STMÜ Ankara Tarafından Düzenlenen Sn. Recep Tezgel’in Konuşmacı Olduğu “Tarım Sektörünün Geleceği” Etkinliği Notları
Tarımın, medeniyetimiz için kritik öneme sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Nitekim Pythagoras “bütün dünya ekmekle başlamıştır” demiş ve Gılgamış Destanı’nda insanlığın uygarlaşmasına ekmeğin olanak sağladığı ifade edilmiştir. İnsanlık “penuria panis, exiguitas panis, inopia panis” şeklinde de ifade edilen “tarım olmaksızın yaşamak imkânsızdır”* gerçeğini öğrenmiş, kabul etmiş ve tarımı bir medeniyet düzeyi olarak addetmiştir.
Ancak tarım sektörü, ne yazık ki beklenen gelişme çizgisinden halen uzaktadır ve önemli krizlere gebedir. Bu nedenle insanlık medeniyeti bir an evvel, artan nüfusu, tüketim çılgınlığını ve israfı, tüketim adaletsizliğini, ekolojik göçleri, küresel ısınmayı, su kıtlığını vb. diğer sorunları gerçekçi bir biçimde gündemine almalı ve tedbirler, çözümler üzerine kafa yormalıdır.
Ülkemizde ise ne yazık ki tarım sektörü, birtakım başarılara rağmen, pek çok açıdan yetersizdir ve küre için bahsettiğim riskler ülkemiz için de geçerlidir. Diğer yandan insanımız içeriği temiz ve kaliteli gıdaya erişmekte güçlük çekmektedir ve et, süt, kaliteli ve besleyici ekmek gibi ürünlere erişim ne yazık ki yeterli seviyede değildir. Ayrıca bizi bekleyen büyük bir su sorunu vardır ve bunun bana göre en önemli sebebi tarım sektörünün bilinçsizliği ve geleneksel tarım uygulamalarıdır. Bu hususları ve daha fazlasını daha evvel yazdığım Zeytin, Ekmek ve Türkiye’nin Tarım-Gıda-Hayvancılık Politikaları Üzerine başlıklı yazıda anlatmış ve birtakım öneriler sunmuştum.
Bu kez ise konuyu daha profesyonel ele almak istedim ve bu düşüncemi ekibimle paylaştım. İşte bu düşüncelerle, Sivil Toplum Merkez Üssü Ankara Şubesi olarak 4 Eylül 2024 tarihinde fütüroloji temalı etkinliklerimiz kapsamında düzenlediğimiz “Tarım Sektörünün Geleceği” başlıklı etkinlikte Tarım Bakanlığı Müşaviri Sn. Recep Tezgel Beyefendiyi ağırladık.
Moderatörlüğünü yürüttüğüm etkinlikte öncelikle kısaca tarım sektörünün tarihini konuştuk, Türkiye’de ve dünyada tarım sektörünün bugününü dinledik ve geleceğe ilişkin öngörüleri tartıştık. Etkinlikte dinlediklerimiz çok değerliydi, tartışılan konular yalnızca ülkemiz için değil bölgemiz ve küremiz için kritik önemdeki konulardı ve konuşmacı Sn. Recep Tezgel bizlere oldukça geniş bir vizyon sundu, ziyadesiyle müstefit olduk.
Etkinlikte aldığım notları siz değerli takipçilerimiz için derledim. Bu vesile ile konuşmacı Sn. Recep Tezgel’e katılımları ve konuşmaları için bir kez daha teşekkür etmeyi borç bilirim.
A. Tarım Sektörünün Tarihine Bakış
Tarım sektörü, tarihsel olarak belli aşamalardan geçmiştir ve günümüzde ise multidisipliner bir sektör olarak devam etmektedir. Bu durum ülkemizde sektörün henüz eksiklerinden biridir. Tarım sektörünü iktisat, hukuk, pazarlama, mühendislik gibi alanlarla birlikte bakmak ve bu şekilde ele almak zorundayız.
Tarımın öyküsüne baktığımızda ilk olarak Holesen evresini görmekteyiz. Bu evrede bitkiler kendi kendilerine yetişmekteler. Sonrasında ise insanlık evresine geçiş olmakta.
Tarım insanlık için çok çok önemlidir. Tarım içinse doğa çok önemlidir. Baktığınızda kutsal kitaplarda doğa insana emanet edilmiştir.
Tarımın gelişimine bakıldığında 1900lü yıllarda “Tarım 1.0” başlamıştır. Düşük verime sahip kendi imkânlarıyla üretim demektir. Sonrasında ise “Yeşil Devrim” denilen süreç yaşandı. Yeşil Devrim, tarımsal üretimin artırılmasını ifade etmektedir ve bu tarım ilaçları sayesinde olmuştur.
Bu ilaçlardan DDT ise en meşhurudur. Çok fazla kullanılmıştır. Sonrasında Rachel Carson’un Sessiz Bahar isimli kitabı yazılmış zararları bir romanda işlenmiştir. Bu kitabı Kennedy okuyunca konuyu araştırmış ve DDT’yi yasaklamıştır.
Sonraki aşamalarda ise gübreleme sistemi geliştirilmiştir. Bu sistem ile tarımsal üretim daha verimli hale gelmiştir.
2010’lu yıllara gelindiğinde ise, Endüstri 4.0 ile sanayide yaşanan devrimin benzeri paralel bir süreç tarım sektöründe yaşanmaya başlanmıştır. Bu sürece “Tarım 4.0, Akıllı Tarım, Dijital Tarım” gibi isimler verilmekte ve genel olarak sensörleri, algılayıcıları, mikro işlemcileri, otonom karar sistemlerini, bulut tabanlı bilgi ve iletişim teknolojilerini içeren akıllı teknolojilerin tarım sektöründe uygulanmasına işaret edilmektedir. İnternet tabanlı portallar ve çeşitli algoritmalar sayesinde büyük verilerin depolanması ve analiz edilerek tarladan sofraya tüm sürecin takip edilebilmesi, yönlendirilebilmesi ve gelecek projeksiyonlarının yapılabilmesi sağlanmaktadır. Tarım 4.0 beraberinde tarım ve gıda değer zincirindeki farklı aktörlerin işbirliğini dolayısıyla ekosistemin önemini de ortaya koymaktadır.
B. Türkiye’de Tarıma Bakış ve Avantajlar
Türkiye olarak 3 ana iklim kuşağında yaşıyoruz. 30 ana havzamız var. 23 milyon hektar tarım arazimiz var. Bu topraklarımızın üçte biri demek. 3 milyon civarında çiftçimiz var.
Türkiye’nin, bitki (flora) türleri bakımından sahip olduğu zenginliği anlamak için, Avrupa kıtası ile karşılaştırmak yeterli olacaktır: Tüm Avrupa kıtasında 12.500 açık ve kapalı tohumlu bitki türü varken, sadece Anadolu’da bu sayıya yakın, yaklaşık 11.707 tür olduğu bilinmektedir. Bunların yaklaşık 4.000 adeti Türkiye’ye özgü “endemik” yani yalnızca ülkemizin belli bölgelerinde doğal olarak yetişen türlerdir.
Türkiye net tarım ihracatçısı bir ülke. Tarım Bakanlığı’nın son verilerine göre ihracatımız her geçen gün artmaktadır. Veriler ve net hasılat oldukça iyi durumda. TÜİK verilerine göre 2024 Ocak – Temmuz döneminde tarım ve gıda ürünleri ihracatımız, geçen yılın aynı dönemine göre % 9,72 artarak 18,29 milyar dolara ulaştı.
Türkiye, 2023 yılında elde edilen 68,5 milyar dolarlık tarımsal hasıla ile Avrupa’da birinci, dünyada ise ilk 10 ülke arasında yer aldı.
TÜBİTAK’ın en büyük AR-GE desteğini Tarım Bakanlığı alıyor.
Diğer yandan son zamanlarda “kendine yeten ülke” diye bir kavram çıktı. Böyle bir şey yok. Dünyada böyle bir ülke yok. Dünya bir köye döndü. Biz vermesek dünyada kuru kayısı yok, incir az, zeytin az. İspanya meyve üretimi zengini bir ülke ama biz meyve suyu ihraç ediyoruz.
Hollanda’da da böyledir. Hollanda tarım ülkesi olmanın yanı sıra aslında büyük bir lojistik ülkesi. Dünyanın en büyük limanlarından biri Hollanda’dadır.
Hollanda’nın ihracatı 90 milyar dolar ancak 42.5 milyar Euro’su kendi üretmediği dışarıdan alıp sattığı bir ülke. Kendisi üretmiyor, satın alıp, paketleyip satıyor. Tabiî teknolojisi de çok çok iyi.
Türkiye’de domates, nohut, patates, pamuk, çavdar, pancar, buğdayda yeterlilik fazla. İhraç da ediyoruz. Çayda, muzda, cevizde, sarımsakta açığımız var ancak yüksek değil.
Şimdi çok tartışılan buğdayı ele alalım. % 102 yeterlilik kapasitemiz var. 90 milyon olarak nüfusu ele aldığımızda 15 milyon ton buğdaya ihtiyaç var. Bize yeten buğdayımız var ama buğdayda ithalat yapıyoruz. Çünkü ihraç ürünleri için yapıyoruz bunu. Örneğin makarna. Dünyada en önemli makarna üreticilerinden biriyiz. Yani buğday alıyoruz ama makarna satmak için alıyoruz.
En önemli problemlerimizden biri ise et. Su fakiri bir ülkeyiz. Bunu kabul etmemiz gerekiyor. Kapıkule’den çıktığınız anda meraları görürsünüz. Su var, açık alanlarda hayvancılık yapılıyor. Bizde ise bu çok zor.
Bizde besicilik bir ailenin her gün dışarıda yemek yemesi gibi bir şey. Çok masraflı.
Türkiye’de aslında küçükbaş hayvancılık yapılmalı. Anadolu toprakları bunun için daha uygun ama maalesef büyükbaş eti seviliyor. Ancak et için çalışmalarımız da var. Islah ettiğimiz, Anadolu’ya uygun hayvanların besiciliğini yaygınlaştırmaya çalışıyoruz.
C. Tohum
Şimdi de tohumu ele alalım. Tarım demek tohum demek ve ülkemizde yanlış bilinen çok şey var bu konuda.
Dünya’nın en büyük 3. tohum bankası Türkiye’dedir. Tohum çeşitlerine baktığımızda;
Yerli çeşit bitki tohumu veya bilinen adıyla Ata tohumumuz var. Ata tohum iyi bir gen kaynağıdır. Bu tohumu alıp yeni tohum üretebilirsiniz. Hastalıklara karşı nispeten dayanaklıdır. Ama büyük bir dezavantajı var: Ürünün dayanıklılığı. Örneğin Ayaş domatesinin pazarda kalma süresi 2 gündür. Sonra bozuluyor. Bu nedenle de ticarî bir ürün olabilmesi çok zor.
Diğer bir tohum ise Hibrit tohumdur veya F1 tohum: Laboratuvarda ıslah edilmiş tohum demek. Bu tohum, tohumların geninden iyi genlerin seçilerek üretildiği tohum demek. Bu tohumlar sertifikalı tohum.
Son 15 yılda tohumun öneminin farkına vardık ve üretmeye başladık. 16.000 tescilli tohumumuz var şu anda. İhraç ediyoruz. Tohumun dünyadaki pazarı 50 milyar dolar. Bunun büyük kısmı ABD’de. Biz 11. sıradayız. Kamuoyunda İsrail tohumu çok anılsa da biz İsrail’den öndeyiz.
Planlı üretim faaliyetlerimiz var. Bu yıl başladık. Bu çok önemliydi. Şeker pancarı ve afyondaki kota sistemi tarzında belirlemelerimizi yaptık. 11 ana ürünü belirledik. Teşvikleri buna göre yapacağız.
Burada GDO’yu açıklamak önemli olacaktır. GDO: “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma (GDO)” veya uluslararası kullanımı ile Genetically Modified Organisms (GMO)” Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki – hayvan ya da mikroorganizmalara “transgenik” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma” denilmektedir. GDO’lu ürünler üzerindeki ilk çalışmalar, ABD kökenli şirketler tarafından yapılmıştır. Tarla denemelerine 1985 yılında alınan GDO’ların ticarî anlamda ekimine 1996 yılında başlanmıştır. Günümüzde ABD, Brezilya, Arjantin, Kanada, Hindistan, Paraguay, Pakistan, Çin, Güney Afrika, Uruguay, Bolivya, Avustralya, Filipinler, Burma, İspanya, Sudan, Meksika, Kolombiya, Vietnam, Honduras, Şili, Portekiz, Bangladeş, Kosta Rika, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Burkina Faso ve Romanya gibi ülkelerde GDO bitki ekimi yapılmaktadır. Dünyada GDO’lu olarak üretilen bitkilerin % 99’unu soya, mısır, kolza ve pamuk oluşturmaktadır. Bunların yanında bazı ülkelerde patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretilmektedir.
Ülkemizde 2010 yılında yürürlüğe giren 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu ile GDO’lu ürün ithalatı ve Türkiye’de üretimi yasaklanmıştır. Uymayanlara 12 yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere bazı ürünlerin (mısır ve soya) ithalatına, izin verilen genleri taşıyan ürünler olmak üzere, Biyogüvenlik Kurulu Kararı ile izin verilmektedir. Ülkemizde onaylı GDO’lu ürünlerde etiketleme için eşik değer % 0.9 olarak belirlenmiştir. % 0.9’un üzerinde GDO içerenlerin etiketlenmesi zorunludur.
D. Türkiye’de Tarım Sektörünün Sorunları ve Dezavantajları
Arazide Sulama Sorunu: Arazilerimiz 8,5 milyon hektarken sulanabilen rakam ortalama 4 milyon hektardır. Kuraklık nedeniyle her yıl 4 milyon hektarın üzerinde arazi nadasa bırakılmak zorunda kalmaktadır.
Girdi maliyetleri
Pazarlama sorunu
Tekelleşme
Gıda ve Hammaddelerin Depolanması ve İşlenmesi
Doğru Arazi Kullanımı Yapamamak
Finansman Sorunları
Tarımda Eğitimin Tam Olmaması
Üretim Planlamasının Olmaması
Çiftçilerin Örgütlenememesi
Genetik kaynakların muhafazası ve Gen Bankalarının etkin kullanımı
Ülkemizde tarımdaki büyük problemlerden biri de ilaç artığı. Bu konuda çok zayıfız. İlacı yanlış kullanıyoruz. İlaç kullanımı problemimiz var. İlaç artıklarından dolayı dönen ürünleri de kontrol ediyor ve imha ediyoruz.
E. Tarım Sektörünün Geleceğine Bakış ve Riskler
Küresel Isınma ve Kuraklık
Dünyanın ortalama sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlı tutamaz isek çok yakın bir gelecekte, dünyamızın yaşamın mümkün olmadığı bir yer olması beklenmektedir. Bu sınırlamayı 2030 yılına kadar yapamazsak, 1,5 °C sınırını çoktan aşmış olacağız. Bunun önüne geçmek için de ülkeler Paris Anlaşması’nı imzalamıştır.
2030 yılı itibari ile 8,5 milyara ve 2050 yılında ise 9,7 milyara yükseleceği öngörülmektedir. Bu nüfus artışının gıda ihtiyacının karşılanması için tarımsal üretimin 2050 yılına kadar % 70 artış göstermesi gerekmektedir (FAO, 2017). Bu projeksiyon, bir yandan tarım sektörünün stratejik bir sektör olarak yeniden gündeme gelmesini sağlamış diğer yandan ise tarım sektörünün mevcut durumunun ve gelişme eğilimlerinin tüm dünyada gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır.
İkinci olarak nüfus artışı hususuna değinebiliriz, büyük bir risk deniyor. Ancak bana kalırsa asıl sorun “israf” ve “açgözlülük”. Bir Amerikalı gibi tüketmeye devam edersek 2030 yılında 5.1 kat daha büyük bir gezegene ihtiyacımız var. ABD’li bir araştırmacı şöyle diyor: “Bütün dünya nüfusunu Teksas’a sığdırabilirsiniz ve ev tabanı kadar da yer verebilirsiniz.” Demek ki aslında nüfus artışı aslında sorun değil. 13 milyar hektarlık bir tarım arazisi var. Ama sorun açgözlülük.
Açlık ve Obezite Paradoksu
Dünyada herkese yetecek kadar yiyecek üretilmesine rağmen, 852 milyon kişi gece aç uyuyor.
Dünya genelinde zayi olan ya da israf edilen gıdanın miktarı senede yaklaşık 1,3 milyar ton. Bu miktar, üretilen toplam gıdanın üçte birine karşılık geliyor.
Nobel ödüllü Amartya Sen’in 1981’de yazdığı Yoksulluk ve Kıtlık kitabında “varlık ortasında özellikle yoksul kimseler için sağlıklı ve yeterli gıdaya erişimin engellendiği kıtlıklar yaşanıyor” diyerek aslında birçok şeyi özetlemiştir.
Ekolojik Göç/Mültecilik
Göç ve Mülteci kavramlarını birarada kullanmamızın nedeni bazı uluslararası kuruluşların “mülteci” kavramının kendine özgü teknik içeriği nedeniyle, çevresel sebeplerle devamlı veya geçici olarak yer değiştiren insanları mülteci olarak adlandırmaya yaklaşmamasındandır. Göç İzleme Merkezi (IDMC) 2019 Raporuna göre;2018 yılında 135 ülkede ekolojik felaketlerden dolayı 18,8 milyon insan göç etti.
Teknoloji
Geleceğe ilişkin teknolojik gelişmeler ise herkesin malûmu. Susuz tarım gelişmeleri, sensörler, insansız tarım, yapay zekâ uygulamaları, e-ticaret gibi gelişmeler beklediğimiz gelişmeler. Bunları da iyi takip etmek gerekiyor.
F. Sorular Üzerine Notlar
Dünyada pek çok ülke yer altı sularını stratejik öneme sahip olarak addeder ve korur. Bizde ise ne yazık ki vahşi sulama hâlâ çok yaygın. Bu sorunu çözmek için öncelikle planlı üretim lazım ve ikinci olarak da su desteği lazım.
Sultan Abdülhamit Han tarım konusunda önemli işler yaptı. Ankara’da okul kurdu, bu günkü Meteroloji Genel Müdürlüğü’nün taş binası “Çoban Mektebi”dir. Çünkü o dönemde tiftik çok önemli, dünyaya tiftik ihraç ediyoruz.
(Hal yasası neden çıkmıyor sorusuna ilişkin) Bir ABD’li heyetle birlikteydim. Bir akademisyenle konuşurken sordum kendisine ABD neden tarım ilaçlarını ve GDO’yu yasaklamıyor. Cevabı önemliydi, çok güçlü lobileri var. Ülkemizde de benzer şekilde belli konularda lobilerin ciddi çabası oluyor.
(Ülkemizde neden temiz gıda tüketemiyoruz?) Ülkemizde tükettiğimiz gıdaların arkasındaki “E” kodu, AB’nin standardı aslında.
(Soru üzerine) Hormon pahalı bir şey, tavukta kullanılması çok nadirdir. Türkiye’de beyaz et güvenlidir.
(Soru üzerine) E-ticaret sektörü henüz gıdada çok uygulayamasak da artacak ve gelecekte daha da yaygınlaşacak.
Av. Haldun Barış
STMÜ Ankara Başkanı
*Montanari Massimo, Kıtlık ve Bolluk, Nika Yayınevi.
Gün geçmiyor ki İsrail, Gazze’yi terörden temizleme kisvesi altında yürüttüğü harekâtı bir parça daha genişletmesin. Bir bakıyorsunuz Lübnan’ı vurmuş, bir bakıyorsunuz Suriye’yi, bir bakıyorsunuz İran’ı ve Yemen’i. İnsanlıktan zerrece nasibini almayan Netanyahu ve hükümeti, züccaciye dükkânına giren fil misali Ortadoğu’nun bütün sinir uçlarına basa basa geziyor. Kırılmadık bardak, ezilmedik çanak kalmadı. Bu pervasızlık sadece Gazze’yi değil, bölge ve dünya barışını da tehdit ediyor.
İsrail’in ayyuka çıkan zulmünü koca koca hükümetler ve devlet başkanları seyrededursun, dünyanın her köşesindeki vicdan sahibi insanlardan itirazlar yükselmeye devam ediyor. Kimi sokağa çıkıp pankart açarak, kimi slogan atarak, kimi yazıp çizerek Nemrud’un ateşine su taşıyan karınca misali birşeyler yapmaya çalışıyor. İsyanını ve tepkisini başka şekilde ortaya koymak isteyen daha geniş kitlelerin bulduğu çözümlerden biri de, İsrail’i destekleyen ülke ve firmaların ürünlerini satın almamak, yani tüketici boykotu olarak karşımıza çıkıyor.
Normal şartlarda tüketici, ihtiyaç duyduğu bir ürünü satın almaya veya almamaya karar verirken o ürünün fiyatını benzer (rakip) ürünlerinkiyle karşılaştırır. Ürünler arasında kalite farkı yoksa veya çok azsa, daha düşük fiyat talep eden firmalar öne çıkar. Tüketici boykotunda ise fiyat ve kaliteden ziyade, o malı üretenin veya satanın kimliği önem kazanır. Bu nedenle boykotlar, seçici ve ayrımcıdır.
Boykota giden tüketiciler çoğu zaman belli bir ülkeyi, bazen de bir firmayı hedef alır. Bir ülkenin hedef alınması durumuna Öcalan’a ev sahipliği yaptığı dönemde İtalya menşeli ürün ve markalara yönelik boykotu örnek gösterebiliriz. Bir diğer örnek olarak, Ermeni soykırımını tanımasını müteakip dönemde Fransız ürün ve markalarının boykot edilmesini zikredebiliriz. 28 Şubat döneminde ‘yeşil sermaye’ olarak adlandırılan firmalara uygulanan tüketici boykotu ise, Yimpaş veya Ülker gibi holdingleri hedef almaktaydı.
İster bir ülkeyi, isterse bir şirketi veya markayı hedef alsın; tüketicinin boykot etme hakkı vardır. Boykota karar veren tüketiciler bu hakkı âdil ve hakkaniyetli bir şekilde kullanmak zorunda olmadıkları gibi, boykotun firma veya ülke üzerindeki menfî neticelerinden de sorumlu tutulamazlar. Zira bir ürünü satın almadığı ve/veya tüketmediği için kimse kınanamaz, tüketilmesi halinde sağlanacak istifade yüksek bile olsa onu tüketmeye zorlanamaz. Aksi bir davranış -meselâ vegan veya vejetaryen beslenme tarzını benimseyenleri ‘protein ihtiyacını karşılamak’ ve ‘daha sağlıklı bir hayat’ gibi makul ve ilmî gerekçelerle dahi olsa hayvanî gıdalar tüketmeye zorlamak- bu insanların hayat tarzına ve özgürlüğüne müdahale anlamına gelir. İsrail’i destekleyen ülke ve/veya şirketlerin ürünlerini satın almayan tüketicileri boykottan vazgeçirmeye zorlamak da, aynı şekilde, yanlış ve hukuksuzdur. Meğer ki zor kullanmak yerine iknaya başvurulmuş olsun.
Tüketicileri boykottan vazgeçmeye zorlamak gibi, boykota katılmaya zorlamak da yanlış ve hukuksuzdur -meğer ki ikna yolu tercih edilsin. İsrail’i desteklediği söylenen uluslararası bir kahve zincirinin Batman şubesine yapılan saldırı, bu türden bir hukuksuzluğa somut bir örnek teşkil eder. Haniyye’nin öldürülmesini, güya, protesto ettiğini söyleyen Batmanlı saldırganların Gezi olayları sırasında İstiklal Caddesi’ndeki mağazaları tahrip eden vandallardan, Kayseri’de sığınmacıların ev ve dükkânlarına zarar veren barbarlardan hiçbir farkı yok. Boykota katılmak kadar katılmamanın da bir hak olduğu unutulmamalı. İsrail’i boykot edeceğim diye kimsenin malına, mülküne, daha önemlisi canına zarar verilmemeli, verenler veya vermeye kalkanlar mutlaka cezalandırılmalı.
Tüketici boykotuyla ilgili hatırda tutmamız gereken bir diğer husus, her boykotun ‘normatif’ olduğu, yani bir değer yargısı ihtiva ettiği… Boykota katılanlar, kendi pozisyonları üzerinden boykotu savunur ve meşrulaştırır. Bu pozisyonun ille de makul, haklı ve âdil olması gerekmez. 28 Şubat döneminde yeşil sermaye olarak etiketlenen şirketlere uygulanan boykot tamamen saçmaydı meselâ. Buna rağmen tüketicilerin bu şirketleri boykot etme ve ürünlerini satın almama hakkı vardı. Ne zaman ki idarî müeyyideler devreye girdi ve bu firmalar devlet ihalelerine giremez, ürünlerini okul kantinlerine bile sokamaz oldu, boykot ‘sivil’ niteliğini kaybetti, keyfî ve hukuksuz bir ambargoya dönüştü. Cebir faktörüyle desteklenen ambargodan farklı olarak tüketici boykotu gönüllü katılıma dayalıdır. Gücünü ve meşruiyetini sivil karakterinden alır. Herhangi bir devletin kendi vatandaşına ve ülke içinde faaliyet gösteren (yerli veya yabancı sermayeli) bir şirkete ambargo uygulaması zaten bir hukuksuzluktur. Liberteryenler, savaş gibi olağanüstü haller dışında başka bir ülkeye veya yabancı bir şirkete ambargo konulmasının da karşısında olmalıdır. Boykot kararı ise her tüketicinin kendisine aittir, karışılamaz.
İsrail’i destekleyen marka ve firmalara yönelik boykotla ilgili bir diğer tartışma, boykotun işe yarayıp yaramayacağı noktasında düğümleniyor. Bu sorunun cevabı, boykottan ne beklendiğiyle ilgili. Boykottan beklenen İsrail ekonomisini felce uğratmaksa, şimdilik bu bir hayal gibi görünüyor. Zira boykot yüzünden kaybedilen her kuruş, İsrail dışında yaşayan Yahudiler ile onların güdümündeki -ABD başta olmak üzere- zengin Batı ülkeleri tarafından derhal telafi ediliyor. O halde boykottan beklenen ne?
İsrail’e destek veren şirketlerin çoğu, ABD ve Batı Avrupa merkezli. Bu şirketlerin Türkiye’deki satışları azalır ve bu düşüşün sebebi ‘İsrail’in politikalarına verilen destek’ olarak rapor edilirse, şirketin ana merkezinin bulunduğu ülkenin hükümeti üzerinde baskı kurma ihtimali belirir. Farklı şirketlerden gelen bu minvaldeki baskılar birleşerek ABD ve Avrupa hükümetlerinin dış politikasında Gazze ve Filistin lehine bir değişime yol açabilir. Kısa vadede boykottan beklenen bu.
Boykotun olumsuz sonucu ise İsrail’e destek veren şirketlerin ülkemizdeki yatırımlarının zarar görmesinden şirketin yerli ortaklarının ve çalışanlarının da etkilenmesidir. Yeni bir boykot endişesi, söz konusu şirketlerin yapmayı planladığı yatırımlara menfî tesir ederek yabancı sermaye girişini azaltabilecektir.
Boykotun uzun vadede ortaya çıkabilecek bir diğer sonucu, yerli yatırımcıların İsrail hükümetiyle yakın ilişkilere sahip şirketleri güvenilir bir ortak olarak görmemeye başlamasıdır. Bu durum, ticarî işbirliklerinin önünü kestiği için kötüdür. Fakat kendi markasını yaratmak/parlatmak isteyen bazı yatırımcılar bunu avantaja çevirebilmektedir. Starbucks’ı boykot eden tüketicilerin Kahve Dünyası’na, Visa ve Master Card’ı protesto eden müşterilerin Troy’a yönelmesi bunun tipik bir örneği. Boykot kararı, tüketici tercihini ve kaynak tahsisini çarpıtırken yeni markaların doğmasına veya parlamasına zemin hazırlayabilmektedir.
İsrail’e destek veren şirketlerin rakipleri için iyi olan, ekonominin geneli için kötü olabilir. İsrail’e destek veren şirketlerin ürünlerini boykot etmenin ekonomimizi menfî etkilediği kanaatindeyim. Lâkin daha önce de ifade ettiğim üzere, tüketiciler boykot kararının sonuçlarından mesul tutulamaz. Kaldı ki daha kalitesiz mallara daha büyük paralar ödeyerek veya asitli içecekler ve cips tüketmek gibi bazı zevklerinden feragat ederek onlar da bu yükü paylaşıyor. Boykotun esas yükü ise İsrail’e destek veren şirketler ile bu şirketlerin Türkiye’deki ortaklarının sırtına biniyor.
Görüldüğü üzere boykot, çok katmanlı bir mesele. Elde edeceğiniz neticenin iyi mi, kötü mü olduğu nereden baktığınıza göre değişiyor. Boykota katılırsanız, İsrail’e destek veren firmalarla birlikte onların yurt içindeki ortaklarını ve çalışanlarını da cezalandırmış oluyorsunuz. Katılmazsanız, İsrail’i durduracak tek güç olan ABD hükümeti üzerinde baskı kuracak bir mekanizmayı devre dışı bırakıyorsunuz.
İsrail’i destekleyen şirketlere yönelik boykot, bu şirketleri harekete geçirerek ABD hükümetine baskı yapmasını sağlayacak ölçüde etkili olur mu? Olursa, şirketlerin ABD’ye kuracağı baskı sonuç verir mi? Bunlar, cevabını kimsenin bilmediği sorular… Üzerinde mutabakat sağlanamayan konularda herkesin kendi doğrusunu takip etmesinin en iyi yol olduğunu düşünüyorum. Yeter ki farklı düşünenlere anlayışla yaklaşılsın ve şiddete zinhar bulaşılmasın.
Şahsî tutumum, İsrail’e destek verdiğini açıklayan firmalarla alışverişimi azaltmak fakat bu firmaların ürünlerini tüketmeye devam edenlere herhangi bir telkin ve ikazda bulunmamak, onları kınamamak yönünde. Boykota taraftar olmakla birlikte, çok katı, keskin ve hırçın bir tutum içinde değilim.
2012 yılında, yaşadığım şehir Elazığ’da Kaya Karakaya Fen Lisesi’nde henüz 2. sınıf öğrencisiyken sosyal bilimlere olan ilgimi daha yoğun hissetmeye başlamış ve hobi olarak yaptığım araştırmaların ötesine geçmek istediğimi hissetmiştim. Henüz ortaokulda, matematik öğretmenime hazırladığım tarihî bir konudaki bilgi notu aklıma gelmişti ve neler yapabilirim diye düşünmeye başlamıştım.
O dönem fen lisesinde coğrafya öğretmenimiz olan Sn. Aşir Yaman Hocamız, her derste bize TÜBİTAK proje yarışmalarının önemini anlatır ve bizi bilim insanı olmaya teşvik ederdi. Kendisi de hemen her yıl bir arkadaşımıza danışmanlık yaparak yarışmaya katılırdı. O derslerden birinin akabinde proje yapmaya karar verdim ve tarih öğretmenimiz ve müdür yardımcımız Sn. Mustafa Balaban Hocamın yanına gittim.
Zannediyorum hayatımdaki önemli noktalardan biriydi bu karar. Çünkü halen sıklıkla görüştüğüm Mustafa Hocam beni heyecanla karşıladı ve proje danışmanı olmayı kabul etti. Sonrasında bana kitaplar okuttu, belge okumayı, arşivciliği öğretti, Elazığ’daki entelektüel çevrelerle tanıştırdı. Kendisi çok titiz ve mükemmeliyetçi olduğu için henüz bir lise öğrencisi olan benim için proje süreci zor ve yorucu olsa da bir o kadar da keyifli ve öğreticiydi.
Mustafa Hocam klasik bir tarih öğretmeni de değildi(r), şehrin hafızasını önemser, toplumsal hafızayı okumayı bilir, kent sosyolojisini analiz ederdi. Aynı zamanda ÇEKÜL Vakfının da Elazığ temsilcisiydi. Halen daha Elazığ ve civar şehirlerde çalışmalar yapıyor, çalıştaylara katılıyor, makaleler yazıyor.
Mustafa Hocamla uzun düşünce turları sonrasında proje alanımızı belirlemiştik: Yerel Tarih. Sonrasında ise konumuzu, methodumuzu vs. belirledik ve bir faaliyet planı çizdik.
O zamanlar yaşadığım mahallenin tarihî yapılara ev sahipliği yaptığını ben de bilmiyordum ama Mustafa Hocam, bizim önünden geçip yıkık dökük gördüğümüz o evlerin değerine beni ikna etmişti ve bu fikre ısınmıştım. Proje bir mahalle örnekleminde yerel tarih bilincini ele alacaktı. Mahallenin tarihini araştıracaktık, mahallelinin yerel tarihe olan ilgisini ölçecektik, sonrasında da tanıtım çalışmaları yapacaktık, elbette elimizdeki kısıtlı imkânlarla.
Nitekim yaptık da. Salnamelere kadar inceledik, mahalleye ilişkin ilginç veriler topladık, kısıtlı imkanlarla pek de profesyonel olmayan anket çalışmamızı da yaptık ve sonuçlarını listeledik, sonrasında da mahalledeki okullarda projeyi sundum, mahallenin tarihini anlattım, ildeki yöneticilere önerileri sunduk. Lise 2. sınıf öğrencisi olarak benim için çok heyecan vericiydi bütün bunlar ve pek çok kişiden harika dönüşler alıyordum.
Sonunda projemizi TÜBİTAK’a sunduk, ilk elemeleri geçtik ve 44. TÜBİTAK Ortaöğretim Araştırma Proje yarışmasında Malatya Bölge’ye davet edildik ve projemiz birincilikle Ankara’daki yarışmaya gitme hakkı kazandı. Malatya’daki hocaların 15 dakika olan sunum süresini “seni biraz daha dinlemek istiyoruz” diyerek 45 dakikaya uzattığını ve çok beğendiklerini hâlâ mutlu bir tebessümle hatırlıyorum.
Ankara’daki yarışma ise benim için pek çok açıdan değerliydi ve bazı açılardan ülkemizin birtakım gerçekleriyle yüzleşmiştim. Projede mahallenin eski adının ceket anlamına gelen “Sako” değil de Ermeni bir terzi olan “Seko”’dan geldiğini savunduğum, mahallede 1915 yılında bir kilise ve 1914 yılında bir cami yaptırıldığını, dönemin olaylarına rağmen mahallede farklı bir durum olabileceğini savunduğum için “Ermeni misin” sorusuna maruz kalmıştım. Oysa Ermeni değildim, hoş olsam nolurdu? Savunduğum tezi toplumsal hafıza doğruluyordu ve hatta mahallenin halen ismi olan Mustafa Paşa da sonrasında mahallede konağı olan bir paşanın adıydı.
Projeye başlamadan evvel okuduğum Yitik Evin Varisleri adlı kitabın da bizim çıkardığımız krokiye göre mahallede geçtiğini düşünmüştük ancak daha çok kanıta ihtiyacımız olduğu için projede yer vermemiştik. Bu kitabın yazarı Vahan Totovents de bir Ermeni yazardı ve yazar Harput’tan Kerkük’e bir ticaret yolundan bahsediyordu. Yıllar sonra 2020 yılında Hür Fikirler’de yazdığım yazıda bu projeden, bu yoldan ve bu kitaptan bahsetmiştim ancak kitabın ismini hatırlayamamıştım:
“Yazıyı çok fazla uzatmadan ve dağıtmadan sizlere bu yazıyı kaleme almamdaki asıl fikre yönelmek istiyorum. Geçen ay, Elazığ’da depremin etkisiyle yıkılan Seko Mahallesine (Mustafa Paşa Mahallesi) ziyarette bulunduğum sırada, önce büyükelçi beyefendinin üstte yazdığım sözleri geldi aklıma, Harput-Kerkük-Urfa-Bakü ilişkisini düşündüm. Sonra ise lisede TÜBİTAK için hazırladığım ve yerel tarihin önemine dair yaptığım çalışma sırasında Seko Mahallesine ilişkin okuduğum bir kitapta geçen Harput’tan Bağdat’a giden bir ticaret yolunun varlığından bahsedildiği geldi aklıma (Bağdat yolu). Elime geçen bütün notlarımı karıştırmama rağmen kitaba dair notlarımı bulamadım. Kitap mavi bir kitaptı ve Ermeni bir yazarın yazdığı ince bir romandı. Sonrasında bu yola ilişkin çalışmalara baktığımda, Bağdat’tan gelen ticaret yolunun Harput’tan geçtiğini, kervanların dinlenme güzergâhlarının Harput olduğunu gördüm. Şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki geçmişte bu şehirler arasında ciddi bir ticarî etkileşim yaşanmıştır. Muhtemelen, bu etkileşimin sonucunda da bu denli ciddi bir kültürel etkileşim yaşanmıştır. (Bu şehirlerin ticarî açıdan değeri noktasında Bağdat-Anadolu demiryolu projesi de incelenebilir.)” Haldun Barış, Tarihî Miras: Harput-Kerkük-Urfa-Bakü Ticaret Yolu)
Bu vesile ile kitabın adını da belirtmiş olayım.
Ankara’daki sunumumdan bir gün evvel Ankara’da bir kafede Mustafa hocamın eski öğrencisi ve şu anda Prof. olan Burak Bilgehan Özpek hocayla oturduk. Projemi beğenmişti ama şöyle demişti: “Eğer jüri mikro tarihi ve yerel tarihi önemsemeyen ve de milliyetçi kişilerden oluşursa derece alamayabilirsin.”
Kimseyi suçlamak ve zan altında bırakmak istemem kesinlikle ancak o dönem, esasında milliyetçi duygular da taşıyan ben, büyük bir haksızlığa uğradığım hissiyle dolmuştum. Hatta bu nedenle hukukçu olma hayalimden vazgeçip fen lisesinden diğer arkadaşlarım gibi hekim veya mühendis olmaya karar vermiştim. Çok sürmeden bu hayalin beni motive etmediğini fark ettim ve hukuk okumak istediğime karar verdim.
Bu projeden 8 yıl sonra Elazığ’da maalesef acı bir deprem yaşadık. Ocak 2020 depreminden sonra projesini yapıp tarihini araştırdığım mahalle yıkıldı ve şu anda eskiye dair pek bir şey kalmadı. Mahallede 1914 yılında yaptırılan caminin kitabesi il müzesine götürüldü, eski çeşmelerin bir kısmı yıkıldı.
Bu yazıyı yazmadan bir saat evvel ise Mustafa Hocam eski çeşmelerden birinin fotoğrafını istedi benden, bir makale için. Ben de fotoğrafı ararken proje metnini tekrardan okudum. Bu vesile ile hem bu anıları not düşmek hem de projeden bazı kesitleri internet dünyasına aktarmış olmak istedim.
***
Bu kısım Mustafa Balaban danışmanlığında 2012 yılında 44. TÜBİTAK Ortaöğretim Araştırma Proje Yarışması’na hazırladığımız proje raporundan bazı kesitlerin alıntısıdır. Tam metni isteyenler mail adresim üzerinden bana ulaşabilirler. (avbarishaldun@gmail.com)
Giriş
Uzun yıllar boyunca devletleri, savaşları, antlaşmaları vs. inceleyen tarih olgusuna son yıllarda farklı bir boyut daha eklenmiştir. Özellikle son dönemlerde birçok sosyal bilimci ilgisini insanlara kimliklerini kazandıran mikro coğrafyalar üzerine yoğunlaştırmış ve insanların yaşadığı çevreleri incelemeye başlamışlardır. Projemiz, kentsel tarih algısının toplumda ne kadar bilindiğini, toplumun yaşadığı çevreyi ne kadar merak ettiğini sorgulamış ve örnek seçtiğimiz bir mahallenin tarihini ortaya koyarak kentsel tarih bilincinin arttırılması için öneriler sunmayı ve faaliyetler yapmayı hedeflemiştir.
Projemizde örnek seçtiğimiz mahalle Elazığ’ın Mustafa Paşa (Seko) mahallesidir. Mahalleyi araştırma nedenimiz mahalle hakkında sadece bir kitap yazılmış olması ve kitabın da eksik yönlerinin bulunmasıdır. Seko/Mustafa Paşa Mahallesiyle ilgili yazılan tek kitap olan Ahmet Bulut’un Unutulmayan Mahalle “Sako”, Ankara, 2006 kitabı daha çok mahallede yaşayan aileler ile ilgili bilgileri içermektedir. Mahallenin tarihsel geçmişi, yapıları, mimarisi, kültürel mirasıyla ilgili bir araştırma kitabı olmaması kitabın önemli gördüğümüz eksiklikleridir.
Bunlarla beraber mahalle Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmasına rağmen tarihî vasfını kaybetmiş ve oturanları tarafından yeterince muhafaza edilmemiştir. Aynı zamanda yaptığımız ön çalışmaların bize mahallede korunmaya muhtaç kültürel-tarihi mirasların olduğunu göstermesi de bu mahalleyi seçmemizde önemli bir etkendir. Projemizin sonunda hem mahalle hem de kent tarihine dikkat çekmek ve korunması, bilinçlenilmesi için öneriler sunmak ve faaliyetlerde bulunmak projemizdeki temel hedeftir.
Yaptığımız anketlerde insanların yaşadığı çevreyi tarihî anlamda tanımaları ile ne hissedecekleri sorusuna % 30 oranında “daha çok sahiplenirim” cevabı verilmiş, % 56 oranında ise “yaşadığım çevre benim için daha çok anlamlanır” cevabı verilmiştir. Bunların toplamı olan % 86 oranında ankete katılanların yaşadığı yerin tanıma ve koruma talebinin karşılık bulamamış olması projemizin aynı zamanda kamu-yerel-sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını değerlendirme imkânı sunmuştur.
Bulgular:
1. Yerel tarih araştırması:
Harput yüzyılları aşan tarihinde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da bölge için önemli bir merkezdi. Farklı kültürleri bir arada tutan yapısı ile de Harput büyük bir ticaret merkeziydi. Ancak 19. Yüzyılda Harput, güneyinde yaklaşık 7 km uzaklıkta bulunan mezraya doğru göç vermeye başladı. Harput’un göç vermesinde kentin gelişmeye müsait olmaması, içme suyu temininde zorluklar, ticarî kervanların kente ulaşmasının zorlukları vb. sebepler etkili olmuştur. Bununla birlikte 1833 yılında bölgeye tayin edilen Mehmet Reşit paşanın da oturacağı konağı Agavat ovasında yaptırması da Harput’un göç vermesinde etkili olan faktörlerden biridir.(Bknz.Belge-I)
Mezraya yapılan göçlerin ardından 1875 yılında Mamuratül-Aziz vilayeti kurulmuştur. Mamuratül-Aziz’in kurulmasından sonra özellikle çarşıların kente kazandırdığı ticarî hayat bölgeye yapılan göçler, açılan işyerleri ve halkın talebi ile şehir hızla büyümüştür.(Bknz.Belge II)
Mamuratül-Aziz kurulduktan sonra 1876 yılında vilayette 2 değirmen, 4 hamam, 263 dükkân vardır. Bunlarla beraber 1876 yılında Mamuratül-Aziz vilayetinde 5 mahalle bulunmaktadır. Bu 5 mahalle Seko (Mustafa Paşa), Sarayatik, Akpınar, Çarşı ve İcadiye mahalleleridir.*
Mamuratül-Aziz ile birlikte kurulan Seko Mahallesi o dönem Harput’tan aşağı inildiğinde redif kışlasının altında kalan alandı. Bugünkü Sanayi mahallesinin de kendisine dâhil olduğu Seko Mahallesi o dönem 2 cadde ve 12 sokağa sahipti.**
Daha çok askerî kışlaların çevresinde gelişen yeni mahalle çok kısa sürede yoğun bir nüfusa sahip olmuştu. Bu nüfus içinde Müslüman, Hıristiyan farklı inanç grupları ile Türk, Ermeni, Kürt vb. etnik farklılara ait insanlar yer almaktaydı.
1.2. Seko Mahallesinde İlk Yapılar
Mamuratül-Aziz’e yerleşim artınca mahalleye halkın ihtiyaçları doğrultusunda bazı yapılar inşa edilmiştir. Bu ihtiyaçlar doğrultusunda mahalleye bir cami ve bir kilise yapılmıştır.* 1914 yılında yaptırılan ve bugünkü adı Hasan Tahsin Paşa olan cami 1973 yılında yenilenmiş ve son halini almıştır. (Bknz. Resim I) Seko mahallesinde yapılan kilise ise 19. Yüzyılın başında yapılmış ve daha sonradan (1930’lu yıllarda) yıkılmıştır. Aynı yıllarda mahallede birçok çeşme yaptırılmıştır. Bu çeşmelerin yapılış tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte Osmanlı İmparatorluğundan kalmıştır ve bugüne sadece bir tanesi gelebilmiştir..(Bknz.Resim II) Seko mahallesi ilerleyen yıllarda birçok çeşmeye sahip olmuş ancak bu çeşmeler suyun evlere verilmesinin ardından, özellikle 1970’li yıllardan sonra yıkılmıştır.
1.3. Seko Mahallesinde Açılan ABD Konsolosluğu
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Seko mahallesinde bulunan bir başka yapı ise ABD konsolosluğudur. Konsolosluk 1901 yılında kurulmuştur ve yer olarak Harput değil mezra tercih edilmiştir. Konsolosluğun yeri ile ilgili Barbara J.Merguerian şu ifadeleri kullanmıştır:
“Dışişleri bakanlığı konsolosluğu Harput ismi altında tanımlamasına rağmen konsolosluk Harput şehrinde değil de valilikten birkaç adım ötedeki bir evde Mezre’nin başkentinde bulunmaktaydı. Norton Harput şehrinin deniz seviyesinden 1000 feet yukarısında olduğunu, bölgenin hiçbir ticarî ve idarî merkezi olmadığını sadece stratejik bir konuma sahip olduğunu amirlerine bildirmiştir. 3 milden az bir uzaklıkta ovada bulunan Mezre(Elazığ) Bağdat’tan Karadeniz’e olan kervan yolu üzerinde bulunmaktadır ve 1895 yılından sonra Harput’un sayesinde hızlı bir şekilde gelişmiştir. Mezre’deki konsolosluğun Harput’taki misyoner grubuyla mesafesi uygun olmamasına rağmen misyonerler konsolosluğun pencerelerinden görülebiliyordu, işaretlerin ayrıntılı sitemini kullanarak (mors kodunu aynalarla kullanarak) ihtiyaç durumunda mesaj gönderiyorlardı.”**
Bununla birlikte konsolosluğun yeri ile ilgili bir de kroki bulunmaktadır.*** Konsolosluk 1917 yılına kadar işlev görmüş ve kapatılmıştır. (Bknz.Resim III/kroki-I)
1.4. Seko Mahallesinin İsmi
Seko mahallesi 1933 yılında bir isim değişikliği yaşamış ve bugünkü Mustafa Paşa ismini almıştır.**** Seko mahallesine verilen bu ismin Mustafa Kemal Atatürk’ten geldiği söylense de bu konu Fırat dergisinde Cenani Dökmeci tarafından şöyle izah edilmiştir:
“Bu tarihlerde Mustafa Naim Paşa Mamuratül-Aziz’de Liva kumandanıdır. Halk tarafından “Seko” diye anılan mahalleye bu paşanın adı verilmiştir”.*
Bununla beraber mahallenin eski isminin ise “Seko” mu “Sako” mu olduğu konusunda da tartışmalar vardır. Mahallenin eski isminin Seko olduğunu belirtenler bu ismin bir Ermeni terziden geldiğini söylerler. Sako olduğunu düşünenler ise palto türü bir giysi olan sakonun bu mahallede çok giyildiğini ve bu yüzden bu ismin verildiğini söylerler.
Biz ise mahalleliye yaptığımız ankette elde ettiğimiz sonuca ve eski kaynaklardaki kullanımdan ötürü projemizde Seko ismini kullanmayı tercih ettik. (18 yaş üstünde mahallenin ismine Sako diyenler %16; Seko diyenler ise % 84tür.)
1.5. Seko Mahallesindeki Kültürel Hareketler
Seko mahallesi kurulduğu yıllarda Türklerin ve Ermenilerin çoğunlukta olduğu bir mahalleydi. Bu mahallede farklılıklara rağmen kardeşçe bir yaşam sürülmüştür. Ancak ilerleyen yıllarda mahalledeki Ermeniler çeşitli nedenlerden dolayı göç etmiştir. Mahalle 1970’li yıllarda yapılan Keban barajından dolayı Elazığ’a yapılan göçlerden etkilenmiştir, bunun sonucunda ise mahalle Harput kültüründen gelen kültürel mirasın bir kısmını kaybetmiş olmasına rağmen bugün halen mahallede bu kültürün izlerine rastlanmaktadır.
Aynı zamanda Seko Mahallesi kurulduğundan bu yana çeşitli olaylara da tanıklık etmiştir.
Bunlardan birisi Seko mahallesinde uzun yıllar oturan ve asıl mesleği avukatlık olan Fikret Memişoğlu’nun Avrupa’da yapılan olimpiyatlarda birinciliği elde etmesidir. (Bknz.Resim-4 ) Bunun yanı sıra Yemen Türküsüne konu olan Redif kışlası Seko mahallesinde olup bu türküyü besteleyenlerden biri de yine Seko mahallesinde oturan Fikret Memişoğlu’dur.**
Seko mahallesinde gerçekleşen bir olaydan dolayı bir türkü daha ortaya çıkmıştır. Seko mahallesinde oturan Bekir hocanın eşini Mamoş adlı bir gençle aldattığını öğrenmesi sonucu karısını ve Mamoş’u öldürmesi üzerine Mamoş türküsü ortaya çıkmıştır.*** Olayın geçtiği ev ise yıkılmış ve yerine bir manav dükkânı yapılmıştır.(Bknz.Resim-5)
1.6. Seko Mahallesindeki Geleneksel Mimari ile Yapılan Evler ve Sokak İsimleri
Seko mahallesinde 1980’lere kadar evler ya bahçeli bir şekilde ya da iki katlı “çıkmalı balkonlara” sahip bir şekilde yapılırdı. Ancak bu evler 1980’li yıllardan sonra büyük ölçüde yıkılmış ve yerini apartmanlara bırakmıştır. (Bknz.Resim-6)
Geleneksel mimariye ait evlerden biri de ismini bir sokağa veren Kırmızı konaktı. Kırmızı konak daha çok askerî amaçla kullanılmıştır ve mahalleye ismi verilen Mustafa Naim Paşa da bir dönem burada oturmuştur.*
Seko mahallesindeki sokak isimleri ise daha çok politikacıların ismini taşımaktadır. Az da olsa bazı sokak isimleri sokağın eski halini anlatmış bazıları ise mahalledeki kültürel kişilere dikkat çekmiştir. Ancak böyle isimler oldukça azdır. (Bknz. Resim 7-8-9-10)
1.7. Seko Mahallesindeki Mezarlıklar ve Son Yıllarda Seko Mahallesi
Seko mahallesinde 1980’den önce iki büyük mezarlık bulunmaktaydı. Ancak bu mezarlıklar daha sonra kaldırıldı ve yerlerine parklar ve yollar yapıldı. Son yıllarda Seko Mahallesi 3 okullu, 3 camili, 2 parklı ve az da olsa tarihten izler taşıyan korunmaya muhtaç bir mahalledir.
… Öneriler ve Sonuçlar
Projemizde yaptığımız çalışmalar ve gözlemler sonunda aşağıdaki sonuçları elde ettik:
Kent genelinde yaptığımız anketlerde insanların kentsel tarihi merak ettiğini ancak öğrenmediklerini, araştırmadıklarını tespit ettik.
2. Mahalle araştırmamızda bulgularımızı, yaptığımız anketlerle sorguladığımızda mahalle hafızasının yetersiz olduğunu birçok tarihî ve kültürel mirasın büyük oranda bilinmediğini gördük. Mahallede yerinde tespit çalışmaları sırasında yaptığımız anketlerde birçok tarihî ve kültürel mirasın genç nesil tarafından daha az bilindiği ve yerel tarihe daha az ilgi duyulduğu sonucunu elde ettik.
3. Yaptığımız çalışmalarda tarihi ve kültürel miras sayılabilecek birçok eser hakkında kolayca bilgiye ulaştıracak bir girişimde bulunulmadığını gördük.
4. Yaptığımız araştırmalarda yerel tarih için önemli olan kültürel ve tarihî birçok yapının tescillenmediğini ve dolayısıyla da korunmadığını gördük.
5. Araştırdığımız mahallede ve kentte sokak isimlerinin birçoğunun tarihten ve kültürel öğelerden izler taşımadığını gördük.
6. Projemizi çalışırken kent müzesi ve arşiv binalarının eksikliğinden kaynaklı ciddi kayıpların yaşandığını tespit ettik.
Kentsel tarih bilincinin elde edilmesi, yerel kimliğin kaybedilmemesi için aşağıdaki öneriler uygulanabilir:
Yerel yönetimler tarafından kent tarihi için önemli tarihî ve kültürel mirasların bulunduğu mekânların daha tanınır ve görünür olması için buralara bilgilendirme tabelalarının konulması (örnek: Daha önce konsolosluğun bulunduğu yere konsolosluk fotoğrafı ve konsolosluk hakkında bilgi içeren bir tabelanın konulması)
2. Eğitim kurumlarında yerel tarih ve kültür konularına yönelik dersler verilmesi (örnek: İlkokul ve Ortaokul sosyal bilgiler derslerinde bu konulara yer verilmesi)
3. Mahalledeki okulların binalarının yerel tarih ve kültür konusunda zenginleştirilmesi (örnek: Seko mahallesinde bulunan Kaya Karakaya ortaokulunda mahalleye ait bilgi ve fotoğraf içeren mahalle köşesinin oluşturulması)
4. Günümüze kadar gelebilmiş kentin ortak hafızasında yer edinmiş çeşme, ev, dinî yapılar, sokak ve yer isimlerinin tescillenerek korunması (örnek: Seko mahallesinde bulunan çeşme ve geleneksel evlerin tescilinin il kültür ve turizm müdürlüğü tarafından yapılması)
5. Kent hafızasında önemli olayların sözlü tarih yoluyla dijital ortamda arşivlenmesi (örnek: Elazığ kent arşivi ve belleği oluşturulması yönünde yerel yönetimlerin proje yapması)
6. Sokak isimlerinin politik isimlerden arındırılıp yerel tarih ve kültür içerikli hale getirilmesi (örnek: Elazığ belediye meclisine Seko mahallesinde sokaklara, Mamoş türküsü, Terzi pınarı, Yemen türküsü, ABD konsolosluğu gibi isimlerin verilmesinin önerilmesi)
7. Yerel yönetimlerce düzenli olarak kent tarihi ve kültürüne yönelik sergi, bilgi şöleni, konferans vb. etkinliklerin düzenlenmesi.
***
“Bu kısım Mustafa Balaban danışmanlığında 2012 yılında 44. TÜBİTAK Ortaöğretim Araştırma Proje Yarışması’na hazırladığımız proje raporundan bazı kesitlerin alıntısıdır. Tam metni isteyenler mail adresim üzerinden bana ulaşabilirler. (avbarishaldun@gmail.com) ”
Hayvanları koruma kanunu değişti. Muhalefetin ileri sürdüğünün aksine, kanun bütün sahipsiz köpeklerin toplanıp öldürülmesini gerektirmiyor. Yapılması gereken, Hayvanları Koruma Kanunu’nun ek 1. maddesi uyarınca sahipsiz köpekleri toplayıp bakımevlerine almak. Elbette ki kanun, 13. maddenin 2. fıkrasında, Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’ne gönderme yaparak başıboş hayvan sayısının kontrol altına alınması amacıyla öldürme ve yakalama işlemlerinin yapılabileceğini hüküm altına alıyor, ki insan sağlığını korumak için gerekliyse bunlar yapılmalı. Fakat kanunun son haline göre bu bir zorunluluk değil. Belediyeler halk sağlığını sahipsiz köpekleri öldürmeden de koruyabilir. Bunu yapmak için bir an evvel barınak sayısının arttırılması ve sahipsiz köpeklerin toplanması için harekete geçilmesi gerekiyor. Kanun da bunu emrediyor.
Ancak Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişikliğin Resmi Gazete’de yayımlanmasının üzerinden neredeyse üç hafta geçmiş olmasına rağmen belediyeler harekete geçmiş görünmüyor. Bunda muhtemelen barınak kapasitesinin yeterli olmaması etkili. Kanunun geçici 4. maddesi barınakların kurulması için 31.12.2028 tarihine kadar süre veriyor ve belli bir kaynağın belediye bütçesinden ayrılmasını emrediyor. Kanunun önceki halinde de bakımevleri için 31.12.2022’ye kadar süre verilmişti. Belediye görevlilerinin hali hazırda yeterli bakımevi olmadığını söylemelerine bakılırsa kanunun önceki hali uygulanmamış görünüyor. Bugün 2028’e kadar süre verilmesi ve bu süre içinde bakımevi yapılması hükmünün de uygulanması zor görünüyor. Elbette ki kanun, belediye bütçesinden gerekli miktarı ayırmayan belediye görevlilerine ceza vermeyi öngörüyor fakat yine de bu, insan sağlığına yönelik mevcut yüksek riski ortadan kaldırmak için yeterli değil. Çünkü barınakların yapılması için 3,5 yıllık bir süreç öngörülüyor. Sahipsiz sokak köpeklerinin sayısını ve insan sağlığına yönelik ortaya çıkan zararın artışını göz önünde bulundurduğumuzda bir sürece değil, acil müdahaleye ihtiyacımız var.
Bu sebeple Ak Parti’nin, meselenin çözümünü belediyelere bırakacak bir düzenleme getirmesini yanlış buluyorum. Bu, aslında işi çözmek için doğrudan bir girişimde bulunmak yerine sorumluluğu belediyelere atmak anlamına geliyor, ki belediyelerin çoğu muhalefette. Muhalefet ise halihazırda kanunu uygulamayacağını ilan etmiş durumda. Bu, elbette ki Erdoğan Yönetimi ve Ak Parti tarafından siyasi tartışmalara konu edilebilecek bir durum. Bunun üzerinden, daha önceki yazımda ifade ettiğim sınıfsal yarılmanın üzerine gidilebilir ya da muhalefet belediyelerinin başarısızlığı konusu işlenebilir. Sonuç olarak halk sağlığını doğrudan tehdit eden ve acil eylem gerektiren bir konunun çözülmesine uğraşmak yerine, Erdoğan Yönetimi suçlayacak bir merci elde etmiş oluyor. Muhalefet bu işin içinden ancak hızla barınak sayısını arttırma ve yoğun sahiplendirme kampanyaları yoluyla çıkabilir.
Yapılması gereken, en azından geçici bir dönem için, barınak yapımını ve sokak köpeklerinin bir an evvel toplanması işini merkezi yönetime, yani Tarım ve Orman Bakanlığı’na vermekti. Bakanlık, il-ilçe teşkilatı vasıtasıyla ve çeşitli ihalelerle bu işi çözme sorumluluğunu kendi üzerine almalıydı. Böylece acil eylem gerektiren bu iş, iktidar-muhalefet çekişmelerine daha az meydan verilerek çözülebilirdi.
Sultan Mehmet Reşat 1918 yılında vefat etti. Türkiye İş Bankası 1926 yılında kuruldu. Kronolojiye bakıldığında başlık alâkasız gibi görünebilir. Fakat bu yazıya konu olduğuna göre bir ilişki var. Bu yazıda tesadüfen fark ettiğim ilginç bir vakayı anlatmaya çalışacağım.
Ben geçmişte İş Bankası personeli idim. Bankada çalıştığım yıllarda nerede çalıştığımı öğrenenler “İş Bankası” devlet bankası mıdır sorusunu bana yöneltiyorlardı. İş Bankası özel bir bankaydı fakat insanlarda devlet bankası olduğu izlenimi nereden kaynaklanıyordu? İş Bankası hiç devlet bankası olmuş muydu? 1997 yılında İş Bankası’ndaki hazineye ait hisselerin özelleştirildiğini öğrendim. Fakat bu bilgi kafamdaki soruları daha da karmaşık hale getirdi. Çünkü bankanın kuruluş sermayesinde hazine katkısı yoktu. Sonradan da hazinenin banka hissesi aldığına dair bir bilgimiz yok. O halde 1997 yılında özelleştirilen hazine hissesi nereden gelmiş olabilir? Daha sonraları akademide çalışmak üzere bankadan ayrıldım. Bu soru ara ara aklıma gelmiş olsa da zaman içinde bu konuyu unutmuştum. Yıllar sonra bu sorunun cevabını buldum. Bankadaki Hazine hissesi hem de hiç beklemediğim bir yerden çıktı; Osmanlı maliyesinden. Peki, nasıl oldu?
Osmanlı ekonomisi 19. yüzyıl boyunca serbest piyasa ilkeleriyle hareket ederken Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Milli İktisat politikalarına yönelmişti. Devlet iktisadi hayata müdahalelerde bulunmaya başladı. Ticaret antlaşmaları tek taraflı feshedilir, korumacı dış ticaret politikasına geçilir, fiyat kontrolleri başlar, kambiyo işlemleri denetime alınır. Aynı zamanda yerli şirketler ve kooperatifler aracılığıyla yabancı ve gayrimüslimlerin iş hayatından tasfiyesi amaç edinilir. İşte tam da bu süreç bankacılık sektörüne de sirayet eder. Dönemin en güçlü bankası merkez bankası yetkilerini de taşıyan yabancı sermayeli Osmanlı Bankası’dır. Üstelik savaş döneminde Osmanlı Bankası para basma konusunda da direnince yerli sermayeli bir bankanın kurulması planlanır. Zaman içinde merkez bankası görevini de Osmanlı Bankası’ndan devralması düşünülen İtibar-ı Milli Bankası yerli sermayeyle 1917 yılında Maliyeci Cavid Bey’in öncülüğünde kuruldu. İş Bankası’nın 2001 yılında yayınladığı, Uygar Kocabaşoğlu ve ekibinin yazdığı kitaba göre İtibar-ı Milli Bankası 4 milyon lira sermayeli 400.000 hisse ile kuruldu. Bu hisselerin 50.000’i Osmanlı Maliye nezaretine, 31.000 hisse Osmanlı Donanma Cemiyeti’ne, 15.000 hisse İttihat ve Terakki Cemiyeti merkez-i umumisine, 10.000 hisse Harbiye Nezaretine, 12.000 hisse Askeri Demiryolları İdaresi’ne, 8 bin hisse Evkaf Nezaretine, 1.800 hisse Şirket-i Hayriye’ye, 7.256 hisse Firuz Kapancı’ya, 3.234 hisse Avram Menahim’e, 2.917 hisse Mahmut Nedim’e, 2.112 hisse Necmettin Molla’ya, 1.236 hisse Nemlizade Mithat’a ve küçük paylı hisse de 200 hisse ile Sultan Mehmet Reşat’a aittir (s.112-113). Kitapta yer alan dipnota göre bu hissedarların ayrıntılı listesi, İş Bankası’nın Yenibosna arşivinde bulunuyor. Demek ki İtibar-ı Milli Bankası’nın evrakları İş Bankası’nın elindedir. Bu kitaptan başka Yenibosna arşivindeki belgelerle çalışan hiç kimseyle karşılaşmadım. Bu kitabın da 23 yıldır ikinci baskısı ne hikmetse yapılmadı veya bilinçli olarak yapılmıyor. Yıllar önce personeli olduğum İş Bankası’na başvurup İtibar-ı Milli Bankası’nın evraklarını görmek istediğimi belirttim. Yönetim Kurulu iznine tabi diyerek reddettiler. Tabiî ki benim veya bir başkasının yönetim kuruluna ulaşabilmesi hiç de kolay değildir. Kısaca bu belgelerin orijinallerini kitabın yazarlarından başka kimsenin görmediğini tahmin ediyorum. Öğrendiğime göre Yenibosna arşivi de kapatılmış ve evraklar bilinmeyen bir adrese nakledilmiş bulunuyor.
Konuya tekrar dönersek İtibar-ı Milli Bankası 1927 yılında İş Bankası ile tartışmalı bir şekilde birleşiyor ve tüm mal varlığını İş Bankası’na devrediyor. Bugün Sirkeci’de bulunan İş Bankası Müzesi de İtibar-ı Milli Bankası’nın Genel Merkezi’dir. Burada asıl ilginç olan konu birleşmenin küçük bankada gerçekleşmiş olmasıdır. Yani, İtibar-ı Milli Bankası daha büyük sermayeli, daha deneyimli ve daha çok şubeli bir bankadır. İş yapma mantığına göre İş Bankası’nın bu bankaya katılması gerekirdi. Fakat İtibar-ı Milli Bankası’nın yöneticileri iktidar mücadelesini kaybettikleri için tam tersi gerçekleşiyor. Dolayısıyla 1997 yılında özelleştirilen Hazine hisselerinin İtibar-ı Milli Bankası’ndan geldiğini tahmin ediyorum. O halde İtibar-ı Milli Bankası’nın diğer hisselerine ne oldu sorusu öne çıkıyor. Örneğin; İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkezinin hisselerine ne oldu?
İş Bankası’nın yayınladığı bahsettiğim kitaba göre birleşme sözleşmesinde her 200 adet İtibar-ı Milli Bankası hissesine 1 adet İş Bankası müessis hisse verilmiştir. Bu sözleşme maddesinin uygulamada nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Muhtemelen belirledikleri bir tarihe kadar elindeki hisseleri getirenlerin hisseleri İş Bankası müessis hisseleriyle değiştirileceği ilan edilmiştir. Bu durumda Osmanlı Donanma Cemiyeti’nin 155 adet, İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkezinin 50 adet, Sultan Mehmet Reşat’ın 1 adet İş Bankası müessis hissesi bulunmalı. Dolayısıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti kapatıldığına göre 50 adet İş Bankası hissesine ne oldu, Osmanlı Donanma Cemiyeti 155 adet hisseyi aldı mı ve en ilginci Sultan Mehmet Reşat’a ait olması gereken 1 adet İş Bankası müessis hissesi kanunla sürgün edilen mirasçılarına verildi mi?
Bu konular günümüzde geçiyor olsa ticarî sır veya kişisel verilerin korunması kanunuyla saklanabilir. Fakat bu hadisenin üzerinden 97 yıl geçti ve bu konu artık tarih biliminin konusudur. Bu soruların muhatabı olan kuruluş halen varlığına devam ettiğine göre burada sorduğum soruları açıklığa kavuşturmalıdır. Türkiye finans tarihinin en ilginç vakalarından biri olan bu birleşmenin bunun gibi bazı ayrıntıları hâlâ gün yüzüne çıkabilmiş değildir.
15 Temmuz’un faili kimdi?
Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün sekizinci yılını idrak ediyoruz. Tam sekiz yıl önce Türkiye alçakça ve canice bir darbe teşebbüsüne sahne oldu. Bu teşebbüs alıştığımız ve tüm dünyada adet olduğu üzere standart bir askerî güç tarafından gerçekleştirilmedi. Elbette darbede ana görevler askerlerdeydi. Topluma görünen darbeci aktörler ordu mensuplarıydı. Askerî imkânlar kullanıldı. Askerlere vatan savunması için emanet edilmiş silahlar halka çevrildi. Uçaklar ve helikopterler halkı hem korkutmak hem de yer yer bombalamak ve öldürmek için devreye sokuldu. Ancak, darbenin beyni ve planlayıcısı askeriye dışındaydı. Bu darbe bu bakımdan daha önceki darbelerden farklıydı. Darbe teşebbüsünün arkasında sivil veya sivil görünümlü bir güç yatmaktaydı. Bu darbenin anlaşılabilmesi için öncelikle bu gücün şifrelerinin çözülmesi gerekiyor.
Bu darbeci yapılanma aslında hem sivil toplum hem de devlet içine gömülüydü. Dışa verdiği görünüm siyasetten uzak sanılan, işi daha ziyade dindar gençleri eğitmek ve on yıllarca dışlandıkları kamu görevlerine hazırlamak olarak görülen bir yapılanmaydı. Aslında ve özünde ise o başka bir şeydi. Her şeyden önce bir guru grubu veya bir dinî gruptu. Başka bir açıdan bakınca tipik bir totaliter yapılanmaydı. Totaliter grupların tüm özelliklerini bünyesinde taşımaktaydı. Bir tek adam grubuydu. Tek adamın her şey olduğuna ve hiçbir şeyin onun düşünce ve ulaşım menzili dışında kalmadığına inanmaktaydı. Grup öcüsü olan F. Gülen görünürde “other worldly” bir şahıstı. Bu dünyadan hiçbir talebi ve beklentisi olmadığı izlenimi vermekteydi. Aslında ise güce bir anlamda tapmaktaydı. İnananlarına göre önemli olan mutlak gücün tek kişi olarak onun elinde toplanmasıydı. Bunun sadece Türkiye için değil tüm dünya içim de kurtuluşa giden bir yol olduğuna inanılmaktaydı. Bu grup bir diğer yönüyle de bir istihbarat örgütüydü ve dünya istihbarata örgütleri ilişkileri platformunda yerini almıştı. Doğal olarak, kedisinden daha zayıf gördüklerine karşı acımasız ve daha güçlülere karşı itaatkârdı.
Bu örgüte bugün FETÖ adını veriyoruz. Bu adlandırma onunla mücadelede işimizi kolaylaştırıyor. Diğer taraftan da bu yapılanmanın gerçekten teröre bulaşması söz konusu. Bunun uzun zaman boyunca fark edilmesinin nispeten zor olmasının sebebi, meselâ PKK’dan farklı olarak, elemanlarının devlet içinde ve devlet görevlerinde bulunması. Bu insanlar resmî sıfatlara sahiptiler. Bazen resmî üniforma giyiyorlardı. Yaptıkları tüm icraatlar bir devlet faaliyeti gibi görünüyordu. Aslında ise örgütün çıkarları ve hedefleri istikametinde çalışıyorlardı. Emirlerini devlet hiyerarşi içindeki amirlerinden değil örgüt içindeki amirlerinden alıyorlardı.
Darbelere karşı dersler
15 Temmuz darbe teşebbüsünün önlenmesinin sadece Türkiye için değil tüm dünya için de çok önemi olduğunun altını tekrar tekrar ve kalınca çizmekte fayda var. O kadar ki, artık darbeler neredeyse 15 Temmuz öncesi ve 15 Temmuz sonrası diye ikiye ayırılabilecek. Bunun ana sebebi darbelere karşı direnmenin ve darbeleri önlemenin harika bir örneğinin 15-16 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’de gerçekleştirilmiş olması. Bu darbeleri önleme örneği bir model olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde tekrarlanabilir. En son Latin Amerika ülkesi Bolivya’da bir darbe teşebbüsü oldu. Bir grup asker silahlarıyla sokaklara çıktı ve siyasileri hedef haline getirmeye çalıştı. Buna karşılık, seçilmiş devlet başkanı halkı sokaklara çıkarak darbeye direnmeye davet etti. Çağrı üzerine insanlar sokaklara döküldü ve darbeciler başarısız oldu. Askerler kışlalarına dönmek zorunda kaldı. Darbenin başını çeken emekli general ve aktif görevdeki bazı subaylar göz altına alındı. Bu direniş Türkiye’de 15 Temmuz darbe teşebbüsüne karşı gerçekleştirilen direnişin bir tekrarıydı.
Demokratik meşruiyet ve darbeler
Demokrasi mükemmel bir rejim değil, ancak, alternatiflerinden hayli iyi. Bunun sırrı onun liberal düşünce ile birleşmesi. Nitekim çağdaş demokrasilerin tam ve doğru ismi liberal demokrasidir. Liberal kelimesini daha doğrusu liberalizmin ona eklediği fikri ve değerleri ondan almak kaçınılmaz olarak demokrasiden uzaklaşmaya yol açmaktadır. Liberal düşünceden ilhamlarla demokrasi insan haklarını korumak ve devletin alanını sınırlı tutmak bakımından mevcut alternatiflere göre daha üstün. Başka bir deyişle demokrasi kusurlu ama mevcut alternatifler arasında en iyisini temsil eden bir rejim.
Seçimle iktidara gelen siyasi partiler ve liderler de kusursuz olmaktan uzak. Bilerek veya bilmeyerek yanlış politikalara imza atmaları mümkün ve hatta bazen kaçınılmaz. Ancak, seçimle gelmiş iktidarların olağan şartlarda yine seçimle gönderilmesi demokrasinin temel kuralı. Bu mümkün olduğu sürece onara karşı silaha baş vurmak yanlış. Çünkü çekilen silah sadece iktidara değil aynı zamanda demokrasiye ve halkın tercihlerine de doğrultulmuş olmakta.
Bu ilginç bir vakayı oryaya çıkartıyor. Tepeden tırnağa silahlı ordu birliklerinin karşısına elinde hiç silah bulunmayan veya silahlanma bakımından onunla karşılaştırılamayacak kadar zayıf durumda olan halk kitleleri çıkıyor. Sonunda yenen taraf silahlı kanat değil silahsız kanat oluyor. Bunun sebepleri neler olabilir?
Sanırım ilk ve en önemli sebep meşruiyet ile alâkalı. Seçimle iş başına gelen iktidarlar halkın olurunu almakla aynı zamanda büyük bir meşruiyet kazanıyorlar. Bu onları silahlı güçlere karşı öne çıkarıyor. Bu meşruiyet, resmî bir yapılanma olsa bile, darbeci orduları silahı çetelere dönüştürüyor.
Bir diğer sebep iktidara yönelik saldırının tüm halka karşı yapılmış olması. Darbeciler bir bakıma halkın yanlış siyasî tercih yaptığını iddia etmekte. Halk kitleleri arasında darbeyi destekleyenler olabilir ama bu tavırları onların desteğini alarak iktidara gelecek siyasi ekiplerin de ilerde benzer darbelerle karşılaşmasına hak ve zemin kazandırır. Başka bir deyişle darbe yapan aslında kendi ayağına sıkmış olur. Bu yüzden bir darbeye destek vermek bir bakıma bütün darbelere yol açmak anlamına gelir.
Üçüncü sebep şimdiye kadar hemen hiçbir ülkede başarılı olmuş bir askerî yönetim bulunmaması. Askerî darbe bir iktidarı iş başından uzaklaştırabilir. Bunun birçok örneği var. Ama herhangi bir ülkenin askerî yönetim altında daha iyiye gitmesi söz konusu olamaz. Büyük bir ihtimalle her şey daha kötüye gider. Bunu darbeleri tecrübe etmiş ülkelerdeki -mesela Türkiye’deki- halklar gayet iyi bilmektedir. Bu durum, bir ölçüde de olsa, askerlerin meslekî formasyonu ile ilgilidir. Dünyayı silahların açısından gören insanların toplumsal hayatın gerçeklerini tam olarak anlaması ve buna uygun politikalar yürütmesi, eğer imkânsız değilse, çok zordur. Demokrasinin kazancı
15 Temmuz ‘da harika bir direniş gerçekleştiren Türkiye halkı darbelerin nasıl önlenebileceğinin çok güzel bir örneğini ortaya koydu. Artık bu ülkede potansiyel darbeciler darbe yapmaya girişmekte çok daha isteksiz olacaktır. Halkın direnmesi ihtimalini asla gözden uzak tutamayacaktır. Bu gerçek darbe teşebbüsleriyle muhatap olan siyasetçileri de cesaretlendirecek ve darbelere karşı direnmelerini teşvik edecektir. Ayrıca, Türkiye’nin sergilediği darbe önleme teknikleri de, en son Bolivya’da örneği görüldüğü üzere, hemen hemen tüm dünyada kullanılacaktır. Kısaca, Türkiye demokrasisi ve genel olarak demokrasi 15 Temmuz darbe teşebbüsünden çok kazançlı çıkmıştır.
.
Daron Acemoğlu özellikle kalkınma ekonomisi alanındaki çalışmalarıyla dünyanın saygın ekonomistlerinden biri. Ekonomik süreçleri derinlemesine analiz ederek toplumların nasıl şekillendiğine odaklanan Ulusların Düşüşü ve Dar Koridor eserleri Türkiye’de geniş bir okuyucu kitlesine hitap etti. Bu iki kitabı keyifle okumuş biri olarak, Daron Acemoğlu’nun Simon Johnson ile birlikte kaleme aldığı İktidar ve Teknoloji kitabını da okudum.
Öncelikle son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. İktidar ve Teknoloji kitabını okumanızı tavsiye ederim. Pek çok açıdan sizi uzun uzun düşünmeye sevk edecek ve halihazırda bu konular üzerinde düşünüyorsanız bakış açınızı genişletecektir.
Kitabın aslında makul bir tezi var: Teknoloji mutlaka insanlığın yararına değildir. Teknolojik ilerleme toplumun refahını arttırma potansiyeline sahip olmasına rağmen bunu her zaman yapmaz ve çoğunlukla güç ve servetin belirli kesimlerde yoğunlaşmasına ve eşitsizliğin artmasına yol açar. Sanayi devrimi sonrasında işlerin makinelerle yapılmasını sağlayan teknolojiler işçiler için kötü sonuçlar doğurmuş, işsiz kalmalarına yol açmış, alternatif iş fırsatları yaratmamıştır.
İlk bakışta bu cazip bir fikir gibi görünüyor. Kitap ilk iki bölümde bu tezin ana hatlarını çiziyor. Bu bölümleri okurken kitabın geri kalanı hakkında heyecanlandığımı hissettim. Ancak sonraki bölümler teknolojinin getirdiği kazanımların toplumun geneli tarafından paylaşılmadığı durumları içeren “özellikle seçilmiş” örneklerden oluşan bir hatıra defteri gibi. Kitabın teknolojik gelişime dair sunduğu tarihsel yolculuk Orta Çağ’da saban ve su değirmeninin icadından, buhar makinesi ve sanayi devrimine ve internet, dijital medya ve yapay zekaya kadar uzanan geniş bir aralığı kapsıyor.
Benim kitapla ilgili en büyük eleştirim, tarihsel örneklerin tamamen tezi doğrulamak üzere seçilmiş olması. Eğer teknolojinin insan refahına ve ekonomik kalkınmaya olan katkıları konusunda bir ön fikriniz yoksa, bu kitabı bitirince son derece karamsar bir teknoloji vizyonu edinmeye hazır olun. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir teori geliştirirken bu teoriyi destekleyen pek çok tarihsel örneği art arda sıralamak benim için yeterince ikna edici değil. Çünkü o zaman bu saf bir ideolojik propagandadır. Alternatifleri, karşıt örnekleri ve çözümleri de tartışmanız, konuya daha bütüncül bir perspektiften yaklaşmanız gerekir. Ne yazık ki bu kitapta yazarlar teknolojik ilerlemenin insanları (işçiler dahil) her yüzyılda daha uzun ve daha müreffeh bir yaşama kavuşturduğu gerçeğiyle pek ilgileniyor gibi görünmüyorlar. Halbuki kendi tezlerini desteklemek için sundukları örneklerde bile teknolojiyi geliştirmenin insanlara daha uzun ve zengin bir yaşam sunduğuna dair pek çok örnek var. Ama bu kitapta sadece olumsuz örneklere odaklanarak genel bir kanıya varma yanılgısına düşmemiz çok olası.
Tarihte teknolojik ilerlemenin her zaman toplumların refahına katkı sağlamadığına, hatta bazı örneklerde insanlık için olumsuzluklara yol açtığına katılabilirim. Örneğin otoriter rejimlerde böyle olmuştur. Günümüz anlamıyla insan hakları, sosyal güvenlik vb. nosyonların olmadığı bir tarihte böyle olmuştur. Uzmanlık alanlarının az, işlerin çeşidinin kısıtlı olduğu bir dünyada böyle olmuştur. Yazarların bunu ispatlamak için seçtiği tarihsel anekdotların hepsi çok ilginç (ve çoğunlukla üzücü), ama bugünle kıyaslanabilir olmaları çok mümkün değil. Bir teknolojinin toplumsal refahı arttırma kapasitesi elbette bu teknolojilerin nasıl kullanıldığına ve kimler tarafından kontrol edildiğine bağlıdır. Dolayısıyla “teknolojinin otoriterlikle veya barbarlıkla birleşince kötü bir şeye dönüşeceği ya da insan refahına katkı sağlamayacağı ” pek de ilginç bir iddia gibi durmuyor.
Örneğin yazarlar, Panama Kanalı inşaat sürecini inceleyen bölümde büyük teknolojik vizyonların nasıl felaketlerle sonuçlandığını anlatıyorlar. Bu örneği “teknolojik vizyonlar her zaman toplumun yararına olmayabilir, felaketlere yol açabilir” tezini desteklemek için oldukça detaylandırıyorlar. Buna göre Süveyş Kanalı’ın inşa eden Lesseps, büyük bir özgüvenle Panama Kanalı inşasına girişmiş, pek çok yatırımcı ve devleti bu kanalı başarıyla inşa edeceğine ikna etmişti. Ancak Panama Kanalı inşaatında Lesseps’in hatalı teknoloji vizyonu ve teknik hatalarının sonucu Mısır’ın fakir köylerinden toplanıp zorla çalıştırılan 20 Bin işçinin bulaşıcı hastalıklardan ölümü, projenin iflası ve yatırımcıların ekonomik çöküşü olmuştu. Panama Kanalı inşaatının başarısızlığı, devlet gücünün açıkça kötüye kullanılması, köleliği andıran zorla çalıştırma uygulamaları ve günümüz hukuk sistemlerinde suç olarak kabul edilecek bir yatırım dolandırıcılığı vakası olarak değerlendirildiğinde, bu örnek aslında teknoloji ve iktidar ilişkisini anlamak için yeterince güçlü bir dayanak sunmaz. Evet, günümüzde büyük teknolojik yatırımlar başarısız olabilir, iflas edebilir, ancak piyasa ekonomisi bütün aktörler için bu süreçten ders çıkarmayı ve kaynakları en verimli şekilde kullanmayı öğretme konusunda benzersiz bir kapasiteye sahiptir. Süveyş Kanalı’nda projenin başarısının ardında aslında elde kalan hisselerin Mısır Valisi’ne satılması, Napolyon tarafından kayırılan projeye büyük tazminatlar ödenmesi, tahvil satışlarına sunulan siyasi destekler vardı (s. 64). Bunu dikkate alınca Panama Kanalı’nın inşaatında görülen “yüksek risk alma davranışı” ve “gereksiz özgüvenin” de devlet gücünün desteğinin arkaya alınmasıyla manipüle edilmiş bir davranış olduğu çok açık. Kitapta da vurgulandığı üzere tüm bunların nedenleri aslında sadece “gerçek anlamda bir cumhuriyet rejimi altında yaşayıp yaşamadığımızda ve sosyal güçte gizli” (s. 69). (Ekonomistler için sosyal gücün etkisini keşfetmek heyecan verici bir an olmalı!)
Yine kitabın tespitlerinden biri teknolojik ilerlemenin yarattığı otomasyonun işçiler için doğurduğu kötü sonuçlar. Tarih boyunca geliştirilen pek çok teknolojinin üretimde otomasyonu arttırarak işçiler için iş fırsatlarını azalttığını, ama iddia edildiği gibi bu işçiler için yeni iş fırsatları yaratmadığını söylüyorlar. Bundan sonra da teknolojinin pek çok kişiyi işsiz bırakacağı bir geleceğe doğru gittiğimiz iddia ediliyor. Ancak bu görüş serbest piyasanın dinamizmini tamamen oyunun dışına çıkardığımızda geçerli olacaktır. Şu bir gerçek ki tarihin çok farklı bir dönemindeyiz artık. İşçilerin yaptığı iş çeşidinin bugünkünün belki binde biri kadar az olduğu bir dönemde yeni teknolojiler, işsiz kalanlar için hemen başka iş fırsatları yaratmamış olabilir. Ancak çok daha fazla uzmanlaşma ve iş çeşidine sahip olduğumuz, eğitimin, ulaşımın, haberleşmenin daha yaygın olduğu 21. yüzyıl için bunun önemli bir tespit olmadığını düşünüyorum. Örneğin bugün “daktilo tamirciliği” diye bir meslek yok ve hiç birimiz “daktilo tamircilerinin işsiz kaldığı, bilgisayarların daktilo tamircilerini işsiz bıraktığı” gibi bir şeyden yakınmıyoruz (Bkz. Schumpeter), çünkü bilgisayarlar olmasaydı daktilo tamircisi olacak kişilerin çoğu şu anda bilgisayar tamircisi oldular. Ya da hiçbirimiz tekstil makinecilerinin terzileri işsiz bıraktığından söz etmiyoruz, çünkü bundan 100 yıl önce toplumda işsiz kalan terziler artık yaşamıyor ve kimse artık terzilik öğrenip sonra “Tekstil makineleri işimizi çaldı” diye veryansın etmiyor. Çünkü artık terzilere olan talebin azalmasına bağlı olarak terzi sayımız da azalıyor. Haliyle yazarların “Teknoloji işçilerin iş fırsatlarını ellerinden alıyor, devletin buna karşı daha fazla regülasyon çıkarması gerekir” tespitinin hiç ikna edici olmadığını düşünüyorum. Çünkü sırf işçiler için daha fazla iş fırsatı yaratmak için teknolojik otomasyonu yavaşlatarak kendimizi “daha verimsiz” çalışma yöntemlerine mahkûm etmek için bir sebep göremiyorum.
Kitabın bir diğer önerisi işleri teknoloji kullanarak daha verimli şekilde yapan şirketlere sunulan vergi indirimlerinin “işleri otomasyonla yapmayan şirketlere” de sunulması. Yani temel fikir, “10 kişinin yapacağı işi 1 makineyle daha verimli bir şekilde yapan şirkete vergi indirimi yapıyorsak, 10 kişi çalıştırarak yapan şirkete de vergi indirimi yapın”. Peki, “işleri daha verimli şekilde yapmak için” sunulmuş bir mekanizmayı zayıflatmak istediğimize emin miyiz? Bu iki iş yapış biçimi arasındaki verimlilik farkını sadece vergi indirimiyle giderebilir miyiz? Şirketlerin otomasyona yönelmesinin tek sebebi vergi indirimi kazanmak olmasa gerek. Yine bir diğer öneri olarak sunulan “çalışanların mevcut işlerdeki üretkenliğini arttırmak” (s. 367) da çok makul bir öneri değil. Çünkü Otomasyona yatırım yapan firmalar, işleri daha düşük hata ile, daha yüksek hızda ve daha düşük işgücü maliyetiyle yürütmenin avantajını elde etmek için bu yola başvuruyorlar. Diğer yandan teknolojik ilerlemelerle birlikte iş süreçleri ve beceri gereksinimleri hızla değişiyor. Çalışanların üretkenliğini artırmak için yapılacak eğitim ve beceri geliştirme yatırımları, kısa vadede bazı kazanımlar sağlasa da, uzun vadede teknolojinin hızla gelişen ve sürekli değişen doğası karşısında yetersiz kalabilir. Sonuçta piyasa her zaman en verimli olanı arayıp bulacak ve oraya yönelecektir.
Kitap gereğinden fazla uzun (ama yazarların genel olarak tarzı böyle). Eğer 400 sayfa boyunca yazarların kendi görüşlerini desteklemek için özenle seçilmiş tarihsel örneklerle dolu argümanlarını okur ve son bölüme ulaşırsanız, burada sizi ütopyacı bir sol perspektif bekliyor. Çünkü yazarlar kitapta eleştirdikleri pek çok şey için geliştirilmiş piyasa temelli ve rekabete dayalı alternatiflerin üzerinde pek durmuyorlar. Eğer piyasa ekonomisi bu sorunlara çözüm değilse bile neden değildir? Bu konudaki açıklamalar kitaptaki tarihsel örneklerin sahip olduğu detaycı incelemeden yoksun. Teknolojinin otomasyon yaratıp “işgücünün iş fırsatlarını azaltması”, “bütün teknolojilerin toplum yararını gözetmemesi” gibi problemler için daha fazla regülasyon ve devlet müdahalesi, zenginlerden daha fazla vergi alınması, otomasyona karşı işçilerin sendikalar tarafından daha fazla korunması, büyük teknoloji şirketlerinin küçük parçalara ayrılmaya zorlanması gibi öneriler var (ki yazarlar liberteryen ekonomik perspektifin -ve tarihsel gerçeklerin- bu fikirlere verdiği çarpıcı yanıtlara pek ilgi göstermiyorlar). Evrensel temel gelir, negatif gelir vergisi gibi daha piyasa temelli çözümleri ise kibarca reddediyorlar.
Ortada teknoloji kaynaklı bir sorun varsa bile yazarların önerilerinin “beklenmedik daha kötü sonuçları” olacaktır, ama yazarlar bu sonuçlar konusunda fazlasıyla iyimser. Halbuki otomasyonun devlet eliyle yavaşlatılması teknolojik ilerlemenin getirdiği verimlilik ve refah artışlarından toplumun mahrum kalmasına neden olabilir. Kamusal politikalar teknolojik yeniliklerin getirdiği faydaları sınırlayabilir. Piyasaların bu süreçte kendi kendini düzenlenmesine izin verilmelidir. Örneğin yazarlar meslek eğitimlerinin özel sektör tarafından yeterli ilgi görmemesi nedeniyle devletin bu konuda sevk ve idare konumunda olması gerektiğini öneriyor. Ancak meslek eğitimleri konusunda devletin her zaman özel sektörün yönlendirmesine muhtaç olduğunu asla unutmamak gerekir. Devlet meslek eğitimlerinde neyin öncelikli olduğunu bilemeyecek kadar hantal ve bürokratik bir yapıdır. Dolayısıyla kitapta “otomasyona alternatif ödüllendirme” olarak düşünülen vergi indirimleri, mesleki eğitimde kamu-özel sektör işbirliğini teşvik etmek için kullanılırsa çok daha etkili olur kanaatindeyim.
Kitabın dijitalleşme ve yapay zekâ ile ilgili bölümlerini ilgi çekici buldum. Bu konuda bireysel olarak daha bilinçli olmamı sağlayan öğretici bilgiler var. Ancak burada da abartılı bulduğum tezler söz konusu. Örneğin yazarlar dijital reklamların “kişiye özel” hale gelmesinin tamamen kötü bir şey olduğunu ve bu nedenle dijital reklam işiyle uğraşan platformlar için bu işin cazibesini azaltacak ek vergiler konması gerektiğini savunuyorlar. Dijital reklamlara neden düşman olmalıyız gerçekten? Yazarlar televizyonların “reklamları kişiselleştiremedikleri” için böyle bir önleme gerek olmadığını, bunun sadece dijital ortamda gerekli olduğunu savunuyorlar. Yani televizyonda hiç ilgimi çekmeyen pek çok ürünün reklamını izlemem değil, dijital ortamda “ilgimi çeken ürünlerle ilgili bana reklam sunulması” vergiyle cezalandırılması gereken bir konu (üstelik bunu büyük oranda engelleme şansım da varken). Neden? Kaldı ki vergi koymak teknoloji şirketlerinin bu işten vazgeçmesini sağlamaz, muhtemelen fiyatlarını yeniden düzenleyerek yollarına devam ederler.
Kitabın “Dijital hasar” bölümü, ilk hackerların bilgiyi kontrol etmek isteyen büyük şirketlerden nefret ettiklerini ve “tüm bilgilerin ücretsiz olması gerektiğine” inandıklarını söylüyor. Buna göre mevcut yazılım geliştirme evreni, başlangıçtaki kahraman hacker etiğine tamamen aykırı, çünkü artık IBM, Microsoft, Apple bütün işleri otomasyona yönlendiriyorlar ve böylece toplum yararına aykırı davranıyorlar. Bu karamsar vizyonu doğru kabul etsek bile yazarların buna ne gibi bir çözüm önerisi sundukları anlaşılmıyor. 30 yıl önceki hackerları kahramanlaştırmamız ve bugünkü yazılım vizyonunu onların ahlaki onayına sunmamız mı gerekiyor? Kaldı ki günümüzde de hala büyük şirketlerin hakimiyeti dışında süren bir yazılım çerçevesi mevcut. Pek çok açık kaynaklı yazılım var ve bunların daha fazla olmasının önünde hiçbir engel yok. Hatta bu bireysel girişimlerin bazen büyük şirketlerle rekabet edecek hale geldiğine dair çok sayıda örnek var (Bunun müşevviğinin de -tek başına- hackerların ahlaki değerleri değil, yine dijital reklamcılık sektörünün sunduğu maddi olanaklar olduğunu dikkate almak gerekir).
Kitapta sunulan önerilerden biri de “devletin toplum yararına olan teknolojik gelişmeleri sübvanse etmesi, özel sektörü ‘işçi dostu’ teknolojilere yönelmeye teşvik etmesi”. (Batı bunu yaparsa dünyanın geri kalanı da yapar şeklinde bir varsayımları var). Yazarlar bunun piyasa ekonomisinin bir gereği olduğunu söylüyorlar (ki Daron Acemoğlu’nun uzmanlığını dikkate aldığımda bunun nasıl yazılabildiği konusunda gerçekten şaşkınım). Yine bir başka bölümde devletin yeşil teknolojileri desteklemesi öneriliyor. Ama tüm bunlar devletin bir teknolojiyi desteklerken hangi somut ve isabetli kriterlere dayalı olarak nasıl karar vereceği konusunda net bir yol haritası çizmiyor. Bu yöntemi izlemeyi başarsak bile devlet sübvansiyonlarıyla teknolojik ilerlemeyi toplum yararına kanalize etmeye çalışmanın pek çok beklenmedik sonucu olacaktır:
Sübvansiyonlar piyasanın doğal işleyişini bozarak kaynakların doğal dağılımını bozar.
Sübvansiyonlar çoğunlukla siyasi çıkar ve baskı gruplarının etkisi altındadır. Bu etkenler kaynakların etkisiz ve verimsiz şekilde dağıtımına neden olacaktır (sanırım tarih bunun örnekleriyle doludur).
Sübvansiyonlar şirketlerin buna güvenerek normalde almayacakları riskler altına girmelerine ve başarısız olma riskini daha fazla göze almalarına yol açabilir. Piyasa mekanizmaları başarılı ve başarısız projeleri ayırt etme konusunda bürokrasiden muhtemelen daha etkili iç süreçlere sahiptir.
Sübvansiyonlar doğal olarak haksız rekabet yaratacaktır. “Toplum yararına olduğu düşünülen” teknolojik yatırımlar devlet desteğiyle normalde sahip olmayacakları avantajlara sahip olacaklardır. Peki bir teknolojinin toplum yararına olduğunun kriteri nedir? Örneğin “sosyal medya toplum yararınadır” veya “değildir” önermelerinin her ikisi için de yeterince argüman sunabiliriz. Belirli bir teknoloji bazı alanlarda işleri azaltırken, başka şekillerde yeni istihdam fırsatları yaratıyor olabilir. Belirli bir teknoloji toplumun bir kesimine yarar getirirken, başka bir kesimi için yararsız/zararlı olabilir. Son kararı kim, nasıl, neye/kime göre verecektir?
Belirli bir teknolojinin toplum yararına hizmet edip etmeyeceğine dair devletin karar alım süreçlerinin piyasa aktörlerinden daha başarılı olacağına inanmamız için bir sebep yok.
Sonuç: Kitabı dünya tarihinin bir yönünü ele alıp sunan bir eser olarak görerek okuyabilirsiniz. İlgi çekici ve öğretici tarihsel anekdotlar okumaya değer. Yine kitabın en güzel kısımlarından biri de sonundaki uzun bibliyografik bölüm. Bu bölümde pek çok ilgi çekici kitap, makale ve dijital kaynakla tanıştım. Ancak kitabın temel tezi ve bunu ispatlamak için seçici şekilde kitaba dahil edilen örneklerin ikna edici olması için 1) daha önce bu konuda hiçbir ön fikre sahip olmamak, 2) halihazırda zaten yazarlarla aynı fikirde olmak gerekiyor. Eğer bu iki gruptan birine dahil değilseniz İktidar ve Teknoloji sizin için farklı ve uzun bir distopya kitabı olacaktır.
Türkiye’nin gündeminde mühim bir konu var: Instagram’a erişim engeli. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), Instagram’a toplu erişim engeli getirdi. Hiç şüphe yok ki bu karar ifade özgürlüğünü ihlâl ediyor.
Sosyal medya şirketlerinin ikiyüzlü politikaları yeni değil
Sosyal medya şirketleri, 7 Ekim’den itibaren, İsrail yanlısı paylaşımları ön plana çekerken, Filistin destekçilerinin paylaşımlarını topluluk kuralları ya da algoritmik hata bahanesiyle sansürlemektedir. İnsanlar, şiddeti teşvik ettiği için değil; soykırımın sona ermesini ve Filistinlilerin özgür olmasını savundukları için sansüre maruz kalmaktadır. Ne yazık ki, bu şirketler, işlerine gelmeyen her ifadeyi “şiddet” ve “yanıltıcı bilgi” olarak değerlendirmektedir. İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım görüntülerini paylaştığım ve siyonizmi eleştirdiğim için benim de Instagram, X hesaplarım birçok kez kısıtlandı ve paylaştığım içerikler kaldırıldı. Hesaplarımın kısıtlanmasına rağmen, kendi özgür irademle hesap oluşturduğum platformlar tarafından sansürlendiğim için, ifade özgürlüğümün ihlal edildiğini iddia etmedim. Çünkü ifade özgürlüğü hakkı, kimseye başkalarının ne söylediğinizi duyabileceği bir platform sağlama sorumluluğu getirmez.
Instagram, her ne kadar iletişim sunan bir şirket olarak bilinse de, reklam şirketidir.
Sosyal medya şirketleri kullanıcılara reklam sunma karşılığında ücretsiz iletişim hizmeti sunarlar. Bu şirketler özel şirketlerdir. Örneğin, Instagram’ın içerik kurallarını onaylamayan kullanıcılar platforma üye olamaz. Ancak, kullanıcıların onaylamadığı içerik politikalarının Instagram’a hiçbir maliyetinin olmadığı düşünülemez. Kullanıcılar sosyal medya platformlarında hesap açmadıklarında şirket iflas riskiyle karşı karşıya kalır. Bu durumda, Instagram’ın ticari davranışları üzerinde bir düzenleme gerçekleşmiş olur. Ancak, bu düzenleme tüketicilerin tercihleri aracılığıyla uygulanır. Instagram platformunda içerikleri silinen veya sansürlenen kullanıcılar Facebook, X ve TikTok gibi diğer sosyal medya platformlarında hesap açarak düşüncelerini ifade edebilir. Ancak piyasadaki bütün sosyal medya şirketlerinin paylaştığımız içerikleri yayınlamadığı bir durumda bile ifade özgürlüğümüzün olmadığını iddia edemeyiz. Çünkü şirketler olmasa da ifade özgürlüğü hakkımız mevcuttur.
İfade özgürlüğü nedir?
İfade özgürlüğü, bireylerin serbest bir şekilde bilgilere, haberlere ulaşabilmesi ve bunları çeşitli yol ve yöntemlerle, başka bir birey veya devlet tarafından engellenmeden başkalarına aktarabilmesidir. Bireylerin kendilerini ifade etmeleri için, başkalarının onlara araç sağlama yükümlülüğü yoktur. Bunun sebebi, ifade özgürlüğün negatif özgürlük olmasıdır. Hükümetlerin veya şirketlerin bireylere ifade özgürlüğünü sağlamak için araç sağlama yükümlülüğü yoktur. Tıpkı bir gazetenin herhangi bir kişiye bir köşe yazısı yazma imkânı vermekle yükümlü olmadığı gibi. Örneğin, bu yazımın Yeni Birlik gazetesi tarafından yayımlanmaması durumunda ifade özgürlüğümün engellendiğini ileri süremem. Farklı bir gazetede yazabilirim. Kimse herhangi bir şirkette çalışmak zorunda olmadığı gibi, şirketler de kimseyi çalıştırmak zorunda değildir. Bu durumda gazete köşemde yazımı yayınlayamadığım için ifade özgürlüğümün engellendiğini söylemek ne kadar yanlışsa, sosyal medyada içerikleri sınırlanan kullanıcılar için de bunu söylemek yanlıştır. Bu sebeple, demokrasilerde medyada çeşitlilik hayatidir. Ancak, hükümetten benim hangi konular hakkında yazacağıma dair gelen müdahaleler ifade özgürlüğümü ihlal eder. Bununla birlikte, bilgiye erişim, ifade özgürlüğünün en önemli unsurudur. Hükümetin bireylerin bilgiye erişim için kullandıkları araçlara sınırlama getirmesi ifade özgürlüğünü ihlal eder.
Instagram’ın bireylere ifade özgürlüğünü sağlamak için araç sağlama yükümlülüğü yoktur
Birçok kişi, sosyal medya platformlarında ifadelerinin şirket tarafından sınırlandırıldığında veya hesaplarının askıya alındığında ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini düşünür. Ancak, sosyal medya platformları, içerik kurallarını (evet yanlı bile olsa) kendileri belirleme hakkına sahiptir. Bu nedenle sosyal medya şirketlerinin kullanıcıların içeriklerini sınırlaması, ifade özgürlüğü ihlali olarak değerlendirilemez. Kullanıcılar, Instagram’ın içerik kurallarını yanlı buluyorlarsa ve ifadelerinin sansürlenmesini istemiyorlarsa tepki olarak Instagram hesabını silebilir. Ancak hükümetin Instagram’ın sansür politikasını doğru bulmadığı için platforma erişim engeli getirmesi ifade özgürlüğünü ihlal eder. İfade özgürlüğü sınırsız (mutlak) bir niteliğe sahip değildir. Hükümetler sosyal medya platformlarındaki içeriklere sınırlamalar getirebilir. Çünkü, sosyal medya platformlarındaki içeriklerin gerçek hayata etkisi vardır. Platform üzerinde paylaşılan içeriklerde kişilerin hak ve özgürlükleri zarar görebilir. Dahası, ülkelerin ulusal güvenlikleri tehlikeye girebilir. Ancak bu sınırlamalar açık ve mevcut bir suça yönelik olmalı. Sınırlama, zararı önleme amacı taşımalı. İfade özgürlüğünü koruma gerekçesiyle ifade özgürlüğüne sınırlamalar getirebilir.
İfade özgürlüğünün önündeki en büyük engel masum görünen bu tür gerekçelerdir
İfade özgürlüğü ve sosyal medya konusunda kafalar karışık. Birçok kişi Instagram’ın kapatılma gerekçesinin İsrail tarafından şehit edilen Haniye’nin görüntülerinin sansürlenmesi olduğunu düşünüp bu karara karşı çıkan kişilere “Hükümet ifade özgürlüğümüze sahip çıktığı için Instagram’ı kapattı”, “Türkiye ifade özgürlüğümüzü kısıtlayan şirketlere meydan okuyor” diyerek akıl tutulması yaşadı ve erişimi kapattığı için hükümete teşekkür etti. Bazıları ise Facebook ve X gibi şirketlerin de Instagram gibi sansür uyguladığını ve onların da kapatılması gerektiğini savundu. İşin ironik tarafı bu düşüncelerini kapatılmasını istedikleri platformlarından yayınladılar. Diğer bir ironi ise, ABD’nin Tiktok’u yakın bir zamanda kapatmasına ses çıkarmayanların, Batı ülkelerindeki ifade özgürlüğü ihlallerini görmeyenlerin, İsrail’in Gazze’de binlerce masum insanı katletmesine ses çıkarmayanların Instagram’da paylaşım yapamayınca deliye dönmeleri. Bu kişiler düpedüz ikiyüzlü. İfade özgürlüğü, diğer hak ve özgürlükler gibi, özünde politik bir nitelik taşır. Bu nedenle, hükümetlerin ifade özgürlüğüne keyfi sınırlamalar getirmesine izin verilmemeli.
Sosyal medya ulusal güvenliğe tehdit oluşturabilir
Son dönemlerde ulusal güvenlik gerekçeleriyle hükümetler sosyal medya platformlarına sınırlamalar getiriyor. Gerçekten de bu konuda yazılan bir rapor, internet üzerinden yapılan terörist faaliyetlerin yüzde 90’ının sosyal medya araçları kullanılarak gerçekleştirildiği ortaya koydu. Birçok hükümet, askerlerin veya belli devlet yetkililerinin sosyal medya platformlarını kullanmalarını yasakladı. Türkiye de TSK personeline sosyal medya yasağı getirdi. Bu geç kalınmış ama çok doğru bir karardı. Bu yasanın askerlerin ve devlet yetkililerinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddia edilemez. Sosyal medya şirketlerinin ikiyüzlü politikaları ile mücadele etmek için yerli sosyal medya platformlarının çıkarılması teşvik edilebilir. Örneğin, bu şirketlerin sansür politikasını protesto etmeye devlet yetkilileri kendi hesaplarından başlayabilir. Ancak bu tür akıllıca bir tepki göremiyorum. Aksine, devlet yetkilileri, şirketlerin çifte standartlarının dünya için ortak bir sorun olduğunu, Türkiye’nin bunu kabul etmediğini ve Instagram’ı kapattıklarını, X hesaplarından kullanıcılaraduyurdular.
Soykırımın duyulmasında sosyal medya şirketlerinin payı büyük
İçerikleri sansürlenen kullanıcılar, sosyal medya platformlarındaki hesaplarını silerek şirkete tepkilerini ortaya koyabilirdi. Örneğin, Haluk Bayraktar iyi bir örnek. Facebook ve Instagram’ı, Filistin’e yönelik destek mesajlarını engellemesi üzerine protesto edip iki platformda da hesaplarını kapattı. Ancak çoğu kullanıcı bunu yapmadı. Ben de hesaplarımı kapatmadım. Aksine, sansüre rağmen, zaman buldukça sosyal medya hesaplarımdan Gazze’den gelen görüntüleri paylaşamaya devam ettim. Çünkü Filistin’de yaşanan soykırımın duyulmasında, sosyal medyada paylaşılan vahşet görüntülerinin payının büyük olduğunu düşünüyorum. Kullanıcılar, sosyal medyanın hızını ve evrenselliğini Filistin lehine çevirdiler. Sosyal medya şirketlerinin açık açık İsrail’i desteklemesine rağmen, uyguladıkları hiçbir sansür politikası, terör devleti İsrail’in çadırları yakmasını, hastaneleri bombalamasını, kafası kopmuş masum Filistinli çocukların görüntülerinin dünyaya yayılmasını önleyemedi. Erişim engelinin sebebi, kullanıcıların Filistin paylaşımlarının sansürlenmesi ise, platformu kapatmak, son derece yanlış bir karar olur. Bunun yerine hükümet, yerli sosyal medya şirketlerinin piyasaya sürülmesini teşvik edebilir, devlet yetkilileri sosyal medya hesaplarını kapatabilir veya vatandaştan sosyal medya hesaplarını gönüllü olarak kapatmalarını isteyebilir. Dikkat! Gönüllü olarak! Eğer hükümet Filistin sebebiyle değil de katalog suçlar gerekçesiyle Instagram’a erişim engeli getirdiyse, kaldı ki hangi katalog suçların olduğu hâlâ kamuoyuna açıklanmadı, sınırlanan içerik suça yönelik olmalı. Sonuç olarak, hükümetin Instagram platformunu erişime kapatması kabul edilemez. Hükümet umarım bu yanlış karardan döner.
John Locke’dan günümüze hakların felsefesini keşif
Çeviren: Kamil Sarı Redaksiyon: Büşra Sönmez
“What Are Individual Rights? Exploring the philosophy of rights from John Locke to the modern day”, 10 Aralık 2023, Foundation for Economic Education Commentary https://fee.org/resources/what-are-individual-rights/
Günümüzde haklar fikri çok sık dile getiriliyor. Günümüzün siyasi söylemine hakim olan iki hak türü vardır.
İlk olarak, barınma, sağlık ve eğitim hakkını içeren refah hakları vardır.
İkinci olarak, kadın hakları, işçi hakları, eşcinsel hakları ve trans haklarını içeren kimlik tabanlı haklar vardır.
Klasik liberalizmle (politik solun modern “liberalizmi” ile karıştırılmamalıdır) ilişkilendirilen daha az bilinen üçüncü bir türü de vardır. Klasik liberal paradigma genel olarak bir bireysel haklar felsefesi olarak tanımlanabilir.
Bireysel haklar paradigması son birkaç on yılda büyük ölçüde unutulmuş olsa da aslında diğer ikisinden çok daha eskidir ve modern dünyanın kurucusu niteliğindedir. Bu nedenle, giderek daha fazla kafa karıştıran bu konuya açıklık getirmek amacıyla, klasik liberal görüşü inceleyelim ve modern koşullarımızda nasıl bir rol oynayabileceğini görelim.
Bireysel Haklar: Klasik Liberal Gelenek
Haklara yönelik klasik liberal yaklaşım, en ünlü özetini Amerika’nın kurucu belgesi olan aşağıda verilen Bağımsızlık Bildirgesi’nde sunmuştur:
“Bu Gerçeklerin tartışmasız olduğuna, tüm İnsanların eşit yaratıldığına, Yaratıcıları tarafından belirli devredilemez Haklarla bahşedildiklerine ve bunların arasında Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk Arayışının da bulunduğuna inanıyoruz.”
Kurucu Üyeler bu formülasyonu geliştirirken, “liberalizmin babası” olarak adlandırılan John Locke’un (1632-1704) yazılarından büyük ölçüde yararlanmışlardır. Özellikle Locke’un liberal hükümet ve haklar felsefesini detaylandırdığı “Two Treatises of Government” adlı eserinden etkilenmişlerdir.
Bağımsızlık Bildirgesi ile Locke’un “Treatises” adlı eserinden alınan bu bölüm arasındaki paralellikleri düşünün:
“Doğanın durumu, herkesi yönetmeyi zorunlu kılan bir doğa yasasına sahiptir: ve bu yasa olan akıl, kendisine danışan tüm insanlığa, herkesin eşit ve bağımsız olduğunu, hiç kimsenin bir başkasına yaşamı, sağlığı, özgürlüğü ya da malları konusunda zarar vermemesi gerektiğini öğretir.”
Bu ve diğer bölümlerin açıkça ortaya koyduğu üzere Locke, Amerikan Devrimi’nin (fiziksel bir savaştan çok bir fikirlerin savaşı olan bir devrim) ana ilham kaynağıydı. Amerikan siyasi sistemi büyük ölçüde Locke’çu bir sistemdir. Dolayısıyla, Amerika’nın kuruluşunu çerçeveleyen hakların paradigmasını anlamak için geriye dönüp Locke’un haklar görüşünü anlamamız gerekir.
Peki Locke’un görüşü neydi? Kısacası Locke, hakların temelde mülkiyetle bağlantılı olduğunu düşünüyordu. Bir şeye sahipseniz, o şeyi uygun gördüğünüz şekilde kontrol etme ve kullanma hakkına sahipsinizdir ve diğerlerinin de bu hakka müdahale etmeme yükümlülüğü vardır.
Bu mülkiyet haklarının en başında öz-mülkiyet gelir; kendi benliğinize, yani bedeninize sahip olduğunuz fikri. Eğer bedeniniz istediğiniz gibi kullanabileceğiniz bir hak olarak size aitse, bu başkalarının (hükümet yetkilileri de dahil olmak üzere) bedeninizi kullanmanıza müdahale etmeme yükümlülüğü olduğu anlamına gelir. Özellikle, başkalarının bedeninizi tahrip etmesi, saldırması veya köleleştirmesi ahlaken yasaktır. Bu sizin yaşam, sağlık ve özgürlük hakkınızdır.
Siz de mal sahibi olabileceğinizden dolayı, başkalarının sizin mallarınızı çalmaktan, zarar vermekten veya başka bir şekilde kullanmanıza müdahale etmekten kaçınmak gibi ahlaki bir görevi vardır. Başka bölümlerde Locke bunu “mülk edinme hakkı” olarak adlandırmaktadır.
Jefferson’ın Bağımsızlık Bildirgesi’nde neden “mülk”, “mülkiyet” ya da “varlık” gibi ifadeler yerine “mutluluk arayışı” ifadesini kullandığı tartışılsa da Kurucu Üyelerin Locke’un haklar teorisinden yararlandıkları açıktır; bu teori büyük ölçüde mülkiyete dayalı bir teoridir: hem öz mülkiyet hem de dış kaynakların mülkiyeti. Onlara göre, bireysel hakların korunması öncelikle bireysel mülkiyet haklarının korunmasıyla ilgiliydi.
Bu hak görüşüyle ilgili vurgulanması gereken birkaç husus vardır. Bunlardan ilki, bu hakların ırk, cinsiyet, milliyet, meslek, soy ve benzeri unsurlardan bağımsız olarak tüm insanlar için eşit şekilde geçerli olmasıdır. Kurucu Üyeler pratikte bu idealin gerisinde kalmış olsalar da, hakların grup üyeliğine dayalı değil, birey için olması gerektiği ve evrensel olması, herkese uygulanması gerektiği fikrini ilk uygulayanlardan bazılarıydı.
Mülkiyet haklarının kayda değer bir diğer özelliği de kapsamlarının çok sınırlı olmasıdır. Yaşam hakkı basitçe cinayetten muaf olma hakkıdır. Sağlık ve özgürlük hakları da aynı şekilde saldırıya uğramama ve köleleştirilmeme haklarından daha fazlası değildir. Mülkiyet hakkı basitçe mallarınızın çalınmaması, zarar görmemesi ya da başka bir şekilde müdahale edilmemesi hakkıdır.
Bu hakların hepsi size yapılmaması gereken şeyleri içerdiğinden, siyasal filozoflar bunlara genellikle negatif haklar adını verirler. Kısacası, öldürülmeme, saldırıya uğramama, köleleştirilmeme ve soyulmama hakkına sahipsiniz.
Negatif haklar, başkalarının negatif yükümlülükleri olduğunu, yani belirli eylemlerden kaçınma yükümlülüğü olduğunu gösterir. Özellikle, insanların başkalarını öldürmekten, onlara saldırmaktan ve köleleştirmekten kaçınmak gibi ahlaki bir görevi olduğu gibi, başkalarını soymaktan kaçınmak gibi bir görevi de vardır.
Refah Haklarıyla İlgili Sorun
Klasik liberal bireysel haklar kavramını ortaya koyduğumuza göre, şimdi bu kavramın refah haklarıyla başlayan daha modern iki hak paradigmasıyla nasıl bir ilişki içinde olduğuna bir göz atalım.
Yeniden, refah hakları barınma, sağlık, eğitim, gıda ve temiz su gibi hakları içerir. Buradaki fikir, bu mal ve hizmetler temel ihtiyaçlar olduğu için, bunları herkese -genellikle hükümet aracılığıyla- ya da en azından kendi ihtiyaçlarını karşılayamayanlara sağlamak “toplumun” görevidir.
Refah haklarının mülkiyet haklarından farklı bir şekilde formüle edildiğini söylemeden geçmeyelim. Mülkiyet size belirli şeylerin yapılmaması hakkını ifade ederken, refah hakları sizin için belirli şeylerin yapılması hakkını ifade eder. Dolayısıyla, mülkiyet hakları negatif haklar olarak kabul edilirken, refah hakları pozitif haklar kategorisine girer.
Bu ayrım, söz konusu haklara karşılık gelen görevlere de yansıtılır. Pozitif haklar söz konusu olduğunda, başkalarından beklenen basitçe sadece bedeninize ve mülkünüze müdahale etmemeleri değildir. Artık size bir şekilde yardımcı olmak gibi pozitif bir görevleri vardır.
Haklar kulağa hoş bir kavram gibi geldiğinden, mümkün olduğunca çok sayıda hakkı savunmak cazip geliyor. Ne de olsa kim daha fazla hakka karşı olabilir ki? Sorun şu ki, bazı hak türleri birbiriyle çelişir ve bu yüzden karşılıklı olarak münhasırlardır. Ya birine ya da diğerine sahip olabilirsiniz ama ikisine birden sahip olamazsınız.
Örneğin, pozitif ve negatif haklar temelde birbiriyle uyumsuzdur. Her ikisi de kulağa hoş gelse de birazdan göreceğimiz gibi, biri ya da diğeri arasında seçim yapmak zorunda kalırız. Klasik liberalizm mülkiyetin negatif haklar geleneğine dayandığından, klasik liberaller refah hakları gibi pozitif hakları tamamen reddederler, çünkü bunları kabul etmek mülkiyet haklarını etkisiz duruma getirecektir.
Peki bu iki sistem nasıl uyumsuz olabilir? Bir örnek üzerinde düşünelim.
Diyelim ki benim yiyeceğim var ve siz açsınız. Benim yemeğim üzerinde hakkınız var mı? Başka bir deyişle, benim yemeğim üzerinde hak sahibi misiniz? Evet demek cazip gelebilir, ancak bunu yaparsak, yemeğim üzerinde hakkım olmadığı anlamına gelir.
“Hak” kelimesi burada kullanışlıdır. Mülkiyet başlığında olduğu gibi başlık kök kelimesine dikkat edin. Bu yiyeceğe “hakkınız” olduğunu söylemek, yiyeceğin haklı olarak sizin mülkünüz olduğu anlamına gelir. Ama eğer bu sizin malınızsa, benim malım olamaz. Sonuçta, ikimiz de bu yiyecek üzerinde mülkiyet hakkına sahip olamayız. Herhangi bir kıt kaynağın nasıl kullanılacağı konusunda sadece bir kişi son sözü söyleyebilir. Sadece bir kişi gerçek hak sahibi olabilir.
Dolayısıyla, aç bir kişinin başkasının yiyeceği üzerinde pozitif bir hakkı varsa, o zaman diğer kişinin yiyeceğinin alınmasından bağımsız olmak gibi negatif bir hakkı olamaz. Bir başkasının yemeğini almak ya hakkınız olanı almaktır ya da hırsızlıktır (hakkınız olmayanı almak). Yiyecek aynı anda hem hakkınız olan hem de hakkınız olmayan bir şey olamaz. Dolayısıyla, bu iki hak birbiriyle uyumsuzdur ve bunlardan yalnızca biri tutarlı bir şekilde desteklenebilir. Ayn Rand’ın dediği gibi, “Eğer bazı insanlar başkalarının emeğinin ürünlerine sahip olma hakkına sahipse, bu diğerlerinin haklarından mahrum olduğu anlamına gelir.”
Başka bir örnek vermek gerekirse, diyelim ki ben bir doktorum ve sizin benim sağlık hizmetlerime ihtiyacınız var. Benim emeğim üzerinde bir hakkınız var mı? Evet ise, bunun ne anlama geldiğini düşünün. Bu, bedenimin artık tamamen bana ait olmadığı anlamına gelir. Sonuçta benim hizmetlerime hakkınız var, bu da size yardım etmek için bedenimi kullanmam gerektiği anlamına geliyor. Bedenim o anda kısmen sizin mülkünüzdür. Bu yüzden, hizmetlerim üzerinde olumlu bir hakkınız olduğunu söylemek, hizmeti reddetmek için olumsuz bir hakkım olmadığını söylemektir.
Gördüğümüz gibi, pozitif haklar paradigmasının tamamı negatif haklar paradigması ile uyumsuzdur. Eğer insanlar başkalarının emekleri ve malları üzerinde hak sahibiyse, bu başkalarının kendi bedenlerini ya da mallarını uygun gördükleri şekilde kullanma hakkına sahip olmadıkları anlamına gelir. Öte yandan, eğer insanlar kendi bedenlerine ve mallarına haklı olarak sahipse, o zaman başkalarının bu mülk üzerinde hiçbir hak iddiası olamaz. Hükümet yasaları yoluyla bile olsa, bu şeylere kendi amaçları doğrultusunda el koyma hakkı yoktur.
19. yüzyıl siyaset filozofu Frédéric Bastiat, 1850 tarihli “The Law” (Hukuk) adlı eserinde pozitif ve negatif haklar arasındaki çatışmanın altını çizmiştir.
“Bay de Lamartine bir keresinde bana şöyle yazmıştı: “Sizin doktrininiz benim programımın sadece yarısı. Siz özgürlükte durdunuz; ben kardeşliğe gidiyorum.” Ben de ona cevap verdim: “Programınızın ikinci yarısı ilkini yok edecektir.” Aslında kardeşlik kelimesini gönüllülük kelimesinden ayırmak benim için imkânsız. Özgürlük yasal olarak yok edilmeden ve dolayısıyla adalet yasal olarak ayaklar altına alınmadan kardeşliğin yasal olarak nasıl uygulanabileceğini anlamam mümkün değil.”
Murray N. Rothbard 1982 tarihli “The Ethics of Liberty” (Özgürlük Etiği) adlı kitabında bu konuyu pozitif “geçimi sağlayacak maaş hakkı” örneği ile açıklamıştır.
“Bir insanın mülkiyeti üzerinde hakkı olduğunu söyleyebiliriz (yani mülküne müdahale edilmemesini isteme hakkı), ancak herhangi birinin “geçimi sağlayacak maaş almaya “hakkı” olduğunu söyleyemeyiz; çünkü bu, birilerinin ona böyle bir maaş vermeye zorlanması anlamına gelir ve bu da zorlanan kişilerin mülkiyet haklarını ihlal eder.”
Dolayısıyla, refah hakları gibi pozitif haklarla ilgili temel sorun, özgürlüğün özü olan negatif hakları kaçınılmaz olarak ihlal etmeleridir. İnsan haklarının koruması gereken asıl özgürlüklerine zarar veririler. Zorlamayı sadece kabul edilebilir değil, aynı zamanda övgüye değer hale getirirler.
Rothbard bu konudaki klasik liberal görüşleri şu şekilde özetlemektedir. “Gerçek ve sahte bir “hak” arasındaki hayati bir ayrım, birincisinin hiç kimse tarafından olumlu bir eylem gerektirmemesidir…” Rothbard, gerekli olan tek şeyin “müdahale etmemek” olduğunu söyler.
Bu hayati ayrım ne yazık ki geçtiğimiz yüzyıl boyunca bulanıklaşmış ve yaygın bir kafa karışıklığına yol açmıştır.
Başkan Franklin D. Roosevelt bu konuda en büyük suçlulardan biriydi. 1944 yılında yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında, “yeterli yiyecek, giyecek ve eğlence sağlayacak kadar kazanma hakkı”, “her ailenin iyi bir eve sahip olma hakkı”, “yeterli tıbbi bakım hakkı ve iyi bir sağlık elde etme ve bundan yararlanma fırsatı” ve “iyi bir eğitim hakkı” gibi “ekonomik hakları” güvence altına alacak bir “İkinci Haklar Bildirgesi” fikrini ortaya atmıştır.
Siyaset felsefecisi Charles Kesler bu hamle için çarpıcı bir açıklama yapmaktadır;
“FDR’nin siyasi dehasının bir parçası, yeni haklar kavramını eski haklar kavramıyla birlikte örmek, yeniliğini ve radikalliğini biraz örtbas etmekti. Bunu da sizin az önce özetlediğiniz çizgide yaptı: “Elbette eski haklar hala var, bunlar sadece eski haklara eklediğimiz yeni haklar. Onlardan bir şey eksiltmiyor, onlara bir şeyler ekliyoruz. Ve aslında eski hakları savunmak için bu yeni haklara ihtiyacımız var. Çünkü işsiz bir adam için oy kullanma hakkı ne anlama gelir? Mülk sahibi olma hakkı, mülkü olmayan bir adam için ne ifade eder?” Ve bu, aslında çok yeni ve bir bakıma devrimci olan bir fikri eski bir fikrin devamı olarak sunmada çok başarılı bir kombinasyondu.”
Pozitif ve negatif haklar arasındaki muntazam ayrım, Çek hukukçu Karel Vašák tarafından 1977 yılında Unesco’ya sunduğu “A 30-year struggle: The sustained efforts to give force of law to the Universal Declaration of Human Rights.” başlıklı makalesi ile halkın anlayacağı hale getirilmiştir. Vašák muhtemelen Isaiah Berlin’in 1958 tarihli etkileyici konuşması Two Concepts of Liberty‘de yer alan pozitif ve negatif “özgürlük” tanımlamasından yararlanıyordu.
Vašák makalesinde hakların üç “neslini” ana hatlarıyla ortaya koyuyor. Bu kavramı, 10 Aralık 1948’de, yani 75 yıl önce, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilen ve insan hakları söylemi tarihinde anahtar bir belge olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni tartışmak için kullanıyor.
“Evrensel Bildirge’de ilan edilen haklar iki kategoriye ayrılmaktadır: bir yanda medeni ve siyasi haklar, diğer yanda ekonomik, sosyal ve kültürel haklar. Son yıllarda toplumun değişen kalıpları nedeniyle, Unesco Genel Müdürü’nün “üçüncü nesil insan hakları” olarak adlandırdığı kavramın formüle edilmesi zorunlu hale gelmiştir.”
“Birinci kuşak “negatif” haklarla ilgilidir; bu haklara saygı gösterilmesi devletin bireysel özgürlüklere müdahale etmemesini gerektirir ve medeni ve siyasi haklara kaba bir biçimde karşılık gelir.”
“Diğer yandan ikinci kuşak , çoğu sosyal, ekonomik ve kültürel hakta olduğu gibi, uygulanması için devletin pozitif eylemini gerektirir. Uluslararası toplum şu anda “dayanışma hakları” olarak adlandırılabilecek üçüncü nesil insan haklarını uygulamaya koymaktadır. (Bunlar aynı zamanda pozitif haklar olarak da değerlendirilmektedir)”
“Bu haklar arasında kalkınma hakkı, sağlıklı ve ekolojik açıdan dengeli bir çevre hakkı, barış hakkı ve insanlığın ortak mirasına sahip olma hakkı yer almaktadır.”
Önceki analizin açıkça ortaya koyduğu üzere, Bildirge’de hem pozitif hem de negatif hakların yer alması kritik bir hatadır ve yarattığı tutarsızlıklar nedeniyle tüm belgeyi geçersiz kılar. Şimdi, belgenin kendi içinde tutarlı olduğunu iddia edilebilir çünkü belirttiği negatif haklar vergilendirme ve diğer zorlayıcı hükümet önlemlerine yer açan açık sınırlamalara sahiptir, ancak bu belge için çok daha kötüdür. Ana işlevi negatif mülkiyet haklarını zayıflatmak olan bir haklar bildirgesi işe yaramazdan da beterdir. Savunduğunu iddia ettiği kavrama karşı çalışır.
Ancak Bildirge ile ilgili daha da mühim bir sorun vardır.
Giderek daha fazla hakkın listelenmesi iyi bir tanıtım sağlayabilir, ancak büyük ölçüde temel felsefeyi gizlemeye ve dolayısıyla kavramın ahlaki gücünü zayıflatmaya hizmet eder. İhtiyacımız olan şey daha fazla “hak” değil, adına layık olan tek hakkı daha iyi anlamak ve daha titizlikle savunmaktır: bireysel mülkiyet hakları.
Rothbard ayrıca “Power and Market” (Güç ve Piyasa) eserinde “insan hakları” paradigması hakkında önemli bir yorum yapar:
“Belirsiz ve tamamen “insani” haklar üzerinde yoğunlaşma sadece bu gerçeği (iddia edilen “insan haklarının” mülkiyet haklarına indirgenebileceği) gerçeğini gizlemekle kalmamış, aynı zamanda bireysel haklar ile sözde “kamu politikası” veya “kamu yararı” arasında zorunlu olarak her türlü çatışma olduğu inancına yol açmıştır. Bu çatışmalar da sırasıyla, insanları hiçbir hakkın mutlak olamayacağını, hepsinin göreceli ve geçici olması gerektiğini iddia etmeye yöneltmiştir.”
Ancak, Rothbard’ın da belirttiği gibi, bireysel haklar negatif mülkiyet haklar gibi doğru bir şekilde anlaşıldığında, bunları istisnalarla nitelendirmeye gerek yoktur.
Negatif hakların en güzel yanı birbirleriyle asla çelişmemeleridir. Benim kendim ve mülküm üzerindeki hakkım, sizin kendiniz üzerindeki hakkınıza asla müdahale etmez. Şimdi, bazıları negatif hakların saldırı veya hırsızlık (daha genel olarak haksız fiil suçları) durumlarında çatıştığını iddia edebilir, ancak bu itiraz negatif hakların yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Negatif bir hak, sahip olduğum şeyle istediğim her şeyi yapabileceğim anlamına gelmez, çünkü açıkça bir sınırlama, kişiliğimi ve mülkümü sizinkine müdahale etmek için kullanamayacağımdır. Yüksek Mahkeme Yargıcı Oliver Wendell Holmes Jr’ın ünlü ifadesiyle, “Yumruğumu sallama hakkım, diğer adamın burnunun başladığı yerde biter.” Ya da Herbert Spencer’ın açık bir şekilde ifade ettiği gibi, “Her insan, başka herhangi bir insanın eşit özgürlüğünü ihlal etmemek kaydıyla, dilediğini yapmakta özgürdür.” Bu ilke uygulandığında hiçbir çelişkili haklar ortaya çıkmaz.
İnsan refahından kaygılananlar için klasik liberallerin refah haklarını reddetmesi duygusuz ve hatta zalimce görünebilir. Ancak klasik liberaller bu nitelendirmeye karşı çıkacaktır. Gerçek şu ki, refah hakları aslında insan refahını daha da kötüleştirmektedir. Zannedilenin aksine, arzu edilen refah sonuçlarını bireysel negatif haklar pozitif haklardan daha çok destekler.
Neden böyle? Çünkü özel mülkiyet ve serbest piyasa üretken bir ekonominin anahtarıdır.
Kaynakların tüketilebilmeden önce üretilmeleri gerekir ve özel mülkiyet haklarına dayalı serbest piyasa sistemi, bol miktarda yüksek kaliteli, düşük maliyetli mal ve hizmet sağlama becerisi bakımından benzeri yoktur. Bunun nedeni, kar ve zarar gibi serbest piyasanın özünde var olan dinamiklerle ilgilidir. Devlet kamu hizmeti sağladığında bu dinamikler mevcut değildir, dolayısıyla devlet harcamaları ister istemez kaynakları israf eder ve üretimi engeller. Bu da genel olarak daha düşük bir yaşam standardına yol açar ki bu da özellikle toplumdaki en yoksullar(Bu refah hakları programlarıyla yardım edilmesi gereken insanlar!) için zararlıdır.
Henry Hazlitt, “Private Property, Public Purpose” (Özel Mülkiyet, Kamusal Amaç) adlı makalesinde, serbest girişim sistemindeki özel yatırımların zaten kamuya mümkün olan en iyi şekilde yardımcı olduğuna dikkat çekmiştir.
“Tüm kamulaştırma planlarının savunucularının farkına varamadıkları şey,” diyor ve ekliyor: “piyasa için mal ve hizmet üretiminde kullanılan özel sektörün zaten tüm pratik amaçlar için kamusal servet olduğudur. Kamuya, devlete ait olması ve devlet tarafından işletilmesi kadar -aslında çok daha etkili bir şekilde- hizmet etmektedir.”
Ekonomist Ludwig von Mises’in sık sık söylediği gibi, kapitalizm “kitleler için kitlesel üretim” demektir. Veriler de bunu doğrulamaktadır. Son iki yüzyıl içinde kapitalizmin yükselişi sayesinde insanlık hiç olmadığı kadar refah içinde bir hale geldi. Hür teşebbüs ve refah arasındaki ilişki sadece zaman içinde değil, aynı zamanda mekân genelinde de geçerli. Daha fazla ekonomik özgürlüğe sahip uluslar, hükümetin ekonomide daha büyük bir rol oynadığı ülkelere kıyasla neredeyse her refah ölçütüne göre daha iyi durumda olma eğilimindedir.
Yoksullara yardım etmenin en iyi yolu mevcut zenginliği yeniden dağıtmak değil, daha fazla kaynak üretmektir. Bu üretimin anahtarı ise, özel mülkiyet hakları nedeniyle kitlelerin refahı için diğer tüm yaklaşımlardan daha iyi olan serbest girişim sistemidir.
Kimlik Temelli Haklarla İlgili Sorun
Yukarıda da bahsedildiği üzere, son on yıllarda ve yüzyıllarda birçok hareket kimlik temelli hakları savunmuştur. Bunlar arasında kadın hakları, siyah hakları, eşcinsel hakları, işçi hakları ve benzerleri yer almaktadır.
Başlangıçlarında bu hareketlerin çoğu oldukça takdire şayandı. Klasik liberal gelenekle uyumlu olmakla kalmayıp, daha önce bu haklardan mahrum bırakılan marjinalleştirilmiş insanlara bireysel hakları uygulayarak aslında bu geleneğin ön saflarında yer aldılar.
Kölelik karşıtı hareket buna iyi bir örnektir. Kölelik, sadece kölelere kötü davranıldığı için değil, aynı zamanda kendi bedenlerini kontrol etme hakkından mahrum bırakıldıkları için de apaçık ahlaki bir kötülüktü. Kölelik karşıtları bu yanlışı düzeltmek için, ırkları ya da sınıfları ne olursa olsun tüm bireylere bireysel hakların uygulanmasını savundular. Frederick Douglass’ın yazdığı gibi, “Bizimki gibi karma bir ulusta, kanun önünde olduğu gibi, zengin, fakir, yüksek, alçak, beyaz, siyah olmamalı, ortak ülke, ortak vatandaşlık, eşit haklar ve ortak bir kader olmalıdır.”
Kadın hakları hareketinin de benzer bir ortaya çıkışı vardır. Geçmişte kadınlar, mülk sahibi olma ve mülklerini kontrol etme yeteneklerini sınırlayan yasalar nedeniyle büyük ölçüde özerklikten mahrum bırakılmışlardır. Bilinen genel oy hakkı mücadelesinin yanı sıra, ilk kadın hakları hareketi büyük ölçüde kadınların erkeklerle eşit mülkiyet haklarına sahip olabilmeleri için bu tür yasaları ortadan kaldırma girişimiydi. Daha sonra kolektivist feministler harekete hakim olsa da bu yasalara karşı çıkan ilk insanların çoğu, bireysel haklar felsefesine dayanan farklı bir geleneğin parçasıydı. Bu gelenek bireyci feminizm olarak adlandırılmıştır.
Wendy McElroy, “Bireyci feministler eşitliğe daha katı bir şekilde hukuki açıdan yaklaştılar.” diye yazıyor ve ekliyor: “doğal hukuk teorisine başvurdular. Kadınların bireysel haklarının, erkeklerin ve kadınların kişiliğini ve özel mülkiyetini aynı şekilde koruyan yasalar altında tam olarak tanınmasını umdular. Tercih ettikleri terim, her insanın kendi bedeni ve kendi emeğinin ürünleri üzerinde sahip olduğu ahlaki yargı yetkisine atıfta bulunan ‘öz mülkiyet’ idi. Bu yaklaşım sadece özel mülkiyeti ve doğal hakları benimsemekle kalmamış, aynı zamanda barışçıl bireylere erdem ya da toplumsal saflık dayatmayı reddetmeyi de içermiştir. Her yetişkin, bir başkasına karşı saldırganlık içermeyen herhangi bir yaşam tarzını seçme hakkına sahipti.”
Eşcinsel hakları hareketi de en azından bazı konularda başlangıçta bireysel haklarla uyum sağlıyordu. Rıza gösteren yetişkinler arasındaki eşcinsel cinsel aktivitenin 1962 yılına kadar 50 eyaletin tamamında yasadışı olduğunu ve bazı eyaletlerin 2003 yılında Lawrence v. Texas davasında Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilene kadar homoseksüellik yasalarına sahip olduğunu hatırlamak gerekir. Elbette dünyanın geri kalanındaki pek çok ülke günümüzde eşcinsel yaşam tarzlarını yasaklamaya devam etmektedir.
Eşcinsel hakları hareketi yetişkinler arasında rızaya dayalı eylemleri yasallaştırmaya çalıştığı ölçüde, başkalarının haklarını ihlal etmedikleri sürece tüm insanların bedenlerini uygun gördükleri şekilde kullanma hakkını savunan bireysel haklar geleneği içinde yer almaktadır.
Bir kişinin bir şeyi yapma hakkını desteklemenin, o eylemin ahlaki açıdan onaylanması anlamına gelmediğinin vurgulanması gerekir. Örneğin, bir kişinin düzenli olarak ağır uyuşturucu kullanma hakkını desteklemek, o kişinin bu yaşam tarzını onayladığı anlamına gelmez. Haklar kavramı, söz konusu eylemin etiği ile ilgili değildir. Tamamen eylemi yasaklamaya yönelik şiddetli müdahalenin etiği ile ilgilidir. Haklara ilişkin bir pozisyon, basitçe “Güç ne zaman haklıdır?” sorusunu cevaplamakla ilgilidir.
James A. Sadowsky, The Libertarian Alternative‘de (Rothbard’ın The Ethics of Liberty’sinde alıntılanmıştır) bu noktayı açık bir şekilde özetlemektedir;
“Bir kişinin belirli şeyleri yapmaya hakkı olduğunu söylediğimizde, sadece ve sadece şunu kastediyoruz: bir başkasının, tek başına ya da birlikte, fiziksel güç kullanarak ya da bu tehdidi kullanarak onu bunu yapmaktan alıkoyması ahlaka aykırı olacaktır. Bir insanın mülkünü belirlenen sınırlar dahilinde kullanmasının mutlaka ahlaki bir kullanım olduğunu kastetmiyoruz.”
Kimlik temelli haklar hareketlerinin kökleri büyük ölçüde klasik liberal bireysel haklar geleneğine dayansa da 20. yüzyılda bu köklerden uzaklaşmaya başladılar. Özellikle kimliğe yapılan kolektivist vurgu hareketleri yoldan çıkardı ve grup üyeleri için pozitif hakları ve ilgili yasal ayrıcalıkları desteklemeye başladılar. Kimlik temelli haklar, bireysel hakların antitezi olan kolektivist haklara doğru kaymıştır.
Bu değişimin kayda değer bir örneği Sivil Haklar Hareketi ve özellikle de 1964 tarihli Sivil Haklar Yasası’dır. Irkla ilgili tüm yasaları sona erdirmek yerine (ki bu bireysel haklarla tutarlı olurdu) Medeni Haklar Yasası, özel sektöre ait işletmelerde ırk ve diğer niteliklere dayalı ayrımcılığı yasakladı. Böyle bir politika, özellikle de “medeni haklar” bayrağı altında ileri sürüldüğünde kulağa övgüye değer gelebilir, ancak bu sizi yanıltmasın. Klasik liberal görüşe göre bu, hakların korunması kılığına bürünmüş bir hak ihlalidir.
Sahte bir “ayrımcılığa uğramama hakkı”nın pratikteki çıkarımı, insanların artık mülkiyet haklarının bir uzantısı olan gerçek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahip olmamasıdır. İşletme sahipleri artık kiminle iş yapacaklarını seçememekte ve işlerini ayrımcı bir şekilde yürütmeleri yasaklanmaktadır. Bu da onların arazilerini ve kaynaklarını uygun gördükleri şekilde kullanma haklarını ihlal etmektedir.
Yine, güç etiği ile kişisel karar etiğini birbirinden ayırmak önemlidir. Birinin ayrımcılık yapma hakkını savunmak, ayrımcılığı savunduğunuz anlamına gelmez. İnsanların ayrımcılık yapma hakkı olduğunu savunurken ayrımcılıktan nefret edebilirsiniz. Soru “Ayrımcılık ahlaki midir?” değildir. Soru, “Barışçıl ayrımcılık yapanlara karşı güç kullanmak ahlaki midir?” sorusudur.
Mesele şu ki, siyahlara diğerleriyle aynı bireysel hakları verme hareketi olarak başlayan şey, şimdi diğer sözde “hakları” savunmak adına bireysel hakları kısıtlayan bir harekete dönüştü. Sivil Haklar Hareketi, ayrımcılığı zorunlu kılan yasalara karşı çıkmakta haklıydı, ancak bütünleşmeyi zorunlu kılmaya çalıştığında çok ileri gitti. Bireysel haklar perspektifinden bakıldığında, sorun hangi yöne işaret ettikleri gibi değil, bu tür zorunluluklardır.
1963 tarihli Eşit Ücret Yasası da kadın hakları hareketinde bireysel haklardan uzaklaşan benzer bir hamle yapmıştır. Yasa, işverenlerin maaş belirlerken cinsiyete dayalı ayrımcılık yapmasını yasaklayarak, insanların sözleşme özgürlüğüne (aynı zamanda mülkiyet haklarının bir uzantısı olarak) müdahale etmiştir. Kadınlara, hükümetin eşit iş yaptıklarına kanaat getirmesi halinde erkeklerle aynı maaşı alma konusunda pozitif bir hak tanınmış oldu. Olumlu eylem yasal politikaları o zamandan beri kadınlara ve diğer azınlıklara işyerinde daha da kolektivist haklar vermiştir.
Son on yıllarda pek çok başka grup da kimlik temelli hakları savunmuştur. Bunlardan bazıları siyah hakları ve kadın hakları hareketleri ile aynı yolu izledi. Önce grup üyeleri için gerçek bireysel hakları savundular ancak daha sonra kolektivist haklara kaydılar. Diğer gruplar, özellikle de daha yeni olanlar, muhtemelen başlangıçta bireysel haklarını kısıtlayan yasalar olmadığı için doğrudan kolektivist haklara gittiler.
İşçi hakları kavramı muhtemelen ilk kategoriye girmektedir, ancak tarihi siyah hakları ve kadın hakları tarihine göre daha az nettir. Tipik olarak işçi hakları olarak listelenen bazı şeyler arasında toplu pazarlık hakkı ve zorla çalıştırılmama hakkı bulunmaktadır. Toplu pazarlığın tamamen gönüllü olduğu (hükümet müdahalesi olmadan) varsayılırsa, bunlar bireysel hakların işçilere doğrudan uygulanması olacaktır.
Ancak diğer sözde işçi hakları açıkça bunun ötesine geçmektedir. Örneğin, pek çok kişi işçilerin güvenli bir işyeri, geçinebilecekleri bir maaş, belirli miktarlarda ücretli izin ve diğer pek çok ayrıcalığa sahip olma hakları olduğunu söylemektedir. Ancak bunlar klasik liberal görüşe göre açıkça hak değildir; aslında bunları yasal olarak uygulamak, sözleşme özgürlükleri kısıtlandığı için hem işverenlerin hem de işçilerin gerçek haklarını ihlal etmektedir.
İkinci kategoriye giren (bireysel haklar geçmişi olmayan) kimlik temelli haklara birkaç örnek olarak “kiracıların hakları” veya “tüketici hakları” verilebilir. Bu hareketler kiracıların ya da tüketicilerin bireysel negatif haklarını savunmak amacıyla meydana gelmemiştir. Aksine, doğrudan yasal ayrıcalıklar, özellikle de ev sahiplerini ve üreticileri ne kadar ücret alabilecekleri veya ürünlerinin hangi standartlara uyması gerektiği konusunda kısıtlayan yetkiler için tartışmaya başladılar.
Gördüğümüz gibi, “haklar” kelimesi kullanıldığında seçici olmak önemlidir. Bu kelimenin bazı uygulamaları klasik liberal geleneğe uygundur, ancak diğerleri, hatta yaygın olarak kabul edilenler, “insan hakları” veya “medeni hakların” korunması olarak lanse edilseler bile, aslında bireysel hakların ihlalidir.
Kolektivist hak hareketlerinin talihsiz sonuçlarından biri de gruplar arasında büyüyen düşmanlık olmuştur ve bunun nedenini anlamak zor değildir. Eğer bir işletme sahibi siyahlara ya da eşcinsellere hizmet vermek istemiyorsa, onları bu kişilere hizmet vermeye zorlamak sadece öfkeyi tetikleyecektir. İşçiler, işverenlerini sözleşmelerine belirli avantajları dahil etmeye zorlayan bir yasa çıkarttırdıklarında, işverenlerin bunu neden hoş karşılamadıklarına şaşırıyor musunuz?
Bu karşıtlığın sonucu genellikle daha fazla kimlik temelli zulümdür. Ayrımcı insanlar hoşlanmadıkları gruplara karşı nazik ve adil davranmaya daha da az meyilli olacaklardır. İşverenler çalışanlarına saygılı davranma konusunda çok daha az istekli olacaklardır. İşin garip yanı, kimlik temelli ayrıcalıklar kimlik temelli düşmanlığın artmasına neden olur. Bu sadece insanın doğasıdır.
Ancak bireysel haklar bunun tam tersini yapar. İnsanların her zaman kendi yollarına gitmelerine izin verildiğinden, klasik liberal çerçeve altında gerçekleşen tek etkileşim her iki tarafın da kendini iyi hissettiği etkileşimlerdir. Bu, bir grubun rakip gruba karşı zafer kazanmak için yasaları kullanmasıyla ilgili değildir. Aksine, insanların (bireylerin) karşılıklı fayda sağlayan ilişkiler kurmak için bir araya gelmesiyle ilgilidir.
Serbest piyasanın ayrımcı olmakta ısrar edenleri doğal olarak cezalandırdığını da belirtmek gerekir. Nobel ödüllü iktisatçı Gary Becker’ın 1957 tarihli ufuk açıcı kitabı “The Economics of Discrimination”da belirttiği gibi, rekabet işverenleri önyargılarını bir kenara bırakmaya zorlar, aksi takdirde para kaybederler. Becker’in gerekçesini özetleyen John Hood, “İş başvurusunda bulunanları grupları nedeniyle elemek, rakip bir firma için çalışmaya gidebilecek en iyi işçiyi işe alma şansını azaltmak anlamına gelir” diye yazıyor ve ekliyor. “Benzer şekilde, tüm tüketici gruplarını elemek, satışları rakiplere kaptırmak anlamına gelir.”
Peki ya birileri ayrımcılıklarının bedelini ödemeye hazırsa? Klasik liberal yanıt şöyledir: “Onları neden durduralım? Barışçıl bir şekilde kendi ayrı yolumuza gitmek varken neden ahlak kurallarımızı başkalarına dayatma zahmetine girelim?”
İkinci seçenek sadece baskıyı önlemekle kalmaz, aynı zamanda daha sağlıklı bir topluma yol açar.
Bireysel haklara saygı duyulduğunda, insanlar arasındaki ilişkiler zorlamaya değil dostluğa dayanır. İşbirliğine dayanır, baskıya değil. Hükümet dayatmalarının doğasında var olan hoşgörüsüzlük yerine aynı fikirde olmayanlara karşı hoşgörü vardır.
Bu, bireysel hakların güzelliğidir. Özgürlük sadece kendi iyiliği için iyi değildir. Aynı zamanda uyum, iş birliği, dostluk ve adil anlaşmayı kolaylaştırdığı için de takip edilmeye değerdir.
İronik görünse de bireysel haklar toplumu güçlendirir. Doğrusu, gelişen ve uyumlu bir toplumun temelini oluştururlar.
Büyük Soygun
Eğer refah hakları ve kolektivist kimlik temelli haklar gerçekten sadece özel yasal ayrıcalıklar ise, neden bunlara hak deniyor? Charles Kesler’in de belirttiği gibi, burada gerçekten olan şey, haklar retoriğinin kulağa hoş geldiği için belirli amaçlar için kullanılması gibi görünüyor. İnsanlar, içinde bulundukları durumu bir hak ihlali olarak çerçeveleyerek davaları için büyük bir sempati yaratabileceklerini fark etmişlerdir. Bu nedenle, bir pazarlama uğruna insanlar, sözde haklara ilişkin temel ilkelerin tamamen yokluğuna rağmen “haklarımız ihlal ediliyor” dilini kullanmaya başladılar.
Dan Sanchez bir başka yazısında, Amerikan bireysel haklar geleneğinin başarısını “‘haklar’a bugüne kadar süren bir parlaklık kazandırdı” diye açıklıyor ve ekliyor; “Ancak ‘haklar’ kelimesi uzun zamandan beri orijinal hak fikrinin düşmanları tarafından gaspedilmiş durumda. Bu fikrin kazandığı prestiji çalmak için, kelimeyi en sevdikleri devlet tarafından verilen haklara bağladılar.”
Bu soygunun tamamen bilinçli bir manevra olup olmadığı neredeyse konumuzun dışında. Asıl konumuz bunun gerçekleşmiş olması ve bugüne kadar haklar kavramını çevreleyen muazzam kafa karışıklığının kaynağı olmasıdır.
Bu kafa karışıklığından kurtulmak için orijinal, Locke’cu hak paradigmasını yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Bu anlayışla, günün meselelerini değerlendirmek ve gerçek bireysel hakları, onları savunmak adına hakları çiğneyen haklar ve ayrıcalıklardan ayırt etmek için donanımlı olacağız.
Bireysel hakları tutarlı bir şekilde ve taviz vermeden savunarak, herkes için gerçek adaleti, ek olarak herkes için refah ve uyumu geliştireceğiz.
Son günlerde sosyal medyada işletmelerin vergi ödemediğine dair bir algı yaratılıyor. Özellikle büyük şirketlere ait, sosyal medyaya yansıyan matrahsız vergi levhası görüntüleri, toplumda yaygın bir şekilde, çok kazananların vergilendirilmediği ve vergi yükünün adaletsiz bir şekilde dağıldığı düşüncesini besliyor. Bunun yanında, Türkiye’deki vergi yükünün OECD ülkelerine kıyasla düşük olduğu da yetkililerce dile getiriliyor. Özel ve kamu sektör çalışanları, sık sık kendi ücret bordrolarında gördükleri gelir vergisi ile işletmelerin vergi levhalarında gördükleri meblağları karşılaştırarak, şirketlerden daha fazla vergi ödediklerini iddia edebiliyorlar. Bu düşüncelere göre Türkiye, şirketler için bir vergi cenneti. Bakalım gerçekten öyle mi? Türkiye’deki vergi yükü düşük mü?
Mazlum adında bir kahramanımız olsun. Mazlum’un bir şirkette % 100 hissesi var ve bu şirketten edindiği kâr payı ile geçimini sağlıyor. Şirket yılda 4 milyon lira kâr ediyor ve bu kârın 1 milyon lirasını % 25 kurumlar vergisi olarak ödüyor. Kalan 3 milyon lirayı ise Mazlum kâr payı olarak alıyor (hesaplamayı basitleştirmek için yedek akçe gibi detaylara girmeyeceğim). Mazlum, bu paradan gelir vergisi de ödüyor. Bu tutarın yarısı gelir vergisinden muaf olduğundan, Mazlum’un gelir vergisi 1,5 milyon TL’den hesaplanıyor ve %15 ile %35 arasındaki dilimlere göre yaklaşık 480.000 TL gelir vergisi tahakkuk ediyor. Mazlum’un şirketi 4 milyon lira kar etmişti. Bunun 1 milyonunu kurumlar vergisi, 480.000 TL’sini de gelir vergisi olarak ödedi. Toplamda 1.480.000 TL yapıyor. Yani Mazlum’un cebine yaklaşık yılda 2,5 milyon, ayda da 200 bin lira civarında para giriyor. Mazlum’un vergi yükü bununla kalmıyor. Mazlum’un 3 yılda bir yenilediği bir arabası var. Arabanın satın alım değeri 2,5 milyon lira. Mazlum, 3 yılda bir arabasına yaklaşık 1,25 milyon lira ÖTV ve KDV ödüyor. Bu arabayı şirketine aldığı için bu tutarları matrahtan düşse bile, yine de Mazlum’un arabasının satın alma vergilerinin maliyeti yılda 300 bin lirayı buluyor. Mazlum, kurumlar vergisi ve gelir vergisinin ardından kendisine kalan aylık 200 bin lira gelirin tümünü ailesinin ihtiyaçları için harcıyor. KDV, ÖTV, muhtelif vergi ve harçlar derken ortalama olarak harcamalarının %10’u yine vergiye gidiyor diyelim. Yani yılda yaklaşık 250.000 TL de bu şekilde vergi ödüyor. Tekrar başa dönelim. Mazlum, bir yıl boyunca çalışıp kazandığı 4 milyon liranın yaklaşık 2 milyon lirasını vergi olarak devlete ödemiş oluyor. Diğer taraftan Mazlum, şirketi için yapmak zorunda olduğu masrafların hepsini de masraf olarak kabul ettiremiyor. Hele yatırım yaptıysa yandı. İşini büyütmek için yatırım yapıyor, yaptığı harcamanın sadece beşte birini cari yılda masraf gösterebiliyor. Kasada para yok ama bilançoda kâr var. Mazlum’un kredi kullanıp kurumlar vergisi ödediği oluyor.
Yetkililerin açıkladığı rakamlara göre Türkiye’de vergi yükü % 20,8, OECD ortalaması ise % 34. Bu verilere göre, Türkiye’de az vergi ödendiği sonucu çıkarılabilir. Ancak yukarıda gördüğümüz gibi, bu durum Mazlum için pek geçerli değil. Mazlum kazandığının yarısından fazlasını vergi olarak ödüyor. Bu da demek oluyor ki problem başka bir yerde. Belki milli gelir hesabında hata var ya da vergilendirilmeyen çok fazla alan mevcut. Bunu vatandaş olarak bilmem çok da mümkün değil. Ancak, ülkedeki tüm Mazlumlar adına rahatlıkla söyleyebilirim ki, bir işletme sahibinin vergi yükü hiç de öyle % 20,8 değil.
Çalışanın Vergisini Kim Ödüyor?
Yukarıda yaptığım hesaplamada aslında kocaman bir eksik daha var. Mazlum’un şirketi, tüm çalışanlarının adına gelir vergilerini kaynakta keserek ödüyor. Ayrıca SGK primlerini ödüyor (SGK primleri de sisteme sonra katılanların önce katılanları beslediği bir sağlık vergisi niteliğindedir). Bu ödemeler, aslında çalışanların gelir vergisi olmaktan çok, işletmenin ödediği bir istihdam vergisidir. Bu iddiamı da şöyle bir sağlamayla destekliyorum: Eğer bir kanun değişikliğiyle çalışanların gelir vergisi bir gecede sıfırlansa, buna çalışanlar değil işverenler sevinirdi. Bu sağlama, stopaj yoluyla ödenen gelir vergisinin aslında kimin vergisi olduğunu gösterir. Bunu da hesaba kattığımızda, Mazlum’un ve şirketinin ödediği vergilerin, günün sonunda kendi cebine giren paranın birkaç misli olduğunu görürüz.
Mazlum’un durumu böyle. Peki, işletmeler bunca vergi yükü altında ezilirken ve ekonomideki katma değerin, istihdamın ve vergilerin tümünü doğrudan ya da dolaylı olarak yaratırken, onları ekonominin asalak unsurları gibi göstermek büyük bir haksızlık değil midir? Elbette, vergilendirmede eşitlik sağlanmalı ve kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınmalıdır. Ancak, kayıt dışını önleme çabalarının birçok işletme ve hatta sektörün yok olmasına yol açabileceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle, vergi oranlarının artırılması değil, aksine radikal bir biçimde düşürülmesi kayıt dışı ile mücadelenin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Kurumlar ve gelir vergilerinin düşürülmesi refahımızı artıracaktır. Daha düşük vergiler, daha fazla tasarruf, yatırım, istihdam ve refah olarak geri dönecektir. Unutulmamalıdır ki, yapılan araştırmalarda da desteklendiği gibi, devletin istihdam ettiği her ilave personel için özel sektörde birden fazla kişi işini kaybetmektedir.
Devletlerin faaliyetleri, kamu harcamalarının ölçülü ve denetlenmiş olması, vergi oranlarının da düşük olması nispetinde meşrudur. Devlet ile apartman/site yönetimi benzetmesi sık sık yapılır. Bir site yönetiminin, sitedeki güvenlik, temizlik, bakım onarım gibi ortak hizmetleri yürütmek için ortak bir bütçeye ihtiyacı olur. Site yönetimi, yani hükümet, bazı kişileri yani devlet memurlarını istihdam ederek bu hizmetleri yürütür. Ancak, site yönetimi eğer siteye üç güvenlik görevlisi yeterliyken on kişi işe alırsa ya da yönetim kuruluna makam arabaları ve şoförler tahsis ederse, aidatlara yani vergilere zam yapması gerekir. Sitelerde böyle saçma şeylere pek rastlanmaz çünkü mülk sahipleri yapılan işleri yakından görüp inceleme şansına sahiptir. Sivil toplum aynı hassasiyeti vergiler için de göstermelidir.