Ana Sayfa Blog Sayfa 412

Mehmet Cavit Bey’de İktisadi Düşünce

Şüphesiz, bilim dünyası, serbest piyasa ekonomisinin ülkeler için en yararlı ve verimli bir sistem olduğu konusunda hem fikir değil. Böylesine bir tek dillilik, zaten sosyal bilimlerin doğasına ters bir durum teşkil eder. Ama fikirlerine ister katılırız ister katılmayız, klasik iktisat anlayışına dayanan liberal düşünceyi Cavit Bey’in ortaya koymuş olduğu eserler doğrultusunda incelediğimizde, kendisinin dönemin iktisadi düşüncesinde bir zirve noktası olduğunun hakkını vermek gerekir. Cavid Bey, hem bir bilim adamı, hem de etkili bir politikacı olarak, çağının iktisat bilimini noksansız bir şekilde ülke literatürüne aktaran bu kişi, döneminde kullanılan tüm iktisadi teknikleri bizzat çalışmalarında tatbik ederek, yeni nesil akademisyenlere eşsiz bir örnek oldu.

Böylesine kaliteli bir ismin, cumhuriyet dönemi iktisadi ve mali politikalarında kullanılması yerine, haksız bir suçlama ile idam edilmiş olması da, sanırız ki bu ülkenin, kurucu ideolojisine özgü karakterinden kaynaklanan makûs talihsizliklerin de başında gelmektedir. Onun ölümünden sonra, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca kimse liberal ekonomi düşüncesini ve iktisat bilmini onun kadar tutarlı ve ateşli bir şekilde savunmadı, belki de savunamadı. Türkiye’de liberal düşüncenin hem kamusal hem de toplumsal çevrelerde hala neden gelişemediği sorusunun bir cevabı olarak, Cavid Bey’in sisteme uymayan görüşleri nedeniyle dramatik şekilde katledilişi, çarpıcı ama bir o kadar da trajik bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.

Yazının devamına buradan ulaşabilirsiniz.

Federalizm önyargıları

0

Türkiye’de federalizm konusuna endişeyle yaklaşıldığı bir gerçek. Endişelerin kökeninde ülkenin federatif yapıyla bölüneceği bunun bir yıkıma yol açacağı yatmaktadır. Oysa bugün dünyanın geldiği nokta; Fransız devrimiyle ortaya çıkan ulus devletçi anlayışların artık miadını doldurduğunu bizlere göstermektedir. Teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, sınırlarını çoktan aşmış uluslararası şirketler, internet ağı, sosyal paylaşım siteleri vs gibi yeni gelişmeler artık sınırları önemsiz hale getirdi ve dünyayı alabildiğine küçülttü. Böyle bir dünyada farklılıkları artık tekçi, etnik temelli, üniter yönetim modelleriyle değil daha esnek, özgürlükçü, çoğulcu, multikültüralist yönetim modelleriyle huzurlu bir yaşam alanı sunulabiliyor.

Bilindiği gibi Türkiye çok dilli, çok dinli, çok mezhepli, çok uluslu bir yapıya sahip. Bu tür çoğulcu bir yapıya sahip ülkelerde yaşayan farklılıklar için üniter, katı merkeziyetçi bir yönetim anlayışının bir takım zorlukları da beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu yüzden dünyada birçok ülkenin tercih ettiği bir sistem var;  federalizm. Federal sözcüğü Latincede anlaşma, sözleşme anlamına gelen “foedus” tan gelir. Yani federalizm çeşitli grupların işbirliği yapmak üzere bir birlik oluşturmasını ifade eder. Federalizm kuramcılarına göre federalizm devletin değil toplumun bir özelliğidir. Livingston’a göre eğer farklılıklar belirli coğrafi bölgelerde kümelenmişler ise toplumun federal yapılı olduğundan söz edilebilir. Kısacası federalizm farklı ulusları ve etnik kimlikleri tek bir devlet çatısı altında tutabilmenin en uygun yolu olarak benimsenen bir yönetim şeklidir. Yani korkulanın aksine bölünmeyi, ayrılıkçı talepleri körükleyen bir sistem değildir. Türkiye’de özellikle belirli kesimler tarafından federalizm, ayrılıkçılık olarak takdim edilmektedir. Hatta bir zamanlar federal sistemi savunmak parti kapatma nedeni olarak düzenlenerek kesin olarak yasaklanmıştır.

Temmuz 2011 itibariyle dünyada 28 adet federal devlet vardır. Örneğin bunlardan ABD elli tane eyalet ve bir tane federal bölgeden oluşan bir federal anayasal cumhuriyettir. Almanya bir federal parlamenter cumhuriyettir. On altı eyaletten oluşmaktadır Belçika federal bir devlet yapısına sahip olup, Felemenkçenin resmi dil olduğu Flaman Bölgesi, Fransızcanın resmi dil olduğu Valon Bölgesi ve her iki dilin de resmi dil sıfatını taşıdıkları Brüksel Başkent Bölgesi’nden oluşur. Kanada 10 eyalet ve 3 bölgeye ayrılmıştır. Eyaletlerin federal yönetimden geniş oranda özerkliği varsa da bölgelerin bağımsızlığı daha azdır. Kanada federal devletinin tümünde Fansızca ve İngilizce resmi diller olarak birbirine eşittir. Bu durum Kanada’nın kendisini federal düzeyde çift dilli ve çok kültürlü bir ulus olarak tanımlamasına yol açtı. Parlamentoda her iki resmi dilde de tartışma yapılabilir. Kanunlar her iki resmi dilde de eşit otoriteyle yazılmaktadır. Parlamento tarafından kurulan herhangi bir mahkemede iki resmi dilde de işlem yapılabilir. Herkes federal devletten iki resmi dilden istediği ile hizmet alma hakkına sahiptir vs.

Dünyadaki federalizm örneklerine bakıldığında federalizmin; içyapıları itibariyle özerk olan devletlerin (federe devlet) oluşturduğu siyasi bir birlik olduğunu anlıyoruz. Bu durumda federe devletlerin her biri kendi ülkesine, anayasasına sahip iken diğer devletlerle olan ilişkilerin düzenlenmesinde yetki federal devlete aittir. Bununla birlikte federe devletlerin içinde kendi yasama, yürütme ve yargı organları da vardır. Fakat yasalar üst devlet (federal devlet) kimliğine ait anayasaya aykırı olmama koşulu taşır. Federe devletler iç güvenliklerini sağlamak amacı ile kendi polis teşkilatını kurabilir ve farklı yargılama hususları belirleyebilir. Bir federe devlet için suç teşkil eden bir yasa diğer devlet için suç teşkil etmeyebilir. Ülkeden ülkeye göre bazı farklılıklar taşısa da nihayetinde federalizmin özünde bölünmeyi görmüyoruz.

Türkiye’de federalizmi bir reçete olarak sunan HAK-PAR’da benzer görüşleri paylaşıyor. Geçenlerde HAK-PAR’ın düzenlediği bir kahvaltıda Genel Başkan Kemal Burkay’a çok merak ettiğim federalizmi sordum. Kemal bey federalizmin üniter sisteme kıyasla demokrasi ile daha barışık bir model olduğunu vurguladı. Bu sebeple Türkiye’nin federal bir yapı ile daha demokratik, istikrarlı ve yönetilebilir bir ülke haline gelebileceğini ifade etti. Türkiye’de federalizmin bir öcü gibi gösterildiğini bunun da bilinçli olarak yapıldığını oysa federalizmin Türkiye’yi parçalayacak bir sistem olmadığını tersine farklılıkların bir arada eşitlik temelinde yaşamasını güvence altına alan demokratik ve katılımcı bir model olduğunu ifade etti.

Somut uygulamalar

Kemal Burkay Türkiye için önerdiği federalizm modelini şu şekilde somutlaştırıyor; Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölge olmak üzere ekonomik, sosyal ya da toplumsal farlılıkların gerektirdiği diğer bölgelerde federe yapılar kurulmalı. Dış ilişkiler, güvenlik, maliye gibi ulusal ölçekli hizmetlerin dışında kalan eğitim, sağlık, ulaşım, güvenlik gibi hizmetler federe bölgelerde seçilecek meclislerin yetki alanına bırakılmalı. Federal sistemde bölgeler birbirlerinden sınırlarla ayrılmayacak.Mevcut sistemde illerin birbirinden ayrılması söz konusu olmadığı gibi.Bu bölgesel yerinde yönetim modeline göre belediye ve İl Genel Meclisleri daha aktif bir konuma gelecek.Belediye ve İl Genel Meclis tensilcilerinden Bölge Meclisleri oluşacak.Eğitim,sağlık,ulaşım,kültür ve konut gibi başlıca hizmetlere ilişkin yetkiler bölge meclislerine bırakılacak.Valiler ve kaymakamlar seçimle iş başına gelecek vs..

Kendi adıma burada ayrılıkçı ve bölünme taleplerine dönük herhangi bir söylemle karşılaşmadım. Aksine bölünme ve ayrılma taleplerini körükleyen duyguların kökeninde; ulus devletçi sistemlerin doğurduğu katı merkeziyetçi ve farklılıkları tektipçileştiren yönetim anlayışlarının olduğunu fark ettim. Neticede derdimiz çok kültürlü, dinli, dilli ve mezhepli bir coğrafyada herkesimden insanın kendine yer bulacağı, demokratik, özgürlükçü ve adil ortamların tesis edilmesidir. Bunun için çeşitli formülleri devreye sokabilir, üzerinde tartışabilir ve en insani modeli devreye sokabiliriz. Bu bölgesel yerinde yönetim, federalizm olur ya da başka bir model. Neticede tartışmaktan korkmamalı ve alternatif modelleri önyargıyla yaklaşmamalıyız. Şiddetten, silahtan, nefretten uzak içinde insani değerleri barındıran özgürlükçü her türlü fikre açık olmak durumundayız. Bu ülkeyi yaşanabilir bir ülke haline getirmek, farklılıklarımızla huzur ve barış içinde yaşamak için buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.Bunun için evvela önyargılarımızdan arınmalıyız..

SivilDusunce.com

Rüküş devlet

İnternetten Dilek Hanif’in eski tasarımlarına bakıyorum. Hepsi birbirinden zarif kreasyonlar. Kendi üstündekiler deseniz, sadeliğin ve şıklığın mükemmel bir bileşimi. Tam benim zevkime göre…

Bir Hanif’in daha önce tasarladığı kıyafetlere bakıyorum, bir de THY için hazırladığı kreasyonlara…

Aklım almıyor. O kıyafetleri tasarlayan zevk, böyle bir rüküşlüğe nasıl imza atar? Profesyonellik, bir insanın kendisini toptan inkâr etmesini mi gerektiriyor? Ya da Dilek Hanif böyle mi anlıyor profesyonelliği?

“Bir şerbet güğümü eksik”

Sosyal medyadan alıntı yapmayı hiç sevmem… Ama bu defa yapacağım. Zira, halkımız o muhteşem mizah duygusuyla öyle güzel özetlemiş ki meseleyi:

“Dilek Hanif’i modacı bilirdim, meğer döşemeciymiş. Kıyafet dikmemiş koltuk kaplamış.”

“Ablacım önce sen giy, çık bir Nişantaşı turu at da görelim.”

“THY’nin kabin memurlarını yeni kıyafetleriyle görünce avuçlarına çeyrek altın bırakası geliyor insanın.”

“Uçağa mı geldik, kına gecesine mi?”

“Çayda çıra oynamaya ha başladılar, ha başlayacaklar.”

“Steward’ların sırtında bir şerbet güğümü eksik.”

“THY ekip kostümleri buysa, kaptanlar da Sultan Süleyman gibi giyinir herhalde.”

“O kıyafetlerden sonra yakında uçaklarda ayakkabıları çıkarttırırsa hiç şaşırmam.”

Estetiğin çıtası

Tabii mesele sadece Dilek Hanif’in bir modacı olarak yeteneklerini müşterisinin hizmetine bu kadar kayıtsız şartsız sunmuş olması değil… O bu işi, kariyerini tehlikeye atmaya değer görmüş ki böyle bir rezaletle ortaya çıkmayı göze almış. Ama bu, konunun tali yönü…

Asıl mesele, bizim devletin estetik anlayışı…

Doğrusu devletimizin tek tipçi olduğunu, buyurgan orduğunu, asık suratlı olduğunu bilirdik ama bu kadar rüküş olduğunu bilmezdik. Devlet el değiştirirken hem muhafazakarlaşmış hem de inanılmaz derecede rüküşleşmiş.

Diyeceksiniz ki, kime göre rüküş; toplumda bu giyim tarzını şık bulan ve giyen kadınlar da yok mu? Var elbette, ama onların giyim tarzının “resmi giyim tarzı” olması için bir sebep yok…

Biz, insanların kıyafet özgürlüğünü savunurken, isteyen yerlere kadar etek giysin, isteyen kara çarşaf, başında üç kat örtü, yüzünde peçeyle dolaşşın derken, bu kıyafet tarzı devletin resmi ahlak ve estetik anlayışı haline gelsin ve kamu kuruluşlarına damgasını vursun demedik ki… Serbestlik esastır ama eğer bazı işlerde üniforma giyilmesi gerekli ise, bu üniformanın belli bir hayat tarzının damgasını taşımaması; ortalama giyim alışkanlıklarına ve beğeniye uyması beklenir.

Ben şimdi olacakları söyleyeyim:

Dilek Hanım’ın tasarımlarının yarattığı tepki üzerine, her zamanki gibi tevil yoluna gidilecek, yanlış anlaşılma olduğu ya da basının olayı yanlış yansıttığı söylenecek, THY çark edecek ve o tasarımlar çöpe atılıp yerine şimdiye kadar alıştığımız -ve aslında hiçbir aşırılığı olmayan, toplumsal beğeninin ortalamasını yatsıtan- bugünküne benzer kıyafetlerle devam edilecek.

Eğer yarın öbür gün kamuda başörtüsü yasağı kalkarsa, başları kepli hosteslerimizin yanı sıra başörtüsünün üstüne kep takmış olanları da göreceğiz kabinlerde.

Muhtemelen hepsinin etek boyları da aynı olmayacak. Herkes kendi ahlak ve estetik anlayışına göre etek boyunu seçecek ve etek boyları farklı oldu diye kıyamet de kopmayacak…

Bugün, 11.02.2013

Evde bakım hizmeti sosyal bir haktır

0

Sağlık Bakanlığı öncülüğünde başlatılan evde ya da kurumlarda bakım hizmeti engelli, yaşlı, kimsesiz yoksul bireylerin insani koşullarda yaşam sürebilecekleri ortamların oluşturulması bakımından da önemli bir uygulamadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin, yapmış olduğu konuşmada yaklaşık olarak 400 bin engelli ve yaşlı bireye evde bakım hizmeti verdiklerini ifade etmişlerdir. Ve ayrıca 120 bin kişinin de sırada beklediğine vurgu yapmıştır. Bu da gösteriyor ki özellikle Sağlık Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bu konuda titiz, ciddi ve önemli çalışmalar yapmaktadırlar.

30.07.2006 tarihinde çıkarılan ‘Bakıma Muhtaç Özürlülerin Tesbiti ve Bakım Hizmeti Esaslarının Belirlenmesine İlişkin Yönetmelik’de ‘Her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamı esas alınmak suretiyle; kendilerine ait veya bakmakla yükümlü olduğu birey sayısına göre kendilerine düşen ortalama aylık gelir tutarı bir aylık net asgari ücret tutarının 2/3’ünden daha az olan bakıma muhtaç özürlüleri, bu özürlülere verilecek bakım hizmetlerini, hizmetlerin ücretlendirilmesini ve ücretlerin ödenmesini kapsar’ diyerek Bakım hizmeti alacak kişinin kendisine düşen gelirin asgari ücretin 3/2 olma şartı getirilmiştir.

DEVLET KİMLERE BAKMALI

Bakım hizmeti alacak kişinin % 51 üzeri ve ağır özür olduğu ayrıca sağlık kurulu raporu ile de belgelendirilmiş olması gerekmektedir. Bu iki şartı yerine getirmek koşuluyla evde ya da kurumlardan bu hizmeti almak imkanı vardır.

Özellikle engelli bireylerin, yaşamlarını kendi iradeleri dışındaki engellerden dolayı insani koşullarda sürdürebilmeleri için desteklenmeleri ve devletin bu yönden sosyal olmasının, temel hak ve özgürlükler acısından da savunulması gereken ve insan hakları acısından özel bir durumdur. Özellikle bakım hizmeti için ilgili bireyin kendisine düşen gelirin asgari ücretin 3/2’lik gelirden düşük olma şartının en önemli ve belirleyici olması Anayasal bir ilke olan ‘sosyal devlet’ ilkesi ile çelişmektedir.

Bakım hizmetinden yararlanacak kişinin değil de bütün ailesinin gelir durumuna bakılması hizmeti alacak olan, engelli, yaşlı vb. kişilerin aslında birey olarak kabul edilmemesini de getirmektedir.

Bakım hizmeti alacak engelli, yaşlı bireylere bulunan ailelerin yaşadıkları sıkıntılar sosyal-kültürel, ekonomik olarak çok fazladır. Bu kişilerin ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlar için harcanacak tutarlar eşit değildir. % 51 ile % 90 ağır engelli ve bakıma ihtiyacı olan bireyleri bir tutmak, ortopedik, görme, zihinsel, süreğen hastalığa sahip olan bireylere hizmeti sunmak için genel kuralları belirlemek bu kişileri homojen gruplar olarak da görmektir. Oysa ki engelli bireyler ve yaşlıların yaşadıkları sıkıntılar bir değildir. Aynı engel gurubunda bulunan engelli bireylerin dahi ihtiyaç duydukları destek oranı ve çeşidi farklıdır.

Engellilere, yaşlılara ve süreğen hastalığı bulunan kişilere verilecek olan bakım hizmetinin desteği sadece dezavantajlı bireyleri değil onların çevrelerini de etkileyecektir. Bakıma ihtiyacı olan bireylere sahip ailelerde en büyük sıkıntıyı kadınlar yaşamaktadır. Bakım hizmetini sunmak zorunda kalan kadınlar aynı zamanda ekonomik hayatın ve sosyal hayatın dışında kalmakta ve kendileri de bu yönlerden dezavantajlı duruma düşmektedirler. Engelli bireye bakan anneye sigorta ve emeklilik açısından bazı kolaylaştırıcı önemli ve olumlu adımlar atılmıştır ama bunlar tek başına yeterli değildir.

Evde bakım hizmeti genelde bir kişi varsayılarak düzenlenmiştir. Oysa bizim bildiğimiz birden fazla engelli ve bakım hizmeti ihtiyacı bulunan kişiler vardır. Bunların sağlık harcamaları ve bakım hizmetlerine ayıracakları kişi ve zaman süreleri ile tek bireye sahip ailelerin harcama ve bakım ihtiyaçları için ihtiyacı olan şeyler aynı oranda değildir. Burada yapılması gereken birden fazla bakıma ihtiyacı olan bireyleri bulunan ailelere verilecek destek ile bir kişi bulunan ailelere verilecek hizmetin tesbiti ve değerlendirilme şartlarını farklılaştırmak gerekmektedir.

Bir kişi olan ailelerde 3/2 asgari ücret şartı aranmakta, birden fazla bakıma ihtiyacı olan bireyi bulunanda da aynı şart aranmaktadır. Bu uygulama sonucunda birden fazla bakıma ihtiyacı olan bireyi bulunan aileler dolaylı olarak mağdur duruma düşmektedirler. Birden fazla bakıma ihtiyacı olan bireyi bulunan ailelere 3/2 asgari gelirden fazla kişi başına düşen gelire sahip olsalar dahi pozitif ayrımcılık yapılarak bakım hizmetinden ve hakkından yararlanmaları sağlanmalıdır.

HİZMET GENİŞLEYEREK DEVAM ETMELİ

İnsan hakları acısından dezavantajlı bireylerin aileleri üzerinden değerlendirilmesi ve bir hizmeti alıp almamalarının belirlenmesi doğru bir anlayış değildir. Sağlık, sosyal, kültürel, ekonomik gibi haklardan yararlanabilmek için dezavantajlı bireyler aile halkının gelir durumu üzerinden değil kendilerinin geliri üzerinden değerlendirilmelidirler. Aile üzerinden yürüyen bir sosyal güvenlik anlayışı aslında engelli bireyi yok saymak ve birey olarak kabul etmemektir. Oysaki engelli bireylerin de bir kişiliği, onuru ve insan olmaktan gelen doğal vazgeçilmez ve devredilmez hakları vardır.

Hükümetin uygulamaya koymuş olduğu evde bakım hizmeti gibi güzel ve insani uygulamayı genelden çıkararak farklı durumda olabilecek bireylere göre yeniden kanunlaştırması daha iyi sonuçlar verecektir.

Bakım hizmetine ihtiyacı bulunan bireylerin tesbit edilmesi konusu yeniden gözden geçirilmelidir. Özellikle birden fazla bakıma ihtiyacı olan bireye sahip ailelerin durumlarına uygun ve mağduriyetlerini giderecek bir uygulamaya gidilmesi önemli olacaktır.

06.02.2013, Yeni Şafak

‘Solin Ölmesin’

Mardin Cezaevi’nde tutuklu olan öğrencim Zeynep’ten bir mektup aldım.

Kendi deyimiyle “insanı en çok zorlayan ve çaresiz bırakan bir öyküyü” anlatmış Zeynep mektubunda: Hanım’ın, Mirhat’ın ve Solin’in öyküsünü…

Hanım Onur, genç bir Kürt kadını.

Çok erken yaşlarda siyasete adım atmış, dişiyle tırnağıyla çalışmış ve Cizre’de belediye başkan yardımcısı olmuş. 2011’in eylülünde mutat KCK operasyonlarından birinde yakalanıp tutuklanmış. Kocası da aynı operasyon kapsamında aranıyormuş. O günden beri haber alınamıyor, nerede olduğu bilinmiyor.

İki çocuğu var Hanım’ın… Oğlu Mirhat, epilepsi hastası. Tutuklandığında Hanım’ın en büyük derdi oğlunun hastalığıymış. Yeterli bakım ve ilgi görmediğinde oğlunun hastalığının ilerlemesinden korkuyormuş. Fakat daha büyük bir acıyı tutuklandığından iki ay sonra tatmış Hanım: üç yaşındaki kızı Solin’e lösemi teşhisi konmuş.

Mektubun içinde Solin’in hastalanmadan önceki hâlini gösteren bir fotoğraf vardı. Masmavi gözlerinin içi gülen, insana onunla aynı dünyada bulunduğu için yaşama sevincini hissettiren dünya tatlısı bir çocuk. Ama ne yazık ki onun yaşam umudu her geçen gün azalıyor.

Aslında başlarda hastalıkla gayet iyi mücadele ediyormuş. Ama önce zatürreeye yakalanmış, lösemi de karaciğerini tehdit etmeye başlamış. Son iki haftada durumu kötüleşmiş. İki haftadır konuşmuyor Solin, tedaviye de cevap vermiyor. En çok ihtiyaç hissettiği bir dönemde yanında olmayan annesine de küsmüş; onunla konuşmayarak hem kendini, hem de annesini cezalandırıyormuş.

23 ocakta duruşması varmış Hanım’ın. Kızı hastaneden kendisini görmeye geleceği için duruşmaya gitmemiş, kızıyla kalmış. Ne var ki Solin, o gün annesiyle hiç konuşmamış; çektiği acılardan halsiz bir şekilde annesinin kucağına yığılmış, ağlamış. Zeynep, o anı şöyle anlatıyor mektubunda:

“Hepimiz Hanım’ın yerine cezaevinde kalmaya ve daha maalesef elimizden gelemeyen her şeyi yapmaya hazırdık.”

Avukatları mahkemeye her türlü belgeyi sunmuşlar. Mirhat’ın ve Solin’in raporlarını mahkemenin önüne koymuşlar ve annenin tutuksuz yargılanmasını talep etmişler. Ancak tutuksuz yargılanma bir yana, annenin çocuğuyla rahatça görüşmesi bile sağlanmamış. Hatta bir keresinde savcı,“Bakamıyorsanız onları Çocuk Esirgeme Kurumu’na verin” diye nasihat (!) da etmiş.

Tutuklama kurumu sorunlu

Ceza yargılamasında kural “tutuksuz yargılama” iken, öteden beri Türkiye’de tutuklama kurala, tutuksuz yargılama istisnaya dönüşmüş durumda. Türkiye’de mahkemeler kolaylıkla, çoğu kez gerekçesiz, sadece soyut ve basmakalıp ifadelere dayanarak tutuklamaya hükmediyor.

Oysa evrensel hukuk bunun tam tersini söylüyor: AİHM, tutuklama için çok net kriterler öngörüyor ve tutuklamaların mutlaka gerekçeli yazılmasını istiyor. Nitekim TCK ve CMK’nın hazırlanmasında Meclis’e danışmanlık yapan Prof. Adem Sözüer, Türkiye’deki “tutuklamaların yüzde 99’unun hukuksuz” olduğunu belirtiyor. (Radikal, 21.01.2013)

Tutuklama sürelerinin uzun tutulması da ayrı bir sorun. AİHM içtihatlarında tutuklama için azami bir süre belirlenmiş değil ama “makul bir süre”yi aşmaması şart. Yargı makamlarından beklenen de her seferinde özgürlük kısıtlamasının hukuka uygun olup olmadığını ayrıntılı bir şekilde değerlendirmeleri ve ona göre karar vermeleri.

Fakat Türkiye’de bir kere tutuklama kararı verildikten sonra, çoğunla genel ifadeler kullanmakla yetiniliyor ve tutukluğun devamı nerdeyse otomatik bir hâl alıyor.

Ama sorun bundan ibaret de değil.

Tutuklamanın ön infaza dönüşmesi hâkimler üzerinde de psikolojik bir baskı yaratıyor. Uzun bir müddet özgürlükten mahrum ettikleri insanlar hakkında beraat kararı vermelerini güçleştiriyor.

Ama buna artık bir son vermek gerek. Çünkü yargılamanın kendisi cezalandırmaya dönüşmüş durumda bu ülkede. Üstelik yargılanmayanları, çocukları da kapsıyor bu cezalandırma.

Tıpkı Solin’in durumunda olduğu gibi…

Hanım’ın bir sonraki duruşması 6 martta. Zeynep, “Bu bir hukuk-mevzuat sorunu değil, bir insanlık sorunu” diyor.

Haklı.

Umarım tez zamanda Solin annesine kavuşur da biz de ülkede hukuktan ve insanlıktan umut kesmeyiz.

Taraf, 08.02.2013

Bu parti mi seçim kazanacak!

Seçim kazanmak zor iştir. CHP’nin tarihi boyunca başaramadığı bir iş… Başaramadı, çünkü halkın değil devletin partisi oldu. Üstelik başarması da gerekmiyordu.

Seçimi kazansa da kazanmasa da zaten iktidardaydı. Ordu, yargı, yüksek bürokrasi zaten CHP demekti. Devletin partisi olunca hep iktidardınız…

Bu konfor demokrasi içinde ‘devletin el değiştirmesi’yle çoktan bitti. Devlet içindeki müttefiklerini kaybeden CHP artık bir ‘azınlık’ partisi; Kemalist, ulusalcı ve laikçi kesimlerden aldığı yüzde 20-25 civarında bir oyla ‘kalıcı bir azınlık’ partisi.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Piyasa ekonomisi ve sosyal adalet

Piyasa ekonomisi hakkındaki hurafelerin çokluk ve yaygınlığı, yıllardır piyasa ekonomisi okumaları ve gözlemleri yapanlar için gerçekten dehşet verici.

Üstelik malum hurafeler, daha ziyade, aydınlar arasında etkili. Bu bakımdan sağcı ve solcu aydın çevreleri arasında önemli bir fark yok. Piyasa ekonomisinin haksızlık ve eşitsizlik kaynağı olduğu neredeyse ağızlarda sakız. Hızını alamayanlar piyasanın piyasa ekonomisinin müdafileri tarafından tanrı muamelesine tabi tutulduğunu iddia etmekte. “Piyasaya teslim olmamaktan”, “piyasayı fetiş hâline getirmemekten” dem vurmakta. En yaygın eleştirilerden biri piyasa ekonomisinin sosyal adâlete aykırı olduğu ve fakirlerin aleyhine işlediği. Bu görüşe göre yoksulluk problemiyle mücadele etmek, fakirliği azaltmak için piyasalar kendi akışına terk edilmemeli, devlet müdahalesine maruz bırakılmalı. Ne kadar çok devlet müdahalesi olursa fakirler için o kadar iyi…

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Devrim Özkan – Üniversite İşleyişinde Bürokratik Problemler

0

Günümüzde idari mekanizmaların nasıl bir şekilde işletilmesi gerektiğine dair yoğun tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalar, harcanan insan enerjisi ve kaynakların daha verimli kullanılabilmesi açısından hayati bir önem arz etmektedir. Zira kurumların idari işleyişleri verimliliği doğrudan etkilemektedir. Problemler farklı branşlarda faaliyet gösteren kurumlarda değişiklik şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Mesele üniversite idaresi bazında ele alındığında, diğer kurumsal yapılanmalara nazaran idari mekanizmanın nasıl yapılandırılması gerektiğine dair yaklaşımların çeşitliliğinde bir artış gözlemlenmektedir. Problem idari işleyişin eşgüdümlü bir biçimde nasıl sürdürülebileceğinden, öğrencilere kendi gelişimlerini gerçekleştirirken kullanacakları çeşitli kaynakların nasıl sunulacağına kadar, geniş bir alana yayılmıştır. Ayrıca, üniversite faaliyetlerinin toplumsal yaşamın her alanını etkiliyor olması, dikkate alınması gereken faktörlerin sayısını arttırmaktadır.

Ülkemizde kurumların idari işleyişleri merkeziyetçi bir yapıda tezahür etmektedir. Tek merkezde toplanmış karar alma mekanizmaları farklı alanlarda olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ancak, merkezileşmenin üniversite gibi farklı alanları bünyesinde toplayan kurumlarda olumsuz sonuçlara yol açtığı gözlemlenmektedir. Üniversitelerin kapsadığı alanlar hem insan kaynağının yapısı hem de amaçlanan neticeler açısından farklılık arz etmektedir. Ayrıca farklı alanların ararında nasıl bir etkileşimde bulunarak üniversite yönetiminin eşgüdümlü bir biçimde sürdürülmesine katkı sağlayabileceklerine dair problemlerin dikkatle ele alınması da gerekmektedir.

Üniversite yönetiminde öne çıkan yaklaşım, “ideal idari model belirleme çabası”nın çeşitli tezahürleri biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Belirlenen bu “ideal model” her alanda uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu sayede birbirine benzeyen idari yapıların daha kolay bir biçimde işletilebileceği düşünülmektedir. Burada üniversite yönetimlerinin bütün işleyiş mekanizmasını tek merkezde toplama kaygısının önemli bir payı vardır. Böylece daha etkin bir yönetimin temin edilebileceğine inanılır. Fakat edinilen neticeler farklıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki üniversitelerdeki farklı bilim alanları özel koşullara sahiptir. Dolayısıyla idari işleyişlerinin de özel koşulları dikkate alınarak yapılandırılması gerekir. Aksi takdirde bütün yetki ve karar alma mekanizmasının tek bir merkeze toplanmasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan keyfi uygulamalar kaçınılmazdır. Böylece üniversiteler farklı bilim sahalarının ihtiyaçlarına ve özel koşullarına tam olarak vakıf olmayan idarecilerin kapris ve kolaycılıklarına teslim olmaktadır.

Yetkilerin tekelde toplanması idari yapının hantallaşmasıyla neticelenmektedir. Pek çok görevi olan fakat yetkisizleştirilmiş öğretim üyeleri lokal problemlere çözüm üretmekte zorlanmaktadır. Halbuki tek merkezden verimli bir şekilde kullanılamayacak olan yetki ve kaynakların paylaşılmasıyla lokal problemler etkin bir biçimde çözülebilir. Her fakültenin farklı ihtiyaçları mevcuttur. Hatta her bölüm son derece özel koşullara sahip olabilir. Bu durumda karar alarak uygulamaya geçirmek için merkezi idarenin vicdanıyla baş başa kalan öğretim üyeleri çaresiz kalmaktadır. Bu çaresizlik yetki ve kaynakların adil ve verimli bir biçimde paylaşılmamasının doğal bir neticesidir.

Farklı ihtiyaçlar temelinde, değişik biçimlerde düzenlenmiş idari yapıların eşgüdümlü hareket edemeyeceklerini düşünmek son derece hatalıdır. Üniversite yöneticisinin görevi tüm farklılıklarına rağmen idari mekanizmayı eşgüdümlü bir biçimde sürdürebilmektir. Burada farklılıklar çeşitliliği sağlayarak harmoniyi oluşturacak zengin kaynaklar olarak algılandığında eşgüdümlülük kendiliğinden temin edilir. Üniversite yöneticilerinin idari yapıları merkezileştirmekle verimli ve etkin bir işleyişi amaçladıkları iddia edilemez. Zira bu tarz yapılar sadece merkezdeki idarecilerin kapris ve egolarına hizmet etmektedir.

Geçen on yılda, ülkemiz, daha önce görülmedik bir biçimde,  dinamik idari işleyişin çok sayıda örneğini sergilemiştir. Dinamizm ve değişimin yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiği çağımızda kurumların hantallaşması kabul edilebilir değildir. Özellikle toplumsal işleyişi etkileyen faktörlerin her geçen gün daha fazla çeşitlilik arz etmesi üniversiteleri yeni çözümler bulma göreviyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bunun için üniversitelerin bünyelerinde bir araya gelen bütün bilimsel sahaların en etkin ve verimli bir biçimle idare edilmesi zaruridir. Bu da ancak yetki ve kaynaklarla donatılmış müstakil idarelerin, eşgüdümlüğü temin edecek bir biçimde, iletişim ve etkileşimde bulunmalarıyla mümkündür.

Bürokratik işleyişin hantallığından kurtulmak için merkezi idarenin gücünü dengeleyecek ve denetleyecek mekanizmaların kurumsallaşması zorunludur. Bilimsel özgürlüklerin sadece hakların hukuki güvenceye kavuşmasıyla temin edilemeyeceği aşikârdır. Merkezileşmiş bir yapıda yönetimin devasa gücüyle karşı karşıya kalan kişiler haklarını temin etmekte çaresiz kalabilmektedir. Buna engel olabilmek için idari yetkilerin ve kaynakların verimliliği sağlayacak bir biçimde adilce dağıtılması gerekir. Böylece kişiler ile üst yönetim arasında faaliyet gösterecek olan ara kurumlar vasıtasıyla bilimsel işleyişin verimli ve özgürce gerçekleştirilmesi güvenceye kavuşturulabilir. Bu sayede, kişisel kaygılarla, keyfi ve sorumsuz bir biçimde gerçekleştirilen uygulamaların, öğretim üyeleri, öğrenci ve çalışanların her türlü etkinliklerini olumsuz bir biçimde etkilemesi de önlenebilir.

Dünyanın ‘bilgi’ ile idare edildiği günümüz koşullarında, ülkemizin geleceği ‘bilgi stokları’nın etkili kullanımına bağımlıdır. Dolayısıyla, üniversitelerimizin önümüzdeki süreçte etkin bir rol oynaması zaruridir. Bu sayede, ülkemizde refah, huzur ve istikrarın sosyal hayatın ayrılmaz birer parçası haline gelmesi sağlanabilir.

Devrim Özkan – Üniversite İşleyişinde Bürokratik Problemler

0

Günümüzde idari mekanizmaların nasıl bir şekilde işletilmesi gerektiğine dair yoğun tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalar, harcanan insan enerjisi ve kaynakların daha verimli kullanılabilmesi açısından hayati bir önem arz etmektedir. Zira kurumların idari işleyişleri verimliliği doğrudan etkilemektedir. Problemler farklı branşlarda faaliyet gösteren kurumlarda değişiklik şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Mesele üniversite idaresi bazında ele alındığında, diğer kurumsal yapılanmalara nazaran idari mekanizmanın nasıl yapılandırılması gerektiğine dair yaklaşımların çeşitliliğinde bir artış gözlemlenmektedir. Problem idari işleyişin eşgüdümlü bir biçimde nasıl sürdürülebileceğinden, öğrencilere kendi gelişimlerini gerçekleştirirken kullanacakları çeşitli kaynakların nasıl sunulacağına kadar, geniş bir alana yayılmıştır. Ayrıca, üniversite faaliyetlerinin toplumsal yaşamın her alanını etkiliyor olması, dikkate alınması gereken faktörlerin sayısını arttırmaktadır.

Ülkemizde kurumların idari işleyişleri merkeziyetçi bir yapıda tezahür etmektedir. Tek merkezde toplanmış karar alma mekanizmaları farklı alanlarda olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ancak, merkezileşmenin üniversite gibi farklı alanları bünyesinde toplayan kurumlarda olumsuz sonuçlara yol açtığı gözlemlenmektedir. Üniversitelerin kapsadığı alanlar hem insan kaynağının yapısı hem de amaçlanan neticeler açısından farklılık arz etmektedir. Ayrıca farklı alanların ararında nasıl bir etkileşimde bulunarak üniversite yönetiminin eşgüdümlü bir biçimde sürdürülmesine katkı sağlayabileceklerine dair problemlerin dikkatle ele alınması da gerekmektedir.

Üniversite yönetiminde öne çıkan yaklaşım, “ideal idari model belirleme çabası”nın çeşitli tezahürleri biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Belirlenen bu “ideal model” her alanda uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu sayede birbirine benzeyen idari yapıların daha kolay bir biçimde işletilebileceği düşünülmektedir. Burada üniversite yönetimlerinin bütün işleyiş mekanizmasını tek merkezde toplama kaygısının önemli bir payı vardır. Böylece daha etkin bir yönetimin temin edilebileceğine inanılır. Fakat edinilen neticeler farklıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki üniversitelerdeki farklı bilim alanları özel koşullara sahiptir. Dolayısıyla idari işleyişlerinin de özel koşulları dikkate alınarak yapılandırılması gerekir. Aksi takdirde bütün yetki ve karar alma mekanizmasının tek bir merkeze toplanmasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan keyfi uygulamalar kaçınılmazdır. Böylece üniversiteler farklı bilim sahalarının ihtiyaçlarına ve özel koşullarına tam olarak vakıf olmayan idarecilerin kapris ve kolaycılıklarına teslim olmaktadır.

Yetkilerin tekelde toplanması idari yapının hantallaşmasıyla neticelenmektedir. Pek çok görevi olan fakat yetkisizleştirilmiş öğretim üyeleri lokal problemlere çözüm üretmekte zorlanmaktadır. Halbuki tek merkezden verimli bir şekilde kullanılamayacak olan yetki ve kaynakların paylaşılmasıyla lokal problemler etkin bir biçimde çözülebilir. Her fakültenin farklı ihtiyaçları mevcuttur. Hatta her bölüm son derece özel koşullara sahip olabilir. Bu durumda karar alarak uygulamaya geçirmek için merkezi idarenin vicdanıyla baş başa kalan öğretim üyeleri çaresiz kalmaktadır. Bu çaresizlik yetki ve kaynakların adil ve verimli bir biçimde paylaşılmamasının doğal bir neticesidir.

Farklı ihtiyaçlar temelinde, değişik biçimlerde düzenlenmiş idari yapıların eşgüdümlü hareket edemeyeceklerini düşünmek son derece hatalıdır. Üniversite yöneticisinin görevi tüm farklılıklarına rağmen idari mekanizmayı eşgüdümlü bir biçimde sürdürebilmektir. Burada farklılıklar çeşitliliği sağlayarak harmoniyi oluşturacak zengin kaynaklar olarak algılandığında eşgüdümlülük kendiliğinden temin edilir. Üniversite yöneticilerinin idari yapıları merkezileştirmekle verimli ve etkin bir işleyişi amaçladıkları iddia edilemez. Zira bu tarz yapılar sadece merkezdeki idarecilerin kapris ve egolarına hizmet etmektedir.

Geçen on yılda, ülkemiz, daha önce görülmedik bir biçimde,  dinamik idari işleyişin çok sayıda örneğini sergilemiştir. Dinamizm ve değişimin yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiği çağımızda kurumların hantallaşması kabul edilebilir değildir. Özellikle toplumsal işleyişi etkileyen faktörlerin her geçen gün daha fazla çeşitlilik arz etmesi üniversiteleri yeni çözümler bulma göreviyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bunun için üniversitelerin bünyelerinde bir araya gelen bütün bilimsel sahaların en etkin ve verimli bir biçimle idare edilmesi zaruridir. Bu da ancak yetki ve kaynaklarla donatılmış müstakil idarelerin, eşgüdümlüğü temin edecek bir biçimde, iletişim ve etkileşimde bulunmalarıyla mümkündür.

Bürokratik işleyişin hantallığından kurtulmak için merkezi idarenin gücünü dengeleyecek ve denetleyecek mekanizmaların kurumsallaşması zorunludur. Bilimsel özgürlüklerin sadece hakların hukuki güvenceye kavuşmasıyla temin edilemeyeceği aşikârdır. Merkezileşmiş bir yapıda yönetimin devasa gücüyle karşı karşıya kalan kişiler haklarını temin etmekte çaresiz kalabilmektedir. Buna engel olabilmek için idari yetkilerin ve kaynakların verimliliği sağlayacak bir biçimde adilce dağıtılması gerekir. Böylece kişiler ile üst yönetim arasında faaliyet gösterecek olan ara kurumlar vasıtasıyla bilimsel işleyişin verimli ve özgürce gerçekleştirilmesi güvenceye kavuşturulabilir. Bu sayede, kişisel kaygılarla, keyfi ve sorumsuz bir biçimde gerçekleştirilen uygulamaların, öğretim üyeleri, öğrenci ve çalışanların her türlü etkinliklerini olumsuz bir biçimde etkilemesi de önlenebilir.

Dünyanın ‘bilgi’ ile idare edildiği günümüz koşullarında, ülkemizin geleceği ‘bilgi stokları’nın etkili kullanımına bağımlıdır. Dolayısıyla, üniversitelerimizin önümüzdeki süreçte etkin bir rol oynaması zaruridir. Bu sayede, ülkemizde refah, huzur ve istikrarın sosyal hayatın ayrılmaz birer parçası haline gelmesi sağlanabilir.

Yeniden Marjinalleşme Tehlikesi

 

Türkiye, bugün önemli bir dönemecin eşiğinde ve bu dönemeçten kazasız belasız çıktığı takdirde otuz yıldır ayağına pranga olan büyük bir yükten kurtulacağına şüphe yok. 

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin kimleri rahatsız edeceğini çok iyi tahlil etmek gerekiyor. Bu kesimleri görmek için barış sözcüğünden kimlerin rahatsız olduğuna bakmak yeterli. Kürt sorununun çözümüne yaklaşılmışken diğer bir sorunun, Alevilik sorununun da çözülmesini beklemek gerekiyor.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.