Diyarbakır Olaylarının Bir Daha Yaşanmaması İçin

Önce Bursa’da, şimdi de Diyarbakır’da…Hafta sonunda Diyarbakır’da oynanan futbol karşılaşmasında meydana gelen müessif olaylardan söz ediyorum.

“Holiganlık” denen şeyden maalesef Türkiye’deki futbolseverler de nasibini almış. Futbol tarihimizde, taraftarların taşkınlığı, hatta galeyana gelmesi sonucu vuku bulan bu tür olaylar elbette ilk defa yaşanmıyor. Vaktiyle, 1967 yılında Kayserispor-Sivasspor maçında yaşandığı gibi, bu olayların çok daha kanlı bitenleri, adeta katliamla sonuçlananları da var.

Böyle olmakla beraber, Bursaspor ile Diyarbakırspor taraftarları arasında vuku bulan üzücü olayları bu geleneğin bir uzantısından ibaret görmek de doğru değildir. Bunda taraftar fanatizminin elbette etkisi var ama, meselenin daha vahim olan başka bir yönü de var. Besbelli ki, her iki takımın taraftarlarını birbirlerine saldırmaya götüren saikler arasında, epey bir süredir ülke genelinde Kürt sorunu dolayısıyla oluşan psikolojinin de önemli bir payı var.

Özellikle PKK terörüyle mücadelenin sebebiyet verdiği karşılıklı ölümler yüzünden Kürtlerle Türkler arasında bariz bir ayrışma meydana gelmiş bulunuyor. Hatta bu ayrışmanın yer yer karşılıklı bir husumete dönüşmüş olduğu bile söylenebilir. Türkler “şehitleri”ne yanıyor, Kürtler de “gerillalar”ına.

Böyle bir ortamda, ülkenin Batısında PKK’ya duyulan nefret zaman zaman yerel halktan bazı kişilerin bu bölgelerde yaşayan ve iş yapan Kürtlere saldırmalarına yol açıyor. Öte yandan, Diyarbakır ve cıvar illerdeki Kürtler de, özellikle de bunların çocuk ve genç olanları, “Türklerin” olarak gördükleri güvenlik güçlerine taşlı-sopalı saldırıları sıklaştırmış bulunuyorlar. Son Diyarbakır olayları Kürtlerin bir kısmının “hedef”i sivil Türkleri de içine alacak şekilde genişletme eğilimine girdiğini gösteriyor. Futbol takımı taraftarlığından kaynaklanan fanatizm bu eğilimin neredeyse bir bahanesinden ibaret.

Şimdi, benim bu olaylardan çıkardığım en önemli sonuç, Kürt sorununun bir şekilde çözülmesinin artık acil bir ihtiyaç haline gelmiş olduğudur. Aksi takdirde, her iki tarafta yeşermekte olan husumet tohumları önümüzdeki dönemde daha büyük ve sıkça tekrarlanan acılara yol açabilir. Onun içindir ki, bu husumet havasının sona ermesi için ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Hükümetin geçen yıl başlattığı “Kürt Açılımı”nın başarıya ulaşması bu nedenle son derece hayatidir. Daha önce müteaddit defalar yazıp söylediğim gibi, Türklerle Kürtler arasında barışın tesisi, her iki tarafta da ölümlerin ve aile dramlarının son bulması için buna mecburuz. Hiçbir şey, çocuklarımızın daha hayatlarının baharında sönüp gitmesini önlemekten, karşılıklı acıları dindirmekten ve artık geri döndürülemez bir yola girmek üzere olan genel husumet havasını yatıştırmaktan daha önemli değildir.

Onun içindir ki, hükümetin bu Açılım işini ciddiye alması, içine girmek üzere olduğumuz trajik çıkmazdan kurtulmak için başka yol olmadığına hem kendisini hem de Türkleri ve Kürtleri ikna etmesi gerek.  Muhalefet partileri için de bu davaya destek vermekten başka yol yoktur. Eğer “milli hassasiyetleri” yüzünden bu meselede ayak sürüyorlarsa, onların da bilmesi gerekir ki, halihazırda Türkiye’nin bundan daha büyük bir “milli” davası yoktur. Türkiye’nin “milli” davası Kıbrıs’tan veya başka bir yerden önce burada, Türkiye’nin içindedir.

Ve, sadece iktidar ve muhalefetin değil, toplum olarak hepimizin bilmemiz gerekir ki, böyle büyük sorunların sahiden üstesinden gelmek istiyorsak, bunun mutlaka bir bedeli, bir maliyeti vardır. Kavramlarımızı, söylemlerimizi, zihniyetimizi hiç değiştirmeden bu meselenin üstesinden gelemeyeceğimizi artık idrak etmiş olmalıyız.

“Hiçbir şey değişmesin, her şey olduğu gibi kalsın ama sorun çözülsün!” diye düşünmek ne gerçekçidir ne de akıllıca.

Taka Gazetesi, 9 Mart 2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et