Kartaca’da Faiz Lobisi Fobisi

Toplumlar balığa benzer; çürümeleri hep beyinden başlar.” – Bir Çin atasözü.

Politik Gündemimizin Bir Yansıması Olarak Faiz Lobisi Söylemi

Doğrusu son zamanlarda ben de kendimi naif hissetmeye başladım. Atilla Yayla’ya katılmamak mümkün değil. Zor memleket. Akıl, mantık, izan, ara ki bulasın (I).  Havasından geçilmez entelektüellerimiz arasında bile bu erdemler norm değil, istisna. Liberallerin bu ülkede gerçekten çok zor koşullar altında yaşadığı kabul edilmeli. Şaka değil.

Örneğin, saf bir liberal olarak, dershanelerin kapatılması meselesinin malum cemaat mensuplarının mülkiyet hakları, girişim özgürlüğü gibi liberal ilkeler hakkında daha çok düşünmesini sağlayabileceğini tahmin etmiştim. Ama görebildiğim kadarıyla, pek böyle olmamış gibi. Doğru ya, bugünden yarına kim bekleyecek, onlarca yıl süren devlet içinde mevki ve makam edinme çabaları boşa mıydı? Güç ve iktidar sahibi bir cemaat ya da cemaat adına hareket eden bir grup bu gücü kullanmasın da nereye ya da ne zamana saklasın? Hem akıllarına başka da bir mücadele yöntemi gelmiyordur muhtemelen. Devlet zulmünden, adını koyalım, Kemalist devlet zulmünden mustarip olmuş bir cemaatin, “demek ki, kendimi korumak için devlette kendime yer açmalıyım, devleti kullanmalıyım” demesi sadece kendisinin suçu değil ki, ona geçmişte ve bugün –dershanelerin kapatılmasıyla– zulmedenlerin de kabahati var.

Veya bir siyasi parti bile olamayan “ana muhalefet partisi” CHP’nin içler acısı durumu. Alternatif fikir ve politika üretmek yerine, her şeye karşı çıkan ve hep muarızlarının başarısızlığından, yolsuzluğundan, hatalarından ümit devşiren bir devlet partisi. Resmi ideolojinin imtiyazlı konumundan rahatsızlık duymak yerine, bu konumu tahkim etmek için her türlü fırsatın üstüne konan bir tür politbüro. AKP şöyle, böyle, peki AKP belki senin dediğin gibidir, anladık da, ama sen nesin, veya sen nasılsın? Hem AKP o kadar kötü ise ve sen de o kadar iyi isen, bu halk neden sana oy vermiyor, kemikleşmiş seçmeninin haricinde. Kamuda başörtüsü özgürlüğüne, TBMM’deki başörtülü vekillere demokratik toplumsal rüzgara karşı duramadığı için kerhen, sözde bir evet, hatta evet bile değil sessizlik içinde kalma. Fakat seçilmiş hükümetin sandık dışı her gayrimeşru yolla devrilmesi için sokak şiddetine bile destek. Memleketin entelektüelleri yıllardır CHP’nin kurtuluşu nasıl olur diye tartışıyorlar da tartışıyorlar. (Bu arada ben 36 yaşıma geldim. Ve bir kez bile CHP’nin seçim kazandığını görmedim). Ama söylenen tonlarca laf bir kenarda dursun, CHP’nin zor olanı yapmaya, belki on yıllarca sürecek bir seçmeni ikna etme çabasına girmeye ne niyeti ne de mecali var. Bu ülkede seçilmiş bir hükümeti siyaset dışı ve gayrimeşru yollardan düşürme imkân ve ihtimali var olduğu sürece, CHP’nin bu gayrimeşru yöntemlere yüz çevirip normal bir siyasi partiye dönüşmesini beklemek gerçek üstü bir iyimserlik. Bize cumhuriyet diye bir askeri vesayet rejimini dayayan CHP’nin kendi varlık nedenine aykırı hareket etmesi ne kadar mümkün olabilir ki.

Memleketteki zihniyet çürümesinin diğer bir örneği, “yeter ki Tayyip gitsin de, ne olursa da olsun” mantığı. Tabii buna mantık denebilirse. Şahsen, “enflasyon fırlasın, ekonomik çöküş yaşayalım, çözüm süreci bitsin, Marmaray yıkılsın, dolar 3 TL, 3 de yetmez 5 TL olsun, konut balonu çöksün, ama Tayyip gitsin” diye beddua eden reel insanları görünce üzülmeden edemiyorum. İdeolojik ve yaşam tarzına dayalı körlüğün en kötü örneklerinin bizde bu kadar çok olması hiç de hayra alamet değil ve son derece düşündürücü.

Bu zihinsel çöküntü durumu ülkemizde sadece bir kesim veya kanada özgü değil. Konu ekonomi olunca durum daha da kötü bir hal alabiliyor ne yazık ki. Gezi Parkı olaylarının başlamasından bu yana, faiz lobisi tartışmaları gündemden düşmüyor. Meseleden anlayan anlamayan, bilen bilmeyen herkes atıp tutmakta bir sakınca görmüyor. Dolayısıyla, benim en beğendiğim köşe yazarlarından birisi olan Engin Ardıç bile “faizler artarsa enflasyon da artar” diye yazdığında çok da şaşırmamıştım (II). Bir başka güncel örnek son dönemde kurlardaki artış eğilimi ile ilgili. Hemen herkes kurlardaki yükselişi sadece kötü bir gelişme olarak görmek istiyor. Kur yükselişinin, ithal mallarını pahalılaştırıp ihraç malları fiyatlarını ucuzlatmak suretiyle, cari açığı iyileştirici bir tesire sahip olacağını hatırlamak isteyen pek yok gibi. TL’nin değeri düşmesin, satın alım gücü azalmasın elbette. Ama bunu sağlayacak bir daha çok mal ve hizmet üretim gücüne sahip değilsen, emirle veya MB’nin piyasaya girip tekme tokat atarak döviz fiyatlarını manipüle etmesiyle kendini kandırmasan daha iyi.    

“Faiz Lobisi” Söylemi

Başbakan’ın MB’nin son faiz artırım kararı üzerine söyledikleri ile bu yazıdaki asıl meramımı anlatmaya başlamak isterim. Sayın Başbakan’ımızın ifadeleri şöyle;

Şimdi tabii ben bir defa faizin yükseltilmesine her zaman karşıyım. …Ben enflasyon olayında enflasyon ile faizin ters orantılı değil, doğru orantılı olduğuna inanırım. Yani enflasyon ile faiz arasındaki ilişki sebep netice ilişkisidir. Faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Faizi yükseltirseniz, enflasyon da yükselir. Düşürürseniz, ikisi beraber düşer.(III).

Tabii, Başbakan’ın bu fikirlerinden yeni haberdar değiliz. Daha önce de kendisi bu düşüncelerini, kimi zaman kendisinin bir “iktisatçı” olduğunu da eklemek suretiyle dile getirmişti. Aslında “Finansal Müdahale Dürtüsü” başlıklı son yazımda faiz lobisi söylemi ve faiz fenomenine bir hayli değinmiştim (IV). Bu yazıda ise diğer bazı önemli gördüğüm hususlara değinmek amacındayım.

Başbakan’ın bu fikirde olmasının nedenleri üstüne bazı spekülasyonlar yapılabilir. Örneğin, kimilerine göre Başbakan “Faiz Lobisi” ile aslında “Yahudi Lobisi” demek istiyor. Yahudi lobisi demek politik bakımdan doğru olmadığı için faiz lobisi söylemi doğuyor. Daha inandırıcı gibi görünen bir başka neden, Başbakan’ın İslamcı kökenleri. Siyasete Milli Görüş geleneği ile başlamış eski bir İslamcının faiz karşıtlığı söz konusu olabilir. Fakat, benim için daha önemlisi, Sayın Başbakan’ın, iktisat tarihi ve teorisi tarafından en sağlam şekilde yanlışlanan bu fikirleri benimsemiş olması. Bu noktada ifade etmeden geçemeyeceğimiz bir diğer husus, politikacılarımız arasında, zaten yeterince genellikle hüküm süren, “eksojen nedenler” söylemi. Bizim politikacılarımıza göre memlekette iyi olan ne varsa, bu onlarla ilgili ve onların başarılı icraatlarının sonucu. Kötü olan şeylerin varlığını inkâr etmediklerinde ise, bu mutlaka ama mutlaka bir iç düşmanın veya dış mihrakların veya bu ikisinin şeytanî bir işbirliğinin sonucu. Siyaset erbabı bu mantığı sonuna kadar sömürmekte doğrusu çok başarılı. Şahsen, komplo teorilerine tamamen kapalı değilim. Bu dünyada kötücül amaçlara sahip kötü insanların şeytanî tertiplerinin olabileceğini ve bunların kimi zaman başarılı bile çıkabileceğini düşünürüm. Ama kimilerinin inanmaya istekli olduğu gibi, her toplumsal olayı komplo teorileriyle açıklamaya çalışmanın mümkün olmadığı da ortada. Hele ki, sizin fikirleriniz, sizin siyasi partiniz, sizin futbol takımınız söz konusu olduğunda her muhalif ve muarızı bir komplo düzeneğinin parçası olarak görmekteyseniz veya politik, iş, ya da özel yaşamınızda karşılaştığınız başarısızlıkların hep sizin dışınızdaki nedenlerle gerçekleştiğine inanıyorsanız, korkarım ki, zihnen pek sağlıklı değilsiniz.

Faiz Neden Vardır, Oranlar Kim Tarafından veya Nasıl Belirlenir?

Gelin hep beraber kendimize soralım. Nasıl olur da, bir iktisatçı faiz oranlarındaki yükselişe her zaman karşı çıkar? Faiz oranlarının yükselmesini gerektiren ekonomik (ve hatta politik) koşullar hiç olamaz mı? Bu koşullar eğer var olabilir ise, bir iktisatçının yine de faiz oranları artışına hep karşı durması bir kişisel değer yargısı ve temenni olmanın ötesinde ne gibi bir anlama gelebilir? Bir an için ve tartışmanın hatırına, faiz lobisi söyleminin ve onun altında yatan “faiz olgusu”na dair kusurlu anlayışın doğru olduğunu varsayalım. Müdahaleci ekonomistle el ele verip gözlerimizi kapatalım, huşu içinde, faiz oranları ebediyete kadar baskı altına alınmalıdır, faiz oranları fiilen sıfıra indirilmelidir diyelim. Şu halde, bu mantığı (ya da mantıksızlığı) sonuna kadar takip edip, faiz kazançlarını topyekün gayrimeşru ilan etmemiz gerekmez mi? Faiz geliri edinen bütün mevduat sahipleri, bütün kreditörleri, peşin ödeme indirimi veya vadeli satış yapan bütün esnafı ve tacirleri kovuşturmamız ve tasfiye etmemiz de gerekmez mi? Yani fiilen topluma karşı savaş açmamızı gerektiren bir yol olmaz mı bu? Bunlardan sadece birisini, en çok nefret edilen kreditörleri tutuklayıp hapse atsak acaba memleketin refah seviyesi artıp, rantiye sınıfı tasfiye edildiği için enflasyon sıfıra mı iner? Eğer böyle değilse, nedir o faiz lobisi söylemi?

Faiz nedir, neden vardır? Aslında çok basit. Faiz iktisatçıların “zaman tercihi” diye adlandırdıkları şeyin sonucunda doğar. İfadenin çok havalı olması ve teknik kokması gözünüzü korkutmamalı. Bu kavramın günlük konuşma dilimizdeki karşılığı “sabırsızlık”. Varsayalım ki, aylık 5.000.-TL’lik bir geliriniz var. Bu para mevduat hesabınıza yattığı anda, bugün tüketmek ile yarın tüketmek arasında bir tercih yaparsınız. Yani, elinizdeki kaynağı ihtiyaçlarınızı dikkate alarak zaman boyutu üzerinde tahsis edersiniz. Diyelim ki, aylık ortalama 4.000.-TL harcamaktasınız. 1.000.-TL’yi gelecek ihtiyaçlarınız için ayırdığınız anda, bir ödünç verilebilir fonlar piyasası oluşur. Siz bu piyasaya ödünç verilebilir bir kaynağı arz eden kişi olursunuz, tam olarak bugün tüketmekle yarın tüketmek arasındaki kararı verip, zaman tercihinizi yaptığınız anda.

Varsayalım ki, hayalinizdeki eve sahip olmak için yanıp tutuşmaktasınız. Depreme dayanıklı, en azından bir şekle şemale sahip bir evde eşiniz ve çocuklarınızla mutlu bir hayat sürmek özleminiz var. Ve ben çantamdan şak diye hayalinizdeki evin iki farklı tapusunu çıkarıyorum. Size diyorum ki, “Bunlar tamamen aynı iki evin tapuları. Tek fark var. Beyaz renkli olan tapuyu alıp hemen bugün taşınabilirsiniz. Siyah olanı ise sadece ve sadece 14 Şubat 2024’te kullanmaya başlayabilirsinis.” Soru şu, hangi tapu sizin için daha değerlidir. Elbette beyaz renkli olanı, çünkü bir on yıl daha beklemek istemezsiniz. O vakte kadar yaşayacağınız bile kesin değildir. Zaman kıttır. İhtiyaçlarımızı karşılayacak diğer maddi kaynaklar da. Hayalinizdeki ev için hissettiğiniz sabırsızlık sizin bugünden kullanacağınız eve daha yüksek bir değer biçmenize neden olur. İnsan doğasının bir gereği olarak, örneğin, Şubat 2014’te tüketeceğiniz gıda Şubat 2015’te tüketeceğiniz aynı gıdadan daha değerlidir. Çünkü Şubat 2015’e varabilmeniz için, öncelikle Şubat 2014 ve sonraki takip eden aylarda, yeterince gıdayı tüketmeniz gerekir. İşte yukardaki örnekte renklerin ifa ettiği işlevi gerçek dünyada faiz oranları ifa eder. Beyaz ve siyah arasındaki bütün renk ve ton farklılıkları, tek kelime ile namı diğer “faiz”dir. Evinize bugünden sahip olmanın bedeli, eğer bugün yeterli kaynağa sahip değilseniz, 10 yıl boyunca ödeyeceğiniz konut kredisi taksitleridir. Örneğin, Anneler Günü veya Sevgililer Günü gibi belirli tarihlerde tüketim harcamalarının artışı bu yüzdendir. Yaşlı ve hasta anneniz sizden 10 yıl sonraki değil, bugünkü Anneler Günü için ilgi beklemektedir.

 Dolayısıyla, faiz oranları keyfî bir iradenin yapay olarak ürettiği bir engel değildir. Ya da bir çıkar gurubunun komplocu bir kaprisi de değildir. Faiz oranları bir göstergedir. Toplumun tasarrufları hakkında bize gerçeği söyleyen bir gösterge. Tasarrufların bol olduğu bir ortamda azalma eğilimine girer. Tasarruflardaki daha kıt bir seviye ise oranları yükseltir. Bu değişimler, aynı zamanda, kendi kendisini dengeleyici bir sürecin başlangıç ve sonucudurlar. Faiz oranlarındaki yükseliş, tasarrufların artışını teşvik eder. Bu teşvikin sonucunda, oranlar tekrar azalmaya meyleder. Sonuç, aşırı geniş bir bantta hareket etmeyen bir faiz oranları seyridir. Müdahale edilmemiş bir piyasada, toplumun gelirinin tümünü hemen bugün harcaması mümkün olmadığından, faiz oranlarının % 100 olması düşünülemez. Ne de toplumun bütün gelirini harcamadan, hiçbir tüketim yapmadan durması ve faiz oranlarının % 0 olması mümkündür. Sadece tek bir durumda, kozmik bir düğmeye basıp, hayatın kendisini ve zamanın akışını durdurabilirseniz faiz oranlarını gerçekten ve bütünüyle ortadan kaldırabilirsiniz. İslamî hukukta bile peşin ödemelerde indirim ve kredi işlemleri için ek ücrete ekseriyetle izin verilmiş olması bu gerçeğin bir yansımasıdır.    

Gerçek dünyada, bütün piyasalarda fiyatlar vardır. Ödünç verilebilir fonlar piyasasındaki fiyat ise faizdir. Bu fiyatlar piyasa aktörlerinin karar vermeleri için elde mevcut en etkin ve öncelikli koordinasyon vasıtalarıdır. Elbette, bu fiyatlara dayalı koordinasyon mekanizması mükemmel değildir. Ne de mükemmel olmak zorundadır. Finansal sahada görünmez elin işlevsel olabilmesi için hayali bir mükemmellik olan “tam rekabet piyasalarına” ihtiyaç duymayız. 20. Yüzyılın Mises, Hayek, Kirzner ve Rothbard gibi büyük iktisatçılarının ekonomi bilimine önemli katkılarından birisi, görünmez elin var olması için tam rekabet koşullarının var olmasının gerekmediğini göstermiş olmalarıdır. “Görünmez el” genel rekabetçi denge teorisinin gerçek dünyadan uzak kalan varsayımlarına ihtiyaç duymaz ve tam da gerçek dünyadaki mükemmellikten uzak koşullar sayesinde çalışır. Sistemi harekete geçiren ve görünmez bir elin işbaşında olmasını temin eden şey, tam olarak girişimcilerin ve tüketicilerin hata yapması ve sistemin bu hataları süreç içinde açığa çıkarma ve tadil etme yeteneğidir. Eğer Adam Smith, görünmez elin işlevsel olması için tam rekabet koşullarının var olması gerektiği şeklindeki bir iddia ile karşılaşsaydı, eminim ki hayli şaşkınlığa düşer ve “bu zaten benim söylediğim şey değil” derdi. Kaldı ki, serbest piyasa sisteminin bir koordinasyon sorununa sahip olması ve bu sorunla mükemmel olmayan bir süreçle baş etmeye çalışması onun aleyhine delil olarak da kullanılamaz. Çünkü serbest piyasanın alternatifleri, teori ve tarihin yeterince açıklıkla gösterdiği gibi, çok daha ağır koordinasyon bozukluklarıyla malûl olmuştur.

Piyasaların Koordinasyonuna Karşı Devlet

Türkiye’de 2000’li yıllarda yabancı sermayeli bankaların da sektöre dahil olmasıyla rekabet yoğunlaşmıştır. Sadece bu da değil, rekabeti sadece piyasadaki oyuncuların sayısı ile tanımlamak eskiye göre daha elverişsizdir. Artık bankalar müşterilerine yüzden fazla farklı finansal ürünü sunabilmektedir. Bu ürün bolluğunun kendisi bir rekabet baskısı teşkil etmekte ve finansal planda müşteri egemenliğini artırmaktadır. Farklı bankalarda bol kredi limitlerine sahip müşteriler bankaların gittikçe artarak müşteri odaklı iş yapma baskısını hissetmesine neden olmaktadır. Hayalî bir tam rekabet koşulları seti bankacılık sektöründe var olmadığı için faiz oranlarının serbest bırakılamayacağı şeklindeki argüman, devlet müdahalesinin, (ya da finansal piyasalar özelinde bir merkez bankası veya bir düzenleme kurumunun), her halükârda bizi tam rekabete taşıyacak hikmet ve kudrete sahip olduğu yönündeki zımnî varsayıma dayanır. Zımnî, çünkü bu varsayım onu dile getirenler tarafından dahi neredeyse fark edilmez. Onlar sadece devletin her beşeri kurumu kısıtlayan sınırlardan azade olduğu şeklindeki ezberlerini tekrar edip dururlar. Onlara göre, tek tek piyasa karar birimlerinin eksik bilgi sorunu, konu diğer bir beşerî kurum olan devlete geldiğinde söz konusu olmaz. Başka bir deyişle, devlet artık beşeri bir kurum olarak düşünülmez. O neylerse güzel eyler, yeter ki piyasaya onların istediği şekilde müdahale etsin. Devlet her eylemini tam bilgi ışığı altında gerçekleştiren ve her müdahalesi mükemmel kaynak dağılımını sağlayacak olan seküler bir Tanrıdır. Sovyetleri çökerten o büyük sosyalist hesaplama sorunu, bu müdahalecilerin zihninde, ama sadece onların zihninde, her nasılsa bilinmez ama çözülmüştür. Sadece bizim ve bütün bir iktisat dünyasının bu çözümden haberi yoktur. Merkezi planlama/düzenleme organının eylemleri hiçbir istikrarsızlaştırıcı risk içermez. Hatta bu eylem ve müdahalelerin bir alternatif maliyeti bile yoktur, (insanın “haşa” diyesi gelse de). Devlet sadece mükemmeldir. Aksak piyasaların mükemmel işleyişini merkezî bir kararla şıpın işi sağlar, çünkü eğer öyle olmasaydı onlar devlet müdahalesi için çağrı yapmazlardı. İçinde devletin olmadığı aksak bir piyasadan içinde devletin olduğu aksak bir piyasaya kim geçiş yapmak ister ki? Sadece devleti her derdin çaresi olarak düşünen bazı ideologlar. Ama bizde böyleleri hiç yoktur. Sadece, piyasa sürecinin sunacağı koordinasyonun yerini almak üzere, fiyatların ne olması gerektiğini daha iyi bilen ve bizden daha zeki olan pür iktisatçılar vardır bu ülkede.  

Fakat kim bilir, belki de, bu yazdıklarım fazla sofistike gelebilir kimilerine. Libor skandalına ilişkin yazılanlardan anlıyoruz ki, bazı profesörlerimiz daha dolandırıcılık / sahtekârlık ile sözleşme koşullarına göre yapılan işlem arasındaki hayatî bir farktan haberdar bile değil. Libor sahtekârları finansal piyasalarda hâkim olanlar. Libor diye bir skandalın yalnızca mevcudiyeti bütün diğer finansal sözleşmelerin faiz lobisi çıkarına yapıldığını kanıtı. Hatta, bu skandal Londra’da bir faiz lobisinin varlığını kanıtladığı için bizde de böyle sahtekârlar olmak zorunda. Çünkü bizde de bankacılar var ve her bankacı kadim kreditör nefretine maruz bırakılması gereken bir suçludur. Gerçekte, bankacılık sektörünün yöneticileri serbest piyasanın aslî bir kurumu olan girişimciliğin finansal plandaki temsilcileridir. Bir kredinin açılması ya da açılmaması hakkında karar vermek zorunda olan bir banka şube müdürü çok basit, birisinden alıp diğerine verme şeklindeki bir işi değil, son derece sofistike, riskli, girişimcilik öngörülerine dayalı bir kaynak tahsisi görevini yerine getirir. Verilen kredi batacak bir yatırıma giderse ve geri dönmezse sadece kendi bankası değil, toplumun kaynakları heba edilmiş olacaktır. Bu iş sadece bir hesap kitap basitliğine sahip değildir. Bu yüzden, bankacılık sektörü, faiz lobisi saplantılılarının imalarının aksine, kaynakları birilerinden alıp kendi cebine atan ve böylece sıfır toplamlı bir sömürüyü gerçekleştiren bir iş kolu değildir. Bankacılık sektörünün bir bütün olarak yaptığı şey toplumun kaynaklarını yatırım projelerine yönlendirmek ve ekonomik kalkınmayı finanse etmektir. Bu fonksiyon ile bankacılık sektörü topluma büyük ve yeri başka bir meslek tarafından doldurulamayacak kritik bir sosyal faydayı sağlar.

Paranın Miktar Kuramı ve Verimlilik Normu

Enflasyona gelince, öncelikle sapla samanı birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bir ülkenin genel fiyat seviyesini belirleyen iki temel etken vardır. Birincisi, para arzıdır, ya da parasal neden de diyebiliriz. Diğeri ise, (parasal olmayan anlamına gelmek üzere), reel nedenler, yani verimlilik seviyesi değişimleridir. Paranın miktar kuramının özündeki yıkılmaz gerçek bize belirli miktar mal ve hizmeti kovalayan daha büyük bir para arzının enflasyona yol açacağını söyler. Enflasyon, parasal olanı, aslında para arzındaki artış anlamına gelir, fiyatlardaki artış bu arz fazlalığının sonucudur. Kimileri 2008 sonrası dönemde gelişmiş ülke merkez bankalarının devasa seviyedeki parasal gevşeme programlarının dikkate değer bir enflasyon yaratmadığını öne sürerek paranın miktar teorisinin yanlışlandığını iddia edebilir. Fakat, burada asıl mesele yeni paranın mal ve hizmetleri kovalamasıdır, fiilen olduğu gibi fazla rezerv olarak merkez bankalarında oturması değil. Bu parasal gevşeme programlarının yarattığı yeni para, orijinal Bagehot kurallarının ihlâl edilmesi suretiyle, batık bankaları dolaylı yoldan (yani halkın gözüne batırmadan) kurtarmak amacıyla kullanıldı ve çoğunluğu merkez bankalarındaki hesaplarda öylece durmaktadır. Daha az bir kısmının ise emtia, hisse senedi ve borçlanma araçları piyasalarına akarak, bu piyasalarda görülen fiyat artışlarını desteklediğini düşünmek makul görünmektedir. Dolayısıyla, tüketici fiyat endekslerinin ciddi artışlar kaydetmemesi sürpriz değildir (bu konuda ayrıca bkz. Meltzer, V).

Genel fiyat seviyesini belirleyen reel faktör ise bir ekonominin geneli itibariyle gerçekleştirdiği toplam üretim faktörleri verimliliğidir. Aynı ya da daha az kaynakla daha çok mal ve hizmet üretimini sağlayan verimlilik artışları mevcut ise, sonuçlanan mal ve hizmet bolluğu, fiyatların ılımlı seviyelerde düşme eğilimine girmesine neden olur. Para arzındaki seküler bir düşüşün (ya da bunun aynadaki aksi olan, efektif talepteki çok ani bir daralmanın) sonucu olarak yaşanan deflasyondan ayrı tutulması gereken bu fiyat düşüşleri ülkelerin refah seviyesini yükselten asıl kaynaktır. Günümüz ekonomik zenginliğinin, parasal yanılsamalara bağlı olmayan, sürdürülebilir kısmının altında bu verimlilik artışları yatar. Yani, zengin bir ülke, daha çok tükettiği için değil, daha çok üreterek, paranın satın alma gücünde reel artışlar kaydettiği için zengindir. İşte bu nedenle, para politikası verimlilik normu bir merkez bankasının verimlilik artışı kaynaklı olarak, genel fiyat seviyesinde görünecek olan, ılımlı fiyat düşüşlerini para arzını artırmak suretiyle sterilize etmemesini önerir. Doğrudur ki, düpedüz enflasyonist bir politikadansa, bir fiyat istikrarı (yani sıfır veya sıfıra yakın seyreden bir fiyat seviyesi) hedeflemesi çok daha iyi bir politikadır. Bununla birlikte, fiyat istikrarının sağlanması bize ekonomik istikrarı garanti etmez. ABD’de, 2000’li yıllarda fiyat istikrarının yaklaşık seviyede varlığına karşın, para politikasının bununla aynı anda bir konut balonunu besleyen temel amil olması bu söylediğimizin en güncel örnek ve kanıtıdır. Yapılacak daha iyi şey, Avusturyacı iktisadın önerdiği tarzda, bir verimlilik normu takibidir.

Tabiî, verimlilik artışlarının aksi durumunda da fiyat seviyesine yönelik bu defa artış eğilimi söz konusu olur. Daha verimsiz çalışan, aynı kaynaklarla daha az mal ve hizmet üreten bir ekonomi sonuçlanan nispi ürün kıtlığından ötürü fiyatlar genel seviyesinde bir artış eğilimine sahip olacaktır. Bir savaş durumunda, kaynakların askerî üretime kaydırılması veya tarıma dayalı bir ekonomide yağış yetersizliğinden tarımsal mahsul arzında ani bir daralma olması durumda fiyat seviyesinde reel nedenlerle yükselme gözlenir. Bu fiyat artışları da parasal daralma yolu ile sterilize edilmeye çalışılmamalıdır. Çünkü reel nedenlerle artış veya azalış eğilimine giren bir fiyat seviyesi ekonomik aktörlere ve politika yapıcılara anlamlı bir bilgi sunar. Bunun tamamlayıcı parçası olarak ifade etmeliyiz ki, mikro ekonomik seviyede de, verimlilik normunun amacı fiyat sisteminin koordinasyon görevini en az etkinsizlikle ifa etmesine yardımcı olmaktır. Hangi malların fiyatı yükselirse, kâr peşindeki girişimciler bu malların üretimi için sonraki aşamada gerekli yeni üretimi yapacak ve fiyatları denge durumuna doğru yönlendirecektir. Fiyatları düşen malların üretiminden fiyatları artan daha kıt malların üretimine kaynakların hareketi bu fiyat sistemi ile sağlanır. Fiyatları artan mallar, tüketiciler tarafından daha çok arzulanan bu malların üretimine eksik bir seviyede kaynak tahsisi yapıldığı sinyalini vermektedir. Bir merkez bankasının, para arzı ayarlamaları ile yaratacağı Cantillon tesirleri bu fiyat-sinyal sisteminde yapay gürültüler oluşmasına neden olur.

Örneğin, bir yıl boyunca Kartaca ekonomisinin % 5 oranında verimlilik artışları kaydettiğini, bunun sonucunda büyüme oranının da, doğal büyüme oranı olan, % 5 olarak gerçekleştiğini varsayalım. Bu durumda, verimlilik normuna göre olması beklenen şey fiyatlar genel seviyesinde % 5 oranında bir düşüştür. Fakat, yine varsayalım ki, ülkenin MB’si para arzını % 10 oranında artırmış olsun. Bu artış ölçülen enflasyonun % 5 olmasını sağlar. Fakat, gerçekte reel enflasyon ölçülen enflasyondan daha yüksektir, yani % 10’dur. MB bu politika ile % 5’lik gizli bir enflasyon yaratmıştır. Verilen zarar bundan ibaret değildir. MB bu reel geliri birilerinden alıp diğerlerine verme şeklindeki bir yeniden dağıtım sürecini başlatmıştır. Bu süreci kısaca Cantillon tesirleri diye adlandıracağız. MB aslında bu parayı halkın elinden alıp, yeni parayı ilk kez kullanan ekonomik aktörlerin cebine koymuştur. Parasal aktarım mekanizmasının detaylarını bir kenara bırakırsak, yeni parayı ilk kez kullananlar düşük fiyat seviyeleri varken harcamalarını yapar ve bir reel gelir artışına sahip olur. Yeni para zamanla bir sektörden diğerine akarken, (mal ve hizmet talebini artırdığından) fiyatlar yükselir. Ancak, bu paranın en son durağı olan kesim ancak yükselmiş olan fiyatlardan harcama yapabilir. Dolayısıyla, bu kesimin reel gelirinde bir artış yoktur. Yeni paraya son duraklarında sahip olanlardan ilk duraklarında sahip olanlara doğru bir servet transferi yapılmış olur. Dahası, yeni para bu yolculuğunda bazı mal ve hizmetlerin fiyatını, ekseriyetle varlık fiyatlarını olması gerekenin ötesine taşımıştır. Fiyatlar yanlış sinyaller vermiş olduğundan, piyasa daha az etkin bir kaynak tahsisi yapmıştır.

İnanıyorum ki, Türkiye’nin 1990’ları ile 2000’li yılları bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde önemli bazı sonuçlara ulaşmak mümkündür. Başbakan’ın yukarıda alıntıladığımız “… enflasyon ile faiz arasındaki ilişki sebep netice ilişkisidir. Faiz sebeptir, enflasyon neticedir” şeklindeki kanaatine ancak görünüşte bir doğruluk verebilecek olan şey bu yirmi yılın kritiğinde paranın miktar kuramı ve verimlilik normu paradigmasının kullanılmıyor oluşudur.

Büyük Yol Ayrımı

2000’li yıllar ile 1990’ların politikaları arasında belirgin bir farklılık vardır. Para ve maliye politikasının bu dönemlerdeki farklılaşan özelliklerine bakarak önemli bazı sonuçlara bakabiliriz. 2003 sonrası maliye politikası bir bütün olarak ekonomi politikasının en başarılı parçasıdır. 2001’de toplam kamu borcunun milli gelire oranı % 94’e kadar çıkmış iken, şu an bu oran % 35’ler civarıdır. Kamu maliyesindeki disiplin korunmaktadır. Hükümet burada adeta kural benzeri bir politika gütmektedir. Kamu kesim dengelerinin sürdürüleceğine ilişkin taahhütler gayet sert ve güven vericidir. 2000’ler boyunca önemli seviyelerde özelleştirmeler yapılmıştır. Fakat, AKP yönetiminin yaptığı en büyük özelleştirme aslında tam olarak kamu borç stoğunu % 35’lere çekme politikasıdır. Bu politikanın sonucunda devletin ödünç verilebilir fonlar üzerindeki tahakkümü ve aslında kamulaştırması önemli seviyede azalmıştır. Kaynakların 1990’lara nazaran çok daha büyük bir kısmı, verimsiz kamu kesiminden, kar ve zarar disiplini altında çok daha verimli çalışmak zorunda olan özel sektörün kullanımına akmıştır. Bu akış ödünç verilebilir fonların özel kesim için gerçekten ödünç verilebilir hâle gelmesi sonucunda gerçekleşmektedir. 2002’deki 230 milyar dolarlık milli gelirin 2013’te 820 milyar dolara çıkmasına kamu politikasınca verilen en büyük destek bu değişimdir. Bankaların ellerindeki kaynakların büyük kısmını devlet borcuna yönlendirdiği bir durumdan, bu büyük kısmı kredi arzını artırmak suretiyle girişimcilerin kullanımına sunduğu ve bu nedenle de faizlerin düştüğü bir duruma geçiş 2000’li yılların büyümesindeki reel ve baskın nedeni teşkil etmektedir. 2003 sonrası büyümeyi destekleyen diğer bir reel neden ulaşım ve iletişim altyapısındaki muazzam gelişmelerdir. Altyapı donanımımızın bu gelişimi sayesinde iç piyasalar daha entegre hâle gelmiş ve bu yüzden de daha etkin, verimli çalışmaya başlamıştır. Tek başına hava taşımacılığı deregülasyonu ve altyapı yatırımları bile önemli rekabet kazançlarının doğmasına meydan vermiştir.

1990’larda ise biz şaha kalkan bir popülizmin eşliğinde, son derece sorumsuz bir kamu kesimi bütçe yönetimine sahiptik. Kaynaklar devletin politik ve popülist önceliklerine göre yönlendirilmekteydi. Devlet finans piyasalarının üstüne oturmuş ve Milton Friedman’ın bu durum için uygun ifadesiyle, kaynakların en büyük talibi olarak, diğer aktörleri dışlamıştır. Tasarruf seviyesi zaten yetersiz bir ekonomide bu politikanın kaçınılmaz sonucu zaten kıt olan ödünç verilebilir kaynakları yapay olarak daha da kıt hale getirmek ve faiz oranlarını pompalamaktır. İşte bu dışlama (crowding out) tesirine ilaveten, temeli atılan ama bir türlü bitmeyen altyapı yatırımları ve tabiî çok ağır politik istikrarsızlıklar bütün bir on yılı bu ülke için “kayıp on yıl” haline getirmiştir. Son 25 yılın maliye politikası tecrübesinin bize verdiği ders aşikârdır. Kamu kesiminde yine de kat edilecek yol vardır. Kamu kesimi toplam borç stoğu % 10’un altına ininceye kadar mevcut disiplin korunmalı ve bu hedefe ulaşıldıktan sonra olağan üstü durumlar haricinde % 10 sınırının aşılmayacağı taahhüt edilmelidir. Bu olduğunda faiz oranlarının daha da düşeceğini beklemek makuldür.

2000’lerin para politikası ne yazık ki maliye politikası kadar başarılı değildir. Önce iyi olan şeyi ifade edip, bunun için TCMB’ye ve siyasî iradeye teşekkür etmeliyiz. 2003 sonrası para politikası en azından bize 90’ların dörtnala enflasyonunu getirecek kadar gevşek ve sorumsuz değildir. Yıllık ortalama tüketici fiyatları enflasyonu % 7-8 seviyesinde ve bu oran kesinlikle % 100’lere varan bir enflasyondan çok daha iyi. Fakat 2002’de 230 milyar dolar olan milli gelirin 2013’te 820 milyar dolara çıkmasının işaret ettiği gibi, biz bu süre boyunca çok daha fazla ürettik. Buna rağmen TÜFE’de bir düşüş görmedik. Kaldı ki TÜFE genel fiyat seviyesini ölçmez ve parasal fazlalıkların en son uğrak yeridir. Daha verimli çalışan bir ekonomi ile birlikte, ucuz Asya malları ithalatının da fiyatlar üzerindeki aşağı yönlü tesirini dikkate aldığımızda, MB’nin verimlilik artışı kaynaklı fiyat düşüşlerini telafi edecek ve hatta TÜFE’de % 7-8 bandında bir enflasyon üretecek kadar fazla gevşek bir politika izlediği sonucu ortaya çıkar. Tabii dolayısıyla, reel enflasyon oranımız TÜFE’de kesinlikle % 10’un üzerinde. Bu tespite dayalı olarak, para politikasında yapılacak daha iyi şey verimlilik normunu takip etmektir. Görevini daha az gürültü ile daha etkin şekilde yapan bir fiyat sistemini engellememek para politikasının reel sektör için yapabileceği büyük bir iyilik olur.

Bu nedenlerle, biraz trajik ve üzüntü verici şekilde, Başbakan’ın kendi doğru ekonomi politikasının olumlu sonuçlarını yanlış nedenlere atfettiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, olumsuz sonuçlar da, muhayyel bir faiz lobisi gibi, yanlış nedenlere atfedilmektedir. Yaşadığımız kafa karışıklığının nedeni de budur. Eğer bu sorun için de bir öneride bulunmam gerekiyorsa, iktisat biliminin Viyana, Şikago ve Virginia dallarına yönelik okumalar yapılmasını tavsiye edebilirim.

 

Referanslar;

(I) Atilla Yayla, “Zor Memleket”, 14.01.2014, http://yenisafak.com.tr/yazarlar/atillayayla/zor-memleket/48322

(II) Engin Ardıç, “Faiz Bülbülleri”, 18.01.2014, http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2014/01/18/faiz-bulbulleri

(III) “Erdoğan: Sabredip sonuçlarını göreceğiz” başlıklı haber, 30.01.2014, http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1501435-erdogan-sabredip-sonuclarini-gorecegiz

(IV) Ünsal Çetin, “Finansal Müdahale Dürtüsü”, 20.01.2014, http://www.hurfikirler.com/yazi3730/finansal-mudahale-durtusu.php

(V) Allan Meltzer, “When Inflation Doves Cry”, 13.08.2013, http://www.project-syndicate.org/commentary/why-us-inflation-remains-low-by-allan-h–meltzer

 

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikİnternet yasası
Sonraki İçerikSeçimlerde ne olacak?

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et