Çocuk Kimin Neyi Oluyor?

Tarih boyunca siyasi otorite ve çocuk arasında nasıl bir ilişki kurulması gerektiği hep tartışılmıştır. Siyasi ve dini otoriteler, genellikle çocuğun ebeveynine bırakılmayacak kadar önemli bir nesne olduğundan hareket etmişler ve çocuğu kendilerine ait kılacak bir obje yapmak için her yolu denemişlerdir. Devlet çocuğu iyi vatandaş yapmaya çalışırken, dini otoriteler ise onu doğru inanç sahibi kılmaya çalışmışlardır. Çocuğa din yada devlet adına  yapılan dayatmalar ve müdahaleler, çocuğu ne tam olarak iyi vatandaş yapmış, ne de  kamil manada inançlı biri yapmıştır. Çocuk,  hayatına yapılan müdahaleler sonucunda hep kurban olmuştur. Belki o, devletin ya da dinin istediği insan olmayı belirli ölçülerde gerçekleştirmiş olabilir, ancak hiçbir zaman çocuk,  kendisi olmamıştır. Sorun, devlet, din yada başka diğer olgularla ilişkide çocuğun devletin yada dinin istediği biçimde olması yada olmaması değildir.  Çocuğun devlet, din, millet, parti  yada diğer ideolojiler adına kendi olmasına izin verilmemesi, asli sorundur.

Çocuğun kendi olmasına izin verilmemesi, çocuğun daha kendisinin ne olup olmadığının farkına varmadan daha yaşken öldürülmesi demektir. Ece Ayhan, devletin okul yoluyla çocuğu nasıl kurbanlaştırdığını şöyle anlamaktadır: “Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında, Bir teneffüs yaşaydı, Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür. Devlet dersinde öldürülmüştür.” Çocuk için  devlet, millet, inanç yada başka bir kolektif entiteye kurban edilmeden yani öldürülmeden  kendi olması, bir var olma sorunu, bir ölüm-kalım sorunudur.
Devlet, din, millet, parti ve devrim gibi oluşumlar, hep devletin, dinin, milletin yada devrimin çocuklarından bahsederler.  Hiçbir zaman bu güçler, çocukları çocuklara ve ailelerine bırakmazlar. Her biri, çocukları bir kötülükten kurtardığını iddia eder, aslında her birisi çocuğu kendisine mahkum etmeye çalışır. Çocuğun kurtarıcılardan kurtarılması lazımdır.

Çocuğu kurtarma iddiasında olan devlet, din ve parti gibi kurtarıcılar, çocuğa hep şekillendirilmesi, disipline edilmesi,  hizaya sokulması ve ehilleştirilmesi gereken objeler olarak bakmaktadırlar. Başka bir ifadeyle tehlikeli bir varlık olarak görülen çocuk ‘yaş iken eğilmesi gereken bir ağaçtır.”Çocuğu daha yaşken eğmek ve ehilleştirmek için,  şiddet, eğitim, kurallar, hiyerarşi ve disiplin dahil her şeyden yararlanılmıştır.
Ulus devletler, çocuğu  daha yaşken  eğmek için   bütün toplumu aynı eğitim sisteminden geçirmek, onları aynı kılık-kıyafeti okulda giymeyi zorunda tutmak, çocukları belirli bir disiplin ve hiyerarşi içinde davranmaya mahkum etmek için   eğitimin devlet tekelinde olmasını kendilerinin doğal hakkı  görmüşlerdir. Ulus devletler,  okulu  ele geçirmeyi kendilerinin olmazsa olmazı kabul etmektedirler. Çocuğu ele geçirmenin, onu ailesinden kopartmanın ve ulus devletin bir nesnesi haline getirmenin en sağlam yolunun okuldan geçtiğinin farkındadırlar.

Ulus devletin,  eğitimin dini cemaatler gibi sivil yapılar tarafından verilmesine karşı çıkmasının, eğitiminin sivilleşmesinin, özgürleşmesinin ve çoğulculaşmasının önüne her türlü engeli dikmesinin en önemli nedenlerinden birisi budur.  Zorunlu eğitim denilen şey,  ulus devletlerin çocuğu kendi malı yapmak için ihdas ettiği bir dayatmadan başka bir şey değildir. Ulus devletler, aslında bu niyetlerini gizlemezler. Mesela onlar için ilköğretim,  çocuğun kendisini gerçekleştirdiği bir süreç değil, bir millet olma davasıdır. Ulus devlet, öğretmenlere  çocukları   resmi ideolojiye göre yetiştirme  görevi verir. Devlet okullarında çocuklar, hayatı ve kendilerini keşfeden bireyler olarak değil, ulus devletin müstakbel muhafızları olarak yetiştirilirler.

Günümüzde ulus devletler, din ve devletin ayrı kalması gerektiği tartışmasından çok memnundurlar. Din ve devletin ayrı olması gerektiğini savuna birçok ulus devlet, devlet ve eğitiminde birbirinden ayrılması gerektiği  düşüncesinin tartışılmasını engellemekte, devlet-eğitim ayrılığını boş bir rüya ve safsata olarak niteleyerek engellemeye çalışmaktadır. Ulus devlet, devlet ve eğitimin birbirinden ayrılmasının çocuk ve devletin birbirinden ayrılması demek olduğunu çok iyi bilmektedir. Çocuğu kendisinden ayırmak istemeyen modern ulus devlet anlayışı, devlet ve eğitimin birbirinden ayrılması gerektiği anlayışına da şiddetle karşı çıkmaktadır.

Ulus devlet, çocuğu kendisinden koparmaya, onu  kendi nevi şahsına münhasır  bir varlık olarak görmediği gibi, ebeveynlerde çocuklarını  özgün bireyler olarak görmemektedirler. Ebeveynler, çocuklarını özgün ve özgür bireyler olarak değil, kendi ideallerini ve değerlerini taşıyan müstakbel nesillerin birer modeli olmasını istemektedir. Mehmet Akif, oğlu Asım’dan, Tevfik Fikret ise oğlu Haluk’tan  kendi beklentilerini gerçekleştirmelerini istemişlerdir. Asım ve Haluk üstünden sürdürülen Akif-Fikret kavgası, aslında babaların  kavgasıdır, çocukların  kavgası değildir. Her iki babada çocukların ne olmak istediğini merak dahi etmemiştir, her ikisi de  çocuklarını idealize ettikleri  neslin öncüsü olarak görmek istemiştir.Her iki babanın da, çocuklarının omzuna böyle bir ağır yükü yükleme hakkı bulunmamaktadır.

Sonuç olarak çocuk, devletin malı değildir. Devletin, çocuğun ebeveyni olma gibi bir hakkı ve görevi yoktur. Ebeveynlerin, çocuklarını  kendi inanç, değer ve ahlak anlayışlarına göre yetiştirme hakkına sahip olmaları hiçbir şekilde çocuğu ebeveynin  tapulu malı yapmamaktadır. Ebeveynlik pozisyonu,  hiçbir şekilde anne-babaya çocuğa baskı yoluyla bir kişilik ve değer dünyasını zorla dayatılması hakkını vermemektedir.Ebeveyn, çocuğu kendi değer ve inançlarına yönlendirme hakkına sahiptir, ama zorlama ve empoze etme hakkına sahip değildir.İlk önce devletin çocuktan elini çekmesi lazımdır. Devlet elini çektikten sonra ebeveynin çocuğa yaptığı  baskı sorunu daha sağlıklı bir şekilde tartışılabilecektir. Devlet ve ebeveyn,  çocuğu yeniden yaratma  gücünü kendinde gören,  çocuğa tepeden bakan  mağrur ve kudretli güçler olarak kendilerini görmekten vazgeçmelidir. Başka bir ifade ile hem devlet hem ebeveyn, çocuk konusunda haddini  bilmelidir. Çocuğun   nevi şahsına münhasır bir birey olarak  anlaşılması,  bu haddini bilmenin iyi bir başlangıcı olacaktır.

02.11.2010
 

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et