Eğitim reformu gecikmemeli

1973 yılında kabul edilen 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu dünyaya, gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduran bir bakış açısıyla yeniden değerlendirilmelidir. Bütün azınlıkları, etnik alt kimlikleri içine alan onları eritmeyen, çok kültürlü, özgürlükçü bir eğitim sisteminin devreye sokulması artık elzemdir.

Eğitimin Latince’deki ‘educare'(edücation) kelimesinden türetilmiş olup yetiştirmek, ileriye taşımak’ anlamlarına geldiği ifade edilir. Eğitimcilerin, filozofların, sosyologların birbirinden farklı eğitim tanımlarına rastlamaktayız. Bugün eğitimcilerin de çok sevdiği genel eğitim tanımı; ‘bireyin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla, bilinçli olarak istendik davranışlar meydana getirme sürecidir’ şeklindedir. Bundan farklı olarak eğitimin öğrencilerin potansiyel yeteneklerini açığa çıkartan onları yaşama hazırlayan bir süreç olduğuna dair klasik bir takım tanımlarda yapılmaktadır. Ne var ki bu tür tanımlar eğitimin kurumsallaşması ve devlet eliyle bir kamu hizmeti olarak sunulmasından sonra ortaya atılan tanımlardır. Oysa Patrick Farenga bizleri sürekli atladığımız ve aslından kopartılan bir eğitim tanımını hatırlatıyor.

EĞİTİMİN KURUMSALLAŞMA SÜRECİ

Türkiye’de ve birçok ülkede eğitimin devletten başka kimsenin veremeyeceğine dair üretilmiş yaygın bir kanaat hâkimdir. Bu yüzden çocuklar, erken yaşlarda ailelerinden kopartılarak devletin yasalarla mecbur tuttuğu eğitim sisteminin zorunlu müşterileri haline gelirler. Devlet, topladığı vergiler kanalıyla okullar inşa eder, inşa ettiği okullara öğretmen tayini kendisi yapar ayrıca eğitim politikalarını, kurumsal müfredatı başka bir deyişle nasıl bir nesil arzu ettiğini kendisi planlar ve bunu yasalar yoluyla yürürlüğe sokar.

Zorunlu ancak ücretsiz olarak sunulduğu iddia edilen eğitimin tarihsel arka planına bakıldığında bunun 1806 yılında yapılan Jena Savaşı’nda Napolyon’un ordularına yenilen Prusya’nın bir çıkış yolu olarak ortaya attığını görmekteyiz. Matt Hern’e göre zorunlu eğitim dünyada ilk defa savaştan yenilmiş ve çaresiz kalmış bir devlet tarafından hayata geçirilmiştir. 1819 yılında Prusya’da hayata geçirilen zorunlu eğitimin temel amacı; başta orduya itaatkâr askerler yetiştirmek, maden ocaklarında çalıştırılacak itaatkâr işçiler ve devlete çalışacak itaatkâr memurlar yetiştirmek ve kritik konu ve sorunlarda birbirine yakın düşünen vatandaşlar yetiştirmek şeklindeydi. John Taylor Gatto’ya göre ise Prusya’da uygulan eğitim sistemi bir tür devlet sosyalizmidir. Boyun eğme ve itaatin esas olduğu bir sosyalizasyon modelinin kurumsallaştırılmasıdır.

Matt Hern Alternatif Eğitim adlı kitabında 19 yüzyılda Almanya’da anaokulu fikrini ilk ortaya atan kişinin de Friedrich Froebel olduğunu söyler. Froebel burayı çocuklar için bir bahçe olmaktan ziyade öğretmenlerin bahçıvan, öğrencilerin ise bitki olduğu bir imge olarak tasarlamıştır. Orijinali ‘Kindergarten’ olan anaokulu sözcüğü de çocuk ve bahçe kelimelerinin birleşmesinden oluşan birleşik bir sözcüktür. Ve annelerin çocuklar üzerindeki etkisini kırmak için oluşturulmuş bir kurumdur. Kısacası zorunlu eğitimin tarihsel arka planına bakıldığında okulların devlete/otoriteye itaatkâr vatandaş yetiştirme yönünde birer mekanizmaya dönüştürüldüğünü görmekteyiz.

VERGİLERLE FİNANSE EDİLEN EĞİTİM

Devletler yüksek maliyet gerektiren eğitim sektöründen büyük ölçüde zarar etmelerine rağmen müfredatından, eğitim politikalarına varana kadar eğitimin her alanında etkili olmak isterler. Devletlerin itaatkâr, uyumlu, uysal ve kontrol edilebilir insan üretimini en düşük maliyetle gerçekleştirdiği kurumlar okullar olduğundan olsa gerek eğitim, birçok ülkede ideolojik bir temelde işlev görür. Bilindiği gibi Türkiye’de hükümetler -anayasaya göre- her yıl genel bütçeden eğitime ciddi oranda kaynak aktarımı yapmak durumundadır.

MEB verilerine göre 2013 yılı bakanlık bütçesi 47 milyar 496 milyon 378 bin 650 TL’dir. Bu rakamın yüzde % 70’e varan dilimi personele giderlerine ayrılmıştır. Bu muazzam dilim kuşkusuz vergi mükellefleri tarafından tedarik edilmektedir. Kimsenin inancına, düşüncesine, mezhebine ve diline bakılmaksızın herkesten toplanan vergilerle finanse edilen eğitim ne yazık ki belirli bir kesimin yararına dönük işlev görmektedir. Elbette bu bir haksızlıktır. Kısacası vergilerimizle finanse ettiğimiz eğitimden tamamen Kemalistler faydalanmaktadır. Bunun için eğitim hayatını tanzim eden yasalara bakmak kâfidir.

HERKES ÇOCUĞUNA İSTEDİĞİ EĞİTİMİ ALDIRABİLMELİDİR

Türkiye’de eğitimin dayandığı temel felsefe ciddi anlamda gözden geçirilmelidir. Özellikle 1973 yılında kabul edilen 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu dünyaya, gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduran bir bakış açısıyla yeniden değerlendirilmelidir. Bütün azınlıkları, etnik alt kimlikleri içine alan onları eritmeyen, çok kültürlü, özgürlükçü bir eğitim sisteminin devreye sokulması artık elzemdir. Demokratik ülkelerde olduğu gibi bizde de alternatif okullar açılabilmelidir. Kısacası aileler çocuklarına istedikleri eğitim anlayışına göre yetiştirme haklarını elde etmelidirler.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et