistematikleşen bu seçim refleksleri zamanla parti yöneticilerinin omuriliğine mi yerleşmektedir yoksa onlar için kazanması kolay, basit bir çocuk oyununa mı dönüşmektedir, söylemek zor ve fakat partilerin kolayca nasiplendikleri söz konusu stratejinin yalnızca seçim öncesi dönemle sınırlı kalmayıp bir parti politikası haline dönüştüğünü söylemek kesinkes daha kolaydır.

Bu stratejinin “oy verme davranışı” üzerindeki etkisi ise ülke gündemindeki tartışmaların derinleşmesine mani olmak marifetiyle sığ bir tarz-ı hayat çekişmesi üzerinden safların sıklaştırıldığı, kutuplaşmanın ve ayrışmanın keskinleştiği nihayetinde yay gibi gerilen bir toplumu genişleyemeyen bir siyaset kültürüne hapsetmesidir. Keza söz konusu saf tutma sonucunda çoğunluğun azınlığa tahakkümü meselesinin gündeme gelmesi anormal olmayacaktır. Hülasa, çoğunluğun iktidarı, tahakkümü “de jure”  hale dönüştürme niyetinde olmasa bile hayat tarzı üzerine inşa edilen bir siyaset kültürünün ekalliyet durumunda kalanlarda “tehdit algısı” yaratması olası bir duruma delalet edecektir.

2011 genel seçiminden 3. kez tek başına iktidar olarak çıkan AK Parti’nin, tüm yaşam tarzlarının güvence altında olduğuna dair teminatı geniş ölçüde doğrulanabilir bir olguydu. Ne var ki seçim sonrası dönemde bizatihi Başbakan Erdoğan tarafından yersiz ve zamansız yapılan çıkışlar gündemin en önemli tartışmaları haline geldi. “İçki içen ayyaştır” önermesi,  “İçki içeceğinize üzüm yiyin” nasihati, “Dindar gençlik yetiştireceğiz” vaadi ve son olarak “Öğrenci evlerinde karmaşık şeyler oluyor” çıkışları birbirinden bağımsız konular içerse de, bir kesimin yaşam tarzını hedef alan bir hat çizmekte olduğu aşikârdır. Şüphesiz tarihi boyunca hemen her iktidardan hürriyetler açısından baskı dışında bir şey görmeyen Türkiye toplumunun önemli bir bölümü için bu çıkışlar normal karşılanabilirdi. Nitekim bu sözler toplum içinde bolca bulunabilen otoriter bir aile babasının sözlerinden farklı değildir. Ne var ki bu nasihatçi babanın sözlerinin toplumun çoğunluğu tarafından onanması ya da desteklenmesi, kendi yaşam tarzının tehdit altında olduğunu düşünen azınlıkta kalan kitlenin tedirginliğini örtmez. Esasen burada sözü edilen rahatsızlığı kangrene çeviren unsur, mahalle baskısının, bizzat devlet aygıtını yöneten Başbakan tarafından yönlendirilen bir baskı olması durumudur. Hülasa, bireyin yaşam alanına müdahale yapabilme tekeline sahip bir aygıtı yöneten kişinin herhangi biri gibi davranma lüksü yoktur. Pestenkerani açıklama yapma (saçmalama hakkı) ya da işi küheylan bir tavırla buyurganlığa dökme hakkı hiç yoktur. Dahası, ülke yöneticilerinin seçimleri kazanmalarının sınırsız yetkilere sahip oldukları manasına gelmediği unutulmamalıdır. Zira demokrasi, ne yönetenler ne de yönetilenler açısından, sınırsız özgürlüklerin sunulduğu rejimin adı değildir. Aksine oyunun kurallarının belli olduğu, belirli şartlar altında özgürlüğün devletin baskısından kotarılıp bireye ve topluma yayıldığı rejimin adıdır. Esas sorun, özgürlük meselesine dair açıklama yapan kişiler devlet yöneticileri olduğunda ortaya çıkmaktadır. Keza toplum içinde farklı hayat tarzını benimseyenler arasında düşük yoğunluklu gerilimler olabilir. Demokratik bir yönetim anlayışının yapması gereken ise özgürlüklerin daraltılması üzerine yorumlar yapmak değil yapısı itibariyle hassasiyet içeren özgürlükler konusunda “tolerans” kavramı çerçevesinde “bir arada yaşamı” güçlendiren söylemler üretmek olmalıdır. Zira samimiyetle ve yalnızca toplumun iyiliği düşünüldüğü için yapıldığı söylenen açıklamalar, totaliter devlet anlayışına yönelik olmaktan öteye geçemeyecektir.

Bu meyanda Başbakan’ın öğrenci evleriyle ilgili açıklamasının yumuşatılacak, asgarileştirerek tevil edilecek bir yönü maalesef yoktur. Söz konusu açıklama, alenen, bireyin özgürlük alanına doğrudan bir müdahale içermektedir. Dahası bu açıklamanın zamanlaması konunun hassasiyetini arttırmıştır. Üniversite öğrencilerinin başını çektiği ve birçok boyutu olmasına rağmen öz itibariyle hayat tarzına müdahale motivasyonuyla hareket eden bir kitlenin de içinde bulunduğu “Gezi Parkı Protestoları”nın üstünden daha 5 ay geçmemiştir ki üniversite öğrencilerinin hayat tarzıyla ilgili açık bir müdahale içeren bu çıkış akıl karı bir iş gözükmemektedir.

“Peki, bu açıklamaların sebebi ne olabilir?” sorusunun cevabını bir başka soruyla daraltmak mümkündür: “Başbakanın açıklamaları samimi bir baba şefkati mi içerir yoksa pragmatist bir seçim stratejisi midir?”

Başbakan’ın öğrenci evleri açıklaması, bir kesim tarafından öğrencilerin iyiliğini düşünen ve samimiyet içeren bir anlayışla söylendiği iddia olunsa da, söz konusu açıklamanın yapıldığı makam bu samimiyet merakının yeri değildir. Nitekim yönetici vasfını taşıyanlar göz önünde olan kişilerdir. Açıklamalarına herkesten daha çok dikkat etmelidir ve eleştiriye açık olmalıdır. Hülasa yapılan açıklamanın iyi niyetle ve öğrencilerin iyiliği için yapıldığı söylense de bir kesim tarafından tehdit olarak algılanabilir. Öyleyse açıklamanın saikleri değil, sonunda ortaya çıkan neticeleri yani yarattığı “algılar” önemlidir. Hatırda tutulmalıdır ki yönetim bir anlamıyla “algıları kontrol etme ve sevk etme” (yönlendirme) sanatıdır.

Bunlardan farklı olarak, güçlü bir başbakan, kendini, ailesinin olduğu gibi partisinin de babası olarak görebilir ve parti üyeleri hatta ona oy veren seçmenler tarafından baba figürü olarak görülebilir fakat toplumun tamamı söz konusu olduğunda bu tavır yürümez. Çünkü toplum hayatı çeşitli ahlaki kodlar içermektedir. Bu kodlar monolitik değildir, çok boyutludur, yeknesak bir düsturla anlaşılamaz. Durağan değil, dinamiktir ve zaman içerisinde değişebilir. Demokratik rejimlerde devlet aygıtını kontrol eden yöneticilerin en mühim görevlerinden biri de bu çeşitliliği “tek”e indirmek ya da arasından birini yeğ tutup diğerlerini baskı altında tutmak değildir. Aksine yönetimin görevi bu çeşitliliklerin birbirlerini bastırmalarının önüne geçmek için yönetimin farklılıklar arasında tarafsızlığını öne çıkartmak olmalıdır.

Yönetim için en modern stratejiler, kurumlar, cihazlar icat edilse de bu enstrümanları kullananın mükemmel bir yaratık olmayan (robot olmayan) insan olduğunu unutmamak gerekir. Keza yönetimi oluşturan kişilerin kendilerine ait inançları, ahlaki kodları, hayatı kavrayış biçimleri vardır ve hatta bu toplumun genelinde var olan bir anlayışla da paralel olabilir. Ne var ki devlet yönetimini değerli kılan ve zor bir iş haline sokan da tam olarak devletin, bireyin yaşamına müdahale gücünü elinde tutmasından kaynaklanmaktadır. Yani sizi güçlü yapan şey aslında en zaafi noktanızdır. Bu sebeple devlet yöneticisinin kendini, egosunu, kibrini törpülemesi gerekir. Böylece sizin gibi yaşamayanı hedef tahtasına oturtmak, gayrı meşru yaşam tarzına sahip olduğunu ilan etmek gibi iktidar çürümesine yol açan potansiyel ve yaygın bir hastalıktan kurtulabilirsiniz.

Söz konusu açıklamayla ilgili akla gelen bir diğer soru ise bu açıklamanın ne gibi neticeleri olduğuna dairdir. Öncelikle Başbakan’ın basına kapalı bir toplantıda söylediği sözlerin sızması ya da kasten sızdırılması (eğer bu bir strateji ise) ile birileri Başbakan’ı savunmak durumda olduğunu düşünerek açıklamalar yaptılar. Önce Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Başdanışmanı Yalçın Akdoğan ardından farklı bir tarzda İçişleri Bakanı Muammer Güler’in açıklamaları geldi. İlk iki açıklama, bu sözlerin “asparagas“ olduğuna dair idiyse de Başbakan “söylediğimi reddetmem” diyerek bu zatları zor duruma düşürmekte beis görmemiştir. Böylece Başbakan’ın sızan haberleri doğrulaması tevil çabalarını boşa çıkartmıştır. Bunun ardından gelen İçişleri Bakanı’nın öğrenci evlerini potansiyel terör örgütü yuvası ve fuhuşa açık mekânlar olarak nitelemesinin, Başbakan’ın açıklamasından daha vahim olduğu söylenebilir. Çünkü Başbakan’ın açıklamalarına güvenlik boyutu içeren teorik bir altyapı kazandırma çabası, ötekileştirmenin boyutunu ahlaki bir zeminden çıkartıp suç örgütlerine varması muhtemel kriminal bir zemine yerleştirmektedir. Bu açıklamalardan sonra bırakın kozmopolit yapısıyla öne çıkan büyük şehirlerdeki öğrenci evlerini, muhafazakâr kültürün daha yoğun var olduğu taşrada okuyan üniversite öğrencilerinin ne denli zor durumda bırakıldığını ve yerel toplumun önemli bir bölümü tarafından hedef kitle olarak mahalle baskısına maruz kalacağını hesap etmek zor değildir.

Bunun yanı sıra, Türkiye toplumunda bir araştırma yapılsa Başbakan’ın öğrenci evleriyle ilgili fikirlerinin toplumun büyük bir bölümü tarafından paylaşıldığı sonucunun ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Lakin bu sonuç, öğrenci evleri üzerinden bireyin yaşamına müdahale etmeyi meşrulaştırmaz. Zaten insan hak ve hürriyetlerini gözeten demokratik rejim bunun için modern toplumun en önemli kazanımı değil midir? Bir başka ifadeyle, modern demokratik anlayış, azınlıkta kalana ve yaygın olan “normalin “dışında kalana yaşama şansı tanımanın bir tezahürüdür. Bu duruma itiraz olarak “peki, devlet birey ve/veya toplumun “iyi”si için müdahale yapmayacaksa ne iş yapacak? “denilebilir. Haklılık payı da vardır. Bu sorunsalı aşmak için demokratik rejimin benimsenmesi gereken yöntem ise teşvik ve yönlendirmekten daha öteye geçmeyen bireyin rızasına dayalı tutumlardır. Diğer bir ifadeyle devlet, özgürlüklerin yerleşik hale gelmesi, bireyin ve toplumun kendini geliştirebilmesi, beden ve ruh sağlığı gibi “toplumsal iyi”yi ilgilendiren konularda, analitik ve bilimsel süreçler sonunda ortaya çıkabilmiş verilere, son sözü bireyin iradesine bırakmak suretiyle teşvik eder ve bilgilendirir. Nihayetinde “bilgilendirilmiş onay” ile devlet toplumun iyisine hizmet eder. Bu iyinin ortaya çıkışı şüphesiz, devlet yönetimini elinde tutan iktidarların ideolojik görüşleri çerçevesinde farklılaşabilir/çeşitlenebilir.

 

Son olarak bir çıkarım yapmak gerekirse: Bir yönetici, kendi hayat görüşünü biricik ve mutlak surette gerçeği kavrayan ve bunun için politikalar üreten bir düşünceler bütünü olduğunu varsayabilir. Ne var ki devlet yönetimi başarısının “en iyi”nin değil, en iyi uyum sağlayanın eseri olması varsayımına dayanarak bir öncelik belirlemek gerekecektir. Buna göre yöneticinin ve toplumun çoğunluğunun benimsediği fikirler ve toplumda azınlık durumda olanın kendini baskı altında hissetmesi arasında bir önceliğe varmak ya da tercih yapmak gerekebilmektedir. Farklı yorumlara açık olsa da bana göre cevap basittir: “Eğer mevcut rejim demokratiklik ve hatta ileri demokratiklik iddiasındaysa, hiç şüphesiz, önemli olan ideolojik formasyonlar değil, insan hak ve hürriyetleri temelinde, genel olarak birey özgürlüklerinin kısıtlanmaması ve spesifik olarak özel hayata müdahale edilmemesi kuralını gözetmektir.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et