Çözüme doğru mu gidiyoruz?

 

Ne kadar tekrar edilse az gelir: Türkiye’nin en ağır sorunu Kürt meselesidir. Bu sorun on yıllardır Türkiye’yi içten içe yiyor. Maddî ve manevî kaynaklarını tüketiyor. Enerjisini emiyor. Gelecekle ilgili umutlarını tüketiyor.

Askerlik çağında çocuğu bulunan aileleri endişeye sevk ediyor. Gençlerin hayat planlarını altüst ediyor. Vatandaşları birbirine yabancılaştırıyor. Her ülkenin birlik ve dirliğinin temeli olan gönüllü beraberlik arzusunu azaltıyor. Hızla gelişme ve zenginlik yaratma potansiyeline sahip ekonominin ayaklarına pranga gibi asılıyor. İşsizlik, fakirlik, yolsuzluk üretiyor. Sadece bu kadar da değil, ülkeyi uğraştıran başka birçok problemin de tam ortasında oturuyor. Türkiye’nin en vahim insan hakları ihlâllerini doğuruyor. Demokrasinin gelişme sürecinin önünde engel oluşturuyor. Askerî-bürokratik vesayete payanda teşkil ediyor. Irkçı siyasî kültürü besliyor. Kısaca, Kürt sorunu Türkiye’nin her toplumsal problemiyle  bir şekilde ilişkili ve ilintili. Bu yüzden, acilen çözülmesi gerekiyor.

Her problem gibi bu problem de ona taraf olanlarca çözülecek. Tek taraflı bir çözüm hayal dahi edilemez. Bunun çeşitli anlamları var. En önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin veya PKK’nın hedefine ulaşma şansı olmadığı. Daha da açık söylenirse, siyasî statükoda hiçbir değişiklik yapılmadan Kürt sorunu çözülemez ve PKK ne yaparsa yapsın Türkiye Cumhuriyeti’ni kayıtsız şartsız bir tek taraflı çözüm noktasına sürükleyemez. Aslında bu gerçek daha önce de defalarca kendi kendisini ispatladı ama ne yazık ki görülemedi ve anlaşılamadı. Bu yüzden acılar ve kayıplar arttı. Şimdi problemin siyasî yöntemlerle çözümü yolunda yeni bir umut doğmuş gibi görünüyor. Devlet adına MİT, Abdullah Öcalan ile görüşmeler yapıyor ve silahların susması için kanallar aranıyor. Her selim akıl sahibinin bunu sevinçle karşılaması ve çözüm için ne yapabilecekse yapmaya çalışması bir insanlık görevi. Bu çerçevede zaman zaman lüzumsuz yere sert ve köprüleri atıcı söylemlere kaymasına rağmen diyalog ve müzakere kapılarını asla kapatmayan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı tebrik etmek gerekiyor. Onun iradesi ve desteği olmadan bunun yapılması imkânsız. Bu problem çözülürse, şüphesiz, en büyük şeref ona ait olacak ve elbette bunun siyasî süreçlerde etkileri de ortaya çıkacak. Anamuhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu da, yanlış üslubuna rağmen, takdir ve teşekkürü hak ediyor. Hükümete destek vermesi çok şık oldu ve hiç şüphesi olmasın kendisinin itibarını artırdı. Böylece, problemin çözümü yolunda güçlü bir siyasî irade doğdu. Bu tek başına çözümü sağlayamaz ama onsuz bir tek adım dahi atılamaz.

Geçmişte yaşanan tecrübeler çözüm sürecinde ilerlerken dikkat edilmesi gereken şeylere ışık tutuyor. Herkes kabul edecektir ki, başarılması gereken iş kolay değil; bu yüzden, çözüme arzulu her kesimin dikkatli olması gerekiyor. En mühimi kullanılan dile dikkat etmek ve çok konuşmamak. Sınırlardan ve sınırsız taleplerden bahsederek toplumu tahrik etmemek. Başbakan’ın “af yok”, “ev hapsi yok” gibi sözleri şimdi telaffuz edilmesi gereken ifadeler değildi. Zaman suçlama, kınama, siyasî retorik zamanı değil, samimiyet ve yapıcı dil zamanı. Dolayısıyla, Türkiye’nin resmî temelli Kürt sorunu jargonu da PKK’nın radikal ve savaşçı söylemi de kullanılmamalı. Özellikle faşist medyanın kışkırtmalarına karşı hassas olunmalı. Doğan Grubu sahibinin, grubundaki yayın organlarını ikazı bu bakımdan çok faydalı oldu. Bu ikazdan daha birkaç gün önce neo-faşizmin sözcüsü bir köşe yazarı ahlâksız bir yazıyla sanki çözüm Türklere bir zarar verecekmiş, onlara ait olan bir hakkı haksız yere ellerinden alacakmış gibi “Türklerin haysiyeti”nden dem vurarak sürece ilk torpili göndermişti. İnsanlık haysiyetini çiğneyen bir vicdansızlığı “Türk’ün haysiyeti” diye sunmuştu. Oysa, en büyük haysiyetlilik bizimle aynı olmayan insanların haklarının ihlâllerine karşı çıkmaktır. Bunu yapmamış olanlar haysiyetten bahsedip insanı güldürmesin.  Belki de Aydın Doğan bu yüzden söz konusu açıklamayı yapmak mecburiyetini hissetti. Daha doğrudan faşistler ise hep geçmişi kanatarak, intikam çığlıkları atarak, sırf AK Parti’yi zayıflatmak uğruna, çözümsüzlüğü pompalıyor. Geçmişin hesabını görerek bu tür problemler çözülemez. Ne yazık ki olan olmuş, binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Bu ne kadar üzücü olursa olsun geleceğe rehber olamaz. Geriye bakmak yerine ileriye bakmak gerekir.  Cevabını bulmamız gereken soru, ölenlerin intikamının nasıl alınacağı değil, başka insanların ölümünün nasıl engellenebileceğidir. Hiçbir şey bundan daha önemli değildir. Her türlü siyasî düzenleme, değişen şartlara ve ihtiyaçlara uygun olarak revize edilebilir. Ama kaybedilen canlar geri getirilemez. Savaşa çok hevesli olanlar başkalarının çocuklarının sırtından şahinlik taslamasın. Çok istiyorlarsa kendileri savaşmaya gitsin.

Dil sanıldığından çok şey ifade eder. Türkiye devletinin PKK ile mücadele için geliştirdiği, zamanla sivil kesimlerde de yerleşen resmî dil “bölücülük” kelimesi etrafında örülü. Bu dil meseleyi anlamaya hizmet etmiyor, aksine, kavrama gücümüzü zayıflatıyor. Uluslararası literatürde de kullanılmıyor. Doğrusu “ayrılıkçılık”. En bariz şekilde bölücülük kelimesinde tezahür eden resmî dil düşünce ufkumuzu daraltıyor. Bu yüzden gözden geçirilmesi lâzım. Diğer taraftan, bana, ille de bu kelimeyi kullanacak olursak, Kürtlerden çok yukarıda sözünü ettiğim türden, Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin tanınmasını engelleyen, hak ihlâllerine karşı ses yükseltmeyen Türkler bölücü gibi görünüyor. Bir toplumun dilini ve kimliğini inkâr ederek veya buna destek vererek bir ülkenin “birlik ve beraberliği”ni sağlayamazsınız, olsa olsa o insanları kendi yollarında gitmeye teşvik edersiniz. Yani ülkeyi “bölersiniz”. Popüler deyişle “bölücü” olursunuz.

İnşallah bu sefer umutlar boşa çıkmaz.

Zaman, 11.01.2013

 

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikÜç çağrı
Sonraki İçerikGerekçeli kararda neler var?

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et