Hukukun korumasını şüpheliler de hak eder

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının telefonunun dinlendiğinin ortaya çıkması ve aynısının Yargıtay’ın telefonları için de söz konusu olduğu iddiaları bir kere daha “dinleme skandalı”nın gündemimize girmesine neden oldu. Tabiatıyla bu durum toplumda yaygın bir hoşnutsuzluk ve tedirginlik havasının doğmasına yol açtı.

Telefon dinlemelerin gitgide sınır tanımaz şekilde yaygınlaştığı veya uluorta herkesin dinlendiği yahut herkesin her an dinlenebileceği şeklindeki izlenimin insanları endişeye sevk etmesi gayet tabiidir. Böyle bir durumun, toplumda yaratacağı genel güvensizlik hissi yanında, gerçek olması halinde vatandaşların temel haklarına açık bir tecavüz teşkil edeceği de şüphe götürmez. İnsan haklarına bağlı bir hukuk devletinde bunun kabul edilemez olduğu açıktır.

Söz konusu dinlemelerin Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak yapılmış olması, ayrıca, bizatihi bu soruşturmanın sağlığı ve akıbeti açısından da sorunludur. Gerçi bu soruşturma çerçevesinde yapılan dinlemelerin mahkeme kararına dayandığı açıklanmıştır, ama yine de bu işin ölçüsünün kaçtığı anlaşılmaktadır. Öyle görünüyor ki, mahkemelerimiz bu türden kararları genellikle kolayca almaktadırlar.

Oysa, Kanun’a göre, bir ceza soruşturması dolayısıyla alınan telefon dinleme kararının, hem dinlenmesi öngörülen kişi açısından “kuvvetli şüphe”ye dayanması, hem de başka şekilde delil elde etmenin mümkün olmaması gerekir. Bu hassasiyet gösterilmeyince de “istisna” genelleşmekte, neredeyse “kural” halini almaktadır.

Meselenin bir de öbür yanı var. Bu gelişmelerin, Ergenekonculuk şüphesiyle takip edildikleri anlaşılan malum Yargıtay savcısı ile ağır ceza hakimi hakkında meslekten çıkarılma talebinde bulunulmasıyla bağlantılı olarak ortaya çıkmış olması da dikkatlerden kaçacak gibi değildir. Esasen, baştan beri çok zorlu geçeceği belli olan Ergenekon kovuşturmasının bu türden engellemelerle karşılaşıyor olması şaşırtıcı değildir. Bu cuntacı örgütün özellikle yüksek yargı içinde epey destekçisi veya en azından sempatizanı olduğu düşünülürse, bu türden manevralarla şimdiden sonra da karşılaşmayı beklemeliyiz.

Onun içindir ki, bu işin usulüne uygun olarak ve hakkı-hukuku gözetir şekilde yürütülmesi güdülen davanın selâmeti açısından da hayati önemi haizdir. Bu arada, karanlık işlere bulaşmış olması çok muhtemel kişilerin “mağdur” rolü oynamalarına da zemin hazırlamamak gerekir.

Öte yandan, Yargıtay’ın telefon santralinin dinlendiği iddiası Adalet Bakanlığı ve İletişim Başkanlığı’nca reddedildiyse de, bu, olayın ciddiyetini ortadan kaldırmıyor. TİB Başkanı’nın yaptığı açıklamaya göre, Yargıtay’a ait telefonlardan biri ile ilgili hiçbir işlem yapılmamış ama diğeri mahkeme kararına rağmen teknik nedenlerle dinlenememiş. Gerçek durum böyleyse bile, ortada bir skandal olduğu açıktır.

Çünkü, sadece hakkında “kuvvetli şüphe” bulunan kişiler değil Yargıtay’ın tamamının dinlemeye alınmak istendiği anlaşılıyor ki bunun ne hukuken ne de halin icabı açısından onaylanması mümkündür. Bu yolun açılması halinde ülkede hiç kimsenin mahremiyeti kalmayacağı gibi, bütün ülkeye korku havasının hakim olmasının da önüne geçilemez.

Ama bu “mağduriyet” görüntüsü Yargıtay’a şunu hatırlatmaktan da bizi alıkoymamalıdır: Yargıtay bu olay karşısında hükümete “hukuk devleti” ilkesine uyma çağrısı yapıyor. Çok iyi. Ama Yargıtaycıların bu vesileyle aynı ilkeyi -ve insan haklarını- neden kendilerinin sık sık unuttuklarını da açıklamaları gerekirdi. Bunun gibi, son gelişmelerden şekvacı olan HSYK’nın da Ferhat Sarıkaya’yı ve Sacit Kayasu’yu meslekten çıkarırken ve Ergenekon kovuşturmasını sabote etmeye kalkıştığında aynı hassasiyeti neden göstermediğini açıklamasını beklerdik.

Star, 14.11.2009

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et