<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>MANŞET arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/manset/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/manset/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Apr 2026 10:23:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>İrade Meselesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/irade-meselesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Ürel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Apr 2026 10:18:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209064</guid>

					<description><![CDATA[<p>                                                        “Biri düşünmekten ne kadar mahrum ediliyorsa,                                                    insanlığının o ölçüde elinden alındığı söylenebilir.”[1] İrade, Türkçe sözlükte, bir şeyi yapıp yapmama konusunda kişinin kendi kendine karar verebilme ve bunu uygulama gücü olarak tanımlanıyor. “İrade” konusunun hem fikrî bir cephesi hem de fizikî bir yanı var, bu kısa yazıda çok derin mevzulara giremem, zaten öyle [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/irade-meselesi/">İrade Meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>                                                        <em>“</em></strong><em>Biri düşünmekten ne kadar mahrum ediliyorsa,                                                    insanlığının o ölçüde elinden alındığı söylenebilir</em>.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>İrade, Türkçe sözlükte, bir şeyi yapıp yapmama konusunda kişinin kendi kendine karar verebilme ve bunu uygulama gücü olarak tanımlanıyor.</p>
<p>“İrade” konusunun hem fikrî bir cephesi hem de fizikî bir yanı var, bu kısa yazıda çok derin mevzulara giremem, zaten öyle bir iddiam da yok.</p>
<p>Ancak ortalıkta “iraden, irademizdir&#8221;, &#8220;irademizi lidere, önderliğe teslim ediyoruz” gibi sloganları işitince tipik bir oksimoron durum yaşadığımızı görüyorum. İnsan doğumu ile elde ettiği en kıymetli melekesini yani iradesini bir başkasına nasıl teslim edebilir?</p>
<p>Özgür irade sahibi insan aynı zamanda sorumluluk sahibi insandır, kendi eylem ve davranışlarından pek tabiî olarak sorumludur ancak öte yandan bu durum insana yük bindirir. Bu sorumluluktan kurtulmak isteyen insan, iradesini üst bir güce teslim edebilir, işte insanlığın en büyük zaafı maalesef burada ortaya çıkıyor.</p>
<p>Hemen hemen bütün orta çağda insan zihni en karanlık dönemini geçirmiş ve nihayet özgürlük fikri ile birlikte özgür irade kavramının, bilimin ilerlemesine de paralel olarak filozofların katkıları ile yerleşmiş olduğu kanaatine ulaşıldığı düşünülmüştür. Ama ne yazık ki geçen yüzyılda Stalin ve Hitler gibi diktatörlere sorgusuz sualsiz itaat edenler yüzünden insanlığın yaşadığı trajedilere engel olunamamıştır.</p>
<p>Ancak insanlık bugüne kadar özgür iradesi sayesinde var olanı sorgulayarak orta çağdan bu yana devasa bir medeniyet biriktirmiştir, dolayısıyla insanlık bu çıkmazdan kurtulabilir.</p>
<p>Sokrates’e atfedilen incelenmemiş, eleştirel düşünmeden yoksun bir hayatın özünde anlamsız ve değersiz olduğuna yönelik, kişinin inançlarını, eylemlerini ve yaşam amacını sorgulamasının”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> zorunluluğuna dair yol göstermesinden bu yana insanlık, özgür iradesi sayesinde yarattığı değerlerle muazzam bir medeniyet biriktirmiştir. Dolayısıyla hâlâ bu çağda sorumluluk almaktan kaçınan bireyin “irademizi öndere, lidere, cemaate teslim ediyoruz” söyleminin yeri olmamalı.</p>
<p>Soykırım suçundan yargılanan Nazi komutanı Eichmann’ın hiçbir sorumluluk üstlenmediğini kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini belirten Hannah Arendt “Eichmann ile ilgili rahatsız edici olan şey, onun herkese benzemesiydi ve benzediği bu kişilerin sapkın veya sadist olmak bir yana, ürkütücü ve ürpertici bir derecede normal olmasıydı” diyerek bunu çarpıcı biçimde ifade etmiştir.</p>
<p>Ancak Arendt, kötülüğün sıklıkla aşırı bir kötücüllükten değil, insanın özgür davranabilme ve akla uygun olmayanı reddetme iradesini gösterememesine bağlamıştır.</p>
<p>“Ortak akıl” belki geç harekete geçen ama en isabetli karar almaya yarayan bir yöntemdir hâlâ, ötesi üstün yetenekleri olduğu düşünülen bir kişiye iradeyi teslim etmek olur ki bu otoriter, totaliter yönetimlerin meşru gerekçesidir.</p>
<p>Öte yandan uygar ceza hukuku, kanunsuz bir emri uygulayanın da eyleminin sonuçlarından sorumlu olduğu kuralını getirerek, kimsenin özgür iradesini bir başkasına ipotek edemeyeceğini ve bireyin hukukî bir özne olarak sorumluluktan kaçınamayacağını kabul etmiştir.</p>
<p>İnsanlığın bugün ne Eichmann’lara ne de ona emir veren diktatörlere ihtiyacı vardır, bence kurtuluş, özgür irademize sıkı sıkıya sahip olmaktan geçiyor.</p>
<p>Söylemek istediğim kısaca şu; irademiz üzerine titrememiz gerekir, onu asla, ne bir öndere, ne bir partiye, ne bir ideolojiye angaje edemeyiz…</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Hannah Arendt, <em>Karanlık Zamanlarda İnsanlar</em>, İletişim Yayınları.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Wikipedia</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/irade-meselesi/">İrade Meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Her ilave bir eksiltmedir” Sadeleşmenin gücü üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/her-ilave-bir-eksiltmedir-sadelesmenin-gucu-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tayfun Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2026 07:43:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209059</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazen bir şeyi güzelleştirmek için ona yeni parçalar ekleriz: Bir cümleye daha fazla kelime, bir mekâna daha fazla eşya, bir projeye daha fazla özellik… Oysa fark etmeden, her ekleme özden bir parça koparır. İşte bu yüzden “her ilave bir eksiltmedir” sözü, ilk bakışta çelişkili görünse de derin bir hakikati işaret eder: Fazlalık, çoğu zaman anlamın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/her-ilave-bir-eksiltmedir-sadelesmenin-gucu-uzerine/">“Her ilave bir eksiltmedir” Sadeleşmenin gücü üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazen bir şeyi güzelleştirmek için ona yeni parçalar ekleriz: Bir cümleye daha fazla kelime, bir mekâna daha fazla eşya, bir projeye daha fazla özellik… Oysa fark etmeden, her ekleme özden bir parça koparır. İşte bu yüzden “her ilave bir eksiltmedir” sözü, ilk bakışta çelişkili görünse de derin bir hakikati işaret eder: Fazlalık, çoğu zaman anlamın düşmanıdır.</p>
<p>Bir heykeltıraşı düşünün. Mermeri yontarken aslında yeni bir şey eklemez; aksine, gereksiz olanı çıkarır. Sanat eseri, eksiltilerek ortaya çıkar. Michelangelo’nun söylediği “Heykel zaten taşın içindedir, ben sadece fazlalıkları alırım” sözü, bu anlayışın en çarpıcı ifadesidir. Hayat da böyledir. Öz, zaten vardır. Biz onu çoğu zaman gereksiz eklemelerle örtbas ederiz.</p>
<p>Günlük yaşamda bu durumu sıkça yaşarız. Bir evi dekore ederken “biraz daha” diyerek eklenen her obje, mekânın ferahlığını biraz daha azaltır. Bir konuşmada gereğinden fazla sözcük kullanmak, anlatmak istediğimizin etkisini zayıflatır. İş dünyasında ise gereksiz süreçler, karmaşık sistemler ve abartılmış hedefler; verimliliği artırmak yerine çoğu zaman düşürür. Çünkü sadelik, berraklık getirir; berraklık ise güç.</p>
<p>Bu düşünce yalnızca estetik veya pratik alanlarla sınırlı değildir; insanın iç dünyasında da geçerlidir. Zihnimiz de tıpkı bir oda gibi dolup taşabilir. Gereksiz kaygılar, başkalarının beklentileri, geçmişin yükleri… Hepsi üst üste eklendikçe, insan kendine ait olan sesi duyamaz hale gelir. Oysa gerçek dinginlik, yeni şeyler eklemekle değil; fazlalıkları bırakmakla mümkündür.</p>
<p>Modern dünyada “daha fazlası” sürekli teşvik edilir. Daha çok kazan, daha çok sahip ol, daha çok üret. Ancak bu yarışın sonunda çoğu insan, sahip olduklarının ağırlığı altında ezildiğini fark eder. Bu noktada sadeleşme bir lüks değil, bir ihtiyaç haline gelir. Azaltmak, vazgeçmek ve seçmek… Bunlar zayıflık değil, bilakis irade göstergesidir.</p>
<p>Elbette her ekleme zararlı değildir. Mesele, ölçüyü kaybetmemektir. Yerinde yapılan bir dokunuş, bir eseri tamamlayabilir ama ölçüsüz eklemeler, onu boğar. Bu yüzden asıl ustalık, neyi ekleyeceğini bilmekten çok, neyi çıkarmayı gerektiğini bilmektir.</p>
<p>Sonuç olarak “her ilave bir eksiltmedir”, bize sadeleşmenin erdemini hatırlatır. Daha azla daha çok anlatabilmek, daha azla daha huzurlu yaşayabilmek… Belki de gerçek zenginlik, biriktirdiklerimizde değil; vazgeçebildiklerimizdedir. Çünkü bazen eksiltmek, aslında kendimize yaklaşmaktır. Ne mutlu kendine yaklaşabilenlere!</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/her-ilave-bir-eksiltmedir-sadelesmenin-gucu-uzerine/">“Her ilave bir eksiltmedir” Sadeleşmenin gücü üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2026 07:38:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209050</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, 2009, Romalılar 13:11) Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, </em>2009, Romalılar 13:11)<em> Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna telaşa vermiş gibi görünüyoruz ya da ancak çok geç olduğunda aklımız başımıza geliyor. Eyleme geçmek için hâlâ zaman var düşüncesiyle kendimizi avutuyoruz ve sonra aniden olmadığının farkına varıyoruz. Tekrar soralım: Neden?” </em></p>
<p>Bu cümlelerle giriş yapılan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 2024 yılında bastığı Barış Gönülşen tarafından dilimize kazandırılan <strong><em>Uyanmak için Çok Geç; Gelecek yoksa bizi ne bekliyor?</em></strong> adlı eserinde Slavoj Zizek iklim krizinden, Rusya-Ukrayna Savaşı’na kadar geniş bir yelpazede geleceğimiz için kaygılarını ifade ediyor ve küresel bir işbirliğiyle herkesi uyanışa davet ediyor.</p>
<p>Evet, geldiğimiz noktada küresel pek çok tehdit artık hepimiz için aşikâr. Bu yadsınamaz. Hepimiz 3. Dünya Savaşı’nın kapıda olduğunun yahut başladığının farkındayız. Zizek, eserinde 3. Dünya Savaşı fiilen başladı diyor. Bu tehditleri engellemenin yolu olarak ise Zizek, muğlak ve sınırları belirsiz bir “savaş komünizmi” önerisi sunuyor. Zizek, adeta olağanüstü şartlar, kriz yönetimiyle aşılır diyor ve çözüm olarak bir devrim, akabinde devletin daha güçlü bir aktör olarak piyasaya müdahalesini savunuyor.</p>
<p>Zizek’in pek çok tespiti elbette önemli. Fakat çözüm önerilerine -en azından büyük kısmına- katılmam mümkün değil.</p>
<p>Evet, demokrasi, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Slavoj_%C5%BDi%C5%BEek">Zizek</a> değinmese de bazı ülkelerin tahakkümünde ve aparatı olduğunda kötü bir hal alıyor.  Evet, liberal değerler, pek çok Batı ülkesi ve eliti tarafından ikiyüzlü bir biçimde ve işlerine geldiği gibi kullanılıyor. Tekno oligarklar, neredeyse tekelleşmiş finans ağları ile birlikte bu kötü hal daha da derinleşiyor. Ancak özünde hâlâ uygulanabilir, bulabildiğimiz en iyi sistem bu. Kaldı ki ne dünyadaki kötüye gidişin, ne Trump’ın mevcut çıkışlarının, ne Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının, ne Gazze Soykırımı’nın, ne ABD-İsrail’in İran’a hukuksuz saldırısının, ne Epstein iğrençliğinin, ne tekno oligarkların yegâne sebebi demokrasi yahut serbest piyasa değil.</p>
<p>Gerçek şu ki bazı ülkeler, bazı küresel elitler her daim sahiplendiği bu değerlerle takiyye yaptı. Bu takiyye Trump ile ihtiyaç duyulmayan bir saçmalık olarak görüldü ve gizli ajandalar hiç olmadığı kadar büyük bir aymazlıkla dile getirildi. Güç, aslında çok da umursanmayan hukuka, tercih edildi. Bu belki basit bir tespit. Çünkü biliyoruz ki Trump’ı ve sistemi de buna iten bir yapı mevcut. Kolaya kaçmak değil, gerçek bu. Epstein ve daha bilmediğimiz pek çok kötülük bunun kanıtı. Her hâlükârda sistemin içine yerleşmiş ve kılcallarına kadar sirayet etmiş bir ur mevcut. Hemen her ülkede. Çoğu zaman küresel oyuncular aracılığıyla&#8230; Ancak bu ur, sunucuları yok etmeyi, değerlere dayalı sistemi yok etmeyi, derhal radikal bir değişiklik yahut Zizek’in önerisiyle devrim yapmayı gerektirmez, bu ur bahsi geçen değerlerin kötü olduğunu da göstermez. Bu değerler farklı din, dil, ırktan insanlar için asgari müştereği ifade edebilir. Belki de ihtiyacımız olan, teşbihte hata olmaz diyerek, yeni ve küresel bir Vestfalya uzlaşısıdır. Bu kez adil, barışı merkeze koyan, güce değil hukuka dayalı bir uzlaşı ve radikal olmayan, akl-ı selim bir geçişle.</p>
<p><strong>Bunun da ilk yolu bu urlu yapının varlığını kabul ederek bu urdan kurtulmak için mücadele etmekten ve mücadele için farkındalık yaratmaktan geçmektedir. </strong>Belki de Zizek’in en anlamlı katkısı budur, evet, çanlar çalıyor! Hepimiz için!</p>
<p>Diğer taraftan Zizek’in şu ifadelerine hak vermemek de elde değildir:</p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114 </em></p>
<p>Zizek, bu noktada tekno oligarkların ilişkilerine de değinerek çağımızın önemli bir sorununa daha temas ediyor. Çözüm olarak açık kaynak savunusu da makul geliyor.</p>
<p>Diğer yandan Zizek’in İsrail’in Filistin’de yıllardan beri işlediği suçlara değinmesi de oldukça önemli. Zizek, Batı’da yer bulan pek çok aydının düştüğü tuzağa düşmüyor ve Filistinlilerin haklılığını vurguluyor. Ayrıca İsrail’in içerisinde o dönem olanlara ses çıkaran İsraillilere de seslenerek Filistinlilerle bir koalisyon çağrısında bulunuyor. İşte bu anlamlı.</p>
<p>Gelgelelim, Zizek, tehditleri sıralayıp küresel olarak tehlikedeyiz dedikten sonra çözüm olarak şu ifadeleri kullanıyor:</p>
<p><em>“Almanya’dan ülkem Slovenya’ya kadar Avrupa’nın her yerinde durum benzer. Çevremize yönelik tehditlerden tutalım, yayılmaya yüz tutan savaşlara dek, devam eden, kızışan krizlerle baş etmek için bu kitapta kışkırtıcı bir biçimde “savaş komünizmi” diye adlandırdığım unsurlara ihtiyacımız olacak: Yalnızca olağan piyasa kurallarını değil, aynı zamanda (demokratik onay olmaksızın önlemler alıp yürürlüğe sokmak ve özgürlükleri sınırlandırmak gibi) yerleşik demokrasi kurallarını çiğnemek durumunda kalacak seferberliklere gereksinim duyulacak.” </em></p>
<p>Bu, tam olarak kaçındığımız, uğruna mücadele ettiğimiz özgürlüklere müdahale etmek değil de nedir? Mücadele ettiğimiz şey, hukuksuzluklar, savaşlar, oligarklar, yolsuzluklar, refahsızlık, insana, insanın tabiatına aykırılıksa eğer bununla mücadeleyi, benzer yöntemlerle yürütmek, elde edeceğimiz sonucu değiştirir mi? <strong>Oysa tarih açıktır: Zehirli ağacın meyvesi zehirli olur. </strong></p>
<p>Bir krizle mücadele ederken dahi olağanüstü tedbirler uyguluyorsak derhal normale, hukuka dönmek zorundayız. Dolayısıyla, dünyamız bir tehlikedeyken, özgürlük, hukuk, şeffaflık, düzen adına bir seferberlik ilanı, bir düzensizlik manasına gelmez mi? Buna katılmak mümkün değildir. Ayrıca bu sonuçlarını bildiğimiz, klasik bir kolaycılıktır.</p>
<p>Evet, insanoğlu tehditlerin farkına varmalıdır: <strong>3. Dünya Savaşı kapımızda. Gezegenimizi tüketiyoruz. Bir grup azgın azınlık sapkın zihniyeti ile dünyayı uçuruma sürüklüyor. Post modern insan özüyle, tabiat(ıy)la bağını kaybediyor.</strong></p>
<p><strong>Yapmamız gereken de bellidir: İnsan onuruna dayalı bir sistemi yeniden ancak bu kez takiyyesiz, güce değil hukuka, vicdana, ahlâka dayalı bir şekilde kurgulayabilmek ve bunu dünya çapında bir savaş çıkmadan evvel yapabilmek. </strong></p>
<p>İnsan ile tabiat arasındaki bağı, hakikate ve özümüze uygun şekilde yeniden ele alabilmek.</p>
<p>Sosyal meselelerde dengeyi ve ölçüyü, bugüne kadar kurumsallaşmayan ancak faydaları ortada olan bazı müesseselerle sağlayabilmeyi gündemimize almak.</p>
<p><strong>Evet, küresel olarak insan olabilmenin, insan kalabilmenin, insan onurunun, içimizde içkin ahlâk yasasının, vicdanın, evrensel hukukun, özgürlüğün, tabiata derin bir saygı duyarak tabiatın, gereklerini savunmak zorundayız. Hep birlikte, hep beraber.</strong></p>
<p><strong>Haldun Barış, Nisan 2026</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>Kitaptan Birkaç Alıntı</em></strong></p>
<p><em>“Dünya adında bir uzay gemisinin üzerinde yaşadığımız gerçeğini tam anlamıyla kabul ettiğimiz anda acil olarak hayata geçirilmesi gereken görev şu oluyor: Uygarlıkları hakikaten uygarlaştırma görevi, diğer deyişle insan topluluklarının tümü arasında evrensel dayanışma ve işbirliğine geçiş görevi.” s.11</em></p>
<p><em>“Bağlantısızlık, mücadelemizin evrensel olması gerektiği anlamına geliyor. Bu yüzden bedeli ne olursa olsun Rusofobiden kaçınmalıyız ve Rusya’nın içinde Ukrayna’nın işgalini protesto edenlere tam destek vermeliyiz: Onlar enternasyonalizmlerini gösteren gerçek Rus vatanseverleri. Bir vatansever, ülkesini gerçekten seven bir kişi ülkesi yanlış bir şey yaptığında bundan derin bir utanç duyan kişidir. “Doğrusuyla yanlışıyla benim ülkem” demek kadar iğrenç bir şey yoktur.” s. 23</em></p>
<p><em>“Larvatus prodeo “maskeli ilerliyorum.” (Devrimci bir güç, iktidarı aldığında, başlangıçta gerçek yüzünü göstermeyip mevcut sistemi iyileştirmek istediğini iddia etmekle yetinir.  Oysa sözü tersine çevirip söylemek daha uygun değil midir: larvatus redeo? Geri adım atmaya mecbur kaldığımda, uğradığım yenilginin derinliğini örtmek ve onu bir gelişme olarak sunmak amacıyla aldatıcı bir maske takmaktır bu… Fakat ya çıplak yüzün kendisi bir maskeyse?” s. 109</em></p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114</em></p>
<p><em>“Gerçeğin insanları eyleme geçirecek bir biçimde söylenmesi gerekir, tepeden bakan bir tatmin duygusuyla değil. Niçin? 1800ler civarında etkin olmuş Alman felsefeci Friedrich Jacobi ne yazmıştı: “La verite en la repoussant on l’embrasse.” (Hakikat, reddedilişiyle benimsenir.” s.115</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 13:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209047</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına büyük değer veren, gücü son derece dikkatli kullanan, sivil hayatı korumaya özel önem atfeden bir askerî yapıdan bahsediliyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak devletlerin ve orduların ahlâkı, kendileri hakkında yazdıkları metinlerle değil, yaptıklarıyla ölçülür. Bir ordu için asıl sınav, kendi askerî etik kitapçığında neler yazdığı değil, sahada nasıl davrandığıdır. Sivillere karşı tavrı nedir? Gücü nasıl kullanmaktadır? Savaşı, hukuku bütünüyle askıya alma bahanesi haline mi getirmektedir, yoksa şiddeti gerçekten sınırlandırmakta mıdır? İşte İsrail ordusunun asıl değerlendirilmesi gereken yer burasıdır. O noktada ise karşımıza çıkan tablo, “en ahlâklı ordu” söylemiyle bağdaşmayan, hatta ona tamamen ters düşen bir tablodur.</p>
<p>Gazze’de yaşananlar, bu iddianın ne kadar büyük bir yalan olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Uluslararası kuruluşlar, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve insan hakları raporları, İsrail askerî harekâtının “eşi görülmemiş” düzeyde sivil ölümlerine, kitlesel yıkıma ve toplu yerinden edilmeye yol açtığını kaydetmektedir. Gazze’de evler, hastaneler, okullar, sığınma alanları ve gündelik hayatın sürdüğü yerler sistematik şekilde tahrip edilmiştir. Yüz binlerce değil, neredeyse bütün nüfus yerinden edilmiştir. İnsanlara sadece ölüm değil, hayatın kendisi yaşanamaz hale getirilmiştir. Böyle bir tablo karşısında “ahlâk” kelimesini İsrail ordusuyla yan yana getirmek, kavramların içini boşaltmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâk Sözle Değil, Gücü Sınırlandırmakla Ölçülür</strong></p>
<p>Ahlâk, özellikle de savaş ahlâkı, tam da gücün sınırlandırılması gereken yerde başlar. Silahlı olmak, askerî imkânlara sahip olmak, teknolojik üstünlük kurmak bir orduyu ahlâklı yapmaz. Tersine, gücü olanın kendisini sınırlaması beklenir. Savaşta bile çocukların, kadınların, yaşlıların, hastaların ve genel olarak sivillerin korunması gerekir. Hastaneler, okullar ve ibadethaneler savaşın olağan hedefleri haline getirilemez. Ahlâk, sadece kendi kayıplarına üzülmek değil, karşı taraftaki masum insanın hayatını da değerli sayabilmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa İsrail’in dünyaya yansıttığı manzara tam tersidir. Bugün İsrail ordusu, sivilleri kitlesel biçimde öldüren, sivil hayatın temel altyapısını tahrip eden, insanları açlık, susuzluk, evsizlik ve güvensizlik içinde yaşamaya zorlayan bir güç olarak görünmektedir. Üstelik bütün bunlar, “güvenlik”, “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” gibi kavramların arkasına saklanarak yapılmaktadır. Ahlâk, şiddeti meşrulaştıran bir dil oyunu değildir. Bir ordunun kendisini “savunma kuvvetleri” olarak adlandırması, onun gerçekten savunma yaptığını kanıtlamaz. Nasıl ki bir insan kendine dürüst demekle dürüst olmazsa, bir ordu da kendine ahlâklı demekle ahlâklı olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Ordusunun Durumu</strong></p>
<p>İsrail ordusunun bugünkü durumu, sadece savaş alanındaki uygulamalarla değil, genel davranış kalıbıyla değerlendirilmelidir. Sorun, münferit aşırılıkların ötesindedir. Burada daha derin, daha yapısal bir problem vardır. Karşımızda, sivil hayatı askerî amaçların önüne koymayan, hatta zaman zaman sivil hayatın ortadan kalkmasını olağan bir yan sonuç gibi gören bir yaklaşım durmaktadır. Bu yüzden mesele birkaç yanlış operasyon, birkaç ölçüsüz asker veya birkaç “üzücü hata” meselesi değildir. Sorun, bütün bir askerî ve siyasî yaklaşımın, insan hayatını ikinci plana itmesidir.</p>
<p>Bu durum özellikle Gazze’de çarpıcı hale gelmiştir. Hastanelerin hedef haline gelmesi, sağlık sisteminin felce uğratılması, çocukların ve kadınların çok yüksek oranlarda hayatını kaybetmesi, insanların güvenli bölge denilen yerlere sürüldükten sonra oralarda da ölümle karşılaşması, bu ordunun davranış kalıbı hakkında yeterince fikir vermektedir. Eğer bir ordunun eylemleri, sivil ile savaşçı arasındaki ayrımı fiilen ortadan kaldırıyorsa, orada ahlâktan değil, tam tersine, ahlâkın askıya alınmasından söz etmek gerekir.</p>
<p>Bir ordunun ahlâkı, zafer kazanma isteğinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, insan hayatına ne kadar sınır koyduğuyla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, İsrail ordusunun sergilediği tablo, en ahlâklı ordu olma iddiasını değil, tam aksine, ahlâksız bir güce dönüşme tehlikesini işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Devleti ve Hukukun Çöküşü</strong></p>
<p>Mesele sadece orduyla da sınırlı değildir. Bir bütün olarak İsrail devleti, giderek hukuku aşındıran ve insan hakları fikrini boğan bir yapıya dönüşmektedir. Gözaltı merkezleri, cezaevleri, sorgulama süreçleri ve Filistinlilere uygulanan muamele, başlı başına büyük bir utanç alanı haline gelmiştir. İşkence, kötü muamele, aşağılayıcı uygulamalar ve cinsel şiddet iddiaları, uluslararası kuruluşların dikkat çektiği ağır konular arasındadır. Filistinli çocukların askerî gözaltı sistemi içinde gördüğü kötü muamele de yıllardır belgelenmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Karşı karşıya olduğumuz şey, sadece sert bir güvenlik devleti değildir. Sorun daha büyüktür. Burada hukuk fikrinin kendisi zedelenmektedir. Hukukun bir anlamı varsa, o da tam en zor anlarda, en büyük öfke anlarında bile intikamı sınırlamasıdır. Eğer hukuk, yalnız güçlü olanın öfkesini meşrulaştıran bir araç haline gelirse, artık orada adalet değil, kaba kuvvet vardır.</p>
<p>Bu yüzden İsrail’in gözaltı, tutuklama ve cezalandırma rejimi de askerî uygulamalar kadar önemlidir. Çünkü bir devletin gerçek ahlâk seviyesi sadece savaşta değil, kontrol altına aldığı insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar. Güçsüz, savunmasız, gözaltındaki kişiye yapılan muamele, ahlâkın en önemli testlerinden biridir. Bu testte de İsrail’in başarılı olduğu söylenemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdam Cezası ve İntikam Siyaseti</strong></p>
<p>Mart 2026’da İsrail Meclisi’nde belirli davalarda Filistinliler için idam cezasını öngören tartışmalı düzenlemenin geçirilmiş olması, bu gidişatın ne kadar tehlikeli bir istikamette ilerlediğini göstermektedir. İdam cezası, modern hukuk düşüncesinde zaten son derece problemli bir kurumdur. Hele bunu siyasî çatışmanın derin olduğu, yargısal eşitliğin tartışmalı bulunduğu, askerî mahkemelerin devrede olduğu bir zeminde gündeme getirmek, adaleti değil intikamı çağrıştırır.</p>
<p>Hukuk devletinin büyüklüğü, en çok öfkelendiği anda bile ölçüsünü kaybetmemesidir. Devlet, kendisini kurbanların öfkesinin saf temsilcisi haline getirdiğinde, adalet ile intikam arasındaki çizgiyi silmeye başlar. İsrail’in bugün yaptığı da budur. İdamı siyasal bir sembole dönüştürmek, özellikle Filistinliler söz konusu olduğunda, hukuku evrensel bir güvence olmaktan çıkarıp ayrımcı bir güç aracına dönüştürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu?</strong></p>
<p>İsrail kendisini sık sık “medeniyeti savunan”, “barbarlığa karşı duran”, “Batılı değerlerin ileri karakolu” olan bir devlet gibi sunmaya çalışmaktadır. Bu söylem, özellikle Batı dünyasında belli bir etki de doğurmaktadır. Fakat medeniyet yalnızca teknoloji, askerî güç veya diplomatik destek demek değildir. Medeniyet, insan hayatını evrensel biçimde değerli sayabilmektir. Medeniyet, sadece kendi çocuklarının değil, başkasının çocuklarının da yaşama hakkını savunabilmektir. Medeniyet, hukuku yalnız kendine değil, düşmanına da uygulayabilmektir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, İsrail bugün medeniyeti korumaktan çok, medeniyetin dayandığı temel zemini tahrip etmektedir. Çünkü medeniyetin esası, ölçüsüz güç değil, sınırlanmış güçtür. Medeniyetin esası, toplu cezalandırma değil, bireysel sorumluluktur. Medeniyetin esası, işgalin ve cezasızlığın normalleşmesi değil, hukukun üstünlüğüdür. Eğer bir devlet sürekli olarak sivil hayatı ezip geçiyor, hukuk dilini boşaltıyor ve insan haklarını yalnız seçilmiş bir topluluk için geçerli sayıyorsa, o devletin medeniyet iddiası ciddiye alınamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu, Tahrip mi Ediyor?</strong></p>
<p>Bu soruya verilecek cevap giderek daha netleşmektedir: İsrail, bugünkü siyasetiyle medeniyeti korumuyor; medeniyeti tahrip ediyor. Çünkü medeniyetin korunması, yalnızca kendi güvenliğini sağlamak değildir. Medeniyetin korunması, gücü ahlâk ve hukukla bağlayabilmektir. İsrail ise bugün tam tersine, gücü hukuk ve ahlâktan kurtarma yönünde ilerlemektedir.</p>
<p>Daha da vahimi, dünyanın önemli bir bölümü de bu tablo karşısında ya sessiz kalmakta ya da hâlâ “en ahlâklı ordu” masalını tekrarlamaktadır. Oysa asıl ahlâk krizi belki de tam burada başlamaktadır. Eğer bu ölçüde bir yıkım, bu ölçüde bir sivil katli, bu ölçüde bir cezasızlık karşısında hâlâ yüksek sesle hakikati söyleyemiyorsak, sorun yalnız Tel Aviv’de değil, bütün dünyanın ahlâk düzenindedir.</p>
<p>Sonuç olarak, asıl mesele İsrail’in kendisini nasıl tanımladığı değildir. Kendi ordusuna “ahlâklı” demesi, saldırıyı “savunma” diye adlandırması, hukuksuzluğu “güvenlik” diliyle örtmesi gerçeği değiştirmez. Gerçek şudur: İsrail ordusu, fiilleriyle değerlendirildiğinde, “dünyanın en ahlâklı ordusu” değildir. Tam tersine, siviller karşısındaki hoyratlığı, hukuku aşındıran tavrı ve insan hayatını hiçe sayan pratiğiyle, dünyanın en ahlâksız ordularından biri haline gelmiştir. Hatta belki de en ahlâksız ordusudur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 12:52:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209044</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla 2015 yılında benden Amerikan liberteryenizminin temel taahhütlerini tarif etmemi isteseydiniz, bunu yaklaşık bir dakika içinde yapabilirdim. Serbest piyasalar, sınırlı devlet, bireysel haklar, devlet gücüne şüpheyle yaklaşma, serbest ticaret, açık ya da liberal göç politikası, dış politikada bir tür müdahalecilik karşıtlığı ve yürütme yetkisi üzerinde anayasal sınırlamalara güçlü bir vurgu. Elbette sınırda kalan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/">Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Çeviren Atilla Yayla</em></p>
<p>2015 yılında benden Amerikan liberteryenizminin temel taahhütlerini tarif etmemi isteseydiniz, bunu yaklaşık bir dakika içinde yapabilirdim. Serbest piyasalar, sınırlı devlet, bireysel haklar, devlet gücüne şüpheyle yaklaşma, serbest ticaret, açık ya da liberal göç politikası, dış politikada bir tür müdahalecilik karşıtlığı ve yürütme yetkisi üzerinde anayasal sınırlamalara güçlü bir vurgu. Elbette sınırda kalan örnekler ve iç tartışmalar vardı; ama hareketin ağırlık merkezi yeterince açıktı ve ona kabaca işaret etmek mümkündü.</p>
<p>Aynı şeyi bugün, on yıl sonra yapmaya çalıştığınızda ise neredeyse hemen zorlukla karşılaşırsınız. Liberteryenizmin kamusal yüzü olan, harekete bitişik duran ve son birkaç yılda podcast’ler, YouTube, X ve teknoloji-entelektüel ağlar üzerinden kitlelere ulaşan kanadında, ağırlık merkezi on yıl önce tahayyül bile edilemeyecek biçimde kaymış durumda. Belki de Amerikan finans çevrelerinde liberteryenizme en yakın ve en etkili figür olan <a href="https://www.cato-unbound.org/2009/04/13/peter-thiel/education-libertarian/">Peter Thiel</a>, J.D. Vance’in Senato kampanyasını finanse etti ve onun Trump çevresine girmesine yardımcı oldu; Vance bugün artık kendisini <a href="https://www.theargumentmag.com/p/god-orban-and-jd-vance">açıkça post-liberal</a> olarak tanımlıyor. Amerika’nın en çok dinlenen iki liberteryen podcast yayıncısı Dave Smith ve Tom Woods ise göç konusunda Trumpçılıkla ortak bir çizgiye gelmiş durumda. Dinleyici kitlelerinin kayda değer bir bölümü de bu değişime eşlik etti.</p>
<p>Tablo, liberteryen hareketin akademik kanadında ise farklıdır; muhtemelen bu Substack’in birçok okuru liberteryenizmle ilk kez bu kanat üzerinden tanışmıştır. Üniversitelerdeki klasik liberaller ve liberteryenler, ayrıca Reason dergisi çevresi ile<a href="https://www.theargumentmag.com/p/god-orban-and-jd-vance"> Cato</a> ve <a href="https://theihs.org/">Institute for Humane Studies</a> gibi kurumlarda yer alan isimler büyük ölçüde eski pozisyonlarında kaldılar — açık göçü, serbest ticareti, yürütme yetkisinin sınırlandırılmasını ve anayasal kısıtları savunmaya devam ettiler; üstelik çoğu, yönetimin en keskin eleştirmenleri arasında yer aldı. <a href="https://reason.com/people/ilya-somin/">Ilya Somin</a>, son bir yılı neredeyse durmaksızın yönetimin anayasal sınırlara saldırılarını yazmakla geçirdi. Yakın dönemin en önde gelen liberteryen siyasetçisi sayılabilecek Justin Amash da tavizsiz bir tutum aldı. Bu ideolojik olarak ısrarcı isimler şimdi, popüler hareket içindeki eski yol arkadaşlarının 2015’te liberteryen çevrelerde alay konusu olacak türden argümanlar ileri sürdüğünü izliyorlar; bazıları da bir zamanlar ait olduklarını düşündükleri hareket içinde kendilerini yabancı gibi hissediyor.</p>
<p>Neler oluyor?</p>
<p>Buna verilebilecek cevaplardan biri — ki çoğu liberteryenin içgüdüsel olarak başvurduğu cevap budur — hangi taraf savrulduysa onun artık gerçekten liberteryen olmadığıdır. Hikâyeyi kimin anlattığına bağlı olarak, ya Thiel-Vance kanadı liberteryenizmi terk ederek gerici bir milliyetçiliğe savrulmuştur ya da Reason çevresi, karşı çıkması gereken liberalizme teslim olmuştur. Her iki kamp da diğerini, hareketin gerçek ilkelerini kaybetmiş sahte liberteryenler olmakla suçlamaktadır.</p>
<p>Ben farklı bir teşhis önermek istiyorum: Her iki kamp da gerçek anlamda liberteryendir; liberteryenizmin kimin gerçekten liberteryen sayılacağı sorusunu çözememesinin sebebi ise, liberteryenizmin liberteryenlerin çoğu zaman varsaydığı kadar felsefî bakımdan tutarlı olmamasıdır. Bugünkü kırılma bir sapma değildir. Liberteryenizm aslında her zaman böyle görünmüştür. Biz bunu fark etmedik; çünkü yirminci yüzyılın sonlarındaki kısa bir dönemde hareketin sosyolojisi, sanki ortada bir uzlaşma varmış görüntüsü üretmişti.</p>
<p>Bu olguyu tasvir etmek için şimdiye kadar karşılaştığım en yararlı çerçeve, Hyrum ve Verlan Lewis’in yakın zamanda yayımladıkları <a href="https://global.oup.com/academic/product/the-myth-of-left-and-right-9780197680216?cc=tr&amp;lang=en&amp;">The Myth of Left and Right</a> adlı kitapta bulunuyor. Lewis kardeşlerin temel iddiası şudur: “Sol” ve “sağ” tutarlı ideolojiler değildir; onlar kabilelerdir. Sol ve sağla ilişkilendirilen siyasî pozisyonlar, altta yatan felsefî bir öz nedeniyle bir arada durmaz. Bir arada dururlar; çünkü o pozisyonlar o anda solcu ve sağcı kabilelerin benimsediği pozisyonlardır. Muhafazakârlar serbest ticaret yanlısıyken korumacılığa geçtiler; Rusya konusunda şahin iken güvercin oldular; federal gücü savunurken ondan nefret eder hale geldiler. Kabilelerin önce, ideolojilerin ise sonra geldiğini gördüğünüzde bu değişimler artık şaşırtıcı görünmez. İnsanlar çoğu zaman sosyolojik nedenlerle — aile, arkadaş çevresi, hayatı etkileyen bir kitap ya da tek bir yankı uyandıran mesele yüzünden — bir kabileye bağlanır; sonra da toplumsal uyum saikiyle o kabilenin pozisyonlarını benimserler. Kabile değiştikçe pozisyonlar da değişir. Hepsini birbirine bağladığı varsayılan “öz” ise sonradan anlatılan bir hikâyeden ibarettir.</p>
<p>Lewis kardeşler liberteryenizm hakkında yazmıyorlar — onların hedefi siyasî yelpazenin bütününe ilişkin özcü yorumdur. Ama onların çerçevesi, benim hem liberteryen hareketin içinde geçirdiğim yıllar boyunca hem de onun entelektüel tarihini izlerken zaten sezdiğim bir şeye kelime dağarcığı kazandırdı. Liberteryenizm, Lewis tezinin bir istisnası değildir. Aynı olgunun daha küçük ölçekli bir versiyonudur; hatta felsefî iddialarının yüksekliği, nereye bakacağınızı bir kez öğrendiğinizde, kabilesel dinamikleri görmeyi daha da kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>İzninizle, önce bu tarihin kısa versiyonuyla başlayayım; bunun daha uzun hali<a href="https://press.princeton.edu/books/hardcover/9780691155548/the-individualists"> The Individualists’ta</a> anlatılıyor. “Libertarian” terimi, 1850’lerde, Joseph Déjacque adlı Fransız bir anarşo-komünistin kendisini tanımlamak için kullandığı bir sıfat olarak ortaya çıktı. Déjacque, özel mülkiyet ile devletin aynı madalyonun iki yüzü olduğuna ve gerçek anlamda özgürlüğe bağlılığın her ikisinin de ortadan kaldırılmasını gerektirdiğine inanıyordu. On dokuzuncu yüzyılın büyük kısmında “libertarian” terimi, kimisi özel mülkiyeti savunan, kimisi reddeden çeşitli anarşistler tarafından, kendilerini otoriter sosyalistlerden ayırmak için kullanıldı. Yani terim bilinçli biçimde bugün “sol” diyeceğimiz yerde konumlandırılmıştı.</p>
<p>Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde ise bu etiket, neredeyse genel bir anti-otoriteryanizm anlamına gelecek kadar genişlemişti. Charles Sprading’in <a href="https://cdn.mises.org/Liberty%20and%20the%20Great%20Libertarians_2.pdf"><em>Liberty and the Great Libertarians</em></a> (1913) adlı kitabı, “libertarian” terimini “Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Sosyalistler, Tek Vergiciler, Anarşistler ve Kadın Hakları savunucuları”nı kapsayacak şekilde kullanıyordu — yani gerçekten çok geniş bir çatı söz konusuydu ve bu çatıyı bir arada tutan tek şey, başkalarına kendi görüşlerini zor yoluyla dayatmama taahhüdüydü. Birkaç on yıl sonra, Leonard Read ve Foundation for Economic Education gibi isim ve kurumların etkisiyle “libertarian” terimi daraldı ve serbest piyasaları ile sınırlı devleti desteklemek anlamına gelmeye başladı. 1970’lere gelindiğinde ise Nozick-Rand-Rothbard sentezi, terimi daha da daraltmıştı; öyle ki birçok liberteryen, bu etiketi rasyonalist, hak temelli ve serbest piyasacı mutlakçılığın belli bir biçimiyle neredeyse eş anlamlı görmeye başladı.</p>
<p>Ama işler orada kalmadı. 1990’larda ve 2000’lerin başlarında bu etiket yeniden parçalandı. <a href="https://bleedingheartlibertarians.com/">“Bleeding-heart libertarians”</a> denilen çevreler toplumsal adalet hakkında konuşmaya başladı. <a href="https://c4ss.org/">Sol-liberteryenler,</a> gerçekten var olan kapitalizmi eleştirmek için Tucker ve Proudhon’a başvurdular. <a href="https://rothbardrockwellreport.substack.com/p/the-case-for-paleolibertarianism">Paleoliberteryenler</a> ise ters yöne giderek kültürel sağ ile ittifaklar kurdular. Bugün, 2020’lerde ise teknoloji sağı, neo-reactionary hareket ve Thiel-Musk çevresinin yükselişi, göç, ticaret, yürütme yetkisi ve ifade özgürlüğü konusundaki görüşleri yirmi yıl önceki liberteryenlere neredeyse tanınmaz gelecek yeni bir kendini liberteryen diye tanımlayan kesim ortaya çıkardı.</p>
<p>Lewis çerçevesi böyle bir kaymayı öngörür. Özcü bir çerçeve ise öngörmez. Eğer liberteryenizm gerçekten sabit bir felsefî öz tarafından tanımlanıyor olsaydı, bu tür savrulmalar görmezdiniz. Etiketin zamanla belirsizleşmesini değil, tersine daha da kesinleşmesini beklerdiniz. Liberteryen ilkelerin gerçekte neyi gerektirdiğine dair birikimli bir yakınlaşma görürdünüz; tekrar tekrar yaşanan parçalanma ve yeniden parçalanma döngüleri değil. Oysa fiilen gördüğümüz örüntü — anlamı, hareketin sosyolojik bileşimi değiştikçe değişen bir etiket — tam da Lewis kardeşlerin sol ve sağ için anlattığı örüntüdür.</p>
<p>İkinci kanıt ise teoriktir ve benim için daha belirleyici olan budur. Mesele şu ki, liberteryenizmin temel ilkeleri, liberteryenlerin bazen onlara yüklediği işi gerçekte yapamaz. Bu ilkeler, somut siyasî sorulara belirli ve kesin cevaplar üretmek için fazla açık uçludur.</p>
<p>Mesela mülkiyeti ele alalım; bu, liberteryenizmin sahip olduğu en yerleşik çekirdeğe en yakın şeydir. Mülkiyet haklarını savunduklarını söyleyen liberteryenler, bu hakların neyi gerektirdiği konusunda radikal biçimde ayrışırlar. Herbert Spencer ve Lysander Spooner, fikrî mülkiyetin mülkiyet haklarının dümdüz bir uzantısı olduğunu düşünüyordu; Murray Rothbard ise bunun mülkiyet haklarına hakaret olduğunu düşünüyordu. Henry George, toprağın diğer mülkiyet türlerinden kategorik olarak farklı olduğunu ve haklı olarak toplumun mülkü sayılması gerektiğini savunuyordu; Rothbard ise bu görüşü “entelektüel ve ahlâkî bakımdan küçümsemeye bile değmeyecek” bir görüş olarak nitelendiriyordu. Benjamin Tucker, toprak üzerindeki meşru mülkiyetin ancak sürekli fiilî kullanım ve işgal ile mümkün olduğunu düşünüyordu; Robert Nozick ise sahipsiz toprağın ilk ediniminin bir kez gerçekleştiğinde kalıcı haklar doğurduğunu savunuyordu. Yani burada, aynı temel taahhüdü savunduğunu söyleyen liberteryenler var; ama o taahhüdün gerçekte ne olduğu konusunda birbirlerinden kökten ayrılıyorlar.</p>
<p>Aynı hikâye, liberteryenizmin diğer tüm temel ilkeleri için de geçerlidir. Saldırmazlık ilkesi çevre kirliliğine izin verir mi? Bu, “saldırganlık”ı nasıl tanımladığınıza ve kimin mülkiyet haklarını tanıdığınıza bağlıdır; liberteryenler ise her iki konuda da keskin biçimde ayrılırlar. Bireycilik açık sınırları mı gerektirir, yoksa <a href="https://mises.org/library/book/democracy-god-failed">Hans-Hermann Hoppe’nin</a> savunduğu türden dışlayıcı “ahit/covenant toplulukları”na izin mi verir? Aynı temel öncülleri paylaşan liberteryenler bu konuda zıt sonuçlara ulaşırlar. Otoriteye şüpheyle yaklaşmak anarşizme mi götürür, yoksa sadece minimal devlete mi? Liberteryenler <a href="https://mises.org/mises-daily/robert-nozick-and-immaculate-conception-state">1970’lerden beri</a> bunun hakkında tartışıyorlar ve 2075’te de tartışmaya devam edecekler.</p>
<p>Daha derin nokta, liberteryenlerin bu sorularda tesadüfen anlaşamıyor olması değildir. Asıl mesele, temel ilkelerin sonuçları yeterince belirlememesidir. Mülkiyet haklarına bağlılık, size mülkiyetin ne olduğunu, nasıl edinildiğini, nesiller boyunca miras yoluyla aktarılıp aktarılamayacağını, fikirlere uygulanıp uygulanamayacağını, toprağın özel bir durum olup olmadığını ya da mülkiyet temelli iddialar çatıştığında ne olacağını söylemez. Saldırmazlık ilkesine bağlılık, size neyin saldırganlık sayıldığını, saldırganlığa karşı savunmanın ne olduğunu ya da her biri kendini haksızlığa uğramış gören tarafların rakip iddialarını nasıl tartmanız gerektiğini söylemez. Bireyciliğe bağlılık ise kolektif eylem problemleri, miras alınmış yükümlülükler veya bireysel hayatların yapılar içine gömülü oluşunun diğer bütün biçimleri hakkında nasıl düşünmeniz gerektiğini söylemez.</p>
<p>Bu ilkeler bazı işleri yapar. Mesela devlet sosyalizminin ya da totalitarizmin daha uç biçimlerini dışarıda bırakırlar. Ama siyasî hayatımızdaki tartışmalı meseleler hakkında belirli liberteryen pozisyonlar üretmek için gereken işin yanına bile yaklaşamazlar. Bu da şu anlama gelir: Liberteryenler bu tartışmalı sorularda belli pozisyonlara vardıklarında, asıl iş başka bir yerde yapılıyordur — ilkelerin belli bir yorumu, tarihin belli bir okunuşu, belli ampirik varsayımlar ve hangi ödünleşmelerin önemli olduğuna dair belli sezgiler toplamı tarafından. Ve bu yorumlar, okumalar, varsayımlar ve sezgiler de, çoğumuz açısından, bağımsız felsefî muhakemenin ürünü değildir. Bunlar, liberteryenizme hangi sosyolojik güzergâhtan girdiğimizden kaynaklanır — okuduğumuz kitaplar, karşılaştığımız hocalar, bizi yetiştiren kurumlar ve şekillendirici bir dönemde tartıştığımız akranlar.</p>
<p>Liberteryenizm içindeki bugünkü kırılmanın bu kadar aydınlatıcı olmasının sebebi de budur. Teknoloji-sağı kanadı ile akademik klasik-liberal kanat, liberteryen ilkeler konusunda anlaşmazlık içinde değildir. Her iki taraf da aynı mülkiyet, özgürlük, bireysel haklar ve iktidara şüpheyle yaklaşma söz dağarcığını kullanıyor. Anlaşmazlık, bu söz dağarcığının nasıl yorumlanacağı ve bugünün tartışmalı meselelerine nasıl uygulanacağı konusunda ortaya çıkıyor — ve bu yorumlar, liberteryen felsefenin mantığını değil, alt-kabilelerin sosyolojisini izliyor. Teknoloji-sağı çizgisi, liberteryenizme belli kurumsal kanallardan girdi (Founders Fund, bazı podcast’ler, belli bir internet entelektüelleri kümesi) ve bir yöne gidiyor. Akademik klasik-liberal çizgi ise farklı kurumsal kanallardan geldi (IHS, Cato, Liberty Fund seminer ağı, Mont Pelerin) ve başka bir yöne gidiyor. Her iki taraf da aslında liberteryenlerin her zaman yaptığı şeyi yapıyor: ortak öncüllerden, kendi özel entelektüel topluluklarının duyarlılıklarına uygun sonuçlar çıkarıyorlar.</p>
<p>Özcü bakış açısı, taraflardan birine “sahte” demeden bunu açıklayamaz. Sosyolojik bakış açısının buna ihtiyacı yoktur. O sadece şunu söyler: Liberteryenizm, diğer her ideolojik kimlik gibi, esasen bir dizi sosyolojik sabitleyici tarafından ayakta tutulur — kurumlar, okumalar, dostluklar, teamüller — ve bu sabitleyiciler değiştiğinde ya da çeşitlendiğinde, görüşler de değişir. Arkadaşlarımdan biri, kendisini hâlâ liberteryen olarak tanımlarken Trump tarzı göç kısıtlamalarına yeni bir sempati duymaya başladığında, bu onun tutarsız olduğu anlamına gelmez. O, parçası olduğu kabilenin sosyolojik bileşimindeki bir değişime cevap veriyor ve ona uyan bir felsefeyi geriye dönük olarak inşa ediyor. Kaldı ki, bunu yapan sadece o değil; kendimizi yerimizde kalmış hisseden geri kalanlarımız da aynısını yapıyoruz. Bizim “yerimizde kalmamız” da başka ama aynı ölçüde sosyolojik bir sabitlenmenin ürünüdür. Hiçbirimiz saf liberteryen aksiyomlardan belirli siyasî pozisyonlara ulaşmıyoruz. Aksiyomlar bu işi yapacak kadar güçlü değil; zaten biz de başlangıçta bedensiz, salt felsefî muhakeme yapan varlıklar değiliz.</p>
<p>Bu argümanın nihilizmle biten bir versiyonu da vardır: Eğer liberteryenizm büyük ölçüde sosyolojiden ibaretse, neden onunla uğraşalım? Benim çıkardığım sonuç bu değil; Lewis kardeşlerin çıkardığı sonuç da bu değil. Onların The Myth of Left and Right’ın sonunda önerdikleri şey bir tür tikellikçilik. Eğer siyasî yelpaze gerçek bir özü takip etmiyorsa, o zaman siyaseti tek bir eksen üzerinde pozisyonlar belirleyerek düşünmeye çalışmamalıyız. Aksine ayrıştırmalıyız — meseleleri tek tek ele almalı, her birini kendi şartları içinde düşünmeli ve sonuçlarımızı, ortaya çıkan örüntü mevcut ideolojik kalıplardan hiçbirine tam uymasa bile, somut vakayı nereye götürüyorsa oraya kadar götürmeliyiz.</p>
<p>Bu yaklaşım bana oldukça sempatik geliyor; sadece mevcut argüman beni oraya ittiği için değil. Zaten başka gerekçelerle de savunmak isteyeceğim çoğulcu ve ideoloji-dışı bir ahlâk ve siyaset felsefesi duyarlılığıyla uyumlu. <a href="https://plato.stanford.edu/entries/berlin/">Isaiah Berlin</a>’in değer çoğulculuğu, <a href="https://plato.stanford.edu/entries/williams-bernard/">Bernard Williams</a>’ın sistematik etik teoriye kuşkuyla yaklaşımı ve birçok iyinin bulunduğunu, bunların birbirine indirgenemeyeceğini ve tek tek somut vakalara ilişkin pratik hikmetin bir ana ilkenin uygulanmasıyla ikame edilemeyeceğini savunan uzun gelenek — bunların tümü bana, Ayn Rand ya da Murray Rothbard gibi isimlerin tek bir aksiyomdan her vakaya uygulanacak siyaset felsefesi türeten monizmine göre çok daha yakın geliyor.</p>
<p>Dolayısıyla liberteryenizmi kısmen sosyolojik bir olgu olarak görmenin doğru tepkisi, liberteryen görüşlere sahip olmaktan vazgeçmek değildir. Doğru tepki, o görüşleri farklı bir ruh haliyle taşımaktır — bir aksiyomdan türetilmiş kesin sonuçlar olarak değil, tek tek meseleler hakkında elimden geldiğince dikkatle düşünerek ulaştığım geçici pozisyonlar olarak; liberteryen ilkeleri de tek ve yeterli belirleyici olarak değil, önemli girdilerden biri olarak görmek. Bazı meselelerde — kitlesel hapsedilme, meslek lisanslama kartelleri, uyuşturucu savaşı, kapalı sınırlar — kendimden eminim. Bazılarında ise — iklim politikası, emek örgütlenmesi, antitröst, yapay zekânın düzenlenmesi — çok daha az eminim; çünkü miras aldığım gelenek birden fazla savunulabilir cevap sunuyor ve hangisine ulaştığımdan tam emin değilim. Mesele mesele ilerleyen bu türden bir ihtiyatlılık, ideoloğun kesinliğinin yanında zayıflık gibi görünebilir. Ama ben bunun, liberteryen ilkeleri ciddiye almanın gerçekten gereken bir tutum olduğunu düşünmeye başladım; özellikle de bu ilkelerin, ideolojik kesinliğin onlardan talep ettiği işi yapacak kadar güçlü olmadığını bir kez gördükten sonra…</p>
<p>* <a href="https://substack.com/@mattzwolinski">Matt Zwolinski</a>, University of San Diego’da felsefe hocasıdır.</p>
<p>** Yazı, <a href="https://bleedingheartlibertarian.substack.com">https://bleedingheartlibertarian.substack.com</a> adlı sitede 20 Nisan 2026’da <a href="https://bleedingheartlibertarian.substack.com/p/the-myth-of-libertarianism">yayınlandı</a>.</p>
<p><em>Bu yazının çevirisinde AI’dan yararlanıldı.</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/">Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Okullara Silahlı Saldırıların Gölgesinde Nitelikli Çocuklar Yetiştirmek</title>
		<link>https://hurfikirler.com/okullara-silahli-saldirilarin-golgesinde-nitelikli-cocuklar-yetistirmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Burcu Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 12:16:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209039</guid>

					<description><![CDATA[<p>Urfa’nın Siverek ilçesinde ve ardından Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan silahlı saldırılar, yalnızca güvenlik meselesi olarak değil, çocuk yetiştirme ve eğitim anlayışımız açısından da derin bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Üstelik bu saldırıları gerçekleştirenlerin de çocuk yaşta olması, sorunun çok daha temel bir noktaya işaret ettiğini gösteriyor. Bu olayları açıklamak için okullardaki güvenlik açığı, failin cinsiyet karmaşası yaşaması, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okullara-silahli-saldirilarin-golgesinde-nitelikli-cocuklar-yetistirmek/">Okullara Silahlı Saldırıların Gölgesinde Nitelikli Çocuklar Yetiştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Urfa’nın Siverek ilçesinde ve ardından Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan silahlı saldırılar, yalnızca güvenlik meselesi olarak değil, çocuk yetiştirme ve eğitim anlayışımız açısından da derin bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Üstelik bu saldırıları gerçekleştirenlerin de çocuk yaşta olması, sorunun çok daha temel bir noktaya işaret ettiğini gösteriyor. Bu olayları açıklamak için okullardaki güvenlik açığı, failin cinsiyet karmaşası yaşaması, sosyal medyanın ve dizilerin yanlış tesiri gibi birçok faktör konuşuldu. Bu yazıda dikkatleri farklı bir noktaya çekmek istiyorum: Çocukların bilişsel olmayan kabiliyetlerine hem ailelerin, hem öğretmenlerin hem de eğitim sisteminin pratikte önem vermemesi.</p>
<p>Eğitim sistemimizin sınav başarısına endeksli olduğunu duymayan, bilmeyen yok. Matematikte kaç net yapıldığı, hangi liseye girildiği, üniversite sınavında alınan puan… Bu sınavlar da çoğunlukla IQ dediğimiz bilişsel kabiliyetler ile alâkalı. Oysa çocukların hayatta başarısını belirleyen beceriler yalnızca bilişsel kapasiteyle sınırlı değil. OECD raporlarında 21. yüzyıl becerileri, sosyo-duygusal yetkinlikler ya da bilişsel olmayan kabiliyetler olarak adlandırılan özkontrol, sebat, sosyal uyum, empati, motivasyon, sorumluluk duygusu ve duygusal düzenleme gibi beceriler de en az IQ kadar hayat başarısını açıklamakta etkili.</p>
<p>Bir çocuk yüksek akademik başarı gösterebilir; ancak öfkesini yönetemiyor, hayal kırıklığıyla baş edemiyor, başkalarının duygularını anlayamıyor ve sorunlarını şiddet dışı yollarla çözmeyi öğrenemiyorsa, bu “akademik başarı” ona hayat başarısı getirmeyebilir. Okullarda yaşanan şiddet olayları da bize bu becerilerin ihmal edilmesinin bedelini hatırlatıyor.</p>
<p>Halihazırda eğitim sistemimiz IQ’ya odaklı olmasının istenmeyen başka maliyetleri de var. IQ skorlarının önemli bir bölümünün doğum öncesi genetik aktarım ve erken biyolojik faktörlerle belirlendiğini, daha ileri yaşlarda yapılan müdahalelerin ise çok sınırlı etkileri olduğunu biliyoruz. Yani o alanda yapılabilecek çok fazla bir şey yok. İkincisi, IQ’su yüksek çocukların daha iyi okullara girmesi ve bu okullara daha çok yatırım yapılması nedeniyle toplumda IQ açısından çok parlak olmasa da sosyal kabiliyetleri çok daha ileride olan birçok çocuğu geri bırakıyoruz. Halbuki dünya çoklu zekâ kuramına geçeli on yıllar oldu.</p>
<p>Bilişsel olmayan kabiliyetleri önemli kılan şeylerden biri, okul çağı boyunca ve özellikle yaklaşık 15 yaşına kadar geliştirilebilir olmalarıdır. Bu alan IQ’nun aksine öğretmenlere ve ailelere çocuklarına dokunmak için önemli bir alan açmaktadır. Diğer bir ifade ile, bir ailenin ve eğitim sisteminin çocuğun IQ’sundansa bahsettiğim sosyo-psikolojik özelliklerini geliştirebilme şansı çok daha fazladır. Dahası, bu yetkinlikler yalnızca sınıf içi başarıyı değil; istihdamda kalmayı, tasarruf davranışlarını, istenmeyen gebelikten, alkol, sigara ve uyuşturucu kullanımı gibi riskli sağlık davranışlarını ve suça yönelimi de etkilediğini gösteren onlarca araştırma vardır.</p>
<p>Bu nedenle çocuğu nitelikli yetiştirmek, hem ders başarısı hem de aynı zamanda sabretmeyi, kaybetmeyi, kendini ifade etmeyi, sorumluluk sahibi olmayı, merhamet etmeyi, öfkesini yönetmeyi, başkalarının sınırlarına saygı duymayı ve sorunları şiddet dışı yollarla çözmeyi öğretmek demektir. Değerler eğitimi de tam burada devreye girer. Sorumluluk, adalet, dayanışma, özsaygı ve başkalarına saygı gibi değerler yalnızca soyut ve normatif hedefler değil, aynı zamanda davranışsal sonuçları olan becerilerdir.</p>
<p>Değerler eğitiminin en temel kaynaklarından biri de dinî ve ahlâkî öğretidir. Toplumun geniş kesimlerinde merhamet, adalet, kul hakkı, sorumluluk gibi kavramlar büyük ölçüde dinî referanslar üzerinden anlam kazanır. Bu nedenle din derslerinin yalnızca bilgi aktaran didaktik bir formatta kalması, bu potansiyelin yeterince kullanılamamasına yol açmaktadır. Oysa öğrencilerin tartışabildiği, örnek olaylar üzerinden düşünebildiği, günlük hayata dokunan uygulamaların yer aldığı bir din ve değerler eğitimi, bilişsel olmayan kabiliyetlerin gelişimine güçlü katkı sağlayabilir.</p>
<p>Şekil 1’de gösterildiği gibi, kabiliyet geliştirme süreci çok katmanlı bir yapı içinde şekillenir; ancak en önemli aşama çoğu zaman çocuğun okula başlamadan önceki erken çocukluk yıllarıdır. Bu durum bize, ailenin çocuğun kişilik gelişimindeki merkezi rolünü açık biçimde hatırlatır.</p>
<p>Şekil 1. Bilişsel Olmayan Kabiliyet Gelişim Süreci</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209041" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-300x267.png" alt="" width="300" height="267" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-300x267.png 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-150x134.png 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-696x620.png 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527.png 752w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Kıymet verdiğimiz bir büyüğümüz çocuklarında bir davranış hatası gördüğünde çocuğun değil kendi kulağını çekermiş ve etrafındakilere de çocuğa değil, kendilerine kızmalarını tavsiye edermiş. Ne kadar doğru bir tavsiye! Çocuklarımız özellikle okula başlayana kadar büyük ölçüde bizim davranışlarımızı kopyalıyor. Onlarda gördüğümüz her eksik aslında kendi eksiklerimiz ve bu eksikleri düzeltmek için bir fırsat!</p>
<p>İkincisi, ailenin tek başına bu değerleri benimsemesi ile çocuklarına aktarması önemli olmakla birlikte, çocuklarımız sosyalleşme sürecinin önemli bir kısmını kreşlerden, okuldan ve öğretmenlerinden aldıkları geri bildirimlerle oluşturdukları için öğretmenlerin de bunların farkında olması ve önem vermesi gerekmektedir. Artık çoğu çocuk kardeşi olmadan büyüdüğü için sınıf ortamı, çocukların başkalarıyla empati kurmayı, iş birliği yapmayı ve çatışma çözmeyi öğrenebilecekleri en önemli alanlardan biridir.</p>
<p>Şekil’de her kademede çocuğa yapılan yatırım derken kasıt çoğu zaman yalnızca maddi kaynakla değil, onunla ilgilenmek, zaman ayırmak, davranışları ile ilgili geri bildirim vermek ve duygusal olarak yanında olmakla ilgilidir.</p>
<p>Şekil’de de ifade edildiği gibi ailenin, okulun ve toplumun okları aynı istikameti gösterirse çocuklar çok güzel beceriler edinebilir. En büyük rol ailenin, ikinci okulun, üçüncü toplumun denilebilir. Ailenin işlevsel olmadığı durumlarda da okulun ve toplumun bu oluşacak açığı önceden fark edip kapatması elzemdir.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yılda ortaya atılan Maarif Modeli hem çoklu zeka kuramına hem de sosyo-psikolojik kabiliyetlere atıf yapılarak hazırlanmış bir metin olması bu açıdan umut vaadediyor. Bu modelin ana hedefi yetkin ve erdemli insan yetiştirmek olarak kurgulanıyor ve öğretimin ise ikincil amaç olduğu metinden anlaşılıyor.</p>
<p>Fakat kâğıt üzerinde güzel olan modelin pratikte karşılığının istenilen ölçüde olmadığını söylemeden de edemeyeceğim. İki oğlu da proje imam-hatiplere giden bir anne olarak her ikisinde de sistematik olarak değerlerin verilebileceği Peygamberimizin Hayatı gibi derslerin boş geçtiğini üzülerek belirtmeliyim. İmam Hatip okullarına çocuklarını yollayan veliler tam da bu nedenle yolluyor. Çocuklarımız manevi değerleri öğrensin diye! Fakat bazı imam-hatip okul yöneticileri ve öğretmenleri “sınav performansı” kaygısı ile en çok ihtiyaç olan Peygamberimizin Hayatı gibi dersleri önemsemeyebiliyor. Hatta bu dersler neden boş geçiyor dediğinizde, karşılığında sınavda çıkmıyor gibi cümleler duyabiliyorsunuz.</p>
<p>Bilişsel olmayan kabiliyetlerin geliştirilmesi soyut bir ideal değil, somut uygulamalar gerektirir. Aile içinde çocuğun duygularını ifade etmesine alan açmak, hata yaptığında yalnızca cezalandırmak yerine konuşmak, sorumluluk vermek, ekran süresini sınırlayıp sosyal etkileşimi artırmak bu adımlardan bazılarıdır. Okullarda ise rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi, arkadaşlık kurmak için buz kırıcı oyunlar, sosyal-duygusal öğrenme etkinlikleri ve öğretmen eğitimlerinin bu yönde geliştirilmesi önem taşır.</p>
<p>Öğrencilerin okulun bir parçası gibi hissetmelerinde küçük sorumlulukların önemli bir rolü vardır. Eskiden öğrenciyken yaptığımız okul bahçesi temizlikleri bunun basit ama etkili bir örneğiydi. Aynı yöntemin Japonya’da da ilkokullarda uygulandığını görmek benim için çok çarpıcı olmuştu. Okul için bir şey yapmak, aidiyet ve sorumluluk duygusunu güçlendirir. Ama mesele yalnızca mıntıka temizliği değildir; sınıf görevleri, ortak projeler, akran destek programları gibi uygulamalar da çocukların “bu okul benim” hissini geliştirebilir.</p>
<p>Birçok psikolog yetişkinlere dahi yataklarını düzelterek güne başlamalarını tavsiye etmektedir. Ev içinde de çocukların yaşlarına uygun sorumluluklar alması ve bu sorumlulukların takip edilmesi en az okuldaki kadar önemlidir. Maarif Modeli&#8217;nde de geçen ölçülmesine aşina olmadığımız için ölçülmesi bize zor gelen bu kabiliyetleri ölçmek ve takip etmek elzemdir.</p>
<p>Okul saldırılarının ardından güvenlik önlemlerinin artırılması ilk bakışta doğal bir refleks gibi görünebilir. Okullarda güvenlik önlemlerini artırmak görece de kolaydır. Asıl zor olan mesele, çocukların şiddeti bir çözüm yolu olarak görmeyecekleri bir zihinsel ve duygusal donanımla yetişmeleridir. Bu durum, anahtarını karanlıkta kaybedip aydınlık olduğu için ışığın altında arayan Nasreddin Hoca hikâyesini hatırlatıyor. Sorunun kaynağı bize halihazırda karanlık görünen sorumluluk, özkontrol ve değerler eğitimi iken, çözümü yalnızca güvenlik önlemlerinde aramak bizi gerçek hedeften uzaklaştırır.</p>
<p>Belki de bu acı olayların bize verdiği ders şudur: Matematik netlerini takip ettiğimiz kadar, Türkiye Yüzyılı Maarif Modelimizdeki ana hedef olan “Yetkin ve Erdemli İnsan” hedefine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okullara-silahli-saldirilarin-golgesinde-nitelikli-cocuklar-yetistirmek/">Okullara Silahlı Saldırıların Gölgesinde Nitelikli Çocuklar Yetiştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Okuldaki Şiddet</title>
		<link>https://hurfikirler.com/okuldaki-siddet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali İlkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 12:41:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[müfredat]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209032</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şanlıurfa’da 14 Nisan günü ve Kahramanmaraş’ta 15 Nisan günü okul öğrencisi olan failler tarafından korkunç silahlı saldırılar yapıldı. Türkiye’de örneğine pek rastlanmayan okul baskını olayı hepimizi dehşete düşürdü. Meydana genel olaylarla ilgili pek çok teori ortaya atıldı, yoğun bir tartışma sürecine dâhil olduk. Ben üç açıdan yorum yapmaya çalışacağım: Bireysel, Sistemsel ve Durumsal tablo. Bireysel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okuldaki-siddet/">Okuldaki Şiddet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şanlıurfa’da 14 Nisan günü ve Kahramanmaraş’ta 15 Nisan günü okul öğrencisi olan failler tarafından korkunç silahlı saldırılar yapıldı. Türkiye’de örneğine pek rastlanmayan okul baskını olayı hepimizi dehşete düşürdü. Meydana genel olaylarla ilgili pek çok teori ortaya atıldı, yoğun bir tartışma sürecine dâhil olduk. Ben üç açıdan yorum yapmaya çalışacağım: Bireysel, Sistemsel ve Durumsal tablo.</p>
<p><strong>Bireysel Faktörler</strong></p>
<p>Bu iki elim olayın merkezinde fail olan çocuklar vardır. Her ikisinde de psikopatolojik bulgular vardır. Yani ikisi de ağır psikiyatrik hastadır. Bu hastalık halinin 2-3 yıllık geçmişi vardır. Şanlıurfa’daki genç anti sosyal kişilik bozukluğu belirtileri, yaygın tabirle psikopat kişilik bozukluğu göstermektedir. İ. Aras Mersinli’nin de ciddi ve oldukça ileri aşamaya geçmiş psikolojik sorunları olduğu anlaşılıyor. Okul rehberlik servisinin konu ile ilgili ifade ettiği öykü de bu durumu kanıtlıyor. İ. Aras, derin bir depresyon içinde olabilir. Bunlar ilk göze çarpan ve sergilenen vahşetin altında yatan en önemli sebeptir. Bilgisayar oyunu, bazı sosyal medya iletişimleri, TV dizileri vs. bunların doğrudan silahlı saldırıyı azmettirmesi söz konusu değildir. Söz konusu araçlar bireye cesaret verebilir, olayı tasarlama aşamasında ona ipuçları sunabilir. Ancak eline beş silah ve mühimmat alarak rastgele katliam yapmanın altında yatan faktörler olamaz. Her iki failin, akran şiddetine maruz kalması, dışlanmış olması, arkadaşlarının olmaması ve okulda kendini gösterebileceği bir faaliyette bulunmuyor olmaları da dikkate değerdir.</p>
<p><strong>Sistemsel Faktörler</strong></p>
<p>Eğitim sistemimiz, çocuğu ve genci koruma ve eğitim yaşantısında tutma üzerine kurgulanmıştır. Ortaokulda disiplin cezalarının en ağırı “<em>okul değişikliği”</em>dir. Lisede ise en ağır ceza; “<em>Örgün eğitim dışına çıkarılma cezası”</em>dır. Bu yaptırımlar belli bir sistem ile ve sıra ile uygulanarak bu son aşamaya geçirilir. Okullarımızda birinci, ikinci yaptırımlar ya da girişimler genellikle atlanır, yumurta kapıya gelince en ağır ceza gündeme gelir bu da üst kurullardan geri dönebilir. Görünür yıkıcı davranışları olmayan ama risk altında olan çocuklar vardır. İ. Aras böyle bir çocuktur. Sistemin asıl imtihanı, adı bilinmeyen kendi halinde görünen bu sessiz çocuklar üzerinden verilir. Eğitim yılı başında rehberlik servisi öncülüğünde Okul Risk Haritası çıkarılır. Buna göre bazı çalışmalar yapılır. Yıl içinde öğretmen gözlemi, çocukların sınıf arkadaşları olağan dışı davranışları fark eder ve okul rehberlik servisine, okul yönetimine bilgi verirler. Genellikle; veli (anne- baba) okula çağrılır, çok da iyi yapılandırılmamış bir görüşme yapılır… Anne-baba bu durumu kabullenmez ve olay öylece kalır. Oysa okulun durumu daha ciddiye alması gerekir. Okul, doğrudan çocuk polisine, il/ilçe Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne kayıtlı resmi yazı ile başvurabilir. Ek olarak bazen de çağrı merkezine durumu bildirmekle yükümlüdür. Böylece mahkeme 24 saat içinde çocuk koruma kanunu uyarınca tedbir alır ve uygulanır. Böyle bir eylem için okul yönetimi ve rehberlik servisinin tam bir işbirliği yapması gerekir. Bu olayda da, yukarıdaki kurumsal başvuru yapılsa idi tahmin edileceği gibi beyaz yaka anne-baba okula hücum edeceklerdir, bunu öngören okul yönetimi çekimser davranmış olabilir. Oysa velilere daha okulun ilk günü bu gibi durumlarda ne yapılacağının açıklanması yazılı olarak bilgi verilmesi durumu kolaylaştıracaktır. Okul vaka ile ilgili gereken adımları atmamış, kurumsal sistemi devreye alamamıştır. Eğitim sistemimizde riskli çocuklar için organizasyonlar, kurumlar tanımlanmış ve fiilen bu işleri yerine getirmektedirler. Bütün bunlar yapılmış olsa belki de 9 can hayatta kalacaktı.</p>
<p><strong>Durumsal Faktörler</strong></p>
<p>Şimdi hep birlikte K. Maraş Ayser Çalık Ortaokulu’na gidelim. <em>Bir gün önce Ş.Urfa’da lise öğrencisi tarafından okul basılmış 9 yaralı var. Bu olay üzerine eğitim sendikaları bir veya iki gün iş bırakma kararı almış. Okulda öğretmenlerin bir kısmı (okula gelmeyen öğretmen sayısını bilmiyoruz) okula gelmemiş veya geç gelmiş. Nöbetçi öğretmenler görevi başında değil… Derslere giren öğretmen yok, belki de yöneticiler de okulda değil! Okulun sistemi ve düzeni bozulmuş… Çocuklar üzerindeki gözetim ve denetim yok olmuş. Bir gün önce yaşanan olay sosyal medyada, konvansiyonel medyada boy boy yayınlanıyor. Saldırgan ve eylemi romantize ediliyor. İşte bu şartlar altında İ. Aras zaten bir süredir planladığı saldırı için en uygun zaman olduğunu düşünüyor. Eylem için şartlar olgunlaşmıştır. </em>İ. Aras, hasta olabilir ama zekâsı devrededir, durumunun onun lehine olduğunu kavramıştır. Böylece, tarihe kara bir gün olarak geçecek bu elim olayı gerçekleştirmiştir. Saydığım faktörler olmasa da bu eylem gerçekleşebilirdi ancak can kaybı az veya hiç olmazdı.</p>
<p>Okullarımız, özellikle ortaokullarımız herhangi bir boşluğu kabul etmez, böyle normal akışın bozulduğu, öğretmen ve görevlilerin okulda bulunmadığı zaman dilimleri çok tehlikelidir.</p>
<p>15 Nisan 2026 Çarşamba günü tarihimize kara gün olarak geçmiştir. Bundan sonra başta eğitim sistemimiz, okul yönetimleri, kurumlar, rehberlik sistemi, ebeveynler ve öğretmenlerimiz bu günü milat kabul ederek hızla gereken tüm adımları atmalıyız.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okuldaki-siddet/">Okuldaki Şiddet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yolsuzluk Sarmalında CHP ve “Kıtlık Psikolojisi” Üzerinden Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yolsuzluk-sarmalinda-chp-ve-kitlik-psikolojisi-uzerinden-bir-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Cuma]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 12:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209029</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son dönemde CHP’li belediyeler hakkında yolsuzluk, rüşvet, irtikap ve gayri resmi ve ahlâkî ilişkilere dair çeşitli iddiaların kamuoyunda yoğun biçimde tartışılması, yalnızca münferit vakalara ilişkin bir güvenlik veya hukuk meselesi olmaktan çıkmış; aynı zamanda daha geniş bir siyasal ve yönetsel kriz tartışmasının parçası haline gelmiştir. Farklı ölçeklerde çok sayıda belediyenin bu tür iddialarla anılması, ister [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yolsuzluk-sarmalinda-chp-ve-kitlik-psikolojisi-uzerinden-bir-degerlendirme/">Yolsuzluk Sarmalında CHP ve “Kıtlık Psikolojisi” Üzerinden Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde CHP’li belediyeler hakkında yolsuzluk, rüşvet, irtikap ve gayri resmi ve ahlâkî ilişkilere dair çeşitli iddiaların kamuoyunda yoğun biçimde tartışılması, yalnızca münferit vakalara ilişkin bir güvenlik veya hukuk meselesi olmaktan çıkmış; aynı zamanda daha geniş bir siyasal ve yönetsel kriz tartışmasının parçası haline gelmiştir. Farklı ölçeklerde çok sayıda belediyenin bu tür iddialarla anılması, ister istemez “bu durum bireysel hatalarla mı açıklanabilir, yoksa yapısal bir sorun mu söz konusudur?” sorusunu gündeme getirmektedir.</p>
<p>Bu noktada metodolojik bir ayrım yapmak gereklidir: Söz konusu iddiaların önemli bir bölümü henüz yargı süreci tamamlanmamış, kesinleşmiş mahkeme kararlarına dayanmayan dosyalardan oluşmaktadır. Dolayısıyla hukuki açıdan “suç sabitliği” ile “soruşturma veya iddia düzeyi” arasında net bir ayrım korunmalıdır. Bununla birlikte, iddiaların niceliksel artışı ve farklı belediyelere yayılım göstermesi, siyasal bilimler açısından göz ardı edilemeyecek bir kurumsal zafiyet tartışmasını beraberinde getirmektedir.</p>
<p>CHP yönetiminin bu süreçlere verdiği genel refleks ise büyük ölçüde tek bir açıklama çerçevesinde toplanmaktadır: “siyasi operasyon” söylemi. Özellikle Beşiktaş Belediyesi ile başlayan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne uzanan soruşturmalar, bu çerçevede yorumlanmakta; Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen süreçler de bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır.</p>
<p>Ancak burada analitik bir sorun ortaya çıkmaktadır. Farklı içerik, kapsam ve iddia düzeylerine sahip soruşturmaların tamamının homojen bir biçimde “siyasi operasyon” kategorisine dahil edilmesi hem bu kavramın açıklayıcılığını zayıflatmakta hem de kamuoyunda savunma refleksinin inandırıcılığını tartışmalı hale getirmektedir. CHP yönetiminin, siyasal iletişim literatürü açısından “aşırı genelleştirme yoluyla savunma stratejisi” uygulayarak, tüm operasyonları siyasi operasyon olarak değerlendirmesi, uzun vadede kurumsal güven erozyonuna neden olabilir.</p>
<p>Bu çerçevede CHP’nin kriz yönetimi, yalnızca hukuki süreçlere verilen tepki olarak değil, aynı zamanda örgütsel kültür ve güç ile ilişki biçimi üzerinden de okunmalıdır. Burada ortaya çıkan temel tartışma, yerel yönetimlerde elde edilen geniş ölçekli siyasal ve ekonomik gücün nasıl kullanıldığına ilişkindir.</p>
<p>Bu noktada bu olaylar çerçevesinde merkez kavramı olarak <strong>“kıtlık psikolojisi”</strong> öne çıkmaktadır. Kıtlık psikolojisi, uzun süre kaynaklara erişimi sınırlı olmuş aktörlerin, ani veya geniş ölçekli kaynak erişimi elde ettiklerinde bu kaynakları rasyonel ve kurumsal sınırlar içinde değil, çoğu zaman “tekrar elde edememe” kaygısı ile maksimum düzeyde kullanma eğilimini ifade eder. Bu eğilim, özellikle kurumsal denetim mekanizmalarının zayıf olduğu yapılarda daha görünür hale gelmektedir.</p>
<p>Bu durumu açıklamak için toplumsal hafızada yer etmiş bir analoji kullanılabilir: Yaşı elli ve üzeri olanlar iyi hatırlayacaklardır. Suyun belirli gün ve saatlerde verildiği dönemlerde, bireylerin ellerine geçen her kapla suyu depolamaya çalışması yalnızca bir ihtiyaç davranışı değil, aynı zamanda belirsizlik karşısında gelişen bir refleksin sonucudur. Bu davranış biçimi, “kaynak tekrar gelmeyebilir” varsayımı üzerine kuruludur ve bu nedenle maksimum biriktirme eğilimi doğurur. Belediyelerde de durum tam da budur. İstanbul Büyükşehir başta olmak üzere diğer il ve ilçe belediyeleriyle süren soruşturmaların üzerinden nerdeyse bir yıldan fazla süre geçmesine rağmen, hâlâ yeni yolsuzluk haberlerinin ve soruşturmalarının olması, genelde kamuoyunda “bu ne tedbirsizlik” olarak tartışılmaktadır. Oysaki operasyonların sürmesi ve bir daha iktidar olamayacağız kaygısıyla yolsuzluk adeta tavan yapmıştır. Bir daha iktidar olamama kaygısı tam tersine yolsuzluğa yönelik faaliyetleri artırmıştır. Bunun sonucunda da yerelde güç sahibi olanlar ellerine geçen her fırsatı ekonomik avantaja çevirmeye çalışmaktadır. Seçimlere doğru bu tür haberleri daha çok duyacak gibiyiz.</p>
<p>Benzer şekilde, eleştirel bir perspektiften bakıldığında, bazı yerel yönetim pratiklerinde de benzer bir davranış kalıbı gözlemlendiği ileri sürülebilir. Uzun yıllar merkezî iktidar dışında kalmış, ancak yerel düzeyde önemli bir güç alanı elde etmiş siyasi yapıların, bu gücü kurumsal sınırlar ve uzun vadeli kamu yararı ilkeleri yerine, daha kısa vadeli ve yoğun kaynak kullanımına yönlendirme riski tartışılmaktadır. Bu durum, literatürde <strong>“iktidar açlığı”</strong> olarak kavramsallaştırılabilir.</p>
<p>“İktidar açlığı”, yalnızca siyasal iktidarı elde etme arzusu değil; aynı zamanda elde edilen iktidarın sunduğu idari, ekonomik ve kurumsal kaynakların yoğun ve kontrolsüz biçimde kullanılma eğilimini de kapsayan bir kavramdır. Buna paralel olarak <strong>“muhalefet yorgunluğu”</strong> ise uzun süre iktidar dışında kalmanın yarattığı örgütsel tükenmişlik, stratejik belirsizlik ve ani güç kazanımı karşısında gelişen adaptasyon zorluğunu ifade etmektedir.</p>
<p>Bu iki kavram birlikte ele alındığında, mesele yalnızca bireysel yolsuzluk iddialarına indirgenemeyecek kadar geniş bir yapısal tartışmaya dönüşmektedir. Burada temel soru, iddiaların doğruluğundan bağımsız olarak, yerel yönetimlerde güç ile denetim arasındaki dengenin nasıl kurulduğudur.</p>
<p>Sonuç olarak, CHP’ye yönelik tartışmaların sağlıklı analiz edilebilmesi için iki uç yaklaşımın dışında bir metodolojiye ihtiyaç vardır. Bir yandan tüm iddiaları peşinen “siyasi operasyon” kategorisine indirgemek analitik derinliği zayıflatırken, diğer yandan her iddiayı doğrudan kesinleşmiş bir gerçeklik olarak kabul etmek de aynı ölçüde sorunludur. Bu nedenle, hem hukuki sürecin beklenmesi hem de kurumsal kültürün eleştirel bir gözle değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu çerçevede asıl tartışma, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’de yerel yönetimlerin genel olarak güç, denetim ve kaynak kullanımı arasındaki ilişkiyi nasıl yönettiği sorusuna kadar uzanmaktadır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yolsuzluk-sarmalinda-chp-ve-kitlik-psikolojisi-uzerinden-bir-degerlendirme/">Yolsuzluk Sarmalında CHP ve “Kıtlık Psikolojisi” Üzerinden Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyüyen Rakamlar, Küçülen Gerçekler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/buyuyen-rakamlar-kuculen-gercekler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 11:53:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209025</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye ekonomisi son yıllarda rakamlarla büyüyor gibi görünüyor. Açıklanan büyüme oranları, ihracat rekorları, yatırım söylemleri… Kâğıt üzerinde her şey yolunda. Ancak sokaktaki vatandaşın cebine, esnafın kasasına ve sanayicinin üretim bandına baktığımızda farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz. İşte tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece büyüyormuş gibi mi görünüyor? [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/buyuyen-rakamlar-kuculen-gercekler/">Büyüyen Rakamlar, Küçülen Gerçekler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye ekonomisi son yıllarda rakamlarla büyüyor gibi görünüyor. Açıklanan büyüme oranları, ihracat rekorları, yatırım söylemleri… Kâğıt üzerinde her şey yolunda. Ancak sokaktaki vatandaşın cebine, esnafın kasasına ve sanayicinin üretim bandına baktığımızda farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz. İşte tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece büyüyormuş gibi mi görünüyor?</p>
<p>Ekonomik büyümenin temel amacı refah artışıdır. Eğer büyüme, toplumun geniş kesimlerine yayılmıyorsa; gelir dağılımı bozuluyor, orta sınıf eriyor ve alım gücü düşüyorsa, ortada sağlıklı bir ekonomik yapıdan söz etmek mümkün değildir. Bugün Türkiye’de tam olarak bu yaşanıyor. TÜİK verileri büyümeyi işaret ederken, vatandaşın hissettiği ekonomi daralıyor. Bu çelişki, ekonomik modelin sorgulanması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.</p>
<p>Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri kronikleşmiş enflasyondur. Enflasyon artık sadece ekonomik bir problem değil, aynı zamanda toplumsal bir güven krizine dönüşmüş durumda. Fiyatların sürekli değiştiği, maliyetlerin öngörülemediği bir ekonomide ne yatırımcı sağlıklı karar alabilir ne de tüketici geleceğini planlayabilir. Bu durum, piyasa mekanizmasının temelini oluşturan “öngörülebilirlik” ilkesini ortadan kaldırmaktadır.</p>
<p>Bir diğer kritik mesele ise üretim yapısındaki kırılganlıktır. Türkiye hâlâ büyük ölçüde ithalata bağımlı bir üretim modeline sahiptir. İhracat artıyor gibi görünse de, bu ihracatın önemli bir kısmı ithal girdilere dayanmaktadır. Yani aslında Türkiye, üretirken de dışa bağımlı kalmaya devam etmektedir. Bu yapı sürdürülebilir değildir. Küresel bir kriz, jeopolitik bir gerilim ya da döviz şoku, tüm üretim zincirini sekteye uğratabilecek potansiyele sahiptir.</p>
<p>Finansal sistemdeki kırılganlıklar da göz ardı edilmemelidir. Yüksek faiz – düşük kur ya da düşük faiz – yüksek kur gibi kısa vadeli politikalar, ekonomiyi bir dengeye oturtmak yerine sürekli bir salınım içine sokmaktadır. Bu dalgalı yapı, hem yerli hem de yabancı yatırımcı açısından risk algısını artırmaktadır. Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz; yatırımın olmadığı yerde ise sürdürülebilir büyüme hayalden öteye geçemez.</p>
<p>Öte yandan, Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusu aslında büyük bir avantajdır. Ancak bu potansiyel doğru politikalarla desteklenmediği sürece avantaja değil, riske dönüşebilir. İşsizlik oranlarının yüksekliği, özellikle genç işsizliğin artışı, sosyal ve ekonomik açıdan ciddi sonuçlar doğurabilecek bir tehdittir.</p>
<p><strong>Peki çözüm nedir?</strong></p>
<p>Öncelikle Türkiye’nin kısa vadeli pansuman politikalar yerine uzun vadeli, yapısal reformlara odaklanması gerekmektedir. Eğitimden hukuka, üretimden teknolojiye kadar geniş bir alanda reform yapılmadan ekonomik sorunların kalıcı olarak çözülmesi mümkün değildir. Özellikle hukukun üstünlüğü, kurumsal güven ve şeffaflık gibi unsurlar ekonomik kalkınmanın temel taşlarıdır.</p>
<p>İkinci olarak, üretim yapısı katma değerli hale getirilmelidir. Türkiye artık düşük maliyetli üretimle rekabet edebilecek bir ülke değildir. Bunun yerine teknoloji odaklı, inovatif ve yüksek katma değerli üretime geçiş zorunludur. Aksi takdirde Türkiye, orta gelir tuzağından kurtulamayacaktır.</p>
<p>Son olarak, ekonomik politikaların toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir refah artışı sağlaması gerekmektedir. Ekonomi sadece büyüme rakamlarından ibaret değildir; aynı zamanda adalet, fırsat eşitliği ve yaşam kalitesi demektir. Bugün Türkiye ekonomisi bir yol ayrımındadır. Ya mevcut kırılgan yapı içinde günü kurtaran politikalarla ilerlemeye devam edecek ya da zor ama gerekli reformları yaparak güçlü ve sürdürülebilir bir ekonomik yapıya geçiş yapacaktır. Unutulmamalıdır ki, gerçek büyüme sadece rakamlarda değil, insanların hayatında hissedilendir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/buyuyen-rakamlar-kuculen-gercekler/">Büyüyen Rakamlar, Küçülen Gerçekler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The Most Immoral Army in the World</title>
		<link>https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2026 06:53:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[English]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209008</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol University Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu has long praised the Israeli army as “the most moral army in the world.” This is not merely an ordinary propaganda slogan; it lies at the heart of the way the Israeli state presents itself to the world. The Israeli army’s official code [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/">The Most Immoral Army in the World</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol University</p>
<p>Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu has long praised the Israeli army as “the most moral army in the world.” This is not merely an ordinary propaganda slogan; it lies at the heart of the way the Israeli state presents itself to the world. The Israeli army’s official code of values also refers to principles such as “human life,” “responsibility,” “proportionality,” and “purity of arms.” On paper, this creates the impression of a military institution that places a high value on human life, uses force with great restraint, and takes special care to protect civilian life.</p>
<p>Yet the morality of states and armies is measured not by the texts they write about themselves, but by what they do. The real test of an army is not what is written in its ethical handbook, but how it behaves in the field. How does it treat civilians? How does it use force? Does it turn war into an excuse for suspending law altogether, or does it genuinely limit violence? This is where the Israeli army must be judged. And at that point, the picture that emerges is utterly incompatible with the claim of being “the most moral army in the world.”</p>
<p>What has happened in Gaza shows with complete clarity how false that claim is. International organizations, United Nations mechanisms, and human rights reports have documented that Israel’s military operations have led to “unprecedented” levels of civilian death, massive destruction, and large-scale displacement. In Gaza, homes, hospitals, schools, shelters, and the ordinary spaces of daily life have been systematically devastated. Not merely hundreds of thousands, but nearly the entire population has been displaced. People have been denied not only safety, but the very conditions of life itself. In the face of such a reality, to continue speaking of “morality” in connection with the Israeli army is to empty the concept of all meaning.</p>
<p><strong>Morality Is Measured by the Limitation of Power</strong></p>
<p>Morality, and especially the morality of war, begins precisely where power is restrained. Being armed, possessing military capability, or enjoying technological superiority does not make an army moral. On the contrary, it is the powerful who are expected to restrain themselves. Even in war, children, women, the elderly, the sick, and civilians in general must be protected. Hospitals, schools, and places of worship cannot be treated as ordinary targets of war. Morality is not merely grieving one’s own losses, but recognizing that the life of the innocent person on the other side also has value.</p>
<p>Yet the image Israel projects to the world is the exact opposite. Today, the Israeli army appears as a force that kills civilians on a mass scale, destroys the basic infrastructure of civilian life, and condemns people to hunger, thirst, homelessness, and insecurity. Moreover, all this is done while hiding behind concepts such as “security,” “counter-terrorism,” or “self-defense.” Morality is not a linguistic game designed to legitimize violence. An army does not become moral simply by calling itself a “defense force.” Just as a person does not become honest by calling himself honest, an army does not become moral by calling itself moral.</p>
<p><strong>The Condition of the Israeli Army</strong></p>
<p>The present condition of the Israeli army must be assessed not only through specific battlefield practices, but through its overall pattern of conduct. The problem goes beyond isolated excesses. There is a deeper, more structural issue here. What stands before us is an approach that does not place civilian life above military aims and, at times, seems to treat the destruction of civilian life as an ordinary side effect. For this reason, the matter is not about a few mistaken operations, a few reckless soldiers, or a handful of “tragic errors.” The problem is that an entire military and political approach relegates human life to a secondary position.</p>
<p>This has become especially evident in Gaza. The transformation of hospitals into targets, the destruction of the health system, the extraordinarily high number of children and women killed, and the fact that people have been driven into so-called safe zones only to encounter death there as well—all this tells us a great deal about the conduct of this army. If the actions of an army effectively erase the distinction between civilians and combatants, then one must speak not of morality, but of the suspension of morality itself.</p>
<p>The morality of an army is measured not by the intensity of its desire to win, but by the limits it places on itself in relation to human life. Judged by this standard, the conduct of the Israeli army does not support the claim of being the most moral army in the world. On the contrary, it points to a force that has become one of the most immoral.</p>
<p><strong>The Israeli State and the Collapse of Law</strong></p>
<p>Nor is the matter limited to the army alone. The Israeli state as a whole is increasingly turning into a structure that erodes law and suffocates the very idea of human rights. Detention centers, prisons, interrogation procedures, and the treatment of Palestinians have become a major field of shame. Torture, ill-treatment, degrading practices, and sexual violence are among the grave issues repeatedly raised by international bodies. The mistreatment of Palestinian children within the military detention system has likewise been documented for years.</p>
<p>All this shows that what we are dealing with is not merely a harsh security state. The problem is larger. What is being damaged here is the very idea of law itself. If law has any meaning at all, it is precisely that it limits vengeance at moments of greatest anger and fear. If law becomes nothing more than a tool for legitimizing the anger of the powerful, then what remains is not justice, but brute force.</p>
<p>This is why Israel’s detention, imprisonment, and punishment regime is as important as its military practices. The true moral level of a state is revealed not only in war, but in the way it treats those under its control. The treatment of the powerless, the defenseless, and the detained is one of the most important tests of morality. And on this test, Israel cannot be said to have succeeded.</p>
<p><strong>The Death Penalty and the Politics of Revenge</strong></p>
<p>The passage in March 2026 of a highly controversial measure in the Israeli parliament envisioning the death penalty for Palestinians in certain cases shows how dangerous the direction of this trajectory has become. The death penalty is already deeply problematic in modern legal thought. To revive it in the context of an intense political conflict, disputed judicial equality, and the operation of military courts is not a sign of justice, but of revenge.</p>
<p>The greatness of a state governed by law lies in its refusal to lose its sense of proportion even at moments of greatest anger. When the state turns itself into the pure representative of the victims’ rage, it begins to erase the distinction between justice and vengeance. This is what Israel is doing today. By turning execution into a political symbol, especially in relation to Palestinians, it transforms law from a universal guarantee into a discriminatory instrument of power.</p>
<p><strong>Is Israel Protecting Civilization?</strong></p>
<p>Israel often seeks to present itself as a state that “defends civilization,” “stands against barbarism,” and serves as an “outpost of Western values.” This rhetoric has had a certain effect in the Western world. But civilization is not merely technology, military strength, or diplomatic support. Civilization means being able to regard human life as universally valuable. Civilization means being able to defend not only the lives of one’s own children, but also those of others. Civilization means applying law not only to oneself, but also to one’s enemy.</p>
<p>Viewed from this perspective, Israel today is not defending civilization so much as destroying the very ground on which civilization rests. For the essence of civilization is not unrestrained power, but restrained power. The essence of civilization is not collective punishment, but individual responsibility. The essence of civilization is not the normalization of occupation and impunity, but the rule of law. If a state continually crushes civilian life, civilization is not simply to secure one’s own safety. To protect civilization is to bind power to law and morality. Israel today is moving in the opposite direction: It is seeking to free power from both law and morality.</p>
<p>Worse still, a significant part of the world either remains silent in the face of this reality or continues to repeat the fable of “the most moral army in the world.” Yet perhaps the real moral crisis begins precisely here. If, in the face of destruction on this scale, civilian slaughter on this scale, and impunity on this scale, we still cannot speak the truth clearly, then the problem lies not only in Tel Aviv, but in the moral order of the world as a whole.</p>
<p>In the end, the real issue is not how Israel describes itself. Calling its army “moral,” describing aggression as “defense,” or cloaking lawlessness in the language of “security” does not change reality. The reality is this: Judged by its deeds, the Israeli army is not “the most moral army in the world.” On the contrary, through its brutality toward civilians, its erosion of law, and its disregard for human life, it has become one of the most immoral armies in the world—perhaps the most one of all.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/">The Most Immoral Army in the World</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
