Ana Sayfa Blog Sayfa 422

Engellinin kent hakkı

0

Görme, işitsel ve bedensel engelli bireyler kent yaşamının dışında kalmakta ve izole edilmektedirler.

Geçen haftasonu Türkiye Kent Konseyleri Birliği’nin Kahramanmaraş’da düzenlemiş olduğu 4. Kent Konseyleri Buluşması’ toplantısına katıldım. Bu toplantı aynı zamanda 3. dönem başkanlığını sürdüren Çanakkale Kent Konseyi Başkanı Saim Yavuz’un görevi Kahramanmaraş Kent Konseyi Başkanı Zeynep Arıkan’a devretmesi nedeniyle yapılan törene de ev sahipliği yaptı. Dönem başkanlığının Kahramanmaraş’a geçmesi aynı zamanda Zeynep Arıkan’ın ilk “kadın” Kent Konseyi Başkanı olması açısından da önemliydi. Bu toplantının diğer önemli yanlarından biri de kent konseyleri başkanları ve genel sekreterlerin dışında iki kent konseyi engelli meclisi başkanının da davet edilmeleriydi. Toplantıda dikkat çeken bir başka konu ise İstanbul gibi ekonomi ve siyasete yön veren önemli bir şehrin, Kent Konseyi Başkanlığı’nın henüz kurulmamış olmasıydı.

Kentin yönetimine katılım aracı olarak kent konseyleri Birleşmiş Milletler Rio Yeryüzü Zirvesi’nde 1992 yılında kabul edilen ve 21’inci yüzyılın gündemini belirleyen “Gündem 21” başlıklı Eylem Planı’nın 28’inci bölümü uyarınca, yerel yönetimlerin öncülüğünde, sivil toplumun ve diğer ortakların, birlikte kendi sorunlarını ve önceliklerini belirleyerek, kentleri için Yerel Gündem 21 olarak adlandırılan 1997 yılından itibaren uygulanan ve 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 26313 sayılı Kent Konseyi Yönetmeliği’ne dayanarak kurulmuş yapılardır. Kent Konseyleri’nin amacı; kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmektir. Merkezi yönetimin, yerel yönetimin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve sivil toplumun ortaklık anlayışıyla, hemşehrilik hukuku çerçevesinde buluştuğu; kentin kalkınma önceliklerinin, sorunlarının, vizyonlarının sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, tartışıldığı, çözümlerin geliştirildiği ortak aklın ve uzlaşmanın esas olduğu demokratik yapılar ile yönetişim mekanizmalarını hayata geçiren yapılardır.

1992 yılında Rio de Janeiro’da yapılan Birleşmiş Milletler Rio Yeryüzü Zirvesi’nde kabul edilen “Gündem 21 Projesi yönetişim anlayışının yerel düzeye taşınması ve kent yönetimine demokratik katılımın gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Sürdürülebilir kalkınmayı önceleyerek küresel işbirliği anlayışını gündeme getirmiştir.

Kent yaşamı ve engelliler

Kentsel hizmetlerin; çevresel düzenlemeler, kamusal mekanların inşası, bina, otobüs durağı, araba park yerleri, yeşil parklar, oyun ve spor alanları gibi tesisi ve araçları kapsar.

Kent planlarının yapılmasında yerel yöneticilerin yanı sıra, siyasal/sosyal/ekonomik gücü elinde bulunduran grupların müdahalesiyle şekillenmektedir. Kentin planlanması genelde homojen bir anlayış içerisinde tektipleştirmeyi hedeflemektedir. Bu yapılanma sonuç olarak farklı olanlara yönelik dışlayıcı, engelleyici ve eşitsizdir.

Engelli bireyler sosyal/siyasal/ekonomik anlamda toplumun en dezavantajlı gruplarından birini oluştururlar. Kentsel planlama yapılırken engellilerin fiziki durumları öncelenerek yapılmadığından görme, işitsel, bedensel engelli bireyler kent yaşamının dışında kalmakta ve izole edilmektedirler. Kent planları iktidarı elinde tutanların yaptırımlarına göre şekillenir. Genelde iktidarı elinde tutanlar “prezantabıl”, “sağlam”, “beyaz”, egemen “eril” kişilerdir. Bu nedenle engelliler, evsizler, göçmenler, kadınlar gibi toplumsal gruplar kentlerden dışlanırlar.

Kent planlamasının bütün bireyleri göz önünde bulundurularak yapılmaması, kamusal alanı engellilerin girişine kapamıştır. Kamusal alanda görünür olamayan engelli birey, eğitim, istihdam, sağlık, adalet, bilgiye ve mekana erişim gibi haklardan da eşit şekilde yararlanamaz.

Kent konseyleri ve engelliler

Kent konseyleri yerinden ve yerelden yönetim ilkesinin hayata geçirilmesi için önemli bir başlangıç noktasıdır. Engelliler kent yönetimine kent konseyleri altında kurulan engelli meclisleri ile müdahil olmalıdırlar. Yapacakları ve üretecekleri projelerle, fikirlerle, eleştiri ve önerilerle yerel yönetim politikalarının insanileştirilmesi için aktif görev almalıdırlar.

Kent hakkı, aynı devletin sınırları içerisinde olmakla değil, aynı kentte yaşamakla ve kentin yönetimine katılmakla kazanılır. Ve bu hakkı aynı kentte yaşayan kadın/erkek, engelli/engelsiz herkes ve herkesimle de paylaşılır. Engelliler, yaşanabilir, eşit ve bedenlerin özgürce dolaşacağı kamusal alanlar için kent yönetimine katılmalı ve kent politikalarının belirlenmesin de etkin olmalıdırlar. Engellilerin kararlara katılımı ve etki etme gücü ne kadar güçlüyse kente ait olma duygusu da o kadar güçlü olacaktır. Engellilerin kent hakkı , engellilerin kent hakkında verilen kararlara katılımından geçer. Demokratik kent yönetimler için, “Yerel Yönetimler” ve “Kent Konseyleri” yönetimlerinde engellilere daha çok yer verilmeli ve karar süreçlerine katılmaları sağlanmalıdır. Kent Konseyleri’nin üst kuruluşlarından biri olan, Türkiye Kent Konseyleri Birliği ülke genelindeki “kent konseyleri engelli meclis”lerini biraraya getirmek için demokratik bir adım atmalıdır.

Taraf, 20.12.2012

Yeni YÖK tasarısı ve vakıf üniversiteleri

0

Yeni Yükseköğretim Yasası yapım süreciyle Türkiye’nin, akademik/sivil/siyasi güçleri önemli bir sınavdan geçmektedirler. Yükseköğretim Yasa tasarısında üniversiteler, devlet, vakıf ve özel olarak çeşitlendirilmekte, ayrıca yabancı üniversitelerin ülkemizde eğitim kurumu açmaları yasada yer almaktadır. Özel ve yabancı üniversitelerin faaliyet göstermesi rekabeti de beraberinde getirecektir. Yerli üniversitelerimizin, eğitim niteliği, materyali ve fiziki yapılarıyla yerelden evrensele evrilmesi ve dünya üniversiteleriyle yarışması bakımından itici güç olacaktır.

Üniversite Konseylerinin kurulması, akademik ve idari olarak üst kurul olması, yapısal anlamda üniversitelerin özerk kuruma geçiş açısından ilk adım olarak algılanabilir. Ama ‘Üniversite Konsey’in de görev alacak olan üyelerinden bazılarının hali hazırda görev yapanlar içerisinden seçilmesi yönetişim açısından sıkıntı doğuracaktır.

Rektör atanması/seçilmesi ile ilgili; seçim/atama yöntemleri ve atayacak/onaylayacak kurul/kurum/makam netleştirilmelidir. Rektör’ün beş yıl için göreve atanması/seçilmesi ve Rektör Yardımcıları’nın görev süresi, Rektör’ün görev süresine bağlı olması ekip çalışma mantığı acısından kabul edilebilir bir yaklaşımdır. Aynı Devlet üniversitesinde iki defa rektörlük yapamaması verimlik açısından olumlu/olumsuz yanları yeniden gözden geçirilmelidir.

YENİ YASA VE VAKIF ÜNİVERSİTELERİ

Kamuoyunda, bütün olumlu/olumsuz önyargı ve tartışmalara rağmen vakıf üniversitelerinin eğitim sistemine katkısı tartışılmazdır. Vakıf üniversiteleri kar amacı gütmeyen yüksek eğitim kurumlarıdır. Yeni yasa tasarısında vakıf üniversitelerinin Bakanlar Kurulu kararı ile kurulması, kamu tüzel kişilikten, özel hukuk kişiliği statüsüne geçmeleri bazı haklardan mahrum kalabilecekleri şüphesini uyandırmaktadır. Özel üniversite’lerin açılmasının gündemde olduğu yasa tasarısı çerçevesin de, kuruluş amacı tamamen ‘sosyal sorumluluk’ temelli olan vakıf üniversitelerinin mağdur edilmemelidirler.

Bir çok vakıf üniversitesi; kampüsleri, eğitim hizmetleri, öğrenci sosyal yaşam alanlarının çeşitliliği, sosyal sorumluluk projeleri ve çevreyle kurdukları iletişim, akademik çalışmalara verdikleri önem, öğrencilere ayni ve nakdi verdikleri burslar gibi, yaklaşımlarıyla bir çok başarılı akademisyen ve öğrenciyi yurt dışına gitmekten alıkoyarak ‘beyin göçü’nün engellemekte ve tersine çevrilmesine katkı sunmaktadır. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıkladığı ‘Üniversitelerarası Girişimcilik ve Yenilikçilik Endeksi’nde Sabancı, Bilkent, Özyeğin, Koç, TOBB Üniversitesi gibi ‘vakıf üniversite’lerinin ilk on’da yer alması bunu teyit etmektedir.

Bir yandan bütün desteğini ve kaynaklarını kamudan alan Devlet üniversiteleri diğer yandan kar amacı ile kurulacak olan özel üniversiteler ile rekabet açısından, vakıf üniversitelerin durumu daha titiz bir şekilde incelenmelidir.

İDARİ ÇALIŞANLARIN SORUNLARI

Üniversitelerin, akademik personel üzerinden yapılandırılması, idari personelin dışlanmasına neden olacaktır. Böyle bir yapılanmanın çalışma barışı ve verimlilik, şeffaflık ve adalet konusunda soru işaretlerini de beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Üniversiteler; akademisyenler/öğrenciler/idari çalışanları ile bir bütündür. Yasa çalışmasında idari personelin görev tanımı, sorumluluk alanları ve yetkileri netleştirilmelidir.

Üniversite idari teşkilat şemasında Rektör’den sonra gelen, Üniversite Genel Sekreteri’nin görev ve sorumluluk alanı yeniden yapılarak, Senato ve Üniversite Yönetim Kurulu toplantılarına katılıp sadece not tutan pozisyonundan çıkarılmalıdır. Genel Sekreter’in koordine ettiği; strateji geliştirme, kalite ve akreditasyon, araştırma ve geliştirme, insan kaynakları, gayrimenkul yönetimi ve geliştirme, destek hizmetleri, bilgi yönetimi gibi, birimlerin yaptığı çalışmaları ile Üniversite yönetim kurulunun alanları örtüşmektedir. Genel Sekreterin, üniversitenin idari konularda en üst karar organı olan ‘Üniversite yönetim kurulu’ toplantılarına, söz ve oy hakkı olarak katılması gerekmektedir. Genel Sekreterlik makamının idari süreç içerisinde etkin hale getirilmesi, aynı zamanda Rektör’ün akademik çalışmalara daha fazla zaman ayırması bakımından da katkı sunacaktır.

Yeni yasa çalışmaları sonucunda ortaya çıkacak Yükseköğretim kurumlarının yeni yapısının; devlet’i önceleyen, merkezi/bürokratik bir yapımı yoksa bireyi önceleyen, hak ve özgürlüklere dayalı/saygılı, ademi merkeziyetçi liberal’mi olacağıdır.

Yeni Şafak, 20.12.2012

Yeni anayasa için sokağa mı çıkmalı

Toplumun, 12 Haziran 2011’de yapılan genel seçimler neticesinde teşekkül eden Meclisten en büyük beklentisi yeni bir Anayasanın yapılması idi. Bu toplumsal talebe cevap verilmek üzere TBMM’nde 4 partiden eşit üyenin katıldığı bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu oluşturuldu. Komisyon çalışmalarına devam etmektedir. Bu Komisyonun kendisi için tayin etmiş olduğu süre 31 Aralık 2012’de sona eriyor. Bu sürenin dolmasına kısa bir süre kaldığı halde, ortaya henüz bir metin çıkmış değil. Komisyonda üzerinde uzlaşma sağlanamayan bazı konular arada bir medyaya yansısa da, maalesef bu çalışmalar büyük ölçüde gizlilik içerisinde yürütülmektedir.

Kamuoyunun gündeminin gerisine düşmesi sebebiyle, geniş çevrelerde yeni Anayasanın yapılamayacağı yönünde karamsar beklentiler ortaya çıkmaya başlamıştır. Her ne kadar, yeni Anayasa görüşmelerinde ortaya çıkan bazı sorunlu alanlarda bu dört siyasi partinin uzlaşmasının biraz zor olduğu söylenebilir ise de, üzerinde derinlemesine görüş ayrılıklarının olduğu konular çok fazla değildir. Hatta bunlardan bir kısmının Anayasada hiç yer almaması da anayasal bir eksiklik teşkil etmeyecektir. Fakat, bu çözüm yolu bile, uzlaşıyı lüzumlu kılmaktadır. Peki bütün bu çabalara, kamuoyunun beklentilerine rağmen, bu Meclis yeni bir Anayasa yapamazsa ne olur? Bu sorunun cevabı son derece önemlidir. Bu soruya makul bir cevap vermeden sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek mümkün değildir.

KOMİSYONA EŞİT KATILIM SORUN MU?

Esasen mevcut Komisyonun teşkil şekli belki bazı siyasi çevreler tarafından stratejik bir yöntem olarak isabetli görülebilir ise de, yeni bir Anayasanın bu usulle yapılması mümkün ve muhtemel görünmemektedir. Bu dört siyasi partinin, bütün konularda mutlaka oybirliği sağlayabilmesi pek mümkün değildir. Ülkemizdeki uzlaşı kültürünün zayıf olması, bunların birbirlerine yaklaşmalarını zorlaştırmaktadır. Tek bir siyasi parti çoğunluğunun kabul ederek yürürlüğe girdireceği bir Anayasa da temsil krizini ortaya çıkaracaktır. Nitekim gerek 1961 gerekse 1982 Anayasalarında en büyük zaafiyet noktalarını temsil noksanlığı teşkil etmekte idi. O zaman yeni Anayasayı yapacak ikili ya da üçlü koalisyonların teşkili ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Elbette TBMM’nde yapılacak Anayasa görüşmelerine muhtemelen bütün siyasi partiler iştirek edeceklerdir, ya da en azından bu görüşmeler, bütün partilerin katılımına açık olacaktır. Önemli olan, TBMM’deki bu görüşmelerin bütün siyasi partilerin iştirakine açık olmasıdır. Yeni Anayasanın demokratik ve ülkenin reel ihtiyaçlarına cevap verir bir nitelik ve özelliğe sahip olması için bu şartların teşkili yeterli ve önemlidir. Unutulmasın ki, Dünyanın en uzun ömürlü Anayasası olan 1787 Tarihli ABD Anayasasının hazırlanmasına bazı koloniler hiç iştirak etmezken, Anayasa metni, Konvansiyon toplantılarına katılan 55 üyeden sadece 39’nun imza ve olumlu oyu ile kabul edildi. Bu metin daha sonra kolonilerin yetkili organları tarafından kabul edilerek yürürlüğe girdirildi. Bu Anayasanın kabulü hiç de kolay olmadı. Görüşmeler bazı derin ihtilaf konuları sebebiyle muhtelif kereler kopma noktasına geldi ise de, soğukkanlı düşünen âkil adamların sağduyulu teşebbüsleri ile uzlaşı sağlandı. Belki de bu ülkede bu zorluklar aşılarak yeni Anayasanın yapılması aşamasına varılmasının arka planında, Konvansiyon çalışmalarına iştirak eden üyelerdeki yeni Anayasanın yapılması ihtiyacına yönelik derin inanç yer almaktadır. Bu inançtır ki, onları en derin ihtilaflarda bile bir noktada uzlaşmaya itmiştir.

Acaba Türkiye’de yeni Anayasa yapım sürecinde yer alan siyasi partilerde, ABD’deki ilk Anayasayı yapan ekipte mevcut olan ‘yeni Anayasa yapma’ yönündeki ihtiyaç ne kadar mevcuttur? Sorusu akıllara takılmaktadır. Bu sorunun cevabı pozitif yönde olmadığı takdirde toplumdaki yeni Anayasa talebine olumlu yönde cevap vermenin pek muhtemel olmadığı söylenebilir. O zaman bu aşamada bu partilerin, evleviyetle, bir Anayasa yapıyormuş gibi görünmediklerini; bu konuda tamamen içten ve samimi olduklarını ispat etmeleri, bu konuda kamuoyunu ikna etmeleri gerekiyor. Yoksa, toplumda, yeni Anayasanın yapılması konusunda mevcut parlamentoya yönelik sahici inanç sona erecektir.

Şayet bu partilerde yeni Anayasa yapımı konusunda sahici bir inanç mevcut değil ise, bütün bu çabalar göstermelikten öte bir anlam taşımıyorsa, kamuoyu bir müddet daha göstermelik manevralarla oyalandıktan sonra bu bu süreç bitirilecekse, kanaatimce en kötü netice bu olacaktır. Bunun neticesinde, Türkiye’de demokratik sivil iradenin yeni bir Anayasa yapamayacağı inancı bilinç altında iyice kökleşecektir. Bunun neticesinda, toplumun belli kesimlerinde bir başka marazi nitelikli beklenti ortaya çıkacaktır: ‘Madem ki bu Meclis demokratik usullerle yeni bir Anaaysa yapamıyor; Türkiye’nin de yeni bir Anayasaya ihtiyacı vardır, o zaman Askerler gelsin, yeni bir Anayasa yapsın ve gitsinler’. Bu, hayali bile insanı dehşete düşüren bir durumdur. Mevcut siyasi partilerin Türkiye’yi bu dehşetengiz duruma düşürmeye hakları yoktur. Bunun bedeli çok ağır olur. Kimsenin, kendi ütopik ya da bencil beklentileri için sistemi tıkamaya hakkı yoktur.

Son aylarda anayasal temelli sorunların pek gündeme gelmemesi neticesinde, bazı çevrelerde ‘nasıl olsa artık eskisi gibi Anayasal temelli sorunlar yaşanmıyor, böyle giderse pek yaşanmaz da, o zaman yeni Anayasa yapmak için bir çaba içerisinde imiş gibi görünelim, daha sonra da bir bahane ile ipe un serip mevcut Anayasa ile yola devem edelim’ anlayışı öne çıkabilir. Bu çok yanıltıcı ve tehlikeli bir vartadır. Türkiye’nin sürekli bu minval üzere gideceğinin hiç bir teminatı yoktur. Anayasada, başta Başlangıç Kısmı olmak üzere bütününe yayılan ve derin sorunlara sebep olan otoriter nitelikli hükümler hala varlığını sürdürmektedir. Bu sorunlu hükümler Anayasadan ayıklanmadıkça, Türkiye diken üstünde kalmaya devam edecektir. Türkiye’nin diken üstü siyaseti ve uygulamaları ile gideceği yol çok muhataralıdır. Bu çıkmaz sokak neticesinde yönelinecek kısmi Anayasa değişikliği de Türkiye’nin Anayasal ihtiyacına yeterince cevap veremeyecektir.

SİVİL TOPLUM BASKISI YETERSİZ

Maalesef sivil toplum kesimlerinde yeni Anayasa için aktif bir faaliyet yoktur. Arada bir Uzlaşma Komisyonundaki kamuoyuna yansıyan ihtilaflar sebebiyle ufak çaplı tartışmalar yaşansa da, sivil toplum kesimlerinin yeni Anayasa yapımı konusundaki çabaları çok yetersizdir. Öyle zannediyorum ki, bu kesimde de yeni Anayasa yapımı konusunda ciddi bir inanç aşınması söz konusudur. Bu da çok vahim bir durumdur. Sivil toplumun etkili itelemesi olmaksızın yeni Anayasaya ulaşabilmek pek mümkün ve muhtemel değildir. Turgut Özal Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Sacid Adalı’nın gündeme getirmiş olduğu ‘Bu belki o kadar yasal değil ama ben, yatağımı döşeğimi alıp anayasa çıkana kadar Meclis bahçesinde yatmaya bile hazırım’ önerisinin hayata geçirilmesi, halkın, sivil toplum örgütlerinin, mitinglerle, kapsamlı ve sürekli eylemlerle yeni Anayasa yapımı yönünde itekleyici hatta mecbur bırakıcı faaliyetleri gerçekleştirmeleri gerekiyor.

Aksi takdirde, mevcut siyasi partilerin, muhtemelen bir müddet daha oyalayıcı manevralardan sonra ipe un sermeleri muhtemel görünmektedir. Bu vesileyle, yeni Anayasa yapılması ihtiyacına gönülden inananları meydanlara davet ediyorum. Şunu çok açık ve net söyleyeyim ki, gerçekleştirilecek meydan gösterileri, sivil itaatsizlik eylemleri olmadığı müddetçe, yeni Anayasa yapımı biraz zor görünmekeadir. Gün, halkın geniş kesimlerinin, etkili eylem ve etkinliklerle yeni Anayasa yapımı konusundaki inançlarını etkili ve kararlı bir şekilde gün yüzüne çıkarma, siyasileri yeni Anayasa yapma konusunda uzlaşmaya mecbur bırakma günüdür. Benden söylemesi. Aksi takdirde, bu konuda geç kalındığı zaman, yeni Anayasanın yapılması yerine, herkes bir bardak su içmek zorunda kalabilir.

Yeni Şafak, 18.12.2012

Siyasetin Özerkliği, Hikmet-i Hükümet ve AKP

 

Siyasetin özerk bir etkinlik alanı olarak görülmesi modern bir olgudur. Siyasetin özerkliği fikrinin temellerinin 16. yüzyılda Machiavelli ve Bodin tarafından atılmış olduğu genellikle kabul edilmektedir. Bu özerk siyasi alanın hukuk dilindeki şifresi ise “kamu hukuku”dur. Fransızların droit politique, Almanların allgemeines Staatsrecht dedikleri disiplin… Türkiye’de biz buna öteden beri “genel kamu hukuku”/“umumi amme hukuku”  diyoruz.

Siyaset kendi kural ve ilkelerine uygun olarak işleyen özerk bir alan oluşturur. Siyaset farklılıkları çözüme bağlamak için herhangi bir tartışılmaz kriterin var olmadığı kamusal alanda rakip iyiler arasında tercihler yapma zorunluluğundan kaynaklanır. Bu anlamda siyaset önemli bir insan başarısıdır.  Eğer yönetim tanrısal olarak yetkilendirilmiş ve konusu da böyle bir yüksek irade tarafından belirlenmiş bir görev olsa idi, o zaman politika var olmazdı. Siyaset ancak toplumu yönetme otoritesinin insanlar arasında tartışma konusu olduğu, yönetim düzenlemelerinin insan tercihinin ürünü olduğu zaman ortaya çıkar.

Belli bir anlamda “siyasetin özerkliği”nin yerleşmesine özellikle Makyavelli’nin katkısı dikkate değer. O devlet kurma ve idame ettirme sanatı olarak nitelediği siyaseti toplumsal hayatın diğer alanlarından, bu alanlara özgü kurallardan ayırır. Benedetto Croce’ye göre, Makyavelli’nin dehası onun “siyasetin kaçınılmazlık ve özerkliği”ni kabul etmesinde yatmaktadır. O kadar ki, “ahlâki iyi ve kötünün ötesinde olan” siyaset, kendisine ait karşı konulamaz yasaları bulunan ve bu dünyadan sürülmesi mümkün olmayan bir etkinliktir.

Siyaset bildik anlamda ahlâka referansla yürütülmesi mümkün olmayan kendine özgü bir iştir. Elbette kişisel ahlâkın ilkeleri tarafından yönetileceğimiz, tamamen özel bir hayat yaşamayı seçebiliriz. Ama eğer siyasi arenaya girmeye ve devleti yönetmeye kalkışırsak, o zaman kamu hayatının özel kuralların uygulanacağı apayrı bir alanına giriyoruz demektir.

Isaiah Berlin, Makyavelli’nin politikayı ahlâktan ayırmaktan çok, iki tür ahlâk arasında ayrım yaptığını söyler: Hristiyanlığın hayırseverlik, merhamet, fedakârlık ve ölümden sonraki hayata inanç gibi idealleri değerli olabilir, ama bu değerler bir siyasi toplumun kurulması ve sürdürülmesi için yeterli değildir. Eğer sivik bir ruhla aşılanmış etkin bir siyasi toplum kurmakta ciddi isek, Atina ve Roma’da yüceltilen kuvvet, cesaret, zor durumlarda tahammül, metanet ve disiplin gibi pagan dünyasının temel değerlerine dönmemiz gerekir. Machiavelli hayranı olduğu Roma Cumhuriyetine benzer ihtişamlı bir cumhuriyetin ancak bu özgül erdemlerin yardımıyla kurulabileceğine inanıyordu. Yurtseverlik duygularıyla birlikte bu erdemler bir bakıma cumhuriyetin “sivil din”ini oluşturacaktı.

Makyavelli “devlet sanatı”nın kendi doğasından kaynaklanan zorunlu yasaları bulunduğunu ve bunların bildik anlamda ahlâki kayıtlardan bağımsız olduğunu iddia ettiği, devlet kurma ve idame ettirme “yüksek” amacının “gerektiğinde” özel ahlâk ve adalet açısından onaylanamayacak olan yol ve yöntemlere başvurmayı haklı kılacağını savunduğu için, normatif bakış açısından onu “kötülüğün öğretmeni” olarak görebiliriz. O siyasetin özerkliği fikrini kötü anlamında fazla ileri götürmüş olabilir. Ne var ki,  olgusal açıdan baktığımızda, Makyavelli’nin söylediği şeyin özünde çok da yanlış olmadığını teslim etmeliyiz: Modern devletin pratiği özü bakımından her yerde “hikmet-i hükümet”çi olmuştur. Bunun bugün için de gerçekçi bir gözlem olduğunu en ilgisiz olması gereken alana bakarak anlayabiliriz: İnsan haklarının “meşru” sayılan sınırlanma gerekçelerinin devletçi karakterine ve demokrasi dünyasında bile devletin bekası uğruna “olağanüstü dönemler”de insan haklarının neredeyse yok mesabesine indirilmesinin meşru sayılmasına bakarak…

“Yüce devlet”, “devletin bekası”, “devletin milleti” ve “devletin alî menfaatleri” söyleminin; “devlet politikası” ile “hükümet politikası” veya “devlet adamı” ile “siyasetçi” ayrımının siyasetin hakim kodları olarak işlev gördüğü Türkiye’de bunu anlamak hiç de zor olmasa gerek.

İronik olan şu ki, Cumhuriyetin “hikmet-i hükümeti”nden şunca zarar görmüş olan dindar-muhafazakâr kitlenin iktidara taşıdığı AKP liderliği bile kısa süre içinde aynı söylemi benimsemekte hiç de zorlanmamıştır. “İş sizin bildiğiniz gibi değil, Devleti yönetmek başka bir şey” mealindeki sözleri son yıllarda AKP’lilerden ne kadar da çok duyuyoruz. Artık devleti yönettikleri, “devletlû” oldukları için olsa gerek, bizim gibi naçiz ademoğullarının onların yapıp ettiklerinin “hikmetinden sual” edemeyeceğimizi sözleri, jestleri ve mimikleriyle ne kadar da kendilerinden emin bir şekilde gösteriyorlar!

Milliyet, 14.12.2012

 

İktidarın Dili ve Hak İhlalleri

0

 

Ağustos’ta iki polisin bir hastanede dövüldüğünü gösteren bir görüntü yansıdı ekranlara. Karataş ailesinin üyelerinin, İstanbul-Bakırköy’deki bir hastanede iki polisi evire çevire dövmeleri gün boyunca TV kanallarından kamuya aktarıldı. Haberin sunumu dikkat çekiciydi: Adeta insanların “hak ve özgürlükleri bu denli abartırsanız olacağı bu” diye düşünmelerini sağlamayı amaçlayan bir dille veriliyordu. Alt metin, insan hakları adına polisin elindeki birçok yetkinin alınmasının bir neticesi olarak polisin kendini koruyamaz bir hale geldiğini akıllara düşürmeyi hedefliyordu. 

Tabii, o hengâme içerisinde olayın gerçek sebebini anlamak mümkün olmadı. Ama İsmail Saymaz, olayın üzerindeki karartmayı kaldırdı. Ortaya serilen gerçekler sarsıcıydı: Polisler hak ihlalinin âlâsını yapmışlardı. İftar saatinde sokak ortasında pantolonlarının indirilmesine itiraz eden iki kardeş yere yatırılmış, elleri arkadan kelepçelenmiş ve polis merkezine götürülerek sırayla feci şekilde dövülmüşlerdi. 

Ayarı kaçıran polisler, kardeşlerin ayakta duramadığını görünce 112 Acil Servis’i çağırmış, tedavinin orada yapılmasını istemişler. Ancak sağlık görevlileri bunu kabul etmeyince hastaneye gitmek mecburiyetinde kalmışlar. Karataş ailesinin diğer mensuplarıyla orada karşılaşmış, aralarında tartışma çıkmış. Ve iddiaya göre, annelerinin de polis tarafından tekmelenmesi üzerine aile iki polise saldırmış. Aile hakkında -hem de iki tane- dava açılmış elbette. Ama Karataşlara aile boyu dayak atan polislere henüz bir dava açılmış değil; polisler açısından olay hala soruşturuluyor. (Radikal, 11.12.2012) 

506 işkence 

İktidardakilerin çok sevdiği deyimle “münferit” bir durum değil, bu. İHD’nin yayınladığı son rapor, bütün demokraside çağ atlama iddialarına karşın “yeni Türkiye ”de de hak ve özgürlüklerin ihlalinin önemli bir sorun alanı olmaya devam ettiğini gösteriyor. Rapora göre, son 11 ayda 506 kişi işkence ve kötü muameleden şikayetçi oldu, cezaevlerinde 69 ve gözaltı merkezlerinde dokuz kişi yaşamını şüpheli bir biçimde kaybetti, 19 faili meçhul cinayet işlendi. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde dokuz kişi yaşamını yitirdi, 555 kişi yaralandı, 6 bin 529 kişi gözaltına alındı, bin 831 kişi tutuklandı, vb. 

Güçlü devlet 

İç karartıcı bu manzaranın oluşmasında derinlerde yatan birtakım yapısal nedenlerden söz edilebilir. Mesela, siyasi hareketlerin “hak ve özgürlüklere” değil de “güçlü devlet” kavramına büyük değer atfetmesinin rolüne değinilebilir. Bu güçlü devletin hak taleplerine kendi kudretini azaltacak tehlike nazarıyla bakmasına ve katı merkeziyetçi devlet yapısının sivil toplumu boğucu etkisine işaret edilebilir. Keza devletin “kutsal” olduğuna duyulan inancın bürokraside, siyasette ve halk arasında yaygınlığının altı çizilebilir. 

Bu yapısal nedenlerle bağlantılı olarak son bir yıldaki insan hakları karnesinin kırıklarla dolmasında AKP’nin kullandığı söylem ve iktidar pratikleri de belirleyici bir etkiye sahip. İktidarın dozu sürekli artan hak karşıtı ve milliyetçi söylemleri, hak ihlallerini yaygınlaştırıyor. Bazı yorumcular bu fikre karşı çıkıyor. Onlar, iktidarın ve bilhassa Başbakan’ın söyleminin sertliğini Türkiye’deki siyaset yapma tarzına bağlıyorlar ve söyleme çok fazla takılmamak gerektiğini belirtiyorlar. Onlara göre, söylenenlere değil yapılanlara bakmak gerekir; bu hükümet perde önünde sert olabilir ama perde gerisinde hak alanını genişletiyor ve önemli olan da bu. 

Söylemin gücünü hafifsediği için bu yaklaşımı sorunlu buluyorum. Söylemin pratiği belirleme kudreti akıldan çıkarılmamalı. Uludere’deki katliamın en büyük müsebbibi, dağda ve ovada hareket eden her şeyi vurmayı savunan dildi. Keza katliamdan sonra iktidarın sahiplendiği dilin, katliamın sorumlularının cezasız kalmasını sağladığı da unutulmamalı. 

Demokrasi kapısı 

Aslında demokrasi ve özgürlük karşıtı bir söyleme itibar ederek, demokrasiyi ve özgürlüğü kuvvetlendirmek ne mümkün ne de mantıklı. Demokrasinin kapısı, demokratik değerler çiğnenerek açılamaz; aksine oraya giden yol sürekli tahrip edilir. Eğer iktidar, sözleriyle bir grubu dışlar ve onu “hain”, “terörist” vb. kavramlarla “düşman” kılarsa, devlet güçlerinin bir bütün olarak o gruba yüklenmesi ve grubun haklarını ayaklar altına alması kaçınılmaz olur.

Mesela Başbakan’ın BDP ’ye karşı takındığı tavrı alın. Bu, BDP’lilerin haklarının ihlal edilmesini doğallaştırıyor. Erdoğan’ın mütemadiyen BDP’yi suçlayan ve aşağılayan sözlerine kulak kabartan bürokrasi, bu partiye ve mensuplarına istediği gibi davranabilme hakkını kendinde görüyor. BDP’nin bizzat Başbakan tarafından şeytanlaştırılması, bürokrasiye bu partiden gelen hak taleplerini bastırmak için müthiş cesaret aşılıyor. Her kademede yer alan bürokrat, böyle davrandığında Başbakan’ın takdirini kazanacağını bildiğinden, BDP’nin üzerine şevkle gidiyor. Vali, partinin bütün yasal toplantı taleplerini basmakalıp gerekçelerle sürekli reddediyor. (Sırrı Süreyya Önder, Diyarbakır Valiliğinin iki yıldır –ilaç niyetine de olsa- tek bir toplantıya dahi izin vermediğini söylüyor.) Yargı, kitlesel tutuklamalara karar vermekten rahatsızlık duymuyor. Emniyet, BDP’lilere insafsız bir şiddet uyguluyor, cenazelere katılanlara bile gaz bombasıyla saldırmaktan imtina etmiyor. 

İktidarın dilinin yanı sıra birlikte iş tuttuğu kişilerin niteliklerinin de ihlallerin artmasında azdırıcı bir rolü var. Bugün işkenceciliği ile maruf bir polis şefi, İstanbul Emniyeti’nin en üst makamlarından birinde. Uludere’deki katliamı gerçekleştiren kuvvetlerin komutanına –başarısından olsa gerek- madalya veriliyor. Hrant Dink’in katledilmesinde az veya çok bir rolü bulunan her bürokrat hızla ilerliyor; Dink’i mahkûm eden utanç kararının altında imzası bulunan bir hâkim “ombudsman” makamına oturtularak taltif ediliyor. Ve İdris Naim Şahin bu ülkede İçişleri Bakanlığı yapıyor. Bu durumda, özgürlük kısıtlamalarının ve hak gaspının bu kadar pervasızlaşmasına şaşırmamak gerek. 

Radikal 2, 16.12.2012

 

Muhalefet artık mümkün mü?

0

 

Taraf gazetesini kuran ve yöneten ekibin tepesindeki isimlerden Ahmet Altan ve Yasemin Çongar ayrıldı. Gazetenin yazarlarından Alper Görmüş’ün ifadesiyle ‘eleştirel değil, muhalif gazetecilik’ yapıyordu Taraf.

 

Yeni çizgisi ne olacak bilmiyoruz ama Taraf’ta yaşanan deprem bize bir şeyi gösterdi; Türkiye’de  muhalefetin imkân ve araçları daralıyor. İktidar bütün rejimlerde bulunur, özgür muhalefet ise sadece demokrasilerde vardır. Siyasî partileri aşan bir muhalif yelpazedir bu. Medya, sivil toplum, sanat, kültür ve düşünce dünyasında da ifadesini bulan bir ‘muhalefet’ alanı gerek demokrasinin işlemesi için. Türkiye’de bütün bu alanlarda muhalefet aktif, ama cılız ve etkisiz. Üstelik muhalif duruş giderek zorlaşıyor. Birkaç nedeni var bunun. Birincisi, ‘muhalefetin dili.’ İktidarı nasıl bir dil, söylem kullanarak eleştireceksiniz? İslamcılık, otoriterleşme, Putinleşme, Malezyalaşma, tek adam olma, yolsuzluk, vs… hepsi çoktan kullanıldı, tüketildi ve hatta kirletildi. Hem de iktidar partisinin ciddi demokratik açılımlar yaptığı dönemlerde ve hâlâ rejim vesayet altındayken.

Daha da vahimi, AK Parti’ye muhalefet ulusalcılık, darbecilik, Ergenekonculuk ve laikçilik ile özdeşleştirildi. Son zamanlarda buna PKK yandaşlığı da eklendi. ‘Muhalefetin kimliği ve amacı’nın böyle algılandığı bir durumda eleştirel uyarıların AK Parti’de ve tabanında etkili olması zor. Bu algı elbette iktidar çevreleri tarafından de pekiştiriliyor. Hükümeti kim eleştirse ‘PKK muhibbi’ olmakla suçlanıyor. Hükümetin toplum mühendisliği politikalarından kaçınması gerektiğini söyleyenlere ‘zaten onlar dindar değil, dindarlardan da rahatsız oluyorlar’ etiketi hemen yapıştırılıyor. Yani muhalif kişiler, üzerlerine ‘giydirilen kimlikler’le etkisizleştiriliyor, itibarsızlaştırılıyor.

Öte yandan muhalefetin ‘araçları’ da daralıyor. Bir yandan iktidar partisi çevresindeki küçük muhalefet partilerini içine alarak alternatiflerin önünü kapatırken, öte yandan da ‘anamuhalefet’ kendini adeta ‘kalıcı bir azınlık’ konumuna kilitliyor. Sonuç: alternatifi olmayan, yani demokratik denetim mekanizmasından vareste bir iktidar… Bu iktidar, toplumun çok büyük bir çoğunluğunu arkasına alarak azınlığın vesayetini yıktı. Bu yıkımın ardından çok büyük bir güç oluştu. Bu gücün etkin, denetleyen, iktidara alternatif teşkil eden bir muhalefet olmadan kullanımı sıkıntılı.

Daha üç-dört yıl önce ‘iktidar oldu ama muktedir olamadı’ dediğimiz parti bugün son elli yılın devlete en hakim partisi konumunda. Çok partili dönemde aynı anda hem Genelkurmay başkanını, hem MİT müsteşarını, hem de MGK genel sekreterini atayabilen ve bunları kendine en sadıklar arasında seçebilen bir başka Başbakan gelmedi bu ülkeye. Dahası, bu iktidar gücünün en önemli unsuru toplumsal tabanı. Halkın yarısının oyunu alan bir hükümet bu. ‘Demokratik meşruiyeti’ hiçbir şekilde tartışma götürmez. Arkasında halk desteği büyük. Vesayet rejiminin egemen olduğu dönemde devlet güçlüydü, vatandaşın, özellikle de ‘sözde vatandaş’ın, yani dindarın, başörtülünün, Kürt’ün, canına okuyordu. Ama arkasında böylesine ciddi bir toplumsal destek ve meşruiyet yoktu. O yüzden ‘başörtüsüne özgürlük’ deyip üniversitelerde imza kampanyaları yapılabiliyor, halka parmak sallayan paşaya ‘önce o elini indir’ manşeti atılabiliyordu.

Kısaca, Kemalist vesayet düzenine ve onun militarist uzantılarına muhalefet etmek hiç de zor değildi. Rejimin ideolojisi arkaik, toplumsal desteği cılız, kurumları dökülüyordu.  Şimdi durum farklı; muhafazakâr değerleri ve muhafazakâr çoğunluğu temsil ettiğini söyleyen bir parti devlete hakim. Arkasında adeta ‘kalıcı bir çoğunluk’, kendine ait bir medya, dinamik bir sivil toplum ve büyüyen Türkiye’nin ekonomik kaynakları var. Buyurun muhalefet edin!

Zaman, 18 Aralık 2012

 

Yükseköğretimde engellilere yer var mı?

0

 

Yükseköğretim Kurumu Yeni Yasa tasarısını medya ve kamuoyunu tartışmasına açmış ve Üniversitelerden, STK ve kamu Kurumlarından görüşler almaya başlamıştır. Yasanın en önemli yanı sivil insiyatif ile yapılmaya çalışılmasıdır. Çeşitli eleştiri ve sıkıntılara rağmen süreç rutin toplantılar ve fikir alışverişiyle sürmektedir.

Yeni Yasa Tasarısı Üniversite konseylerinden, rektörlerin süresine, özel üniversitelerden yabancı üniversitelere kadar geniş ve önemli yeni yaptırım ve oluşumlar getirmektedir.

Yasadan, üniversitelerin akademik/mali özerk ve özgürlük beklentileri önemli bir yer işgal etmekte. Devlet-Vakıf- Özel- Yabancı eğitim kurumlarının yasada yada yasalarda nasıl formüle edileceği merakla beklenmektedir.

ENGELSİZ ÜNİVERSİTE İSTİYORUZ

2005 yılında çıkarılan, “5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un Madde 15.- ” Hiçbir gerekçeyle özürlülerin eğitim alması engellenemez. Özürlü çocuklara, gençlere ve yetişkinlere, özel durumları ve farklılıkları dikkate alınarak, bütünleştirilmiş ortamlarda ve özürlü olmayanlarla eşit eğitim imkânı sağlanır”. diyerek, engelli bireylerin de herkes gibi eğitim hakkına vurgu yapmıştır.

Ayrıca, “Özürlü üniversite öğrencilerinin öğrenim hayatlarını kolaylaştırabilmek için Yükseköğretim Kurulu bünyesinde araç-gereç temini, özel ders materyallerinin hazırlanması, özürlülere uygun eğitim, araştırma ve barındırma ortamlarının hazırlanmasının temini gibi konularda çalışma yapmak üzere Özürlüler Danışma ve Koordinasyon Merkezi kurulur”. hükmünü getirerek bu konuda eğitim hakkının savunulmasının yanında korunması ve tedbir alınmasını öncelemiştir. Bu Yasaya istinaden YÖK bünyesin de “Özürlü Öğrenci Komisyonu” oluşturulmuştur.

Bu komisyonun çıkarmış olduğu yönetmelik çerçevesin de üniversitelerde “engelli öğrenci birim”leri kurulması öngörülmüş ve bir çok üniversitede hayata geçirilmiştir. Bu birimlerin katılımıyla “Engelli Öğrencilerle Engelsiz Üniversitelere Doğru” projesi başlatılmış ve bu proje kapsamında 6 adet “Engelsiz Üniversiteler Çalıştayı” düzenlenmiştir.

YENİ YASA TASARISI VE ENGELLİLER

Yeni Yükseköğretim Yasa Tasarısı Madde 45 . “Sosyal Hizmetler” başlığı altında 3. Fıkrada, “Yükseköğretim kurumları, engelli öğrencilerin eğitim-öğretim ve sosyal yaşam ortamlarını yükseköğretime erişimi kolaylaştıracak biçimde iyileştirmek, farklı engelli gruplar için ders malzemelerini erişilir kılmak için gerekli tedbirleri alırlar”. demektedir. 5387 sayılı Yasa bu konuda,” Özürlü Öğrenci Komisyonu” kurulmasını ve bu çalışmaların bu komisyonca yapılmasını öngörmüşken, yeni yasa tasarısında bu konuya değinmemesi kazanımlar açısından geri bir durum olarak değerlendirmek gerekmektedir.

Yeni yasa tasarısında “engelli”ler ile ilgili bölümler bir maddeyle geçiştirilemeyecek kadar önemlidir.

5387 Sayılı Yasa gereği 20 Haziran 2006 tarih inde hazırlanan ve daha sonra 14.08 2010 tarih ve 27672 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Yükseköğretim Kurumları Özürlüler Danışma Ve Koordinasyon Yönetmeliği” çerçevesinde, Üniversitelerde kurulan “Engelli Öğrenci Birimleri”nin yetki/kapsam bakımından belirsizlik bulunmakta ve yönetişimsel/mali bakımından da özerk değildir.

Eğitime alma ve eğitim hizmetlerine erişim bakımından en dezavantajlı durumda bulunan engelli bireylerin, yeni yasa çalışmalarında kapsam dışı bırakılmaları insan hak ve özgürlükler açısından kabul edilir durum değildir. Yeni yasa da “Engelli Öğrenci Birimleri”nin, kurulması üniversitelerin insiyatifine bırakılmamalı yasa çerçevesin de zorunlu hale getirilmelidir.

YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM

Yönetmelik ile bu birimlerin “mediko-sosyal sağlık, kültür ve spor işleri daire başkanlığına” bağlı olarak kurulmaları öngörülmüştür. Bu yaklaşımı egelli bireye hasta/sağlıklı, sağlam/sakat bakışın bir yansıması olarak da görebiliriz.

Engelli öğrenci birimleri hiçbir başkanlığa değil direk olarak Rektör/Rektör Yardımcı’sına bağlı olarak kurulmalıdır. Birimin başında engellilik konusunda bilgili ve saha deneyimi olan hatta kurum içerisinde varsa bu konuda gerekli donanıma sahip engelli birey tarafından idare edilmelidir. Yeni Yükseköğretim Yasa çalışmasında, engellilerin kendi kaderlerini belirlemede söz sahibi olacakları bir düzenlemeye gereksinim vardır. 21. Yüzyılda insan hak ve özgürlüklerin geldiği seviye bakımından bu beklenti ve talep o kadar da imkansız ve gerçekleştirmesi imkansız değildir.

Bunun için her şeyi ben bilirim “paternalist” devlet anlayışından arınmış, ön yargılardan sıyrılmış bir anlayışa Hz. Mevlana’nın “yeni şeyler söylemek lazım” çağrısına kulak verecek, zihinlerin ve kalplerin dönüşümüne ihtiyaç bulunmaktadır.

Yeni Şafak, 10.12.2012

 

Dokunma!

DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk ve içlerinde BDP Eşgenel Başkanı Gülten Kışanak’ın da bulunduğu 9 BDP milletvekilinin, Hakkâri-Şemdinli’de PKK ’lilerle kucaklaşması siyaseten yanlıştı. Çünkü “kucaklaşma” çatışmaların yükseldiği ve toplumsal gerilimin arttığı bir dönemde (Ağustos 2012) gerçekleşmişti. Böyle bir ortamda siyasetçilerin yapması gereken, farklı toplumsal gruplarının hassasiyetlerini gözetmek ve tansiyonu düşürücü bir rol üstlenmekti. Söz konusu görüntü ise buna hizmet etmiyordu; çözümün mekânı olması gereken siyasi alandaki yarılmayı daha da derinleştiriyordu. 

Nitekim görüntülerin kamuoyuna yansımasından sonra taraflar bir nevi “özeleştiri” yaptı. Karayılan, doğru bulmadığını söyledi. Demirtaş, olayın kendiliğinden geliştiğini ama milletvekili arkadaşlarının daha dikkatli davranması gerektiğini belirtti. Kucaklaşanlardan biri olan Gülten Kışanak da, yaptıklarının siyaseten hatalı bir davranış olduğunu kabul etti. “Bu, siyasi bir tutum değildi. ‘Bu, siyaseten başka türlü kullanılabilir’ diyebilirdik. Daha soğukkanlı ve hesapçı yaklaşabilirdik. Siyaseten böyle düşünüp orada daha kontrollü ve hatta samimi olmayan bir şey yaratabilirdik.” (Taraf, 04.12.2012) 

Aslında, medyanın BDP-PKK kucaklaşmasını köpürterek vermesine rağmen toplumsal düzeyde -önceki dönemlere nazaran- büyük bir tepki olmadı. İlk günlerdeki sınırlı etki küllenmeye başlamışken ve açlık grevlerinin sona ermesiyle millet tam bir rahat nefes alacakken Başbakan, konuyu tekrar gündeme taşıdı ve 10 milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılacağını söyledi. İlk etapta bunun Başbakan’ın çokça müracaat ettiği gündem değiştirme taktiklerinden biri olduğu düşünüldü ama Başbakan’ın ısrarcı tutumu olayın salt bir gündem değiştirme ile sınırlı kalmayacağını gösterdi. 

İspanya’dan farkımız 

Dokunulmazlık tartışması iki eksende yürüyor: Hukuk ve siyaset. Bazı yorumcular, dokunulmazlıklarının kaldırılmasının hukuken doğru, siyaseten yanlış olduğu kanaatindeler. Oysa burada “hukuk” ve “siyaset”i bağımsız ayrı kompartımanlara koyup, her biri hakkında ayrı bir değerlendirme imkânı yok. Zira burada siyasetten bağımsız bir hukuktan bahsedilemez. Eğer Meclis’te hâlihazırda bekleyen 868 dosyadan 10 tanesini aradan çıkarılıyor ve sadece bunlar hakkında hızla işlem yapılıyorsa, yüz kızartıcı adli suçlara ilişkin çok sayıda dosya rafta dururken yalnızca siyasi nitelikli suçlara el atılıyorsa, belirleyici olanın tamamen siyaset olduğunu görmek gerekir. 

“Hukuken doğru” diyenler, buna misal olarak İspanya’yı gösteriyorlar, AİHM’nin Batasuna Kararını hatırlatıyorlar. Lakin bunu, İspanya ve Türkiye arasındaki “demokrasi” ve “hukuk devleti” düzeyi farkını görmezden gelerek yapıyorlar. İspanya’da adem-i merkeziyetçiliği esas alan bir anayasa, geniş ifade özgürlüğü alanı ve bağımsızlık dahil en azami talepleri savunarak siyaset yapabilme hakkı var. Türkiye’de ise bunların hiçbiri yok. Türkiye’de İspanya’daki gibi demokrasinin var olduğu yanılsaması üzerinden yapılan karşılaştırmalardan doğru netice çıkmaz. 

Dokunulmazlıklar meselesi, Türkiye siyasetini birçok açıdan etkileme potansiyeline sahiptir. Öncelikle, bu tartışmalar AKP ’nin mono blok bir yapısının olmadığını gösterdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve bazı milletvekilleri Erdoğan’ın politikasını tasvip etmediklerini açık bir şekilde dile getirdiler. Keza AKP’yi destekleyen medyada da çok sayıda isim, bu tür bir adımın demokrasiye hem de AKP’ye zarar vereceği uyarısında bulundular. Denilebilir ki Erdoğan ilk kez, net bir şekilde kendisinden ayrı düşen ve kamuya yansıyan bir duruşla karşılaştı. AKP için yeni olan bu durumu -çok abartmamak kaydıyla- sağlıklı bir gelişme olduğunu söylemek mümkün. 

90’larla kıyaslanabilir mi? 

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına muhalefet edenler, bunun siyasi alanı daraltacağı ve PKK’yi güçlü kılacağı noktasında ortaklaşıyorlar ve 1994’ten yaşananlardan ders çıkartılmasını salık veriyorlar. Gerçekten de 94’teki Meclis Darbesinde Kürt milletvekillerine reva görülen uygulama, Kürt belleğinde derin izler bıraktı. Rahmetli Orhan Doğan’ın ensesinden tutularak polis otosunun içine tıkılması, devletin Kürt kimliğine duyduğu nefretin ve Kürtleri aşağılama iradesinin bir nişanesi olarak hafızlara nakşoldu. Siyasetin devre dışına çıkarılması şiddetin prim yapmasını sağladı ve her iki tarafta da şiddet taraftarlarının önünü açtı. Sonuç; bir kan deryası oldu. 

Erdoğan, bugün bu yoldaki uyarılara “Şartlar çok farklı, aynı şey olmaz” diyerek kulaklarını tıkıyor. Koşulların benzer olmadığı konusunda haklı; ancak farklılaşan koşullar kendisini –seleflerine oranla- daha avantajlı mı yoksa dezavantajlı mı kılar, burası tartışılır. Bugün Kürtler, 90’larla kıyaslanmayacak ölçüde politize olmuş durumdalar. Kürtlerde kimlik bilinci çok gelişmiş, siyasal gündemlerini devlet ile Kürtler arasında eşitliğe dayalı yeni bir hukukun kurulmasını sağlayacak talepler oluşturuyor. Irak ve Suriye Kürdistanlarındaki gelişmeler, onların taleplerini ve siyasal pozisyonlarına direkt tesir ediyor. Bu tabloda, parlamentoda siyaset yapan bir partinin varlığı çok önemli işlev görüyor; tüm bu sürecin demokrasi içinde yürüyebileceğine ilişkin umutları ayakta tutuyor. 

Eğer vekillerin dokunulmazlığı kalkarsa -büyük ihtimal- BDP Meclis’ten çekilebilir. Böyle bir karar verdiğinde, kanımca, onlara “Parlamentoya dönün” diyecek bir Kürt kamuoyu da olmaz. Bu durumda oluşacak siyasi boşluktan da en fazla –meşru siyasi mücadelenin bir fayda getirmediğinin görüldüğünü iddia edecek olan- PKK istifade eder. 

Erdoğan’ı dokunulmazlıkları kaldırmaya motive eden ( a. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi, b. BDP ve Kandil’i sahadan çıkararak işi sadece İmralı ile götürme düşüncesi veya c. BDP’lilerin dokunulmazlığını kaldırmayı ama yargının vekiller hakkında bir tutuklama kararı vermemesini sağlama hesabı gibi) çeşitli saikler olabilir. Erdoğan’ın kafasının arkasındaki amaç neyse, buna ulaşmak için kullandığı aracın çok ciddi risk içerdiği unutulmamalıdır. Bu nedenle, siyasi yolu açık tutmak isteyen herkesin -özellikle de AKP içinde olanların- Başbakan’a karşı “dokunma” deyip sesini yükseltmesi lazım. 

Radikal 2, 09.12.2012

Mahkemede bir gün

Derya Moray ve Nilgün Karan. Beden Eğitimi’nde son sınıfta olan öğrencilerim. Yaklaşık üç yıldır tutuklu olarak yargılanıyorlar; biri Mardin, biri Siirt Cezaevi’nde kalıyor. 29 Kasım gününe kadar Derya ve Nilgün’le hiç yüz yüze gelmemiştim. Tanışmamız, cezaevinden bana gönderdikleri mektuplarla oldu. Son mektuplarında davalarının karara bağlanacağını söylemişlerdi. Duruşmalarına gittim. 13.30’da başlaması gereken duruşmanın 16.30 gibi başlaması iyi oldu. Zira baro odası ve koridor arasında geçen zamanda çok şey öğrendim.

Derya’nın ablası ve annesiyle tanıştım. Kızı üç yıldır tutuklu olan ve çektiği acı yüzünden okunan anne, yine de ümidini koruyordu: “Bekliyoruz, iyi olacak inşallah” dedi. “İnşallah” dedim ben de, gülümsemeye çalışarak.

Duruşmaların yoğun olduğu bir gündü. Aileler, duruşmalara gele gide akraba olmuşlar adeta; herkesi kendi çocukları gibi sahipleniyorlar. Yaşlı bir amcanın yanında oturuyorum; mübaşir bir ad okudu ve yakınlarının duruşma salonuna geçebileceğini söyledi. Amca kalktı salona doğru yöneldi, “Sizin oğlunuz mu?” diye sordum. “Hayır” dedi, “ama bütün öğrenciler benim evladımdır. Kim çıkarsa, evladım çıkmış gibi seviniyorum.”

Baro odasında avukatlarla baktıkları davalardaki inanılması zor hukuk ihlallerini konuştuk. Gizli tanık, telefon dinleme, vb. uygulamalara -somut gerçeği ortaya çıkarmaktan ziyadekişileri suçlamak için başvurulduğunu; hâkim ve savcılarını tüm yargılamayı polis fezlekeleri üzerine inşa ettiklerini, bunun da yargılamayı anlamsız kıldığını belirttiler. Üç noktaya özellikle dikkat çektiler:

İlki, çok kolay tutuklama kararı verildiğiydi. Avukatlara göre; uzun tutukluluk halleri adil yargılamayı mümkün olmaktan çıkarıyordu. Zira önündeki dosyada sanığın uzun süre tutuklu kaldığını gören hâkim -vermesi gerektiğine inansa bileberaat kararı vermekten imtina ediyor; en azından sanığın içerde kaldığı süreyi haklılaştırmak için zorlama mahkûmiyet kararları veriyordu.

İkincisi, hâkimlerin verdikleri kararlarla, TCK ve TMK’da zaten çok geniş tutulmuş olan “terör” tanımını daha da genişlettikleriydi. Avukatlar, “terör örgütüne üye olmasa da örgüt adına suç işlemek, “suç ve suçluyu övmek”, “örgütün çağrısı üzerine suç işlemek” gibi muğlak kavramların kişilerin otomatik olarak cezalandırılmasını sağlayan bir araca dönüştüğünü belirttiler. Mesela “örgüt çağrısı üzerine suç işlemek” kavramına dayanarak, demokratik bir eyleme katılan herkesin terör suçlamasına muhatap olması mümkün. Eğer bir toplantı veya gösteri, ANF veya PKK’ye yakın bir yayın organı tarafından anons edilirse, bu toplantıya veya gösteri yürüyüşüne katılıp yakalanan herkes, örgütün çağrısına uyarak suç işlediğinden bahisle mahkûm edilebilir.

Üçüncüsü, genç müvekkillerinin cezaevinde giderek radikalleştikleriydi. Sağduyusuna çok güvendiğim bir avukat dostum, lise çağındaki bazı müvekkilleriyle artık hukuki durumlarını konuşamadığını, zira onların artık ceza verilip verilmemesini veya cezanın miktarını önemsemediklerini anlattı.

Tüm bunları kafamda tartarken sonunda sıra geldi, salona girdik. Derya, Nilgün ve üç arkadaşları (Cuma Karakuş, Ramazan Durmaz ve Eray Ölçen) yerlerine alındılar. Hâkimler dosyadaki evrakları incelerken bir-iki dakika geçti; öğrenciler ve aileleri uzaktan merhabalaştılar. Nilgün ve Derya’nın yanına giden avukatları, beni işaret ettiler, mektup arkadaşlarımı ilk defa gördüm, karşılıklı selamlaştık.

Duruşma başladı. Öğrencilere isnat edilen başlıca üç suç vardı: Eğitim-öğretimi engellemek, örgüt üyeliği ve örgüt propagandası. Aydın Erdem’in öldürülmesini protesto eden, anadilde eğitim talep eden ve DTP/BDP tarafından düzenlenen bazı toplantılara katılmak öğrencilerin üyeliğinin ve propaganda yaptıklarının delili olarak sunuluyordu.

Avukatlar, etkileyici bir savunma yaptılar. “Örgüt üyeliği” ve “propaganda” suçlarının oluşabilmesi için birtakım unsurların bulunması gerektiğini söylediler. Faili meçhul bırakılmış bir cinayeti protesto etmenin veya anadilde eğitim talebinin seslendirildiği bir toplantıya katılmanın suç kabul edilmesi halinde, hukuk güvenliğinin ortadan kalkacağını ve muhalefet eden herkesin terör suçlusu kapsamına sokulabileceğini belirttiler. AİHM kararlarından örnekler verdiler, Anayasanın 90. maddesini hatırlattılar.

İddia ve savunmaları dinlerken, aynı günlerde Türkiye’de ifade özgürlüğü üzerine bir panele katılan AİHM Hâkimi Işıl Karakaş’ın sözlerini düşündüm. Karakaş’a göre, ifade özgürlüğü ihlallerinin yaygınlığı, istatistiklerin yansıttığından daha vahimdi. AİHM’nin içtihadı açık ve netti: Şiddet yoksa ceza olmamalıydı. Dolayısıyla hâkimler şiddet kullanmaya ve silahlı direnişe teşvik etmeyen ifadeleri cezalandırmaktan kaçınmalıydı.

Karakaş, “propaganda” konusunda da somut kıstasların olduğunu, ancak Türkiye’de açıklamaların şiddet içerip içermediklerine bakılmaksızın karar verildiğini belirtiyordu. Ayrıca bu madde için öngörülen cezaların da çok ağır olduğunu söyleyen Karakaş, Türkiye’de hem mevzuattan hem de yargı mensuplarının karar verme davranışlarından kaynaklanan sorunlara işaret ediyordu. 4 yıldır AİHM’de çalışan Karakaş’a göre, Türkiye’nin durumunun parlak değildi. (Sedat Ergin; Hürriyet, 27-28-29. 11. 2012,)

Bu düşüncelerle cebelleşirken duruşma bitti; ara verildi ve uzun bir bekleyiş başladı. Saat 20’yi geçtiğinde, ortamda buz gibi bir hava estiren karar açıklandı: Derya, Nilgün ve arkadaşlarına toplam 54 yıllık bir ceza kesmişti mahkeme. (Taraf, 02.12.2012) Sorun, bu davayla sınırlı değildi tabii; Türkiye’de öğrencilere yönelik bir emniyet ve yargı kuşatması var. Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi (TÖDİ), % 90’ı Kürt öğrenciler olmak üzere halen 800’ün üzerinde öğrencinin tutuklu olarak yargılandığını belirtiyor. TÖDİ’ye göre, bilhassa 2007-2008’den itibaren öğrencilerin gözaltına alınması ve tutuklanmalarında artış, tutukluluk sürelerinde ise uzama söz konusu.

(http://www.bbc.co.uk/turkce/ha berler/2012/12/121202_turkey_stu dents.shtml)

Normal demokratik bir ülkede olsa, öğrencilerin karakola düşmesine sebebiyet vermeyecek, hadi en fazlası karakolda serbest bırakılmalarıyla son bulacak bir eylem Türkiye’de öğrencilerin hayatlarını karartıyor. Perşembe günü de böyle bir karar verildi. Karar sonrası, öğrencilerimin aileleriyle karşılaşmaya cesaret edemedim, çünkü ne diyeceğimi bilemiyordum. Onlara görünmeden adliyeden dışarı çıktım ve karanlığa karıştım, hukuk adına duyduğum utancı örtsün diye.

Taraf, 07.12.2012

Türkiye için hükümet sistemi arayışları

Ülkemizde Cumhuriyet’in yaşı bir asra yaklaştığı halde, hâlâ sistem temelli sorunlar tartışılmaktadır. Türkiye Devleti’nin kuruluşunda denenen ilk sistem, “meclis hükümeti”dir.

1924 Anayasası’nda meclis hükümeti-parlamenter hükümet karması bir yapı ortaya çıkmıştır. 1909–1920 arası dönem ile 1961 ve 1982 anayasalarında parlamenter sistem tatbik edilmiştir. Son 30 küsur yıllık süre içerisinde başta Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı önemli siyasî şahsiyetler, başkanlık ya da yarı başkanlık sistemlerinden birisinin ülkemiz açısından daha işlevsel olacağını belirtmişlerdir. Son olarak AK Parti, Anayasa Uyum Komisyonu’na başkanlık sistemi modelini önermiştir. Anayasal zeminde cumhurbaşkanının en zayıf olduğu dönemlerde bile yürütme içerisinde bir kanadı teşkil eden cumhurbaşkanı ile diğer kanadı teşkil eden başbakan ve Bakanlar Kurulu arasında değişen şiddet tonlarında gerilimler, bazen de çatışmalar yaşanmış, bu durumlar bazen siyasî sistemin işleyişinde ciddi tıkanmalara sebep olmuştur. Cumhurbaşkanının yetkilerinin parlamenter sistemi de zorlayacak şekilde artırıldığı 1982 Anayasası döneminde yürütme içi çatışmalar en üst düzeye çıkmıştır. Bazen aynı siyasî gelenekten gelen cumhurbaşkanı ile hükümet arasında bile ciddi çatışmalar yaşanmıştır. 1961 Anayasası zamanında, cumhurbaşkanlığı makamı anayasal olarak zayıf düzenlenmiş ise de, bu makama yönelik seçimler hep ciddi çatışmalara sebep olmuş, her cumhurbaşkanlığı seçiminde derin krizler yaşanmış; bu makama hep askerî vesayet rejimini sürdürebilecek şahsiyetler seçilmiştir. 1961 Anayasası döneminde yaşanan bu pratiklerden hareketle, 1982 Anayasası’nda, “sanki hep askerî vesayet düzenini koruyacak kişiler cumhurbaşkanı seçilecek imiş” gibi öngörülerek, Cumhurbaşkanlığı makamı üst düzeyde güçlendirilmiştir. Cari sistem içerisinde yaşanan ve sorunlu olarak görülen bir diğer durum da bazı dönemlerde koalisyon hükümetlerinin ortaya çıkmasıdır. Türkiye’de koalisyon hükümetleri hep başarısız görülmüş, çoğu ciddi atılımlar genellikle tek parti iktidarları zamanında gerçekleşmiştir. Belki de parlamenter sistemin en sorunlu yönü, bürokratik iradenin yasama üzerindeki etkin belirleyiciliğidir. Yasama kendi gündemine hâkim olamadığı için, bürokrasiden gelen kanun önerilerinin çok büyük ekseriyeti, parti içi disiplinin de bir neticesi olarak, hiş değişmeden yasama meclisinde kabul edilmektedir. Bu yolla atanmışların seçilmişler üzerinde fiilî bir üstünlüğü ortaya çıkmaktadır. Bunun, “seçilmişlerin üstünlüğü” şeklindeki demokratik ilke ile bağdaşırlığı yoktur.

Türkiye’de yaşanmakta olan “hükümet sistemi merkezli” derin sorunlara rağmen, muhalefet çevreleri ile bazı akademik camiadan gelen tepkilerin, genellikle hükümet sistemi değişikliği aleyhine olduğu görülmektedir. Bu tutumun sergilenmesinde iki tür kaygının etkili olduğu söylenebilir. Birincisi, yasama-yürütme arasında ya da yürütme içi çatışma riskidir. Yasama-yürütme arası çatışma riski başkanlık sistemi için, yürütme içi çatışma riski de yarı-başkanlık sistemi için öngörülmektedir. Diğer yandan koalisyon ve bürokratik iradenin yasama üzerinde belirleyici olması riski yarı-başkanlık sisteminde de söz konusudur. İkincisi, başkanlık sisteminde başkanın dizginsiz bir güç haline gelebileceği, bunun da diktatörlüğe sebep olabileceğidir. Ülkemizde günümüze kadarki pratiklere bakıldığı zaman, hükümet sistemi temelli sorunların yargı tarafından da desteklendiği görülmektedir. Hâkimler çoğu kereler ideolojik yönde kararlar vererek, sistem içi sorunların yaşanmasında önemli katkılar sağlamış; bu yolla ideolojik temelli vesayet rejimi sürdürülmek istenmiştir. Bu çerçevede demokratik temsil kabiliyetine sahip çoğunluğun iradesi, yargı vasıtasıyla ideolojik kaygılar temelinde dizginlenmeye çalışılmıştır. Burada çoğu kereler yargı+askerî bürokrasi+cumhurbaşkanı sürekli demokratik irade üzerinde dengeleyici unsur olarak işlev görmüştür. Bu işleyişte yargı, ideolojik içerikli tutumlar sergileyerek siyasî alanın alabildiğine daralmasına sebep olmuş; bunun neticesinde yargıya yönelik ciddi manada güven zafiyeti ortaya çıkmıştır.

Yeni anayasa yapımı aşamasında yargının bu sefer de başka türlü savrulma gerçekleştirebileceğinden; bir diğer ifadeyle her halükârda AK Parti istikametinde bir eğilim sergilemesinden korkulmaktadır. Bu savrulma neticesinde, başkanın her türlü tasarrufunun, değişen eğilimleriyle ortaya çıkan yargı mercileri tarafından onaylanacağından, bu yolla yargıyı da arkasına alan güçlü bir başkanın diktatörlüğe dönüşebileceğinden korkulmaktadır. Ben bu kaygıların hiç de yabana atılır türden olmadığı kanaatindeyim. Yargının bağımsızlığı önemlidir, ama bir hukuk devleti için, yargı bağımsızlığı, tarafsızlık varsa bir değer taşır. Tarafsız olmayan bağımsız bir yargı, hâkimler yönetimine dönüşebilir. Bu tür bir yönelim, siyasî otoritarizmin yargı yoluyla meşrulaştırılması neticesini ortaya çıkaracaktır. Bu durumun ortaya çıkmaması, bağımsız olan yargının tarafsız olmasına bağlı bulunmaktadır. Yargının tek kaygısının hukukun hâkim kılınması olması gerekir. Yargı, ideolojik içerikli kararlarla siyasî alanı daralttığı ölçüde, sistemsel krizlerin bir başka odağını teşkil eder. Güçlendirilmiş olan yargının bağımsızlık ve tarafsızlığı, başkanlık sisteminin diktatörlüğe dönüşmesini önleme konusunda son derece önemi haiz bulunmaktadır.

Türkiye’de hükümet sistemi merkezli sorunların nihayet bulabilmesi için hükümet sistemi değişikliğine gidilmesinin gerekli olduğu kanaatindeyim. Benim önerim başkanlık sistemidir. Ama burada sözünü ettiğim sistem, “başkancı sisteme” kaymayan “saf başkanlık” sistemidir. Bu sistemin diktatörlüğe dönüşmeksizin başarılı olabilmesi, yargının bağımsızlık ve tarafsızlık ile mücehhez olarak güçlü olmasına bağlıdır. Zayıf ya da taraflı yargı, başkanın diktatörlüğe kaymasını meşrulaştırıcı yönde işlev görebilir. Bu şekilde Türkiye ciddi bir sorun olarak görülen koalisyon yönetiminden de kurtulmuş olur. Bu sistemde başkan ile yasama arası çatışma riskinin ortaya çıkabileceği söylenebilir ise de, kanaatimce hukuk devleti ilkesinin gereklerinden birisi de kuvvetler ayrılığı ilkesidir; bu ilkenin bir gereği de yasamanın güçlü olmasıdır. Yasamanın güçlü olması hukuk devleti ilkesi açısından önemli ise bundan korkulmaması gerekir. Karşılıklı denge-fren mekanizmaları vasıtasıyla bu sorunlar bir şekilde aşılabilir. Güçlü yasama, atanmışların yasamaya yönelik fiilî belirleyiciliğine de son verecektir. Bu yolla, yasama işlemleri yasama organı içerisinde hazırlanıp kabul edilecektir. Başkanlık sisteminin sağlıklı işleyişi için, temsilci adaylarının tespit edilmesinde, başkan ya da parti üst yönetiminin değil, siyasî parti tabanının belirleyici olması gerekir. Aksi halde yasama, zayıflayarak başkanın güdümüne girebilecek, bunun neticesinde de yasama-yürütme arasında kuvvetler bütünleşmesi ortaya çıkabilecektir.

Yarı başkanlık sisteminin Türkiye için en elverişsiz sistem olduğu kanaatindeyim. Çünkü bu sistemin bazı sorunlar yaşanmakla birlikte en başarılı bir şekilde tatbik edildiği Fransa’da, kohabitasyon (birlikte yaşama) dönemlerinde ortaya çıkması muhtemel olan yürütme içi çatışma riski, cumhurbaşkanının siyasî bir tercihle geri çekilmesi ile çözülmektedir. Türkiye’de yaşanan pratiklere bakıldığı zaman, aynı eğilimde olan cumhurbaşkanı ile hükümet arasında bile değişen tonlarda gerilim ve çatışmalar yaşandığı dikkate alındığı zaman, Fransa’da fiilî olarak işleyen bu siyasî gelenek ülkemizde mevcut olmadığı için, kohabitasyon dönemlerinde bu çatışmalar en üst düzeye çıkabilecektir.

Zaman, 06.12.2012