<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünyadan arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/dunyadan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/dunyadan/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Fri, 24 Apr 2026 13:31:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 13:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209047</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına büyük değer veren, gücü son derece dikkatli kullanan, sivil hayatı korumaya özel önem atfeden bir askerî yapıdan bahsediliyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak devletlerin ve orduların ahlâkı, kendileri hakkında yazdıkları metinlerle değil, yaptıklarıyla ölçülür. Bir ordu için asıl sınav, kendi askerî etik kitapçığında neler yazdığı değil, sahada nasıl davrandığıdır. Sivillere karşı tavrı nedir? Gücü nasıl kullanmaktadır? Savaşı, hukuku bütünüyle askıya alma bahanesi haline mi getirmektedir, yoksa şiddeti gerçekten sınırlandırmakta mıdır? İşte İsrail ordusunun asıl değerlendirilmesi gereken yer burasıdır. O noktada ise karşımıza çıkan tablo, “en ahlâklı ordu” söylemiyle bağdaşmayan, hatta ona tamamen ters düşen bir tablodur.</p>
<p>Gazze’de yaşananlar, bu iddianın ne kadar büyük bir yalan olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Uluslararası kuruluşlar, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve insan hakları raporları, İsrail askerî harekâtının “eşi görülmemiş” düzeyde sivil ölümlerine, kitlesel yıkıma ve toplu yerinden edilmeye yol açtığını kaydetmektedir. Gazze’de evler, hastaneler, okullar, sığınma alanları ve gündelik hayatın sürdüğü yerler sistematik şekilde tahrip edilmiştir. Yüz binlerce değil, neredeyse bütün nüfus yerinden edilmiştir. İnsanlara sadece ölüm değil, hayatın kendisi yaşanamaz hale getirilmiştir. Böyle bir tablo karşısında “ahlâk” kelimesini İsrail ordusuyla yan yana getirmek, kavramların içini boşaltmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâk Sözle Değil, Gücü Sınırlandırmakla Ölçülür</strong></p>
<p>Ahlâk, özellikle de savaş ahlâkı, tam da gücün sınırlandırılması gereken yerde başlar. Silahlı olmak, askerî imkânlara sahip olmak, teknolojik üstünlük kurmak bir orduyu ahlâklı yapmaz. Tersine, gücü olanın kendisini sınırlaması beklenir. Savaşta bile çocukların, kadınların, yaşlıların, hastaların ve genel olarak sivillerin korunması gerekir. Hastaneler, okullar ve ibadethaneler savaşın olağan hedefleri haline getirilemez. Ahlâk, sadece kendi kayıplarına üzülmek değil, karşı taraftaki masum insanın hayatını da değerli sayabilmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa İsrail’in dünyaya yansıttığı manzara tam tersidir. Bugün İsrail ordusu, sivilleri kitlesel biçimde öldüren, sivil hayatın temel altyapısını tahrip eden, insanları açlık, susuzluk, evsizlik ve güvensizlik içinde yaşamaya zorlayan bir güç olarak görünmektedir. Üstelik bütün bunlar, “güvenlik”, “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” gibi kavramların arkasına saklanarak yapılmaktadır. Ahlâk, şiddeti meşrulaştıran bir dil oyunu değildir. Bir ordunun kendisini “savunma kuvvetleri” olarak adlandırması, onun gerçekten savunma yaptığını kanıtlamaz. Nasıl ki bir insan kendine dürüst demekle dürüst olmazsa, bir ordu da kendine ahlâklı demekle ahlâklı olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Ordusunun Durumu</strong></p>
<p>İsrail ordusunun bugünkü durumu, sadece savaş alanındaki uygulamalarla değil, genel davranış kalıbıyla değerlendirilmelidir. Sorun, münferit aşırılıkların ötesindedir. Burada daha derin, daha yapısal bir problem vardır. Karşımızda, sivil hayatı askerî amaçların önüne koymayan, hatta zaman zaman sivil hayatın ortadan kalkmasını olağan bir yan sonuç gibi gören bir yaklaşım durmaktadır. Bu yüzden mesele birkaç yanlış operasyon, birkaç ölçüsüz asker veya birkaç “üzücü hata” meselesi değildir. Sorun, bütün bir askerî ve siyasî yaklaşımın, insan hayatını ikinci plana itmesidir.</p>
<p>Bu durum özellikle Gazze’de çarpıcı hale gelmiştir. Hastanelerin hedef haline gelmesi, sağlık sisteminin felce uğratılması, çocukların ve kadınların çok yüksek oranlarda hayatını kaybetmesi, insanların güvenli bölge denilen yerlere sürüldükten sonra oralarda da ölümle karşılaşması, bu ordunun davranış kalıbı hakkında yeterince fikir vermektedir. Eğer bir ordunun eylemleri, sivil ile savaşçı arasındaki ayrımı fiilen ortadan kaldırıyorsa, orada ahlâktan değil, tam tersine, ahlâkın askıya alınmasından söz etmek gerekir.</p>
<p>Bir ordunun ahlâkı, zafer kazanma isteğinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, insan hayatına ne kadar sınır koyduğuyla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, İsrail ordusunun sergilediği tablo, en ahlâklı ordu olma iddiasını değil, tam aksine, ahlâksız bir güce dönüşme tehlikesini işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Devleti ve Hukukun Çöküşü</strong></p>
<p>Mesele sadece orduyla da sınırlı değildir. Bir bütün olarak İsrail devleti, giderek hukuku aşındıran ve insan hakları fikrini boğan bir yapıya dönüşmektedir. Gözaltı merkezleri, cezaevleri, sorgulama süreçleri ve Filistinlilere uygulanan muamele, başlı başına büyük bir utanç alanı haline gelmiştir. İşkence, kötü muamele, aşağılayıcı uygulamalar ve cinsel şiddet iddiaları, uluslararası kuruluşların dikkat çektiği ağır konular arasındadır. Filistinli çocukların askerî gözaltı sistemi içinde gördüğü kötü muamele de yıllardır belgelenmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Karşı karşıya olduğumuz şey, sadece sert bir güvenlik devleti değildir. Sorun daha büyüktür. Burada hukuk fikrinin kendisi zedelenmektedir. Hukukun bir anlamı varsa, o da tam en zor anlarda, en büyük öfke anlarında bile intikamı sınırlamasıdır. Eğer hukuk, yalnız güçlü olanın öfkesini meşrulaştıran bir araç haline gelirse, artık orada adalet değil, kaba kuvvet vardır.</p>
<p>Bu yüzden İsrail’in gözaltı, tutuklama ve cezalandırma rejimi de askerî uygulamalar kadar önemlidir. Çünkü bir devletin gerçek ahlâk seviyesi sadece savaşta değil, kontrol altına aldığı insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar. Güçsüz, savunmasız, gözaltındaki kişiye yapılan muamele, ahlâkın en önemli testlerinden biridir. Bu testte de İsrail’in başarılı olduğu söylenemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdam Cezası ve İntikam Siyaseti</strong></p>
<p>Mart 2026’da İsrail Meclisi’nde belirli davalarda Filistinliler için idam cezasını öngören tartışmalı düzenlemenin geçirilmiş olması, bu gidişatın ne kadar tehlikeli bir istikamette ilerlediğini göstermektedir. İdam cezası, modern hukuk düşüncesinde zaten son derece problemli bir kurumdur. Hele bunu siyasî çatışmanın derin olduğu, yargısal eşitliğin tartışmalı bulunduğu, askerî mahkemelerin devrede olduğu bir zeminde gündeme getirmek, adaleti değil intikamı çağrıştırır.</p>
<p>Hukuk devletinin büyüklüğü, en çok öfkelendiği anda bile ölçüsünü kaybetmemesidir. Devlet, kendisini kurbanların öfkesinin saf temsilcisi haline getirdiğinde, adalet ile intikam arasındaki çizgiyi silmeye başlar. İsrail’in bugün yaptığı da budur. İdamı siyasal bir sembole dönüştürmek, özellikle Filistinliler söz konusu olduğunda, hukuku evrensel bir güvence olmaktan çıkarıp ayrımcı bir güç aracına dönüştürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu?</strong></p>
<p>İsrail kendisini sık sık “medeniyeti savunan”, “barbarlığa karşı duran”, “Batılı değerlerin ileri karakolu” olan bir devlet gibi sunmaya çalışmaktadır. Bu söylem, özellikle Batı dünyasında belli bir etki de doğurmaktadır. Fakat medeniyet yalnızca teknoloji, askerî güç veya diplomatik destek demek değildir. Medeniyet, insan hayatını evrensel biçimde değerli sayabilmektir. Medeniyet, sadece kendi çocuklarının değil, başkasının çocuklarının da yaşama hakkını savunabilmektir. Medeniyet, hukuku yalnız kendine değil, düşmanına da uygulayabilmektir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, İsrail bugün medeniyeti korumaktan çok, medeniyetin dayandığı temel zemini tahrip etmektedir. Çünkü medeniyetin esası, ölçüsüz güç değil, sınırlanmış güçtür. Medeniyetin esası, toplu cezalandırma değil, bireysel sorumluluktur. Medeniyetin esası, işgalin ve cezasızlığın normalleşmesi değil, hukukun üstünlüğüdür. Eğer bir devlet sürekli olarak sivil hayatı ezip geçiyor, hukuk dilini boşaltıyor ve insan haklarını yalnız seçilmiş bir topluluk için geçerli sayıyorsa, o devletin medeniyet iddiası ciddiye alınamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu, Tahrip mi Ediyor?</strong></p>
<p>Bu soruya verilecek cevap giderek daha netleşmektedir: İsrail, bugünkü siyasetiyle medeniyeti korumuyor; medeniyeti tahrip ediyor. Çünkü medeniyetin korunması, yalnızca kendi güvenliğini sağlamak değildir. Medeniyetin korunması, gücü ahlâk ve hukukla bağlayabilmektir. İsrail ise bugün tam tersine, gücü hukuk ve ahlâktan kurtarma yönünde ilerlemektedir.</p>
<p>Daha da vahimi, dünyanın önemli bir bölümü de bu tablo karşısında ya sessiz kalmakta ya da hâlâ “en ahlâklı ordu” masalını tekrarlamaktadır. Oysa asıl ahlâk krizi belki de tam burada başlamaktadır. Eğer bu ölçüde bir yıkım, bu ölçüde bir sivil katli, bu ölçüde bir cezasızlık karşısında hâlâ yüksek sesle hakikati söyleyemiyorsak, sorun yalnız Tel Aviv’de değil, bütün dünyanın ahlâk düzenindedir.</p>
<p>Sonuç olarak, asıl mesele İsrail’in kendisini nasıl tanımladığı değildir. Kendi ordusuna “ahlâklı” demesi, saldırıyı “savunma” diye adlandırması, hukuksuzluğu “güvenlik” diliyle örtmesi gerçeği değiştirmez. Gerçek şudur: İsrail ordusu, fiilleriyle değerlendirildiğinde, “dünyanın en ahlâklı ordusu” değildir. Tam tersine, siviller karşısındaki hoyratlığı, hukuku aşındıran tavrı ve insan hayatını hiçe sayan pratiğiyle, dünyanın en ahlâksız ordularından biri haline gelmiştir. Hatta belki de en ahlâksız ordusudur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kriz Üreten Bir Dünyada Güven Üreten Ülke Olmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kriz-ureten-bir-dunyada-guven-ureten-ulke-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Feb 2026 05:24:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208678</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya bu hafta yine karışık. Savaş haberleri, ateşkes çağrıları, diplomasi trafiği, belirsizlikler, müzakereler… Küresel gündem artık istisna değil, neredeyse sürekli bir kriz rejimi üretiyor. Ukrayna’dan Gazze’ye, Kızıldeniz’den Afrika’ya kadar uzanan geniş bir hatta dünya hâlâ sarsıntı içinde. Uluslararası sistem, uzun süredir “istikrar” değil, “kontrollü kaos” üreten bir yapıya dönüşmüş durumda. Kriz artık olağanüstü bir durum [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kriz-ureten-bir-dunyada-guven-ureten-ulke-olmak/">Kriz Üreten Bir Dünyada Güven Üreten Ülke Olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya bu hafta yine karışık. Savaş haberleri, ateşkes çağrıları, diplomasi trafiği, belirsizlikler, müzakereler… Küresel gündem artık istisna değil, neredeyse sürekli bir kriz rejimi üretiyor. Ukrayna’dan Gazze’ye, Kızıldeniz’den Afrika’ya kadar uzanan geniş bir hatta dünya hâlâ sarsıntı içinde. Uluslararası sistem, uzun süredir “istikrar” değil, “kontrollü kaos” üreten bir yapıya dönüşmüş durumda. Kriz artık olağanüstü bir durum değil, küresel düzenin sıradan işleyiş biçimi haline gelmiş durumda.</p>
<p>Bu tabloyu Türkiye’den izlediğimizde mesele sadece dış politika başlığı değildir. Bu artık doğrudan bir ekonomi meselesidir. Çünkü Türkiye gibi üretimle, ihracatla, turizmle, lojistikle ve ticaretle büyüyen bir ülke için küresel istikrarsızlık yalnızca diplomatik risk değil; doğrudan refah riski anlamına gelir. Küresel sistemde yaşanan her sarsıntı, Türkiye ekonomisinin damarlarına doğrudan dokunan bir etki üretmektedir.</p>
<p>Savaş, uzakta olsa bile etkisi yakındır. Enerji fiyatını artırır. Navlun maliyetlerini yükseltir. Sigorta giderlerini şişirir. Ticaret yollarını pahalılaştırır. Turizmi tedirgin eder. Yatırımcıyı beklemeye alır. Finansmanı pahalılaştırır. Sermaye akışını yavaşlatır. Bunun faturası da doğrudan iç piyasaya çıkar. Raf fiyatına, üretim maliyetine, istihdama, dövize, enflasyona, büyümeye yansır. Kriz, coğrafî mesafe tanımaz; etkisini zincirleme biçimde her ülkenin mutfağına kadar taşır.</p>
<p>Bugün küresel ekonomi artık zincirleme etki üretmektedir. Bir bölgede çıkan kriz, başka bir bölgede maliyet artışı olarak ortaya çıkmakta; bir savaş, başka bir ülkede enflasyon olarak hissedilmektedir. Küreselleşme sadece ticareti değil, krizi de küreselleştirmiştir. Eskiden krizler bölgeseldi, şimdi küresel. Eskiden etkiler sınırlıydı, şimdi sistemik.</p>
<p>Tam da Türkiye ekonomisinin denge kurmaya, güven toplamaya, istikrar üretmeye çalıştığı bir dönemde dünya yine belirsizlik üretiyor. Dezenflasyon süreci, finansal disiplin, yatırım güveni, ihracat dengesi, mali istikrar gibi alanlarda toparlanma arayışı varken, küresel dalgalar bu süreci zorlaştırıyor. Bu nedenle Türkiye açısından mesele artık sadece iç politikalarla çözülebilecek bir alan değildir; küresel dalgalarla uyumlu, dirençli ve esnek bir iç denge mimarisi inşa edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Ama işin bir de daha derin boyutu var.</p>
<p>Türkiye artık sadece “etkilenen ülke” değildir. Aynı zamanda denge kurmak zorunda olan ülkedir. Coğrafya bunu dayatıyor. Enerji yolları burada. Ticaret koridorları burada. Göç hatları burada. Kriz bölgeleri burada. Jeopolitik fay hatları burada. Dünya karıştıkça Türkiye’nin önemi artıyor ama riski de büyüyor. Merkezde olmak, hem avantajdır hem sorumluluktur.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye için soru artık “dünya ne yapıyor?” değildir. Asıl soru şudur: “Türkiye bu dalgalanma içinde nasıl sağlam kalır?”</p>
<p>Bu, sadece ekonomi politikası sorusu değil; aynı zamanda devlet kapasitesi, kurumsal yapı, yönetişim kalitesi ve toplumsal dayanıklılık sorusudur. Bu bir teknik mesele olduğu kadar, bir yönetim kültürü meselesidir. Bu bir bütçe hesabı olduğu kadar, bir güven mimarisi inşa etme meselesidir.</p>
<p>Bugün Türkiye ekonomisinin ihtiyacı olan şey sert sloganlar değil, günü kurtaran hamleler değil, kısa vadeli refleksler değil; uzun vadeli güven üretimidir. Çünkü ekonomi sadece matematik değildir; psikolojidir. Sadece rakam değildir; algıdır. Sadece veri değildir; duygudur. İnsanlar geleceğe inanmadığı bir ekonomide en doğru kararları bile riskli görür.</p>
<p>Ekonomi güvenle çalışır. Yatırımcı güvenle gelir. Piyasa güvenle açılır. Tüketici güvenle harcar. Üretici güvenle üretir. Banka güvenle kredi verir. Yabancı sermaye güvenle risk alır. Güvenin olmadığı yerde sistem tıkanır, akış donar, çark yavaşlar.</p>
<p>Güven yoksa en doğru politika bile çalışmaz. Güven varsa en zor şartlarda bile sistem ayakta kalır. Güven, görünmeyen ama her şeyi taşıyan bir kolon gibidir.</p>
<p>Dünya karışıkken Türkiye’nin en büyük gücü içeride istikrar üretebilmesidir. Hukukta öngörülebilirlik. Ekonomide şeffaflık. Kamuda disiplin. Piyasada adalet duygusu. Kurallı ekonomi. Hesap verebilir yönetim. Kurumsal akıl. Teknik kapasite. Bu yapı kurulduğunda dış dalgalar yıkıcı olmaz; sadece sarsıcı olur. Sistem çökmek yerine esner.</p>
<p>Bir başka gerçek daha var: Dünya kriz üretirken bazı ülkeler bundan fırsat da üretir. Tedarik zincirleri değişiyor. Ticaret yolları yeniden şekilleniyor. Üretim merkezleri kayıyor. Küresel sermaye güvenli liman arıyor. Türkiye bu dönüşümün tam merkezinde duruyor. Coğrafi konum, altyapı kapasitesi, üretim gücü ve pazar erişimi açısından tarihsel bir eşikte bulunuyor.</p>
<p>Bu yeni küresel düzende ülkeler ikiye ayrılıyor:</p>
<p>&#8211; Krizi sadece yaşayanlar</p>
<p>&#8211; Krizi yönetenler</p>
<p>Türkiye ya bu süreci stratejik avantaja çevirecek ya da dalganın içinde savrulacaktır.</p>
<p>İşte kritik eşik tam burada.</p>
<p>Türkiye için artık mesele sadece büyümek değil, sağlam büyümek. Sadece üretmek değil, sürdürülebilir üretmek. Sadece ihracat yapmak değil, değerli ihracat yapmak. Sadece yatırım çekmek değil, kalıcı yatırım çekmek. Sadece istihdam oluşturmak değil, nitelikli istihdam üretmek.</p>
<p>Ve en önemlisi: Sadece ekonomi yönetmek değil, güven yönetmek.</p>
<p>Çünkü modern dünyada en kıt kaynak para değildir, enerji değildir, hatta sermaye bile değildir. En kıt kaynak güvendir.</p>
<p>Dünya karışık olabilir. Dünya istikrarsız olabilir. Dünya kriz üretebilir. Ama Türkiye içeride güven üretebilirse, dışarıdaki fırtına yıkıcı olmaz. Çünkü güçlü sistemler krizden kaçmaz, krizi yönetir.</p>
<p>Çünkü ekonomi sadece rakamlarla değil, duygularla da çalışır. Güven duygusu varsa, piyasa ayakta kalır. Umut varsa, yatırım sürer. İnanç varsa, üretim devam eder. Toplum geleceğe inanıyorsa ekonomi nefes alır.</p>
<p>Son söz şudur:</p>
<p>Dünya yine karışıyor. Ama Türkiye’nin artık karışıklıkla büyümeyi öğrenmesi gerekiyor.</p>
<p>Çünkü bu coğrafyada “sakin dünya” lüksü yok.</p>
<p>Bu topraklarda güçlü olmak; kriz varken ayakta kalabilmek, dalga varken yön tutabilmek, kaos varken denge kurabilmek demektir.</p>
<p>Türkiye ekonomisinin önündeki asıl sınav da tam olarak budur:</p>
<p>Kriz üreten bir dünyada, güven üreten bir ülke olabilmek.</p>
<p>Doç. Dr. Hasan Bardakçı, Harran Üniversitesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kriz-ureten-bir-dunyada-guven-ureten-ulke-olmak/">Kriz Üreten Bir Dünyada Güven Üreten Ülke Olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yine, Yeniden Yeni Dünya Düzeni</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yine-yeniden-yeni-dunya-duzeni/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Apr 2025 13:10:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208106</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD ticaret savaşlarına başladı. Başkan Trump deli dolu şekilde ülkesinde kararnameler çıkarıyor; yardım kuruluşunu kapattı -etkileri yavaş yavaş ortaya çıkacak-, binlerce memuru işten çıkardı, yapay zekâ çalışmalarına büyük bir kaynak ayırdı, ülkedeki eğitim bakanlığını kapattı. Son olarak ise 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana uygulanan ticareti adeta rafa kaldırdı ve gümrük vergileri uyguladı. Bunların yanı sıra [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yine-yeniden-yeni-dunya-duzeni/">Yine, Yeniden Yeni Dünya Düzeni</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABD ticaret savaşlarına başladı. Başkan Trump deli dolu şekilde ülkesinde kararnameler çıkarıyor; yardım kuruluşunu kapattı -etkileri yavaş yavaş ortaya çıkacak-, binlerce memuru işten çıkardı, yapay zekâ çalışmalarına büyük bir kaynak ayırdı, ülkedeki eğitim bakanlığını kapattı. Son olarak ise 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana uygulanan ticareti adeta rafa kaldırdı ve gümrük vergileri uyguladı.</p>
<p>Bunların yanı sıra AB’ye yalnızlık duygusunu hissettirdi. AB, askeri anlamda zayıf olduğunu fark etti. <em>(Yine de bahsettiğimiz zayıflığın g</em><em>ö</em><em>receli olduğunu belirtelim. AB yüksek teknolojisi ve iyi ekonomisi ile kısa sü</em><em>rede </em><em>gücünü toparlayabilir.) </em></p>
<p>ABD, Çin’i ticaret savaşına soktu, Tayvan’ı koruyacağını net olarak belirtti, var olan BM sistemini açıkça anlamsız buluyor;<strong> Trump 2.0</strong> döneminde BM’nin çöktüğüne şahit olabiliriz.</p>
<p>İsrail Ortadoğu’daki hedeflerine yoğun bir motivasyonla odaklandı. Trump’ın Nobel Barış Ödülü takıntısına rağmen İsrail bölgede terör estiriyor. İsrail Golan Tepeleri’nde İran’a yönelik saldırı için hazırlıklar yapıyor;  ABD’nin Husiler’e yönelik saldırılarını da bu çerçevede okumak gerekir. Ayrıca İsrail, Türkiye’yi de tehdit olarak gördüğünü açıkça ifade ediyor. Yakın zamanda İsrail yönetimi tarafından verilen bir demeçte birkaç ay içerisinde Türkiye ile çatışma ihtimalinden bahsedildi ve İsrail geçtiğimiz günlerde Suriye’de kullanmayı planladığımız üsleri bombaladı. <em>(Muhtemelen </em><strong><em>Türkiye-İsrail arasındaki gerginlik Suriye üzerinde vekil güçlerle</em></strong><em> devam edecek; Trump müdahale edip anlaşmaya zorlamazsa!)</em></p>
<p>Çin ise oldukça önemli adımlar atıyor. Teknolojisi ile şaşırtmaya devam ederken Trump’ın dünya sistemine meydan okumasını açıkça propaganda olarak kullanıyor. <em>(M. Friedman</em><em>’ı</em><em>n NYT</em><em>’de yayınlanan “Çin’de Şunu G</em><em>ö</em><em>rdüm: Gelecek Amerika’</em><em>da De</em><em>ğil” yazısını okumanızı öneririm!)</em></p>
<p><strong>Çin’</strong><strong>in G</strong><strong>üney Kore ve Japonya</strong> ile ticaret anlaşmaları da oldukça önemli. Çin medyası bu anlaşmaları ABD’ye yönelik açıkça meydan okuma olarak nitelendirdi. Tarihsel ilişkiler, çıkar çatışmaları henüz orada bir ittifak ihtimalini engelliyor ancak dünya bu kadar hızlı değişirken çıkarların değişmeyeceğini, tarihsel akışın farklılaşmayacağını da iddia edemeyiz.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra dünyada artan bir trend daha var: Trump başta olmak üzere bazı liderler adeta <strong>ragion di stato tarz</strong><strong>ı adımlar</strong> atmaktan çekinmiyor. Gerekçeler benzer; yeniden yapılanma dönemlerinde hukuk düzeni gerektiği gibi işlemeyebilir deniyor ve atılan adımlara yönelik “hukuksuzluk” eleştirileri bu şekilde yanıtlanıyor.</p>
<p>Bunlarla beraber Ortadoğu’da Suriye yeni bir kabine açıkladı. Kabine için el Şara eleştirilere kulak vermiş görünüyor. Kabinede reformistlerin olması olumlu, bir de Kürt bakan var. Ama <strong>Türkmen bir bakan yok</strong>. Ayrıca geçici anayasa hem çok otoriter hem de kapsayıcılıktan uzak.</p>
<p>Lübnan’da da işler yolunda değil. Ne yazık ki orada istikrarın sağlanamayacağını bir süre daha rahatlıkla öngörebiliriz.</p>
<p><strong>Irak’ta ise Nedim Kuteyş, Musa Kazimi’nin d</strong><strong>ö</strong><strong>nüşünün yeni bir projenin bir par</strong><strong>ç</strong><strong>ası</strong> olabileceğini ifade ediyor. Irak’ta Kürtler arasında gerilim önemli ölçüde hissedilirken Suriye’de bu denli güçlü Kürt yapılanmasının merkezî orduya katılıp katılmayacağı, katılacaksa hangi şartlarda katılacağı merak konusu.</p>
<p>Bunların yanı sıra İbrahim Andlaşmaları’nın (Abraham Accords, 2020) İsrail’in uyguladığı Gazze Soykırımı nedeni ile şimdilik akamete uğrasa da Suudiler, BAE ve ABD arasındaki ilişkiler oldukça iyi ilerliyor. Özelikle <strong>Suudiler’in modernleş</strong><strong>me ad</strong><strong>ımları</strong> izlenmeye ve dikkate değer.</p>
<p>Birkaç yıl içerisinde ise muhtemelen Rusya ile Ukrayna arasında bir barış sağlanması kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p>Yakın zamanda<strong> Levant/Maş</strong><strong>rik B</strong><strong>ö</strong><strong>lgesi’nin daha da karışacağı; </strong>ABD’nin barış ve enerji güvenliği isteğine rağmen İsrail’in fırsat olarak gördüğü bu süreci değerlendirerek; Suriye’de ve Lübnan’da istikrarı bozmak isteyeceği, Irak’ta değişiklikler yapılmak isteneceği, <strong>İran’ın nü</strong><strong>kleer b</strong><strong>ö</strong><strong>lgelerine saldırılar düzenleneceği</strong> ve 5-10 yıl içerisinde bir yönetim değişikliği için çalışılacağı üzerine senaryolar üretebiliriz.</p>
<p>Eğer gelişmeler böyle devam ederse AB önderliğinde, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, G. Kore, Japonya, ABD liderliğinde İsrail, Suudi Arabistan, BAE ve diğerleri; Çin liderliğinde Kuzey Kore, Pakistan, Afrika’da bir kısım ülkelerin yakınlaşmalarını görebiliriz. Bu senaryodaki önemli nokta <strong>Rusya’nın herhangi bir tarafta olmama ihtimali;</strong> <strong>Japonya-G. Kore gibi ülkelerin Çin ile ticaret savaşında doğrudan ABD’nin yanında yer almama ihtimali</strong> ve <strong>AB’nin Trump’ın Rusya konusundaki AB’yi rencide edici adımlarının intikamının alıp almak istemeyeceği ihtimalidir.</strong></p>
<p>Ancak tüm bu senaryolar <strong>2026 y</strong><strong>ılında yapılacak olan ABD Temsilciler Meclisi se</strong><strong>ç</strong><strong>imlerinde</strong> Demokratlar’ın kazanması ile ciddi manada değişebilir. Trump kararnameleri ve projeleri yargı engeline ve bütçeye takılabilir. Yanı başındaki tekno oligarkları kendi yollarını çizebilir veya Musk ile Trump arasında bir mücadele başlayabilir.</p>
<p>Her ne olursa olsun, Trump’ın yalnızca birkaç ayda attığı adımların etkileri çeşitli çatırdamaları beraberinde getirmiştir ve Biden’ın ertelediği bazı sorunlarla ABD için yüzleşme vakti gelmiştir.</p>
<p>Bütün bunların yanı sıra artık dünyada <strong>tekno-oligarkı</strong> gerçekliği vardır ve bu isimler dünya sisteminde artık inkâr edilemeyecek kadar etkilidirler.</p>
<p>Bunların yanı sıra, The Economist’te geçtiğimiz aylarda kapitalizm için de tehlikeli olduğu belirtilen bir kavram tartışılmaya açıldı ve bu kavram bana kalırsa daha çok duyacağımız ve geleceğin dünyasında etkili olabilecek bir kavramdır: <strong>İnheritokrasi</strong> yani miras ile zenginleşen kesimin çok daha zenginleşmesi ve miras iktidarı. Bunun liyakati, ekonomik düzeni, kapitalist sistemi tehdit ettiği detayları ile anlatılmış. Farklı yabancı kaynaklarda ise konuya ilişkin miras vergisi tartışılmaya açılmış. Açıkçası bu kavrama da geleceğin dünyasına ilişkin kaleme aldığım bu yazıda yer vermeyi gerekli gördüm.</p>
<p>Herkesin ifade ettiği üzere belli ki yeni düzen, Vestfalyan düzenin veya <strong>Post Vestfalyan düzenin </strong>aksine büyük konsensuslar içermeyecektir. Dünya sisteminde başat bir güç olmayacak çok kutuplu dünya düzeni gelişecek, ülkeler herkesle ticaret yapmaya devam edecek, tehdit algıları dün olduğu gibi keskin bir şekilde ayrışmayacak, kimse kimseye tam anlamıyla bağlanmayacaktır. (<em>Bu konuda </em><em>ç</em><em>eşitli fütüroloji </em><em>ç</em><em>alışmalarına g</em><em>ö</em><em>z atılabilir, Batılı </em><em>think tanklar tarafından yapılmış </em><em>ç</em><em>ok</em><em>ç</em><em>a </em><em>ç</em><em>alışma mevcuttur. Daha spesifik olarak Atlantic Council’in 2035 perspektifine de bakılabilir.)</em></p>
<p>Bu düzende <strong>medeniyetlerin birbiri ile uzlaşması ve diyaloğu sağlanamazsa</strong> ve en azından temel konularda <strong>küresel işbirliği gelişmezse</strong> zaten çökmüş olan uluslararası örgütlerle kurulmaya çalışılan hukuk düzeni, yerini daha çok kaosa, kargaşaya bırakabilir. İklim krizi, su krizi, gıda krizi, <strong>güvensiz sağlıksız gıda ve sağlıksız nesiller</strong>, <strong>olas</strong><strong>ı bir pandemi riski</strong>, 21.yy’ın ortasında <strong>Gazze’de yaşanan soykırım gibi</strong> büyük problemler varken ve dünyamız<strong> yapay zekâ devrimi</strong> ile büyük bir değişimin eşiğindeyken dünyanın ihtiyacı, <strong>bilge, ferasetli, ağırbaşlı, vicdanlı, yeni </strong><strong>ç</strong><strong>ağı da tanıyan liderlerin ve sivil toplum akt</strong><strong>ö</strong><strong>rlerinin </strong>daha da etkin olmasıdır.</p>
<p><strong>Haldun Barış</strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yine-yeniden-yeni-dunya-duzeni/">Yine, Yeniden Yeni Dünya Düzeni</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hem Kahraman Hem Katil! Aytekin Yılmaz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hem-kahraman-hem-katil-aytekin-yilmaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jan 2025 12:47:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208042</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitaplara ne kadar vefa duysak yine de azdır. Gidip göremediğimiz, daha önce bilmediğimiz çok şeyi öğrenmemize vesile oluyorlar. Bir kitap dostu olarak son nefesime kadar onları bırakmayacağım. Son yıllarda merak ettiğim, izini sürdüğüm birçok şeyin cevabını kitaplarda buldum. Eğer kitap okumasaydım şu hikâyeden habersiz kalacaktım. Kitaplar insana neyi öğretir? Sorusuna cevap olsun diye burada paylaşıyorum. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hem-kahraman-hem-katil-aytekin-yilmaz/">Hem Kahraman Hem Katil! Aytekin Yılmaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-207963 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/12/aytekin-yilmaz-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/12/aytekin-yilmaz-300x198.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/12/aytekin-yilmaz-150x99.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/12/aytekin-yilmaz.jpg 620w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Kitaplara ne kadar vefa duysak yine de azdır. Gidip göremediğimiz, daha önce bilmediğimiz çok şeyi öğrenmemize vesile oluyorlar. Bir kitap dostu olarak son nefesime kadar onları bırakmayacağım. Son yıllarda merak ettiğim, izini sürdüğüm birçok şeyin cevabını kitaplarda buldum. Eğer kitap okumasaydım şu hikâyeden habersiz kalacaktım. Kitaplar insana neyi öğretir? Sorusuna cevap olsun diye burada paylaşıyorum.</p>
<p>İşte hikâyemiz: Ernesto Che Guevara Arjantin dağlarında gerilla mücadelesine katılmadı, ama hayalini kurduğu şey, Küba’dan sonra ülkesi Arjantin&#8217;de devrim yapmaktı. 1959’da Küba&#8217;da devrim olur olmaz ilk işlerinden biri Arjantin’de gerilla hareketini örgütlemek oldu. Kendisi gidemedi ama Küba Sierra Maestra Dağlarından tanıdığı, çok güvendiği bir grup gerillayı Arjantin dağlarına gönderdi. Bu grubun başındaki komutanın adı Masetti’dir.</p>
<p>Masetti’nin Arjantin dağlarındaki örgüt içi infazları, Türkiye’deki silahlı sol örgütleri aratmayacak türden. Hani bazen diyoruz ya, acaba Latin Amerika&#8217;da gerilla örgütlerinde durum nedir? Bu sorunun izini sürdüm ve öğrendim ki, durum orada da feci.</p>
<p>Arjantin dağlarındaki iç infazlarda da, “Dağdan, yani savaştan kaçmak” ve “Ajan- işbirlikçi olmak” gibi suçlamalar var. Dağda silahlı mücadele veren bir örgütten kaçarken yakalanmış birini, mahkeme kurup yargılamayı hadi diyelim anladık. Peki, kaçma ihtimali olabilir de ne demek oluyor. Komutan Masetti Arjantin dağlarında üç kişiyi kaçma ihtimalleri olduğu gerekçesiyle infaz ettiriyor. Bunlardan birinin adı Nardo. Nardo henüz 19 yaşlarında. Büyük hayallerle çıktığı dağda hayal kırıklığına uğruyor. Yoldaşın yoldaşı öldürebileceğine hiç ihtimal vermemiş ve katıldığı örgütte böyle bir şey olabileceğine de inanmayan biridir. Nardo bir çoğu gibi dağda yoldaşları tarafından infaz edilen bir olaya tanık olunca eli ayağı tutulur. Panik olur ve dört ayak üzerinde yürümeye başlar. Komutan Masetti hoşlanmaz bu durumundan. Nardo’nun da kaçıp devlete sığınacağından şüphelenmeye başlar. Yanına çağırır onunla konuşur, “Seni şimdi bıraksak, devlete mi sığınacaksın?”</p>
<p>Nardo, eli ayağı tutulmuş bir halde, “Bilemiyorum iyi değilim, ama yalan söyleyemem” der.</p>
<p>Birkaç gün sonra Nardo da infaz edilip dağın bilinmeyen bir çukuruna gömülür. Masetti’nin grubunda Nardo gibi üç kişi daha bu biçimde infaz edilir. Bu infazlardan sonra Che Guevara’nın Arjantin çıkarması gerilla grubu dağılıyor. Jandarma operasyonları sonucu bazıları öldürülür, bazıları yakalanır, bazılarından da bir daha haber alınamaz. Haber alınamayanlardan biri de Che Guevara’nın atadığı kendisinden devrim beklediği komutan Masetti’dir. Masetti sonraki zamanlarda da bulunamaz. Hayatta kalan yoldaşları onun akıbetinin üç şekilde açıklanabileceğine inanırlar. Bir görüşe göre Masetti her şeyin bittiğini anlamış ve intihar etmiştir. İkinci söylentiye göre dağlarda açlıktan ölmüştür. Bir başka görüşe göre ise Jandarma Masetti’yi bulmuş, üzerinde taşıdığı yaklaşık yirmi bin doları almış ve yaptıkları anlaşılmasın diye onu gizlice öldürüp dağın birine gömmüştür.</p>
<p>Arjantin deneyiminin biraz daha izini sürdüğümde inanılması zor bir gerçekle karşılaştım. Masetti’nin öldürdüğü üç gerillanın da Yahudi olduğu tespit ediliyor. Peki, Masetti kim? Azılı derecede Yahudi karşıtı Nazi sempatizanı bir ailenin çocuğu.</p>
<p>Che Guevara Arjantin grubunun başarısız olmasına çok üzülür. Kendisinden bir daha haber alınamayan komutan Masetti’nin akıbetini merak eder. Soranlara, “O gerçek bir direniş kahramanıydı” cevabını verir.</p>
<p>Che Guevara için “Kahraman” olan Masetti, dağda öldürdüğü “Kurban” yakınları için bir katildi. Bizde de “Mağdur” kılığında ne çok katil var. Siz siz olun kahramanlık hikâyesi olan her hikâyeye inanmayın ve illegal örgütlerden uzak durun!</p>
<p>Kaynak: Jon Lee Anderson, <em>Devrimci Bir Hayat: Ernesto Che Guevara,</em> çev. Yavuz Alagon İthaki Yayınları, 2017 (3. basım)</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hem-kahraman-hem-katil-aytekin-yilmaz/">Hem Kahraman Hem Katil! Aytekin Yılmaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Gurur Listesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyenin-gurur-listesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali İlkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jan 2025 10:18:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208028</guid>

					<description><![CDATA[<p>Schindler’in Listesi, Yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı 1994 yılı yapımı ABD filmi. Kısaca bu filmi hatırlayalım: Schindler’in Listesi, Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının 2. Dünya Savaşı zamanında Polonya’da kurduğu fabrikada Yahudi işçileri çalıştırması ve bu sayede 1100 Yahudi’nin hayatını kurtarmasını konu alıyor. Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan film, ünlü yönetmen Steven Spielberg’in en önemli yapıtları [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-gurur-listesi/">Türkiye’nin Gurur Listesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Schindler’in Listesi</em>, Yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı 1994 yılı yapımı ABD filmi. Kısaca bu filmi hatırlayalım:</p>
<p><em>Schindler’in Listesi, Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının 2. Dünya Savaşı zamanında Polonya’da kurduğu fabrikada Yahudi işçileri çalıştırması ve bu sayede 1100 Yahudi’nin hayatını kurtarmasını konu alıyor. Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan film, ünlü yönetmen Steven Spielberg’in en önemli yapıtları arasında sayılan ve ona Oscar kazandıran bir yapımdır. Film, 1994 yılında 12 dalda Oscar’a aday olmuş ve 7 dalda ödül kazanmıştı. Filmin kazandığı Oscar’lar şöyle: En İyi Film, Yönetim, Kurgu, Sanat Yönetimi, Görüntü, Özgün Müzik ve Senaryo Uyarlaması.</em> (<a href="https://www.beyazperde.com/filmler/film-9393/">https://www.beyazperde.com/filmler/film-9393/</a>. 21 Ocak 2025).</p>
<p>Bu gün bile hâlâ pek çoğumuz bu filmi hatırlıyoruz. 1100 Yahudi’yi Nazi barbarlığından kurtaran Oscar Schindler’i saygı ile yâd ediyoruz. Oysa Türkiye’nin hayatını kurtardığı Suriyelilerin sayısı 4 milyondan fazladır. Bu muazzam başarının ne kadar farkındayız, toplumumuz bu büyük “iyilik hareketi” ile gurur duyuyor mu? Ben bu gurur listemizin fark edilmesi, gelecek kuşaklara aktarılması adına, tarihe not düşmek için bu satırları kaleme alıyorum.</p>
<p><strong>Suriye İç Savaşının Evleri ve Sığınmacıların Türkiye’deki Durumu</strong></p>
<p>13 Yıldan fazla süren Suriye iç savaşı geride korkunç bir ölüm ve yıkım bıraktı. Suriye iç savaşını ve Suriyeli sığınmacıların buradaki durumunu üç renk ile (pembe, kırmızı ve siyah) anlatmaya çalışacağım.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-208029 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/pembe.png" alt="" width="48" height="48" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/pembe.png 225w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/pembe-150x150.png 150w" sizes="(max-width: 48px) 100vw, 48px" /><strong><br />
Pembe, Umut Dönemi</strong></p>
<p>Diktatör rejimler altında inleyen Arap coğrafyasında 2010 yılında Tunus’da Arap Baharı başladı. Kısa süre sonra, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve 2011’in Mart ayında Suriye’de uyanış başladı. Arap baharı Tunus, Mısır, Libya gibi yerlerde başarılı oldu. Bu dönemde,  Suriye’de gösteriler artarak devam ediyordu. Rejim sert müdahaleler ile krizi bastırmaya çalıştı. İlk kitlesel göç de 29 Nisan 2011’de Hatay Yayladağı’ndan Türkiye’ye giren 252 kişi ile başladı. Bundan sonra her yıl sığınmacıların sayısı önce 10 binlere, 100 binler ve milyonlarca insana ulaştı.  Bu pembe dönemde muhalifler ve halkın çoğunluğu “yakında rejimin yıkılacağına” inanıyor, bu durumun geçici olduğunu düşünüyorlardı. Türkiye’deki sığınmacılar da oldukça umutla bir süre süre sonra evlerine, şehirlerine, ülkelerine geri döneceklerine inanıyorlardı. Türk devleti ve halkı sığınmacılara karşı çok şefkatli ve yardımsever konumdaydı. İnsanlar, evlerini açıyor, yiyecek, giysi, ev barınma sağlıyordu. Sivil Toplum Kuruluşları öncülüğünde büyük bir seferberlik halinde idik… Aradan geçen yıllara rağmen bu dönem pembe bir umut dönemi olarak hafızamıza kazındı.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-208031 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/kirmizi2.png" alt="" width="46" height="46" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/kirmizi2.png 240w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/kirmizi2-150x150.png 150w" sizes="(max-width: 46px) 100vw, 46px" /><strong><br />
Kırmızı, Gerileme Dönemi</strong></p>
<p>Yıl 2014 ama rejimin yıkılacağına dair umutlar artık tükeniyordu. Türkiye’ye gelen sığınmacı sayıları artık 1.5 milyondan daha fazla sayıya ulaştı. Sahada muhalifler 14 Mayıs 2014’te Humus kentini rejime bıraktılar. Artık yön var kuzey…Daha kötüsü de var: 19 Aralık 2016’da muhaliflerin elindeki en önemli kadim kent Halep, rejim ve Rusya’nın bombalarına dayanmayıp düşüyor. Türkiye’ye sığınanların sayılması mümkün değil artık, sınırda adeta insan seli var. Sığınmacıların sayısı 3 milyona dayandı. Pembe umutlar artık yerini karamsarlığa bıraktı. Yeni bir gerçeklik var rejim çok avantajlı, Rusya’nın hava desteği, Hizbullah çetesi, İranlı sapkın Şii milisler sahada hâkim konumuna yükseldiler.</p>
<p>Türkiye’deki sığınmacılara bakış yavaş yavaş değişiyor, toplumun desteği artık yok oldu. AB ve BM’nin bir takım yardımları var ama yetersiz kalıyordu. Sığınmacıların önemli bir kısmı Avrupa’ya geçmek istiyor bu da kolay değil. Bu umutsuz yolda çok sayıda çocuk, kadın erkek hayatını kaybediyor. Türkiye’de toplum “defolun gidin buradan” demeye başlıyor. Suriye halkı için artık her şey kıpkırmızı.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-208032 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/siyah-kare-300x300.png" alt="" width="51" height="51" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/siyah-kare-300x300.png 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/siyah-kare-150x150.png 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/01/siyah-kare.png 512w" sizes="auto, (max-width: 51px) 100vw, 51px" /></strong></p>
<p><strong><br />
Siyah, Her şey Bitti  </strong></p>
<p>Rejim Halep’in düşmesinden sonra kendine tehdit oluşturacağına inandığı (ki haklı çıkacaklar) Kuzey Suriye’deki İdlip ve çevresine yoğunlaşıyor. 2018’den itibaren İdlip’e yönelik rejim havadan ve karadan saldırılarını yoğunlaştırdı. Suriye’den insanlar akın akın kaçmaya çalışıyordu ancak gidecek yer yok. Türkiye’nin yoğun çabasıyla Mart 2020’de Soçi mutabakatıyla İdlip ve çevresinde “gerginliği azaltma” anlaşması yapıldı. İdlip’de milyonlarca insan daracık bir alanda sıkışmıştı. Barınma, yiyecek ve giyecek kıtlığı had safhada idi. Bir yandan sürekli hava saldırıları, karadan topçu ateşleri ile her gün onlarca insan can veriyordu. Tükiye’de kayıtlı sığınmacı sayısı 4 milyona ulaşmıştı… Artık kamplar kapanmış, sığınmacılar ülkenin dört tarafına dağılmıştı. Büyükler bulabildikleri her işte çalışıyor, küçükler okula gidiyordu. Bu dönemde artık sığınmacı düşmanlığı açık açık yapılır hale geldi. Başını CHP’nin çektiği siyasi partiler bunu seçim vaadi (Suriye’lileri geri gönderme) olarak afişe ediyorlardı. Yükselen enflasyon TL’nin değer kaybı sığınmacılara yönelik toplumsal öfkeyi destekliyordu. STK ortada görünmüyordu. Bazı insanlar canla başla sığınmacılara yardım ediyorlardı. Tüm bunlarla beraber resim simsiyah durumda idi.</p>
<p>Renklerin çağrıştırdığı duygular ile sığınmacılara karşı oluşan duygu, düşünce ve davranışlar arasında büyük oranda paralellik var. Pembe ile başlayan duygular, yıllar geçtikçe kırmızıya, umutların tükenmesine ve derin bir karanlığa bıraktığı görülüyor. Bütün süreç boyunca umutlu kalabilenler var mı? Bilemiyorum. Sanırım böyle kalabilen çok az insan vardır.</p>
<p>Hükümet Suriye’de mevcut statükoyu kabullenmiş durumda idi. Her gün Erdoğan’a “Esad ile görüş” baskısı artıyordu. Eylül 2024’te Esad-Erdoğan görüşmesi için tüm şartlar hazırlandı. Ancak Esad, naz yapmaya kalktı. Tam bundan 2 ay sonra kimsenin beklemediği 27 Kasım sabahı başlayan; “Saldırganlığı caydırma operasyonu” başladı. Sınırlı bir askeri operasyona  yeşil ışık yakılmıştı. Bu sınırlı harekat 2 gün içinde Halep’in dış mahallelerine dayanınca işin rengi değişti. 30 Kasım’da Halep ve İdlip kırsalı muhaliflerin eline geçti. Momentumu yakalayan muhalifler, Hama, Humus ve 8 Aralık günü Başkent Şam’ı da kontrol altına aldılar. Arık umutların tükendiği anda bir yıldırım harekâtı ile despotik rejim yerle bir edildi.</p>
<p><strong>Haydi, listemizi yapalım!   </strong></p>
<p>Bir Word sayfasına iki sütun olmak üzere 78 isim yazılabiliyor&#8230;  Oskar Schindler’in listesi 14 sayfadan oluşuyor. Bir A4 kâğıdının uzunluğu 30 cm. Schindler’in listesi 420 cm yani bir oturma odasının boyu kadar. Şimdi Türkiye’nin listesini yazalım. 51.282 sayfa ediyor. Bu gurur listesinin uzunluğu 1.538.460 cm dir, Bunu km’ye çevirelim: 1,538, 46 km. Bu mesafe Türkiye’nin batı ucundan doğu ucuna 2 kez gidiş mesafesidir. 14 Yıl boyunca tek tek yazarak, destek olarak yaptığımız gurur listemiz budur. Dünya durdukça hatırlanacaktır. Ne mutlu bize! 4 milyon insanın hayatını kurtardık. Bundan daha gurur verici bir davranış olabilir mi?</p>
<p>Bu gurur listesinin oluşumu hiç kolay olmadı, bazı siyasi partiler, kamu görevlilerinin de aralarında bulunduğu bir kesim sığınmacı düşmanlığı yaptı. Son yıllarda Kayseri’de Konya’da sığınmacıların evleri ateşe verildi, araçları yakıldı. Bazı sığınmacılar gaddarca katledildi. Bir röportajda hak ettiği notu vermeyen öğretmenin sığınmacı çocuğa: “sen notu ne yapacaksın” şeklindeki gaddar yanıtını hiç unutmadım. İdlip’de çamurda ağlayan çocukların gözyaşları hatıramdan hiç çıkmadı. Bunlara rağmen bu onur listesinin her satırını, her ismi altın harflerle yazan isimsiz kahramanlar vardı. Kasım ayında kaybettiğimiz emekli öğretmen Veysel Menekşe’ye ve daha nicelerine teşekkür ediyoruz.</p>
<p>Büyük risk alarak tabanını da zaman zaman karşısına alan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bekir Berat Özipek, Atilla Yayla, Mutlu Bulut, Kızılay, LDT, İHH, Özgür-Der gibi nice STK’ların gönüllüleri teşekkürü hak ediyor. Karınca kararınca sığınmacı çocuğa eğitim veren isimsiz öğretmenler teşekkürü hak ediyor.</p>
<p><strong>Neler Yapılabilir</strong></p>
<ul>
<li>Filmler yapılmalı,</li>
<li>Kısa filmler,</li>
<li>Şanlı Urfa’daki Akçakale Sınır Kapısı civarında devasa bir anıt.</li>
<li>Fotoğraf sergileri,</li>
<li>Resim sergileri,</li>
<li>Fotoğraf sergileri,</li>
<li>Roman ve öyküler yazılmalı,</li>
<li>Anı ve günlükler yazılmalı.</li>
<li>Okullarda müfredat içinde yer almalı.</li>
<li>Özel bir anma günü ihdas edilmeli.</li>
</ul>
<p>Sığınmacı sayıları için Kaynak: Tunca. H.Ö. ve Karadağ A. (2018) Suriye’den Türkiye’ye: Tehditler ve Fırsatlar. <em>Kara Harp Okulu Bilim Dergisi, </em>2018,28 (47-68).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-gurur-listesi/">Türkiye’nin Gurur Listesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şehirde İnsan Kalmak: Sabır ve Dirayet</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sehirde-insan-kalmak-sabir-ve-dirayet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tayfun Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2024 12:35:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207956</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Şehirli Olamamak” (https://hurfikirler.com/sehirli-olamamak) yazımda dile getirdiğim şehirde yaşamanın meşakkatli oluşuna dair birtakım serzenişlerden sonra bu yazıda biraz daha derine inmek ve insanın “şehirli olma” mücadelesindeki içsel yolculuğuna odaklanmak istiyorum. Çünkü mesele sadece dış dünyadaki karmaşadan şikâyet etmek değil, bu kaos içinde insanın kendi ahlâkî pusulasını nasıl koruyacağını sorgulamaktır. Her sabah uyandığımızda bizi bekleyen manzaralar çoğu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sehirde-insan-kalmak-sabir-ve-dirayet/">Şehirde İnsan Kalmak: Sabır ve Dirayet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><em>“Şehirli Olamamak</em>” (<strong><u>https://hurfikirler.com/sehirli-olamamak</u></strong>) yazımda dile getirdiğim şehirde yaşamanın meşakkatli oluşuna dair birtakım serzenişlerden sonra bu yazıda biraz daha derine inmek ve insanın “şehirli olma” mücadelesindeki içsel yolculuğuna odaklanmak istiyorum. Çünkü mesele sadece dış dünyadaki karmaşadan şikâyet etmek değil, bu kaos içinde insanın kendi ahlâkî pusulasını nasıl koruyacağını sorgulamaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her sabah uyandığımızda bizi bekleyen manzaralar çoğu zaman değişmez. Trafikteki kural tanımazlık, toplu taşıma araçlarındaki hoyratlık, komşuluk ilişkilerindeki nezaketsizlik ve genel anlamda birbirini görmezden gelen bir insan yığını… Ancak mesele, bu alışkanlık haline gelmiş düzen bozukluğunu fark etmekle bitmiyor. Durup düşünmek, zamanı durdurmak ve farkına varmak: Biz bu kaosun içinde ne yapıyoruz? İnsan kalabilmek için bir çaba gösterebiliyor muyuz?</p>
<p style="font-weight: 400;">Toplumumuzda çoğu zaman ahlâklı bir duruş sergilemek “zayıflık” olarak görülüyor. Hakkı teslim etmekten kaçınmayan bir tutum, çoğu kişinin gözünde “eziklik” olarak yaftalanıyor. Oysa tam da burada sabır ve dirayet devreye giriyor. Çünkü insanın en büyük savaşı, sadece dışarıdaki insanlarla değil, aynı zamanda kendi içindeki yılgınlıkla da. Her gün yeniden sormamız gerekmiyor mu: “Ben tam olarak kim olmak için çabalıyorum?”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Modern Cehalet ve Bencilliğin Yükselişi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">David Hume’un “<em>insanın en büyük düşmanı insandır</em>” sözünü yukarıda sözü geçen yazımda anmıştım. Bu düşmanlık, sadece fiziksel şiddet ya da doğrudan zarar vermekle sınırlı değil. Modern çağın en görünmez ama en yıkıcı cephesi, bencilliğin ve cehaletin normalleşmesidir. İnsanlar, bilgiye ve insani değerlere uzaklaşarak, etraflarına bir bencillik kalesi örüyorlar. Bu kalenin dışında kalan herkes, onların dünyasında birer “yabancı” ya da “engel” olarak algılanıyor. Bu yabancılaştırıcı tavır, şehirdeki ruhsal yalnızlığı daha da derinleştiriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki, insan bu bencilliğin ortasında nasıl şehirli olur? Tam bu noktada “empati”, modern dünyada kaybettiğimiz en temel duygulardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Kendi haklarımıza ne kadar önem veriyorsak, başkalarının haklarını da aynı şekilde önemsemek zorundayız. Ancak bu da bireylerin yalnızca farkındalık geliştirmesiyle mümkün olabilir. Çünkü bencillik bir alışkanlık, empati ise bir tercih meselesidir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kendimize Sorular Sorarak Rehabilite Olmak</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Şehirde şahit olduğumuz hoyratlıkların bünyemizde verdiği olumsuz tesirlere karşı kendimize bazı zor sorular sorarak rehabilite olmaya çalışabiliriz:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Trafikte beni sıkan bir şoföre karşı öfkelenirken, acaba benzer bir durumda ben ne yapıyorum?</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Kalabalıkta beni rahatsız eden davranışları eleştirirken, ben başkalarının alanına nasıl saygı gösteriyorum?</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Şikâyet ettiğim davranışları eleştirirken, kendi alışkanlıklarımı sorguluyor muyum?</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Bunlar hakikaten zor sorular ama değil mi? “<em>Hakikati idrak etmek ve onu dile getirmek bir zekâ meselesi değil, bir şahsiyet meselesidir” der</em> Erich Fromm. Belki de şehirli olmak, önce kendimizi terbiye etmekle başlar. Çünkü başkalarının hatalarını düzeltemeyiz ama kendi davranışlarımızı değiştirmek, bir domino etkisi yaratabilir. Bu da bizi, küçük ama anlamlı bir değişim başlatan kişilerden biri yapabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Umut ve Dirayet</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Son olarak, bu keşmekeş içinde ahlâkî ve insani değerlerini koruyan insanlara yeniden selam göndermek istiyorum. Her gün kaosun ortasında sabır gösterenler, sesini yükseltmeden direnenler, saygıyı ve sevgiyi kaybetmeden bu hayat mücadelesini sürdürenler… Onlar, modern dünyanın “sessiz kahramanlarıdır.” Belki de dünya, onların omuzlarında dönmeye devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yazıyı bitirirken, hepimize küçük ama anlamlı bir görev düşüyor. Etrafımıza, en azından bir kişinin hayatına dokunacak kadar güzel bir iz bırakmak. Çünkü “iyilik iyidir”. Belki de gerçek şehirli olmak, kendimizden daha büyük bir şeye hizmet etmekle mümkündür. Şehirler bizimle güzelleşir, biz de insanlığımızla şehre değer katarız.</p>
<p style="font-weight: 400;">Unutmayalım ki insanın dünyadaki varlık sebebi, yalnızca tüketmek değil, aynı zamanda üretmek ve güzelleştirmektir. Ve şehir, bunu başarmak için en büyük sahnelerden biridir. Her şeyin güzelleşebileceğine olan inancımız belki de gerçekleşmeyecek boş bir hayal belki de değil. Bilemeyiz ama Epiktetosvari deriz ki &#8220;<em>İyiye yormak, iyilik getirir. Sen istedikten sonra, karga bile sana uğur getirir</em>.&#8221;</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;">İnsan kalabilmek dileğiyle…</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sehirde-insan-kalmak-sabir-ve-dirayet/">Şehirde İnsan Kalmak: Sabır ve Dirayet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nereye Kadar Gidebilir?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/nereye-kadar-gidebilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2024 11:58:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207953</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının yarattığı sonuçlardan ikisi tanesi, ağırlıklı olarak Avrupa siyasetinde yanılgıların kabulü ve gelecekle alâkalı yeni durumlara karşı stratejiler geliştirilmesi gerekliliği oldu. Özellikle sert milliyetçi ve reel politik siyasetin dili üzerinden siyasetlerini devam ettirenlerin pek yer almadıklarını varsaydıkları bu tabloda, kıtanın daha genelleştirilmiş olarak “demokrasi” kanadında yer alanlarda öz eleştiriler daha çok göze çarpıyor. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nereye-kadar-gidebilir/">Nereye Kadar Gidebilir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının yarattığı sonuçlardan ikisi tanesi, ağırlıklı olarak Avrupa siyasetinde yanılgıların kabulü ve gelecekle alâkalı yeni durumlara karşı stratejiler geliştirilmesi gerekliliği oldu. Özellikle sert milliyetçi ve reel politik siyasetin dili üzerinden siyasetlerini devam ettirenlerin pek yer almadıklarını varsaydıkları bu tabloda, kıtanın daha genelleştirilmiş olarak “demokrasi” kanadında yer alanlarda öz eleştiriler daha çok göze çarpıyor. Uluslararası ilişkilerin temelini tüm sert gerçekçiliği ile gösteren teorilerinin yeterince itibar görmemesinin maliyetleri, kıtanın İkinci Dünya Savaşından “ilk defa”-ki bu tartışmalıdır- sonra bu kadar ciddi tehdidi yaşamasına neden olmuş olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Özellikle, sosyalizmin demokrasi içinde eriyerek yeni bir şekil aldığı varsayımları sosyal demokrat Avrupa veya Amerikan liberalizmi -bizdeki benzer tanımı garip bir “sol liberalizm” olan &#8211; içinde sıklıkla dile getirilir olmuştu. Fakat sosyalizm ne barışçıl ve özgürlükçü oldu ne de Avrupa beklenildiği kadar güvende oldu. Belki Soğuk Savaş sonrasında dikkatler köktendinci İslamizmin Batı medeniyeti karşısındaki politikalarına odaklandı ama, Batı’nın neredeyse son iki yüzyılı içinde barınan, otoriter-totaliter-kolektivist-militarist siyaset orada durmaya devam etmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Artık üstü örtük dahi olmayan bir tutumla Rusya, Putin ve “Putin bürokrasisi” Sovyet imparatorluğu hayallerini, kurguların ötesine geçirdiler. Batı ile kurdukları pragmatik ilişkiler başka nasıl sonuç verebilirdi? Bu hem imkânsızlıkları ifade eden, hem de yeni ifadeleri arayan bir soru. Sovyetler sonrası Rusya’nın pragmatik adımlarını yapısal olarak görmek bile yanılgının boyutunu anlatıyor. Sosyalizmin ekonomik olarak mümkün olmadığının kanıtlandığı varsayımları sonrası meselenin fayda temelinde değerlendirilmesi ile ortaya çıkan tabloda, siyasette fikrin-ahlâkın nasıl merkezi bir yeri olduğunu görebiliyoruz. Evet, daha az ekonomik kazanç elde ettiklerinde dahi sosyalist otoriter-totaliter ütopyalarından vazgeçmediler. Kesin inançlı ve mutlak olarak sabit fikirli oldukları yerde belki vazgeçemezlerdi de&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Sosyal adalet, eşitlik, paylaşım, kollektif varlıklara verilen önem benzeri kabullerin altında, batı dünyasında da geçerli olan siyasetin özgürlük yaratacağı ve refah temelinde barış ortaya çıkaracağı yanılgısının maliyetleri ile karşılaşmak artık kaçınılmaz mıdır?</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın uluslararası enerji ticareti, küresel refah ve barış için miydi? Gazprom Avrupa’yı aydınlattığını Şampiyonlar Ligi’nde gösterirken amacı eğlence kültürü ve ticaretine katılım mıydı? Devamlı olarak ötelenen ve romantik hayallere kurban edilen siyaset yarına daha büyük maliyetler olarak yansıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Putin otoriteryenizminin neredeyse magazinel bir pozitif imaj olarak sergilendiği zamanları hatırlayalım. Bu yöntemler, dinamik, özgüvenli, kararlı ve güçlü olduğu benzetmeleri ile sosyalist totaliterizme belki de hayatını adamış birini özgür fikirler ve yaşamla tanıştırır mıydı? Ticaretin, Putin ve Rusya’nın sosyalist bürokrasisi için özgür bireylerin zenginleşmesi faaliyeti yerine siyasal nüfuzunu ve gücünü arttırma yöntemi olarak kullanıldığının kabul edilmesi çok geç oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın artık fiili olarak Batı dünyasına saldıracağı kabulü ve beklentisi Ukrayna saldırısından yakın zaman önce dile getirilmeye başlandı. Çeşitli askeri uydu görüntüleri dolaşıma çıkarıldı. Hatta bunlar saldırı amaçlı değil, “önlem” amaçlı olduğu yorumları yapıldı. Sovyet imparatorluğu hayalleri “emperyalist saldırı” amaçlı olamazdı değil mi? Batı içinde “Batı dünyasını” dengeleme varsayımları içindeki Rusya kabulü, silahların artık açıkça doğrultulduğunu görmeyi “engelledi”. Batı dünyasındaki, Sosyalist Rusya otoriteryenizmi hakkındaki yanlış inanç ve kabuller sebebiyle, Rusya tarafından atılan adımların askeri sonuçları şimdi daha sert sonuçlar veriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ukrayna ile başlayan süreç Amerika kıtasına atılacak Putin’in tabiriyle “Durdurulamaz Kıtalararası Füzeler” saldırıları ile devam eder mi? Ukrayna’da istediğini alan bir Rusya’nın doğrudan hedeflerinin güncellenerek devam etmesini beklemek hayalcilik olmasa gerek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir yandan da Rusya’nın Ukrayna savaşı ile ortaya çıkan “göründüğünden daha az güçlü” olduğu iddiası var. Bunun bir yanıyla doğruyu içerdiğini söyleyebiliriz. Ukrayna’da Rusya’nın çok rahat ve daha hızlı sonuç alacağı varsayımları daha kuvvetli idi. Burada Rusya ciddi bir itibar kaybı yaşadı. Fakat bu itibar kaybı yeni tehlikeleri de beraberinde getirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu iddia sonucunda ise, Rusya’nın elindeki doğrudan tek veya en önemli kozun “nükleer silahlar” olduğu dile getirildi. Bu çok kritik bir nokta. Çünkü sıkışan ve çaresiz kalan bir Rusya-Putin olağanüstü adımlar atabilir. Rusya-Putin’in dünyanın nereye kadar daha yaşanılamaz kılınması gerektiği hakkında sert ve sabit fikirleri olduğu üzerine tahminler rahatlıkla yürütülebilir. Toplam bir yıkımın ötesinde, sınırlı ama ciddi zarar verici adımlar tercih edilebilir. Bunların yanında, savaşın Avrupa kıtasında fiili olarak devam etmesinin getireceği maliyetlerin Avrupa’ya büyük zararlar vermesi hedefleniyor olabilir. Bu olasılıkları “güçlü” olarak nitelendirebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın saldırılarını Avrupa’ya taşıma ihtimalinde, kendi otoriteryenizmini siyasal olarak Avrupa’ya yayma isteği geri plana atılamaz. Siyasal etkinlik alanının artması, Avrupa’yı kendi içinde otoriteryen rejimlere doğru itebilir. Huzursuzlaşan ve reel olarak olumsuz etkileri hisseden Avrupa’nın kendi içindeki siyaset küresel “barışa” Rusya’dan daha büyük zararlar verebilir mi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki, Rusya’nın kıtalar ötesine kendi gücü kadar geçebilmesi mümkün müdür? Özellikle Kuzey Kore hamleleri ve Çin’i kendi yanında yer almaya ikna etme çabaları Rusya’nın kendi içinde böyle bir ajandasının olduğunu bize anlatıyor. Rusya’nın bu çabasının, kimilerinin romantik hayallerini süsleyen 3.Dünya Savaşı senaryolarını tetiklediği bir gerçeklik. Bunun altından ise, öncelikli olarak Rusya’nın ne kadar kalkabileceği şüphelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sürdürülebilir bir gerginlik siyaseti ve devamlılaşmış bölgesel askeri çatışmalar bir amaç halinde midir? Bu seçenek daha gerçekçi duruyor. Son zamanlarda Kızıldeniz’de sadece ticaret gemilerine olan “saldırılar” ve Güneydoğu Asya’da yerleştirilmek istenen ABD karşıtı siyaset bize bunun ipuçlarını sunuyor. ABD’nin yeni yönetiminin son günlerdeki “ticari engeller” politikaları tehditlerine biraz bu noktadan bakmakta bir yanlışlık olduğunu söylemek çok zor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren Ortadoğu siyasetinin içeriği de, süreklileşmiş karşıtlığın askeri alanının genişliğini önümüze daha iyi yansıtıyor. Ortadoğu’yu bırakmak istemeyen ve Suriye’de doğrudan yer alan Rusya, askeri çatışmaların sürekliliğini alevli tutacağa benziyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstelik Rusya’nın ekonomisinin dayandığı bir askeri-militer-endüstriyel yapı var. Uluslararası ticaretle bütünleşmeyen bir Rusya’nın burayı her zaman aktif ve güçlü tutmak istediğini biliyoruz. Rusya için barış ve çatışmasızlık, geride kalan bir ekonomi olarak okunuyor. Çatışmasızlığın ve askeri “üretimin” eksikliği Rusya’da rejiminin ayakta kalmasını zorlaştırabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Elbette ki konunun en önemli yanlarından bir tanesi uluslararası enerji arzı güvenliği. Rusya bu kartı sürekli oynayacağını gösteriyor. Süreklileşmiş çatışma ve küresel ticarete zarar verme için elindeki enerji fiyatlarını manipüle edebilme opsiyonu Rusya için çok kritik. Enerji tüketimi ve arzının uluslararası boyutu küresel ekonomi politik ve onun ulusal yansımaları konusunda belki de ezber gibi görünen varsayımların ötesine geçmeyi mecbur kılabilir. Enerji üretimi ve dağıtımı otoriter rejimlerin istediği gibi “piyasa” ekonomisinin ötesinde konumlanıyor, konumlandırılıyor. Bunun batı dünyasındaki – hatta Türkiye’deki- yansımalarını gözlemleyebiliyoruz. Enerjinin siyasal gücünün nasıl kullanılacağı sorusu “hiç olmadığı kadar” önemli hale gelmiş diyebilir miyiz?</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın nereye kadar gidebileceği sorusuna en kritik yanıtlardan bir tanesi de Çin’in otoriter modernleşme ve ekonomik büyümesinin küresel ticarette ne kadar devam edeceği ile doğrudan bağlantılı. Çin’in, Rusya’ya karşı tüm soğuk savaş dönemine yayılan şüpheciliği ve küresel ticaretten istediği istikrarlı kazanımları devam ettiği müddetçe Rusya’nın en azından Güneydoğu Asya opsiyonuna uzak kalabileceği varsayılabilir. Bu noktada Batı dünyasının atacağı stratejik yanlış adımlar, beklentilerin ötesinde, Rusya’ya çok rahat kullanışlı alanlar açabilir. Hepsinin ötesinde, Çin’in Rusya’yı “gerçek” bir müttefik olarak görmesi sonucunu doğurabilir. En istenmeyen opsiyon olarak ortaya küresel olarak otoriter-totaliter bir blok çıkabilir. Kimi görüşe göre böyle bir blok çoktan oluştu ve üstü örtük adımlarını atmaya devam ediyor. Savaş romantizmlerinin ötesinde değerlendirmelere ihtiyaç duyan bu argümanların önümüzdeki zamanlarda daha güçlü hale gelmesi için Rusya ve Çin’den ortak hamleler bekleyebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Savaşın iyi bir “şey” olmadığını anlatmak, barışçıl insanların elinde güçsüz ama önemli bir çaba. Her yerde 3. Dünya Savaşı arzularını yepyeni ve çekici paketler içinde dünyaya sunmaya çalışan romantik yaklaşımların güç kazanmaya başladığını da görüyoruz. Batı dünyasında Soğuk Savaş sonrasında atılmayan-atılamayan siyasal hamleler ve geçici pragmatik siyasetlere verilen alan, umarım kimsenin gelecekteki küresel felaketlerinin başlangıç noktası olmamıştır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nereye-kadar-gidebilir/">Nereye Kadar Gidebilir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’de ve Türkiye’de Seçimler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/abdde-ve-turkiyede-secimler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Nov 2024 06:45:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207884</guid>

					<description><![CDATA[<p>İki turlu seçimle iki dereceli seçim sık sık birbirine karıştırılır. Siyaset bilimi okuyan yahut çalışanlar ile yılların siyasetçileri ve üst düzey bürokratlar da düşerler, bu hataya. Aradaki farkı anlamak için Fransa ve ABD örneklerini gözden geçirmekte fayda var. Fransa’nın da içinde yer aldığı kimi ülkeler her seçim çevresini tek milletvekilinden oluşan bölgelere ayırmış. Literatürde bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/abdde-ve-turkiyede-secimler/">ABD’de ve Türkiye’de Seçimler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İki turlu seçimle iki dereceli seçim sık sık birbirine karıştırılır. Siyaset bilimi okuyan yahut çalışanlar ile yılların siyasetçileri ve üst düzey bürokratlar da düşerler, bu hataya. Aradaki farkı anlamak için Fransa ve ABD örneklerini gözden geçirmekte fayda var.</p>
<p>Fransa’nın da içinde yer aldığı kimi ülkeler her seçim çevresini tek milletvekilinden oluşan bölgelere ayırmış. Literatürde bu uygulamaya ‘dar bölge’ deniyor. Fransa’da vekil seçilebilmek için o bölgedeki geçerli oyların salt çoğunluğunu (yarısının bir fazlasını) almak gerekirken, aynı sistemi benimseyen Büyük Britanya’da en yüksek oyu almak yetiyor. Bu yüzden Büyük Britanya’da milletvekili seçimleri tek turlu. Dar bölge sistemi ise Fransa’da olduğu gibi genellikle iki turlu uygulanıyor.</p>
<p>İlk turda salt çoğunluğu sağlayan çıkmazsa en çok oy alan iki adayın yeniden yarışması esasına dayanan dar bölge sisteminin Fransa’daki uygulaması biraz farklı. Şöyle ki herhangi bir seçim bölgesinde salt çoğunluğa ulaşan aday olmazsa %12,5 ve üstünde oy alan bütün adaylar ikinci tura katılabiliyor. Stratejik ittifakların devreye girdiği bu turda seçmenler hazzetmedikleri bir adayın seçilmesini önlemek için, gönüllerinde yatan aday yerine başka bir ismi destekleyebiliyor. Marjinal parti ve adayların önüne geçeyim derken seçmenin ilk (hakiki) tercihini çarpıtan bu durum, iki turlu seçimlerin en büyük handikapı.</p>
<p>Uzağa gitmeye gerek yok. Ülkemizdeki cumhurbaşkanlığı seçimi de iki turlu olarak yapılıyor. 2023 yılı Mayıs ayında yapılan seçimlerin ilk turunda sonuç çıkmaması üzerine ikinci bir tur yapılmış ve şu anki cumhurbaşkanımız bu ikinci turda seçilmişti. Tek turda da seçilse, ikinci tura da kalsa milletvekilini veya cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesi halinde ‘tek dereceli seçim’ söz konusu. İki dereceli seçimlerde ise durum farklı.</p>
<p>İki dereceli sistemlerde ‘müntehib-i evvel’ adı verilen ilk seçmenler (oy verme hakkına sahip vatandaşlar), ‘seçiciler heyeti’ olarak görev yapan ‘müntehib-i sâni’leri seçiyor. Müntehib-i sâni adı verilen ikinci seçmenler ise milletvekillerini seçiyor. 1876’da Birinci Meşrutiyetin ilanından 1946’ya kadar geçen sürede milletvekilleri bu şekilde seçildi. 2014 yılına kadar cumhurbaşkanları da ikinci seçmen görevi yapan TBMM üyeleri tarafından yine bu şekilde seçildi. İşin ilginç ya da tuhaf tarafı, halen ABD başkanları da bu şekilde seçiliyor.</p>
<p>ABD Başkanını çoğumuzun sandığı gibi Amerikan halkı seçmiyor. ABD seçmeni, Başkanı seçecek ‘seçiciler kurulu’nu (electoral college) seçiyor. Daha doğrusu her eyaletten seçimle gelen delegelerden müteşekkil ABD Temsilciler Meclisi, bir seçici kurul gibi hareket ederek ABD Başkanını belirliyor.</p>
<p>Rakibinden daha az delege çıkaran ve Temsilciler Meclisi’nde geride kalan aday, sandıktan kendisine daha çok oy çıkmış bile olsa Başkanlık yarışını kaybediyor. 2000 yılında Al Gore’un, 2020 yılında Hillary Clinton’un başına gelen buydu. Daha çok oy aldıkları halde başkan seçilemediler. Benzer bir durumu 7 Haziran 2015 ve 14 Mayıs 2023 seçimlerinde biz de yaşadık. 2015’te HDP bir buçuk milyon daha az oy aldığı halde MHP ile aynı sayıda vekil çıkarmıştı hatırlarsanız. 2023’te ise YSP, daha az oy aldığı MHP’den onbir, İYİ Parti’den onsekiz vekil daha fazla çıkardı.</p>
<p>Demokrasi teorisiyle çelişir görünse de oyunun kurallarının en başından belli oluşu ve hangi aday lehine sonuç üreteceğinin önceden bilinemeyişi, seçimin sonucuyla ilgili bir meşruiyet tartışması çıkmasını önlüyor. Buna mukabil ABD başkanının seçilme şeklinin değiştirilmesi talebi, bilhassa sol çevrelerce sık sık dile getiriliyor. Ne var ki ABD’nin federal yapısı, yani muhtemel bir anayasa değişikliğinin üye devletlerin (eyaletlerin) her birinde tek tek onaylanması zarureti bu değişikliğin önündeki en büyük engel.</p>
<p>ABD seçim sisteminin bir diğer özelliği, çoğunluğa dayalı olması. Birkaç eyalet dışında geçerli olan bu kurala göre, en çok oyu alan parti o eyaletin bütün delegelerini elde ediyor. Aradaki fark bir tek oy bile olsa durum değişmiyor.</p>
<p>İki büyük partiden oluşan siyasî yelpazesiyle ABD’de bile tartışmaya yaratan bu kural, 1961 yılına kadar bizde de geçerliydi. Herhangi bir ilde en çok oyu alan parti, o ilin bütün vekillerini toplardı. Büyük partiye avantaj sağlayan bu kural, 1946 seçiminde CHP lehine işledi. Sonraki seçimlerde ise parsayı Demokrat Parti topladı. 27 Mayıs darbesinden sonra çoğunluk sisteminden vazgeçilip nispî temsile geçildi. 1961 yılından bu yana bütün seçimler nispî temsil esasına göre yapılıyor.</p>
<p>ABD’de tamamen idarenin uhdesindeki iş ve işlemlerin Türkiye’de bir yargı kurumu olan YSK gözetiminde yerine getirilmesi, seçim güvenliği bakımından Türkiye’ye net bir üstünlük sağlıyor. Seçimler ABD’deki gibi zamana yayılmayıp aynı gün içinde bitiyor. Bunun yanısıra, mektupla oy veya elektronik oy gibi seçim güvenliğini zedeleyen unsurlara yer verilmemesi de artı hanemize yazılacaklar arasında.</p>
<p>Daha evvel de belirttiğim gibi Türkiye, seçim güvenliği konusunda örnek alınacak bir ülke. ABD’nin bu konuda bizden öğrenmesi gereken çok şey var. Hal böyleyken YSK Başkanının uluslararası gözlemci olarak gittiği ABD’de seçimlerin nasıl yapıldığını inceleyip, elektronik oy müessesesi gibi örnek alınabilecek yanlarının Türkiye’de uygulanabilme kabiliyetini araştırdığını söylemesi tam bir talihsizlik olmuş.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secimler-elektronik-ortama-tasinmamali/">Elektronik oy kullanımıyla ilgili kaygılarımı daha evvel dile getirdiğimden</a> tekrar etmeyeceğim. Bizimki gibi yüksek derecede politize olmuş toplumlarda tartışma yaratacak ve seçime gölge düşürecek hiçbir uygulamaya geçit verilmemeli. Elektronik oy da bunlardan birisi, hatta en önemlisi.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/abdde-ve-turkiyede-secimler/">ABD’de ve Türkiye’de Seçimler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2024 14:57:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu hafta başında Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson’un Nobel iktisat ödülünü aldıklarını öğrendik. Bu araştırmacılar ciddi bir literatür yaratmayı başardıkları için epeyce zamandır da bekleniyordu. Aynı zamanda akademideki üretkenliklerinin de inanılmaz bir boyutta olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Acemoğlu’nun Google Scholar’da sıraladığı 2024 yılında yayınlanan çalışmalarına bakmak istedim. Bir yılda tam 25 adet. Bunların çoğunluğu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/">Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu hafta başında Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson’un Nobel iktisat ödülünü aldıklarını öğrendik. Bu araştırmacılar ciddi bir literatür yaratmayı başardıkları için epeyce zamandır da bekleniyordu. Aynı zamanda akademideki üretkenliklerinin de inanılmaz bir boyutta olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Acemoğlu’nun Google Scholar’da sıraladığı 2024 yılında yayınlanan çalışmalarına bakmak istedim. Bir yılda tam 25 adet. Bunların çoğunluğu working paper statüsünde bile olsa aşağı yukarı aynı zaman aralığında yirmiye yakın farklı konuya odaklanabilmek büyük çaba gerektiren bir iştir. Zaten Acemoğlu’nun da çok çalışkan olduğunu ve gününün çok büyük kısmını çalışarak geçirdiğini yıllardan beri duyarız, biliriz. Bu yüzden de pek garipsemedim. Bu üç bilim adamının da kariyerlerindeki en çok atıf alan çalışmalarının <em>“Why Nations Fail”</em> isimli kitap ve bu kitabın öncüsü olan<em> “The colonial origins of comparative development: An empirical investigation”</em> başlıklı makale olduğunu gördüm. Dolayısıyla kariyerlerindeki en kuvvetli fikri içeren çalışmanın “Why Nations Fail” isimli kitap olduğu açıktır ve bu meslektaşlarımızın ne anlattığı, nasıl anlattığı, nasıl örnekler verdiği ve hatta neleri anlatmayı es geçtikleri tabi ki yıllardan beri dikkatimizi celp etmiştir.</p>
<p>Bu kitabın akademik dünyamızda on yılı aşkın bir geçmişi var. Kitap yıllar içinde çok tartışıldı. Beğenenler çoğunlukta oldu. Zaman zaman da ciddi eleştiriler aldı. Fakat son yıllarda benim hatırımda kalan ise Acemoğlu’nun 14 Mayıs 2023 seçimleri öncesinde sık sık Türkiye’ye davet edilmesi oldu. Türkiye hakkında somut ifadeler kullanmamakla birlikte (muhtemelen Türkiye’nin güncel verilerini de takip etmiyordu) bu kitabındaki iddialarını tekrarlaması ve Türkiye’yi uyarması oldu. Örneklerini çok açık ifade edemese de Türkiye’de dışlayıcı kurumların hâkim olmaya başladığını anlatmaya çalıştı. Oysa bu kitabında Osmanlı’dan bile bahsederken modern Türkiye hakkında hiçbir şey söylememişti. Madem söyleyecek sözü vardı, neden yazmamıştı?  İlginç bir şekilde CHP’nin bir toplantısında ekonomi danışman kadrosunda yer aldığını öğrendik. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Çünkü akademiden bildiğimiz Acemoğlu’nun bildiğimiz kadarıyla siyaset yapma hedefi yoktu. Bu tarz işlere de vakti olmaması gerekiyordu. Ardından diğer bir muhalefet partisinin lideri Ali Babacan her gittiği yerde bu kitabı örnek gösteriyordu. Bu kitap o kadar önemliydi ki, bu aralıkta altılı muhalefet masasının resmi ideoloji kılavuzu haline geldi. Muhalefetin temel yönetim kaynağı olma ihtimali olan bu kitabı yeniden değerlendirmek biz Türk sosyal bilimcileri için farz olmuştu. Fakat bu kitap yurtdışında neredeyse literatür oluşturacak kadar değerlendirildiği halde Türkiye’de de çok satmasına rağmen pek ciddi değerlendirme yapılmadı. Birkaç tane tanıtım yazısı. Birkaç tane gazeteden eleştiren köşe yazısı var. Üstelik Şükrü Hanioğlu gibi birkaç tarihçi dışında Türkiye’den hiçbir iktisat tarihçisi fikir beyan etmedi. İlmine güvendiğim Türkiye’deki iktisat tarihçiliğinin büyük hocalarını bekledim. Bu kadar uzun zaman içinde fikir beyan etmediklerine göre artık hak bana düşmüştür diye düşünerek fikirlerimi yazmaya karar verdim. Bu yazının geç kalmışlığının sebebi budur.</p>
<p>Bu kitap çıktığında doktora öğrencisi idim. Henüz çevirisi bile çıkmadan iktisat tarihçilerinden oluşan okuma gruplarında parça parça okuyup her bir chapter’ı aramızda tartıştığımızı hatırlıyorum. Kitap anlatım tarzı ile okuyucuyu büyüleyici bir tarafa doğru çekmekteydi. Son derece akıcı ve profesyonelce yazılmıştı. Kitapta Adam Smith’ten Dani Rodrik’e kadar yapılan göndermeler ilgi çekici idi. Editör desteği almış olmaları da çok muhtemeldir. Çünkü Acemoğlu’nun makaleleri bu derece akıcı değildi. <em>(Daha önce de okuma grubumuzda Kenneth Pomeranz’ın “The Great Divergence” kitabını okumaya çalışırken işkence çektiğimizi hatırlıyorum. Hatta bir arkadaşımız hocaya mail atmıştı. Bu metni nasıl bu kadar anlaşılmaz yazdınız diye). </em>Kitabın ilgi çekme sebeplerinden biri de “grand theory” türünde bir eser olması idi. Büyük soruları sistemli açıklayabilme iddiasını taşıması. Artık günümüzde bu tarz tezler akademik camiada pek görülmüyor. Akademisyenler artık riske girmeden, büyük zaman harcamadan hızlı ve küçük uygulamalardan neden/sonuç üretiyorlar. Büyük soruları parlak sosyal bilimciler sormuyor veya sorulanları cevaplamıyor. Ben de o dönem böyle bir ortamda Why Nations Fail isimli kitaptan etkilendiğimi hatırlıyorum. Fakat alanda deneyim kazandıkça kitabın içeriği gözümde giderek küçülmeye başladı. Birçok hatası ve eksikliği gözüme çarpmaya başladı. Bu kitap öyle bir eser ki içeriğinde bulunan örnekler Britannica ansiklopedisi gibi!  Kitabın içinde Peru’dan Jamaika’dan Grönland’dan bile örnekler var. Tabi ki kitapta yer alan Grönland’daki siyasal sistemleri yorumlayabilecek kadar bilgi sahibi veya ansiklopedi okuyucusu değilim! Ama en azından konuyu nasıl ele aldıklarını, bir problemi nasıl çözmeye çalıştıklarını yorumlayabilirim. Amacım kendilerinin Nobel İktisat ödülü başarısına okuyucu nezdinde gölge düşürmek değildir. Sadece ve sadece aklıma yatmayan konuları tartışmaya açmak içindir. Stephen Hawking’in, Albert Einstein’ın bile yanılabildiği bilimsel dünyada herkes yanılabilir. İddia sahipleri ne kadar şöhretli olurlarsa olsunlar eleştiriden muaf değiller. Çünkü hakikate tartışarak varacağız.</p>
<p>Kitabın yazarlarının bir kabahati olmasa bile kitabın Türkçe’deki başlığı hep gözüme batmıştı. “Why nations fail” başlığını “Ulusların Düşüşü” şeklinde çevirmek bence yanlış bir tercihti. Aslında çeviri yapmanın temel bir kuralı yoktur. Mot a mot çeviriler bazen çok tatsız gelebiliyor. Bu yüzden çevirmen anlamı daha iyi ifade edebilecek kelimeleri kullanmayı tercih edebilir. Buraya kadar kabul edebilirim. Fakat Ulusların Düşüşü ifadesi anlamca da kitabın içeriğini karşılamıyor. Bu ifade belirli bir ekonomik başarı elde eden milletlerin bu seviyeden geriye düşmesi izlenimini yaratıyor. Halbuki yazarlar bir gerileme hikayesi anlatmıyor. Doğrudan başarısızlık hikayesi anlatıyorlar. Bu yüzden başlık kelimesi kelimesine çevrilmeliydi diye düşünüyorum. Dil uzmanı değilim fakat kitabın içindeki bazı özne-yüklem uyumsuzlukları ve bazı kavramların karşılıklarının tuhaf sözcüklerden seçilmesi de dikkatimi çekmişti. Yazarlardan Acemoğlu’nun Türkçe biliyor olmasına rağmen bu başlığa ve içeriğine müdahale etmemesine şaşırdığımı da ifade etmeliyim. Türkiye’deki muhalefet partilerine danışmanlık yapacak zamanı vardı. Fakat en önemli fikrini anlatan kitabın Türkçesini okuyacak zamanı bulamamıştı!</p>
<p>Bu uzun girişi yaptıktan sonra artık kitabın içeriğine dair fikirlerimi sıralamak isterim. Bu kitap temelde iktisat tarihçiliğinin en kadim konusunu sorgulamaktadır. Bu da neden bazı ülkelerin zengin, bazı ülkelerin daha yoksul olduğudur. Bu soru iktisat biliminin ortaya çıkmasıyla hemen hemen aynı yaştadır. Son 250 yılda bu soruya çokça cevaplar verildi. Literatürdeki cevapları ırk, coğrafya, kültür, cehalet, şans, emperyalizm vb. birkaç kategoride toplayabiliriz. Bu kitap ise bunun gibi görüşlerin yanlış olduğunu ve en temel faktörün kurumlar olduğunu açıklamıştır. Kurumlar iddiası aslında Acemoğlu’nun tezi değildir. Kurumsalcılığı Veblen’e kadar dayandırmak mümkün iken Acemoğlu’nun katıldığı yeni kurumsalcığın temelleri 1940’larda Ronald Coase ile atılıyor. Zaman içinde de Oliver Williamson, Douglass North gibi birçok büyük iktisatçı bu fikri teorik olarak geliştiriyor. Bu kitabın teorik olarak yaptığı ek ise kurumları kapsayıcı ve dışlayıcı olarak ikiye ayırması oldu. Aslında bu noktada North’un benzeri söylemini ufak da olsa revize etmeyi başardıklarını kabul etmek gerekir. Bunun dışında kendilerinden önceki kurumsalcılardan pek farklı bir teorik yaklaşım getirmedikleri açıktır.</p>
<p>Kitap en çok coğrafyanın kader olduğu ön kabulüne vurgu yaparak eleştiri getirmiş. Yazarlar en kuvvetli yumruklarını kitabın ilk bölümünde atmaya karar vermişler. Önce teoriyi açıklayıp ardından kanıtlarını vermek şeklinde ilerleyen akademinin klasik üslubu yerine önce örneği verip oradan teoriye ulaşmayı tercih etmişler. Kitabın ilk cümlesinde verdikleri örnek de bütün kitabın özetini oluşturmuştur. Kitap adını daha önce hiç duymadığım Nogales adında bir kent ile başlıyor. Bu kent bir çitle ikiye ayrılmış. Kuzeyi ABD, güneyi ise Meksika sınırları dahilindeymiş. Dolayısıyla aynı coğrafyada iki farklı kurum inşa edilmiş. Aralarında oluşan ekonomik başarı farkını teorilerinin kanıtı olarak gösteriyorlar. Bu açıdan bakınca da gerçekten mantıklı görünüyor. Peki neden sadece fiziki coğrafyayı dikkate almalıyız? Siyasi coğrafyayı oluşturan sınırlar da coğrafyaya dahil değil midir? Coğrafyanın kader olduğunu iddia edenler belki de sınırın 200 metre ötesindeki ülkede doğmuş olsalardı daha refah içinde yaşayabileceklerini ifade etmek istiyorlardır. Nedense coğrafyayı dar anlamıyla değerlendirmeyi tercih etmişler. Coğrafyanın önemli bir faktör olduğunu dile getiren Jared Diamond’un “Guns, Germs and Steel” isimli bestseller kitabından sayfa 55’te bahis açılıyor. Konuya girerken Diamond’un çevrebilimci ve evrim biyoloğu olduğunu vurgulayarak başlıyorlar. Halbuki Max Weber’i veya Karl Marx’ı tanımlarken mesleklerini söyleme gereği duymamışlardı. Sanırım eleştirecekleri kişinin iktisatçı veya sosyal bilimci olmadığını vurgulayıp daha kolay dövebilmek için ifade etme gereği duymuşlar. Diamond’un iddiasının Nogales kentini veya Kuzey-Güney Kore ikilemini açıklayamadığını söylüyorlar. Yazarlar bu konuda haklı olabilir fakat Diamond’un kitabının hatırladığım kadarıyla böyle modern dünyanın çelişkilerini açıklama hedefi yoktu ki. O bu işin nasıl başladığını yani kökenlerini merak etti. Diamond’un anlatımına göre binlerce yıl önce Yeni Gine’de yaşan insanlar beslenebilmek için ağaç kabukları arasındaki özü günlerce uğraşarak kullanmak zorunda iken, Bereketli Hilal bölgesinde buğday ve arpa bulunmaktaydı. Bu iki farklı bölgeden çıkan avcı-toplayıcı toplumlar arasındaki refah farkında gerçekten coğrafyanın etkisinin olmadığı söylenebilir mi? Peki Diamond’un örnek verdiği tarihöncesi toplumların gelişmişlik farklarını incelerken kapsayıcı kurum aramak için patent kanunlarına mı bakacağız! Aslında modern dünyada bile coğrafi şartların zenginlik üzerinde hiç etkisinin olmadığını söyleyemeyiz. Örneğin petrol bölgesinde yaşamak tabi ki bir bölgenin zenginleşmesini garantilemez. Günümüzün Venezüela örneğinden biliyoruz. Fakat Moğolistan’a göre avantajlı değil midir? Aslında kitabın yazarları Diamond’u da destekler nitelikte hakkını verip modern dünyada siyasal kurumlar coğrafi şartları yenmeye başladı deseydi kabul edilebilir bir sonuca ulaşmış olurdu. Fakat bu sefer de Diamond’u çürüttüğünü iddia edemeyeceği için kitap çok satamayacaktı. Tahta oturmak için kralı indirmek gerekliydi! Popüler olmak uğruna kendi tezlerini destekleyen örnekleri öne çıkarıp diğer her şeyi yanlışlama yoluna gitmişler. Ekonomik gelişmişlikte din, kültür ve ahlak gibi belirleyicileri de toptan reddetmişler. Bu başlıkta Weber’in meşhur tezine yüklenilmiş. Peki inanç ve kültürün hiç mi etkisi yoktur? Faiz’in yasaklandığı Ortaçağ Katolikliğinde bu inancın hiç mi ekonomiye etkisi olmamıştır? Ardından Cehalet hipotezi adıyla yeni bir başlık açılmış. İktisatçı ve siyaset adamlarının piyasa başarısızlıklarıyla nasıl baş edilebileceğini bilememelerinin yarattığı iktisadi başarısızlığın abartılmış olduğunu ifade etmişler. Peki 1923 yılında ortaya çıkan Alman Hiperenflasyonunu rasyonel iktisatçılar, siyasetçiler mi ortaya çıkardı? ABD gibi büyük bir ülkede bile 1929 Buhranının kimine göre 3 yıl kimilerine göre 7 yıl gibi uzun sürmesinin nedeninin daralan para arzına müdahale edilmemesi olduğunu 40 sene sonra öğrendik. Bu iki örnekteki başarısızlık karar alıcı aktörlerin cehaletinden kaynaklanmadı mı? Tabi ki ne kültür ne cehalet ne coğrafya ne de kurumlar tek başına dünyanın her yerinde ve her zaman diliminde geçerli olabilecek bir zenginliğin veya başarısızlığın formülünü bizlere veremez. Tarihin akışı içinde hepsinin az ya da çok etkisi olmuştur. İlginç bir şekilde ciddi akademik çevrelerde pek itibarı kalmayan Marksist-Leninist emperyalizm iddiasına değinmemeyi tercih etmişler. Daha doğrusu 5. bölümde Sovyet Rusya konusunu açmışlar. Konuyu Sovyet rejiminin dışlayıcı kurumlarına bağlıyor ve politik tercihin başarısızlık sonucunu doğurduğunu ifade ediyorlar. Yazarlar bu çerçevede haklı da olabilir. Sonuç olarak İkinci Cihan Harbi’nin bile yıkamadığı Sovyet rejimini ekonomik başarısızlık yıktı. Bu sonuca bakınca Sovyet kurumlarını dışlayıcı olarak tanımlayıp boş kaleye gol atmak kolay görünüyor. Peki ya kendi temel iddialarını Sovyet rejiminin temel argümanı olan emperyalizm düşüncesiyle neden imtihan etmiyorlar? Halbuki Marksist-Leninist emperyalizm iddiası devlet kurabilecek kadar güç kazanabilmiş bir fikirdi. Max Weber’in veya Jared Diamond’un böyle bir fırsatı veya gücü hiç olmadı! Peki bağımlılık teorisi veya Wallerstein’ın merkez-çevre tezi nerede? Peki bu kitabın yazarları aynı iktisat tarihine aynı soruyu soran bu teorilerle neden kendi fikirlerini test etmez? Kitabın ruhunu anladığımız kadarıyla bu konulara değinseydi de yanlışlamaya çalışacakları açıktır. Fakat artık 1970’li yıllarda yaşamıyoruz. Bu alanda zaten kuvvetli eleştiriler yapıldı. Marksist-Leninist temelli görüşlere hücum etmek artık herhangi bir popülerlik de getirmeyecekti. Belki de bu yüzden değinmemişlerdir.</p>
<p>Kitap genel okuyucu kitlesini hedeflediği için bolca tarihsel örneklere yer veriyor. Farklı yüzyıllardan farklı toplumlardan bir sürü örnekler sıralanıyor. Yazarlar oradan oraya atlıyorlar. Kitap bu örnek bolluğu içinde çorbaya dönüyor. Çoğu zaman da tekrara düşüyor. Bu yüzden kitap akıcı bir üslupla yazılmasına rağmen okuyucuyu yoruyor. Kitap iyi bir editörün eline teslim edilseydi belki de daha rafine hale getirilebilirdi. Fakat bundan daha sıkıntılı olan şey ise verilen hiçbir tarihsel örneğin derinlemesine incelenmemesidir. Tarihsel bir örnek verilirken Wikipedia seviyesindeki bilgiler kronolojik olarak sıralanıyor (Bu eleştiri başkaları tarafından da yapıldı). Ardından ilgili örnek kendi iddialarını desteliyor. Bu yöntemde üç temel problem var. Birincisi araştırmacı körlüğü meselesidir. Kötü niyetli (iyi niyetli ise özensiz) araştırmacılar teorilerini destekleyen örnekler seçme eğiliminde olurlar. Bu bazen bilinçli olur. Bazen de bilinçsizce araştırmacı körlüğü yüzünden olur. Örneğin ben bu hataya düşmemek için literatürü taramaya çok zaman ayırırım. Yazarken de birkaç gün arayla tekrar tekrar okurum. Emin olamazsam başkalarına okuturum. Yazarların bu endişeyi taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz. Fakat insanlığın en temel sorununa örnek seçerken binlerce yıllık insanlık tarihinden sadece kendi iddialarını desteleyenleri seçmiş olmaları ve bunu defalarca tekrarlamaları artık araştırmacı körlüğünü de aşan bir boyutta etik bir probleme işaret etmektedir. Seçtikleri bu anlatım tarzının ikinci problemi ise tarihsel örnekleri derinlemesine incelememeleri veya örnek sıralamaktan derine inmeye fırsat bulamamalarıdır. Bu hata daha vahimdir. Bunun çokça örneği var fakat ne demek istediğimi kitaptaki Osmanlı örneği üzerinden anlatmak isterim. Kitapta Osmanlı örneği dışlayıcı kurumlara örnek vermek için yer alıyor. Örneğin sayfa 59’da şu cümleyi yazmışlar; <em>“Ortadoğu’yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. Bunun nedeni Osmanlı İmparatorluğu’nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün Ortadoğu’nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.”</em> Şimdi bu çok büyük bir iddiadır. Sadece bu iddiayı kanıtlamak için yıllarca araştırma yapmak gerekebilir. Kendimden vazgeçtim, Osmanlı arşivlerinde ömrünü tamamlayan hocalarımız bile böylesine bir iddiada bulunmadı. Kitabın yazarları pek tabi alanın deneyimli hocalarının göremediğini görmüş olabilirler. Peki bu iddialı fikirlerinin kaynağı nedir? Yok. Hatta büyük harflerle yazıyorum: YOK. İnanılır gibi değil. Bakın! Bilimsel temelli bir tez öne sürmek savcılık iddianamesi yazmaya benzer. Bir tez öne sürüyorsanız kanıtlarını yazmak zorundasınız. Ortaya laf atıp kaçamazsınız. Kanıtı bulunmayan bu iddia ile ilgili birçok soru da akla gelmektedir. Osmanlı’nın genişlemesi, güçlenmesi ne demektir? Coğrafi genişlemeden bahsediyorsa hani coğrafyanın etkisi yoktu? Bugün Ortadoğu’nun fakir kalmasının sebebi Osmanlı kurumları ise Ortadoğu’nun Osmanlı hakimiyetinde olmayan kısmındaki fakirliğin sebebi nedir? Dünya haritası içinde adı duyulmadık Nogara kentini bile bulup cetvelle ayırıp açıklarken koskoca Ortadoğu’yu niye Osmanlı’ya ait olan ve olmayan kısmı ile açıklamıyorsunuz? Ayrıca Osmanlı homojen, stabil bir yapı değil ki. Osmanlı’nın hangi yüzyılından bahsediyorsunuz? Peki; İstanbul, İzmir ve Trabzon gibi liman kentlerinde iktisat tarihçileri tarafından ekonomik büyüme tespit edilebiliyorken aynı kurumlar Ortadoğu’da mı başarısız olmuş? Şayet bir başarısızlık varsa (bu arada Osmanlı Ortadoğu’sunun başarısız olup olmadığı da test edilmiş değildir) başka bölgede başarı görüldüğünde genelleme yapılabilir mi? 19. yüzyıl Osmanlı’sındaki Tanzimat reformları, hukuk kodifikasyonları, çıkarılan marka tescili ve patent kanunları neden kapsayıcı kurum olmasın? Bunlar ilgili cümleyi okuduğumda hızlıca aklıma gelen ilk sorulardı. Araya bir sürü farklı toplumlardan farklı yüzyıllardan tarihsel örnekler boca edildikten sonra sayfa 116 ve 117’ye gelindiğinde tekrar Osmanlı bahsini açıyorlar.  Bir önceki paragrafta II. Dünya Savaşı’ndan, Japonya’dan ve Sovyetlerden bahsettikten sonra ardındaki paragrafta Osmanlı’nın 15. yüzyılına atlıyorlar. Bir önceki konuyu tam algılayamadan okuyucunun kafasında yeni sorular açıyorlar. Tercih ettikleri bu anlatım tarzı belki de tarihsel örnekleri derinlemesine inceleyemediklerini gizleyebilmek içindir. Tekrar kitabın Osmanlı örneğine dönersek sayfa 116-117’de sayfa 59’da bahsettikleri ve yukarıda yazmış olduğum cümleyi açıklamaya karar verdiklerini görüyoruz. Ben de tamamen merakla yazdıklarına odaklanıyorum. İlk cümlede şöyle yazmışlar; <em>“Nasıl Latin Amerika’nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca İspanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse Ortadoğu’nunkiler de Osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.”</em> Aynı iddiayı bu sefer daha ileri taşımışlar. Osmanlı kurumlarının dışlayıcı/sömürgeci olduğunu ifade etmişler. Hangi yüzyılın Osmanlısı olduğu yine belli değil tabi! Bu sefer cümlenin devamını da getirmişler. Merakla okumaya devam ettim. Sömürgeci olmasının kanıtları ne idi acaba? 1453’te II. Mehmet, Konstantinopol’ü (İstanbul’u değil!) ele geçirmiş ve başkent yapmış. Yüzyılın geri kalanında Balkanların ve Türkiye’nin geri kalanını fethetmişler. Oradan Ortadoğu’ya oradan da Afrika’ya yayılmışlar. Arada Muhteşem Süleyman gelmiş, o öldüğünde devletin coğrafyası bilmem nereden bilmem nereye kadar uzanıyormuş. İlgili paragrafın girişinde yazıkları iddialı cümleye bakın. Devamında yazdıkları Wikipedia benzeri incelemeye bakın. İNANILIR GİBİ DEĞİL. Aynı paragrafta şöyle devam etmişler: “Osmanlı Devleti mutlakiyetçiydi. Sultanlar çok az kişiye karşı sorumlu idi ve gücü kimse ile paylaşmıyorlardı.” O halde aynı paragrafta verilen örneklere bakarak şu soru sorulur: İstanbul fethedilirken dünyada demokrasi mi vardı? Avrupa’da parlamento vardı da Osmanlı’da mı yoktu? İşte kitabın en önemli problemlerinden bir diğeri de budur: Tarihsel örnekleri zamanın ruhuyla, dönemin şartlarıyla açıklayamamak. Buna benzer hataların kitapta onlarca örneği var maalesef.</p>
<p>Acaba Osmanlı’yı nereden öğrenmişler diye merak ettim. Bu kanaate varmalarını sağlayan kaynaklar ne idi. Bu yüzden kaynakçasını inceledim. Etiyopya, Özbekistan tarihine dair bile makale/kitap incelemişler. Koca Ortadoğu’yu sömürdüğünü iddia ettikleri Osmanlı üzerine yazılmış tek bir kaynak incelememişler. Dolayısıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’nun geri kalmasına neden olduğu iddiasının yazarların fantezi dünyasından kaynaklandığını artık rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik diğer ülke örneklerinde bile olsa ikincil kaynaklarla “Grand Theory” yapılamayacağını düşünüyorum. Bilim insanları için her zaman aslolan ana kaynağı inceleyerek yorumlamaktır. Makale/kitap gibi ikincil kaynaklardan literatür taranabilir. Fakat ana bilgiyi birincil kaynaktan alıp teorinizi öyle kurabilirsiniz. Çünkü incelediğiniz ikincil makale ve kitaplar da yanılabilir. Tarih metodolojisi bunu yapmayı gerektirir.</p>
<p>Tüm bu anlattıklarımı kitabın yazarlarına sorsak, amacımız Osmanlı’yı açıklamak değildi diyeceklerdir. O halde bilmediğiniz ve araştırmak da istemediğiniz konularda niye büyük laflar ediyorsunuz. Hadi yaptınız. Gelecekte Nobel iktisat ödülü alacak olan büyük fikrinize nasıl kanıt diye bunları gösteriyorsunuz? Hadi onu da gösterdiniz. Biz iktisat tarihçileri desteksiz, kanıtsız iddiaları nasıl ciddiye alalım. Neyse ki yazarların bizim ilgimize ihtiyacı yok. Google scholar’a göre bu kitap 17bin kere atıf almış. Benim nazarımda atıf sayısının kıymet belirteci vasfı kalmamıştır. Çünkü bu reyting ne kadar popüler iş olduğunu gösteriyor. Ne kadar kıymetli olduğunu değil. Bilim insanlarının amacı da popülerliğe öncelik vermek olmamalıdır.</p>
<p>Sonuç olarak bu kitap aşırı genelleştirici, kendi amacına hizmet etmesi için tarihi manipüle eden, taraflı örnekler seçen, karmakarışık ve birbiriyle alâkasız yüzlerce örneği okuyucunun önüne boca eden, hiçbir örneğini derinlemesine inceleyemeyen, zaten bildiğimiz kurumların önemini aşırı abartan bir çalışmaya dönmüştür. Kurumların ekonomik başarıda etkili olması fikri şüphesiz iken kitabın bu hali çalışmayı benim nazarımda kıymetsiz hale getirmiştir. Mutlaka daha iyisi yapılabilirdi fakat bu sefer de genel okuyucu kitlesini arkalarına alıp bestseller olamayacaklardı. Popüler olmak uğruna konunun manipüle edilmesinin oldukça üzücü olduğunu düşünüyorum. Acemoğlu, Johnson ve Robinson’un Nobel iktisat ödülünü hak etmediklerini söylemek de biraz ağır olabilir.  Bütün bir kariyerlerini tek bir kitapla yerle yeksan etmek de haksızlık olabilir. Zaten ödül de genellikle tek bir çalışmaya verilmez. Bu kitaptan sonra içime şüphe düştü. Yazarların aynı çerçevedeki iddialı makaleleri de değerlendirmeye alınmalıdır. Fakat Coase kadar veya North kadar devrimci görüşlere sahip olmadıklarını düşünüyorum. Bu insanlar iktisat ilminin yüzlerce yıl anlayamadığı kurumların iktisadi etkisini keşfederek hiç yoktan iktisat ekolü yaratmışlardı. Yapıdaki bu tuğlayı çektiğimiz vakit Acemoğlu, Johnson ve Robinson’dan geriye sadece güzel bir matematik ve istatistik kalır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/">Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Freud, Marx ve Weber’de Bilim Dışılık</title>
		<link>https://hurfikirler.com/freud-marx-ve-weberde-bilim-disilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 May 2024 12:33:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207596</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazıda ünlü isimler olan ve genellikle bilimsel çalışmalarda zirve yaptığı düşünülen üç ismin -Freud, Marx ve Weber- bazı bakımlardan öyle olmadığını, hatta bilimsel çalışma süsü verdikleri çeşitli eserlerinde, aslında ön yargılarını yansıttıklarını göstermeye çalışıyorum. Bunun ne kadar mühim bir konu olduğunu izaha hiç erek yok; çünkü her üçü isim de düşünce tarihinde önemli izler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/freud-marx-ve-weberde-bilim-disilik/">Freud, Marx ve Weber’de Bilim Dışılık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıda ünlü isimler olan ve genellikle bilimsel çalışmalarda zirve yaptığı düşünülen üç ismin -Freud, Marx ve Weber- bazı bakımlardan öyle olmadığını, hatta bilimsel çalışma süsü verdikleri çeşitli eserlerinde, aslında ön yargılarını yansıttıklarını göstermeye çalışıyorum. Bunun ne kadar mühim bir konu olduğunu izaha hiç erek yok; çünkü her üçü isim de düşünce tarihinde önemli izler bıraktı ve arkalarından ekoller oluştu. Hatta bazı insanlar tüm hayatlarının odağına bu isimleri aldı; onlara neredeyse insan üstü varlıklar olarak bağlandı. Her üç isim de kendilerini fikir adamı olmaktan ziyade bilim insanı ve çalışmalarını bilimsel çalışmalar olarak sundular ve öyle kabul edildiler. Oysa, daha yakından bakıldığında, bu üç ismin de bilimsel metodu reddeden veya bilimsel metoda aykırı yaklaşımları olduğu ve bir şekilde daha önceden ulaştıkları görüşlerin bilimsel sonuçlar olduğunu kanıtlamak için bilgi ve belge toplama peşinde koştukları anlaşılıyor.</p>
<p><strong>Aykırı fikirlere olan ihtiyaç</strong></p>
<p>1988-89 akademik yılında Londra’daydım. Dr. Asistan olarak çalıştığım SBF’den izinliydim.  Londra Üniversitesi’nden ziyaretçi öğretim üyesi olarak davet almıştım. <strong>School of Oriental and African Studies</strong>’de misafir olarak bazı doktora derslerini izliyor ve kütüphanede demokrasi hakkındaki temel eserleri okuyordum.</p>
<p>Kalışım boyunca İngiliz gazetelerini düzenli olarak takip ettim. Bu gazeteler arasında <em>The Times</em>, <em>The Daily Telegraph</em> ve <em>The Independent</em> gibi ağır gazeteler yanında <em>Daily Mail</em> ve <em>Daily Mirror</em> gibi tabloid gazeteler de bulunurdu. Gazeteleri okumak hem dilimi geliştirmeme hem de İngiltere’den ve dünyadan haberdar olmama yardımcı oluyordu.</p>
<p>Bir gün ilginç bir şey oldu. <em>The Independent</em> gazetesinin yorum-fikir sayfalarında karşı karşıya basılmış iki yazı buldum. Her ikisi de Fransız Devrimi hakkındaydı. Devrimin 200’üncü yıl dönümü münasebetiyle kaleme alan yazılardan biri Fransız Devrimi’ni övüyor, diğeri, inanması zor ama, devrimi yerin dibine sokuyordu. Buna çok şaşırdım. Fransız kafasının egemen olduğu bir eğitim hayatından ve siyasal kültür içinden gelen biri olarak kutsal Fransız Devrimi’nin eleştirilmesini başta aklım havsalam almadı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Düşünce serüvenimin henüz başlarındaydım. Sanırım nu durumun bana inanılmaz gelmesi bu yüzdendi. Yıllar içinde geliştim ve olgunlaştım. Sonraki zamanlarda gök kubbe altında eleştirilemeyecek hiçbir şey olmadığını anlamama ve kendime ona göre yol çizmeme yardımcı olan bir vaka olarak bunu hafızama kaydettim&#8230;</p>
<p>Malum sosyal medya diye modern insanın hayatına adeta demir atmış bir şey var. Burada genellikle kestirmeden bazı görüşleri dile getiriyoruz. Övgüler yanında tepkiler de alıyoruz.  Bir ara sosyal medyada bir paylaşım yaptım, Marx ve Freud’un “şarlatan” ve Weber’in kısmen “şarlatan” olduğunu yazdım. Bu paylaşımım kelimenin tam anlamıyla özellikle Marx ve Freud takipçileri cephesinde bir fırtına kopardı. Fırtınayı yaratan ve destek veren kimseler niye böyle düşündüğümü merak etmek yerine nasıl olup da böyle bir şey söyleyebildiğimi sorgulamaya başladı ve işi kişiselleştirerek şahıma aşağılama ve hakarete varan sözlü saldırlar yaptı…</p>
<p>Ben kendimi, “ideolojik” bakımdan, David Hume-Adam Smith-Carl Menger-Friedrich A. Hayek geleneğine bağlı bir klasik liberal olarak görüyorum. Bu evrimci, tenkitçi rasyonalist ve kural faydacısı liberal çizgiyi diğer (kurucu rasyonalist-pozitivist, eylem faydacısı, deontolojik ve objektivist-naturalist) liberal geleneklerden daha mantıklı ve isabetli buluyorum. Sosyalizme ve soyut büyük teorilere duyduğum alerjide bunun da bir payı olduğunu sanıyorum. Bununla beraber, bu geleneğin genel olarak ve içinde yer alan büyük isimlerin özel olarak eleştirilmesinden rahatsızlık duymam ve bu eleştirileri haklı bulursam bir şeyler öğrenirim, yanlış bulursam bunu yapanlara bana yapıldığı gibi saldırmam, argüman ararım ve bu argümanlara başka argümanlarla cevap veririm. Ne geleneği ne de öncülerini ve mensuplarını kutsallaştırırım. Marx, Freud ve Weber hakkında söylediğim küçük cümle ise tam da benim yapmayacağım ve yapılmasını uygun bulmayacağım saldırı ve karalamaların hedefi yapılmama neden oldu. Varsın olsun. Bunlara bakarak görüş ifade etmekten kaçacak değilim. Böylece herkesin kendi düşünce ve karakter sicilini yazmasına alan açmış oldum.</p>
<p>Her akademisyenin bir veya bir iki uzmanlık alanı var. Ben psikoloji çalışmadım. Hayek’in fikirlerini incelemeye çabalarken düşünürün <strong>The Sensory Order</strong> adlı kitabı vesilesiyle yan okumalar da yapmış ve epeyce psikoloji bilgisi öğrenmiştim. O dönemde konuştuğum psikoloji hocası arkadaşlar bu birikime hayret eder ve nereden edindiğimi sorarlardı. Sonraki yıllarda, siyaset psikolojisine olan ilgimi muhafaza etmekle beraber, psikoloji ile fazla meşgul olmadım. Psikanalizde daha da amatörüm. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra psikanaliz okumaya başladım. Sebebi darbenin faili F. Gülen’in ve adamlarının ruh hâlini ve mantığını anlama arzusuydu. Bu yüzden, hiçbir şekilde psikanaliz uzmanı olduğumu ve uzman değerlendirmesi yapabileceğimi iddia edemem.</p>
<p>Buna karşılık, okuduğum kaynaklarda beni yıllar önce Fransız Devrimi’yle ilgili olarak yaşadığım duyguları tekrar yaşamaya iten bilgiler ve değerlendirmeler buldum. Bunlar çok ilgimi çekti. Derslerimde öğrencilerimle paylaşmaya başladım ve sonunda meseleyi bir makalede derleyip toparlamaya karar verdim. Söz konusu paylaşımım da bunu haber vermekteydi. Ancak, tartışmaların büyümesi beni Freud hakkında bazı görüşler paylaşmanın hemen yapılmasına fayda olduğunu düşünmeye itti.<strong> </strong></p>
<p><strong>Freud bilim insanı mı, şarlatan mı, guru mu?</strong></p>
<p>Freud önemli bir isim. Dünyanın her yerinde takipçileri var, Türkiye’de de. Lakin onu neredeyse kutsal, tartışılmaz bir figür olarak görenler olduğunun pek farkında değildim. Böylece öğrenmiş oldum. Öğrenmenin yaşı yokmuş. Bu yazıda, bir fikir vermesi için, Peter Watson’un abidevî eseri <strong>Fikirler Tarihi</strong>’nden iki alıntı yapacağım. Watson diyor ki: “…Aralarında Frederick Crews, Frank Cioffi, Allen Esterson, Malcolm Macmillan ve Frank Sulloway’in bulunduğu (ve sayıları giderek artan) karşıtları Freud’un –lafı dolandırmadan söylemek gerekirse- bir şarlatan, uydurduğu ya da saptırdığı verilerle hem kendini hem de başkalarını aldatan, sadece sözde bir ‘bilim insanı’ olduğunu söyleyerek bunun Freud’un teorilerini ve o teorilere dayanarak ulaştığı sonuçları geçersiz kıldığını öne sürmekteler.” Bir başka yerde ise şöyle diyor: “Britanyalı psikiyatrist ve radyo programcısı Athony Clare, Freud’u ‘acımasız, hilekâr bir şarlatan olarak tasvir ettikten sonra…”</p>
<p>Dünyada Freud karşıtı geniş bir literatür var. Nedense bu literatür Türkiye’ye pek ulaşmamış. Söz konusu kaynaklarda bu tür ifadelerden çok miktarda bulmak mümkün. Alanda bir başka önemli isim olan Antony Storr da <strong>Öteki Peygamberler</strong> adlı ilginç kitabında Freud’un bir bilim adamı muamelesi görmeyi değil bir guru muamelesi görmeyi hak ettiğini söylemekte. Gerçekten de, takipçileri ne kadar sadakat gösterirse göstersin, bir gurunun bir bilim insanı olarak görülmesi hem imkansız hem de manasız.</p>
<p>Bütün bu tespitler ve görüşler elbette tartışılabilir. Ama bunları dile getirenleri, alıntılayanları, aktaranları suçlayarak, karalayarak geçiştirilemez, yok sayılamaz. Öyle veya böyle, Freud Tanrısal yanılmazlığa sahip bir peygamber değildir. Doğruları gibi yanlışları da olması mümkün ve muhtemeldir. Onu yanılmazlık mertebesine taşımak ne Freud’a ne Freud’a da ne de bunu yapan kişilere de fayda sağlar…</p>
<p><strong>Freud’da bilimsel metot ve ahlâk</strong></p>
<p>Freud gibi psikanaliz mütehassısı olan bazı akademisyenlerin ve araştırmacıların Freud’u “şarlatan” ve “hilekâr” sıfatlarını da kullanarak ağır eleştirilere maruz bıraktığını belirttim. Bir başka yazar olan Antony Storr’un da Freud’un bir bilim adamı olarak değil bir guru olarak görülmesinin daha doğru olacağını söylediğini ekledim. Bu iki bakış birbirini destekliyor. Her bilgi bilimsel bilgi değildir. Gurular özel bilgiye sahip olduğunu düşünen ve bağlıları tarafından da öyle olduğu kabul edilen kimselerdir. Bu bilgiler bilimsel metotlarla elde edilmemiştir ve aynı şekilde doğrulanamazlar, ama onlara inanan insanlar için bu zaten bir ihtiyaç veya mühim bir mesele değildir. Bu yüzden guruların takipçileri gurulara inanılmayacak derecede sadakat gösterebilir. Bilimsel bilgi ürettiği iddia edilen kimileri de aslında sezgisel ve öznel bilgiye dayanıyor olabilir ve bu nedenle guru olarak nitelenebilir.</p>
<p>Burada sorulması gereken, tüm dünyada bir kült figür ve psikanalizin en önemli isimlerinden biri, kimilerine göre kurucusu olan Freud’a bu ağır ithamların neye dayanarak yönetildiğidir. Söz konusu ithamların sağlam maddi temelleri var mıdır, yoksa bunlar kıskançlık, haset, husumet, idraksizlik gibi faktörlerin sonucu mudur? Bu elbette merak edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir konu.</p>
<p>Freud eleştirisi yapan birçok bilim insanı, araştırmacı var. Bunlar önemli kitaplara makalelere ve araştırmalara imza atmışlar. Onların bir kısmını okumak yıllar içinde beni Freud hakkında bugün bulunduğum noktaya getirdi. Bu isimlerden biri fikir tarihçisi Peter Watson, konuya temas ettiği eseri ise Yapı Kredi Yayınları tarafından Türk okurlara ulaştırılan <strong>Fikirler Tarihi</strong> (çev. Kemal Atakay vd., 2014) adlı kapsamlı (bin sayfayı aşkın) eseri. Bu yazıda esas itibariyle Watson’ın başka yazarlara da atıf yaparak toparladığı Freud eleştirilerinin kısa bir özetini yapacağım. Sanırım -en azından umarım- bu bile benim Freud hakkındaki eleştirel sözlerimin boşlukta asılı ve temelden mahrum olmadığını göstermeye yetecektir.</p>
<p>Watson bilinçdışıyla ilgili düşüncelerin Freud’dan önce mevcut olduğuna işaret ediyor. Bu bilgiler Freud’un alanın kurucusu, en azından tek kurucusu olmadığını anlamak açısından hayati önemde. Meselâ Nietzsche’de Freud’un düşüncelerinin büyük kısmı öngörülmüştü. Johann Herbert ve G. T. Fechner için de aynı şey söylenebilir. Herbert zihni, bilinç ve bilinçdışı süreçler arasında sürekli bir çatışma olan ikili bir yapı olarak tasvir etmişti. Pierre Janet bu alanda öncülük eden bir başka isimdi. “Psikolojik Analiz” olarak bilinen tekniği geliştiren de Janet oldu.</p>
<p>19’uncu yüzyılda, doktor olan ve ahlâk üzerine de çalışan ilahiyatçı, rahip P. J. C. Debreyne çocuk cinselliğiyle ilgilendi. Bir başka rahip, Orlean Psikoposu Duponlop, çocukların çoğunun bir ile iki yaş arası dönemde “kötü huylar” edindiğini öne sürdü. En iyi bilinen örnekte Jules Michelet 1869’da yayınlanan <strong>Oğullarımız</strong> adlı kitabında ebeveynleri çocuk cinselliği hakkında uyardı ve bugün Oidipus kompleksi denen şeye dikkat çekti</p>
<p>Peter Watson’a göre, bu özet incelemeden iki sonuç çıkar. İlki bilinçdışını Freud’un keşfettiği düşüncesinden vazgeçilmesi gerektiğidir. Bilinçdışı fikri Freud’dan çok önce mevcuttu ve 1800’lerin büyük kısmı boyunca Avrupa düşüncesinde kullanıldı. İkincisi, Freud’la neredeyse organik biçimde ilişkilendirilen çocuk cinselliği, Oidipus kompleksi, bastırma, gerileme, aktarım, libido, id ve süper ego kavramları da Freud’a ait değildir. Özetlenecek olursa, “Freud genelde sanıldığı kadar özgün bir akla sahip değildi.”</p>
<p>Ancak, birçok yazarın Freud’un “şarlatan” olduğunu, “bilim adamı” sayılamayacağını söylemelerinin ana sebebi bunlar değildir. Daha vahim dört suçlama var.</p>
<p>İlk suçlama Freud’un “serbest çağrışım” yöntemini keşfetmediğidir. Bu yöntemi 1879 ya da 1880’de Francis Galton bulmuştur. Galton <strong>Brain</strong> dergisinde yayınlanan yöntemle ilgili bir yazısında serbest çağrışımı bilinmeyen derinlikleri keşfetmede kullanılacak bir araç olarak tarif etmiştir.</p>
<p>İkinci suçlama Freud’un kitaplarının ve teorilerinin düşmanca karşılandığının efsane olduğudur. Araştırmacı Norman Kiell <strong>Freud Without Insight</strong> (1988) adlı çalışmasında Freud’un Rüyaların Yorumu kitabı hakkında yayınlanmış 44 değerlendirmeden yalnızca 8 tanesinin “menfi” olarak vasıflandırılabileceğini söyler. Kendisi de bir Freudcu olan Hannah Decker Freud’un bu kitabı hakkında yayınlanan yazıların çoğunun övgü ve coşku dolu olduğunu bulmuştur. Özetle, Freud ne kitaplarını yayınlamada zorluk çekti ne de o zamanlar için yaygın hasmane tavırlarla karşılaştı.</p>
<p>Üçüncü suçlama Freud’un Josef Breuer’in meşhur hastası Anna O. (Bertha Rapenheim) hakkında çizdiği tablonun ciddî derecede hatalı ve hatta çarpıtılmış olmasından kaynaklanır. Kayıtlar üzerinde yapılan incelemeler Freud’un olmayan şeyleri var gibi gösterdiğini, aktardığı şeylerin bazılarının hayal mahsulü olduğunu ortaya çıkardı. Meselâ, Albert Hirschmüller kaleme aldığı Josef Breuer biyografisinde (1989) bu sonuca vardı. Anna O. vakası psikanaliz tarihi ve Freud’un kariyerinin itibarı açısından çok önemlidir. Bu vaka üç açıdan önem taşır: 1) Freud’un “konuşma tedavisi”nin etkilerini abarttığını gösterir, 2) alında ortada olmayan bir cinsellik unsurunu vakaya eklediğini ortaya koyar, 3) Freud’un klinik detaylarla oynadığını sergiler.</p>
<p>Dördüncü suçlama suçlamaların en vahimidir ve doğrudan psikanalizle alâkalıdır. Buna göre, psikanaliz baştan ayağa hatalı olan hatta sahte nitelikteki klinik veriler üzerine kurulmuştur. Psikanalizin en temel iddiası cinsellikle ilişkili ve çocukluktan gelen cinsel arzuların bireyler yetişkin hâline geldikten sonra var olmaya devam ettikleri ve bilinçdışı oldukları için psikopatolojiye yol açabilecekleridir. Freud bu kanaatle 1896’da bütün histeri vakalarının temelinde, üzerinden uzun, çok uzun zaman geçmiş olsa da bir veya daha fazla olay olduğunu ve psikanaliz sayesinde bunların hatırlanabileceğini belirtmişti. Peki, bu sonuca nasıl ulaşmıştı?</p>
<p>Freud 1896’ya kadar çocukluk çağına ilişkin bir cinsel istismarla karşılaşmamış olmasına rağmen, birden, dört ay içinde histerik teşhisi konan on üç hastada çocukluk çağındaki cinsel istismarın bilinçdışına doğru sürmüş olduğunu iddia etti. Bununla bağlantılı olarak psikanaliz yöntemiyle belirtilerin ortaya çıkartılabileceğini ve olayın yarattığı “dışavurum” üzerine konuşarak “arınma”nın ve belirtinin yok olmasının sağlanabileceğini de iddia etti. Ancak, Freud’un hastalarına uyguladığı yöntem bugün genellikle yapıldığı gibi oturup dinlemekten ziyade hastalar üzerinde bir tür baskı kurmaya ve onları manipüle etmeye dayanmaktaydı. Allen Esterson ve başka yazarların gösterdiği üzere, Freud’un kafasında bazı belirtilerin altında nelerin yattığına dair sabit, değişmez görüşler vardı ve bu yüzden Freud hastalarını dinleyerek gözlemlerden bulgulara ulaşmak yerine kendi görüşlerini hastalara empoze ediyordu. Bu noktada Watson’dan uzunca bir alıntı yapalım:</p>
<p>“Freud’un en meşhur gözlemleri bu sıra dışı yaklaşımı sonucu ortaya çıkmıştı. Buna göre hastalar çocukluklarında taciz edilmiş ya da cinsel istismara uğramışlar ve bu tecrübe sonradan baş gösteren nörotik belirtilerin temelini oluşturmuştu. Zanlılar üçe ayrılıyordu: Yabancı yetişkinler; çocukların bakımından sorumlu olan bakıcı, mürebbiye ya da öğretmenler ve ‘kendilerinden bir iki yaş küçük olan kız kardeşleriyle yıllarca cinsel ilişki içinde olan erkek kardeşlerin çoğunluğunu oluşturduğu… masum çocuklar’. Bu erken cinsel deneyimlerin çoğunlukla üçle beş yaş arasında yaşandıkları iddia ediliyordu. Freud’u eleştirenlerin üzerinde durduğu esas konu Freud’un ‘klinik’ gözlemler olduğunu iddia ettiği şeylerin aslında öyle olmadığıdır.  Bunlar belirtilerin sembolik bir yorumuna dayanan şüpheli ‘kurgulardır’. Freud’un çeşitli raporları dikkatle okunduğunda hastaların cinsel istismar hikâyelerine katkıda bulunmadıklarının görüleceğini hatırlatmak gerekir. Aksine hastalar bu şikayetleri şiddetle reddetmişlerdi. Bu süreçlerle ilgili ‘bilgi veren’, ‘ikna eden’, ‘sezgilere sahip olan’ ve ‘sonuçları çıkaran’ hep Freud olmuştu. Freud bazı durumlarda altta yatan sorunun ne olduğunu ‘tahmin ettiğini’ bile itiraf ediyordu.”</p>
<p>Aradan bir yıldan biraz fazla zaman geçtikten sonra Freud meslektaşı Wilhelm Fleiss’e -ama sadece ona- artık nevrozun kökleriyle ilgili teorisine inanmadığını itiraf etti. Çocuklara yönelik bu kadar yaygın bir sapkınlık mümkün olamazdı ve bu düşüncelere dayanan analizler bir sonuca ulaşmıyordu. Ama bu durumdaki her bilim insanının yapması gereken onurlu şeyi yaparak bir önceki yıl kendinden emin şekilde kamuyla paylaştığı bulgularını geri çektiğini duyurmadı. Freud 1914’teki bir raporunda tacizle ilgili teorisini tamamen geri çekti. Zaten, birçok kadın hastayla ilgili olanlarda bu hastaların babalarının ya da bir başkasının tacizine uğradığını rapor etmemişti. Yani Freud onun peşine düşmeyince bu sendrom kendini göstermemişti. Freud’un burada ne yaptığını Watson şöyle ifade ediyor: “Freud’u eleştirenler için bu, Freudculuğun belki de en etkili yönünü teşkil eden ve 20. Yüzyılın günlük yaşam bir yana hem tıbbi hem de sanatsal açıdan en önemli düşüncelerinden biri olan, Oidipus’la Elektra komplekslerini da kapsayan travma (taciz) teorisinin alışılmadık, zorlama ve olasılık dışı bir şecereye sahip olduğuna ilişkin ilave bir kanıttı. Teorinin gelişimindeki tutarsızlık barizdi. Freud hastalarında erken cinsel farkındalık olduğunu ‘keşfetmedi’. Farkındalığın olduğunu sezdi, anladı ya da ‘tahmin etti’. Oidipus kompleksini klinik bulguların dikkatli ve müdahale olmaksızın gözlemlenmesi sonucu keşfetmedi: Önceki ‘dayatmaları’ kendisini bile tatmin etmeyince, önceden kararlaştırdığı fikri ‘bulgulara’ tatbik etti. Şüpheci ve bağımsız hiçbir bilim insanının bu süreci tekrar edememiş olması Freud’un bilim insanı olma iddiası için belki de en tahrip edici olguydu. Deneysel ve klinik bulguların aynı yöntemleri ve metodolojiyi kullanan diğer bilim insanları tarafından tekrarlanamadığı bu çalışmalar ne tür bir bilimdir? Elbette bilim değildir. Britanyalı psikiyatrist ve radyo programcısı Anthony Clare, Freud’u ‘acımasız, hilekâr bir şarlatan’ olarak tasvir ettikten sonra ‘psikanalizin temel taşlarından birçoğunun sahte’ olduğunu söylemişti. Freud’un ‘baskı yöntemini’, hastalarını ‘ikna ettiğini’ ve sonuçları ‘tahmin ettiğini’ göz önüne aldığımızda bilinçdışının varlığı konusunda şüphe etmemiz normaldir. Aslında her şeyi Freud uydurmuştu.”</p>
<p>Görüldüğü üzere Freud’un birçok meslekî faaliyeti bilimsel metoda ve bilimsel ahlâka uygun değildi. O önce bir fikri bir şekilde kafasında geliştiriyor ve sonra onu bilimsel bir bulguya dönüştürmek için kanıt toplamaya çalışıyordu. Bu amaçla hastaları üzerinde baskı kuruyor, onları manipüle ediyordu. Bazı olguları görmezden geliyor, olmayan bazı şeyleri ise olgu gibi kayıt ve rapor ediyordu, yani uyduruyordu. İşte bundan dolayı psikanaliz dünyasında Freud’a karşı ağır bir eleştirel literatür ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Marx’ın bilim dışı tutumu</strong></p>
<p>Marx bilimsel metot ve ahlâktan uzak olmak bakımından Freud’a (aslında Freud Marx’a) daha yakındı. Marx düşünce hayatında kullanılabilecek bazı kavramlar icat etti veya zaten var olan bazı kavramları geliştirdi, yabancılaşma gibi. Kapitalizmin gelmiş geçmiş en üretken ekonomik sistem olduğunu da anladı. Ama büyük teorisi tam bir fiyaskoydu. Meselâ sosyalist ekonominin daha üretken olacağı fikri boş çıktı. Marx teorisinin temeli olan emek değer teorisinin çökmeye mahkûm olduğunu anlayamadı. Vasıfsız emeğin vasıflı emeğe dönüştürülme sorununu çözmeyi Kapital’in ilk cildinde başaramayıp sonraki ciltlere erteledi. Sınıf ve sınıf çatışması teorisi de anlamsız kaldı. Bunlar ayrı tartışma konuları.</p>
<p>Ama Marx ne bilimsel metotla çalıştı ne de bilim ahlâkının temel kurallarına uydu. Freud gibi o da önce kafasında bir fikir geliştiriyor, sonra onun hakikat olduğuna inanıyor ve ardından onu ispatlamak için veri toplamaya çalışıyordu. Bunu yaparken tezlerini yalanlayan verileri görmezden geliyordu. Hatta bazen onun dediğinin tam tersini söyleyen ifadeleri kesip biçerek onu destekliyormuş gibi kullanıyordu. Bunun sebebi kurucu rasyonalist ve pozitivist olması yanında karakterinin bazı özellikleriydi.</p>
<p><strong>Weber’in hatası</strong></p>
<p>Weber ise tüm akademik çalışmalarında veya uğraştığı her konuda değil Protestan ahlâkı ile modern kapitalizmin doğması ve gelişmesi arasında var olduğunu öne sürdüğü ilişkiye dair çalışmalarında bilimsel metoda ve ahlâka aykırı davrandı. Kapitalizmin doğuşunun temelinde Protestan ahlâkının yattığı sonucuna bilimsel çalışmaları neticesinde varmadı. Bir ABD ziyaretinde kafasında bu fikir belirdi. Sonra bu iddiayı destekleyecek veriler bulmaya çalıştı. Bunu yaparken iddiasını çürüten, yalanlayan olguları görmezden geldi. Meselâ Katolik İtalyan şehir devletlerinin Avrupa’nın Protestan bölgelerinden daha önce gelişmiş olmasını ve bazı Protestan bölgelerinin daha fakir olmasını dikkate almadı, görmezden geldi. Döneme ait bazı istatistikleri sehven veya kasten yanlış okudu. Bugün dünyanın kalkınmış ve kalkınmakta olan yerlerinin haritası ekonomik kalkınma ile dinler arasında zorunlu bir müspet veya menfi ilişki olduğu iddiasını tamamen anlamsız kılmış durumda. Ama aslında bunun izleri Weber iddialı tezini ortaya sürerken de vardı ve o bunları ihmâl etti. Yani tezini geliştirirken bilimsel metoda ve ahlâka sadık kalmadı.</p>
<p><strong>Fikre fikirle cevap verememe</strong></p>
<p>Bu yazının konusu, zevkli olduğu kadar zor ve aynı zamanda uzun ve çetrefil. Akademik yönüne ilâveten bir de özellikle Marx ve Freud açısından özel hayatlar meselesi var. Ama özel hayatlar ve kişilerin öğretileriyle davranışları arasında uyum mu yoksa çelişki mi olduğu bu yazının konusu değil. Son yıllarda tanınmış düşünürlerin, akademisyenlerin özel hayatıyla ilgili eserler çoğaldı. Sanırım özel hayatlara göz atmak onları anlamak bakımından yararlı olabilir. Her hâlükârda Marx, Freud ve Weber gibi veya benim entelektüel atalarım Hume, Smith, Menger ve Hayek gibi tarihte iz bırakmış önemli isimlerin fikirleriyle ve düşünceye, bilime katkılarıyla ilgili anlamlı ve yararlı tartışmalar yapılabilmesi açık fikirli ve tahammüllü olmaya, fikre küfürle değil fikirle cevap vermeye hazır ve muktedir olmaya ve de muhalif fikirler ortaya koyanlara ad hominem argümanlarla saldırmamaya bağlı. Türkiye’de en çok eksik olanlar da bunlar galiba.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/freud-marx-ve-weberde-bilim-disilik/">Freud, Marx ve Weber’de Bilim Dışılık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
