Ana Sayfa Blog Sayfa 408

Organ Bağışı: Bu da çözüm değil

Ömür boyu içinizde taşıdığınız, varlığını bile fark etmediğiniz bir organın ne kadar değerli olduğunu ancak onu beklerken anlayabilirsiniz.

Türkiye yıllardır organ bağışı sayısını yükseltmek için çareler arıyor. Ve ben de yıllardır bu konuda çözüm olabilecek bir yöntemi yazıp duruyorum.

Dün, Sağlık Bakanlığı’nın bağışı artırmak için geliştirdiği son formül basında yer aldı. Buna göre organ bağışı vasiyet şeklinde yapılacakmış. Hayattayken organlarını bağışlamak isteyenler için vasiyetname şeklinde düzenlenecek bağış formu Sağlık Bakanlığı’nın sistemine işlenecek, böylece ölümü halinde ailesinin onayını alma zorunluluğu ortadan kalkacakmış.

Yazının devamını Bugün Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.

‘Bizim devlet’te demokrat olmak

Dün ‘vesayet devleti’ topluma, siyasete hâkimdi. Onları tanzim ediyor, denetliyordu. Peki bugün ‘yeni devlet’e karşı siyaset ve toplum daha mı özgür ve özerk?

Bu ülkede hep ‘devlet merkezli’ bir düzen egemen oldu. Devletin ‘merkezi’ konumu kah güvenlik endişeleriyle meşrulaştırıldı, kah Kemalist ideolojiyle…  Devlet temel, kurucu ve başat güç olarak toplumun da bireyin de üzerindeydi.

Çok partili dönemde anayasal dayanaklara kavuşan ‘vesayet rejimi’ni demokratlar kadar dindar ve muhafazakâr çevreler de eleştirdi. Ancak devletin ‘sahipliği’ Kemalistlerden muhafazakârlara el değiştirdikçe devletin kurucu, temel ve başat güç olmasına yönelik eleştirel pozisyonlar da erimeye başladı. Dindar ve muhafazakâr kesimler artan bir düzeyde devlete karşı özerk ve mesafeli tutumlarını terk ediyor ve devletle bütünleşiyorlar. ‘Devlet-toplum kaynaşması’ olarak da resmedilen bu süreçle cumhuriyetin başından itibaren kendini devlete karşı konumlandıran büyük bir toplumsal kesim aslında özerkliğini de kaybediyor. Bu, devlet karşısında toplumun zayıflaması anlamına geldiği gibi ‘resmiyet’ karşısında ‘sivilliğin’ erozyonuna da işaret ediyor.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz. 

Newroz yaklaşırken

Bu yıl Newroz’un ayrı bir önemi olacağı kesin. O tarihte Newroz meydanlarında Öcalan’ın PKK’ya çağrısı okunacak.
BDP kutlamalarla ilgili bütün hazırlıklarını tamamlamış. Newroz ateşleri İstanbul ve 18 ilde aynı anda yakılacakmış. Sonuncusu ve muhtemelen en büyüğü ise Diyarbakır’da…

BDP Diyarbakır il yöneticileri en az bir milyon kişinin katılmasını bekledikleri Newroz mitinginin temel sloganını da açıkladılar: “Demokratik kurtuluş, Öcalan’a özgürlük, Kürtler’e statü.”

“Demokratik kurtuluş” Öcalan’ın İmralı sürecine verdiği isim… Fena bir adlandırma da sayılmaz.

Peki ya “Öcalan’a özgürlük”le “Kürtler’e statü” ne oluyor; hani statüden vazgeçmişlerdi diyecek olursanız; sanırım bu sloganı şöyle anlamamız gerekir:

Yazının devamını Bugün Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.

Biz diktatörün sosyalistini severiz!

Diktatörleri sevmeli miyiz? Cevap, adamına göre değişir. Diktatörlere kategorik olarak karşı olanlar “hayııır!” diye bağırır. Ama sosyalistler, sosyalist olmayan diktatörleri topa tutarken, sosyalist olanlarını bağrına basıyor. Aynen Lenin’e, Stalin’e, Mao’ya, Pol Pot’a ve Castro’ya yaptıkları gibi. Demek ki sevilme ve onanma bakımından diktatörler arasında bir eşitsizlik var.

Sosyalist teori bu eşitsizlik konusunda ne diyor acaba? Sosyalist olmayan diktatörler olması gerektiği gibi yerin dibine batırılırken sosyalist olanlar niçin övülüyor ve yüceltiliyor? Kim Hitler’i, Mussolini’yi, Pinochet’yi hayırla yâd eder? Böyle yapana iyi gözle bakılır mı? Ama neden bu “lanetli” kişilerdeki özellikler ve icraatlar sosyalist isimlerde tezahür edince tavırlar değişiyor? Lenin ile Hitler, Stalin ile Mussolini arasında ne fark var? Sosyalistler sosyalist diktatörlerin işlediği cinayetleri cinayet, işkenceleri işkence saymıyor.

Elbette bu tavır yalnızca “bizimkilere” mahsus değil, sosyalistlerin neredeyse hepsi öyle. Bu bakımdan al Fransız sosyalistini vur Türkiyeli sosyaliste. Pek az sosyalist, Tony Judt gibi, sosyalist vahşeti dürüstçe sergileyip kınayabildi.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Juan Carlos Hidalgo – Chavez’in Korkunç Mirası*

Juan Carlos Hidalgo

Çeviren: Buğra Kalkan

 

Hugo Chavez’den miras kalan iktisadi milliyetçiliğin ve otoriter yönetimin Venezuela’nın ve onun komşularının başına bela olacağı yıllar geldi.

Askeri diktatörlükler tarafından hasta edilmiş bir bölgede, bir zamanlar birkaç demokrasiden –her ne kadar mükemmel değildiyse de-  biri olan Venezuela, şimdi Latin Amerika’da, kurumsal nitelik ve siyasi-sivil özgürlükler sıralamasının sonunda yer alıyor.

İronik bir şekilde Chavez, seçimleri, referandumu ve hukuki teknikleri kuvvet ayrılığı ve medyanın bağımsızlığı gibi demokrasinin hayati kurumlarını yok etmek için kullandı. Bu model daha sonra Ekvador, Bolivya ve Nikaragua tarafından da benimsendi.

Chavez, buna “21. Yüzyıl’da Sosyalizm” adını verdi ama bu sistemin asıl özellikleri olan mesihçi liderlik, kilit endüstrilerin devlet tarafından kontrol edilmesi ve siyasi baskı, geçmişte Güney Amerika ülkelerini lekeleyen faşizme benzemektedir.

Venezuela’nın sosyal yapısının kendini onarması yıllar sürebilir. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’ne göre, Venezuela Latin Amerika’nın en yozlaşmış ülkesidir. Venezuela, aynı zamanda, her 100.000 vatandaş başına düşen 73 cinayet oranıyla, Latin Amerika’nın en vahşi ülkesidir.

Chavez’in ölümünün ardından,  durumun daha da kötüleştiğini görmek kolaydır. Hükümet 25.000 sivili, “devrimi korumak” adına silahlandırarak ve eğiterek bir milis kuvvet kurmuştur. Chavez’in muhtemel haleflerinden hiçbirisi, bu ölümüne Chavezcilerin sadakatlerini (hatta sempatilerini) yönlendirebilecek gibi görünmemektedir.    

Rus piyade tüfekleri ile silahlandırılmış huzursuz radikal unsurlar önümüzdeki aylarda daha fazla şiddet içeren suç işleyebilirler. En azından, Venezuela toplumunu Hugo Chavez’in takkipçileri ve karşıtları olarak ikiye bölen derin nefret ve güvensizlik, Chavez’in etkisinin uzun süre yaşamasına neden olacaktır.

Venezuela ekonomisi en büyük kayıplardan biridir. Fraser Enstitüsü’nün Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi, incelenen 144 ülke arasında Venezuela’yı en az özgür ülke olarak rapor etmiştir. Enflasyon oranı ise dünyadaki en yüksek enflasyona sahip ülkeler arasındadır.

Somut gerçekler daha da korkunçtur: Ülke, kronik elektrik ve temel gıda kıtlığının pençesindedir. Ülkenin yolları, köprüleri ve diğer altyapıları, Venezuela’nın endüstriyel ve tarımsal kapasitesinin sürekli olarak kamulaştırılması ve millileştirilmesi sonucunda katledilmesiyle, kelimenin gerçek anlamında dökülmektedir.

Venezuela’nın ithalat gelirinin yüzde 95’i petrole dayanırken, ülke şimdi, gıdasının yüzde 70’ini ithal ediyor. Geçen Ekim ayında gerçekleşen seçimlere önderlik eden çılgın bir devlet harcaması, paranın % 32 devalüasyona uğramasına neden olurken, GSMH’nin % 8.5’i kadar sarsıcı bir mali açık bıraktı geriye.

Daha da kötü haberler var: Kara borsada, Bolivar, dolar karşısında üçüncü bir resmi kur üzerinden ticaret yapıyor, bu yüzden daha geniş bir devalüasyon ile karşılaşılabilir.  

Petrol olmasaydı Chavez popülist gündemini uygulayamaz hale gelirdi ki yaklaşık olarak bu gelir Chavez’in yönetimi boyunca 980 milyar doları bulmuştur. Bu gelirin yaklaşık üçte biri sosyal programlara gitmiştir – yani Chavez’in yoksullar arasındaki popülaritesine. Ama gerisi şüpheli yatırımlar ile ya da “boligarklar” (boliagarchs) denen yeni ayrıcalıklı sınıfın banka hesaplarına akıtılarak israf edilmiştir. Boligarklar Chavez’in sözde Bolivarcı devrimi sırasında muazzam derecede zengin olan bir gruptur.

Onlarca milyar dolar Chavez’in bölgesel hırslarını beslemek için harcanmıştır. (Chavez’in bu hırsı, Latin Amerika’daki, radikal sol kanat siyasi partileri, hükümetleri ve hatta silahlı direnişçileri finanse etmektir.)

Venezuela’ya bağımlı devletler şüphesiz Chavez’in yokluğunu hissedeceklerdir. Venezuela’dan aldığı devasa petrol yardımı ve diğer sadakalar olmadan Küba’nın çok hassas olan ekonomisi muhtemelen yıkılacaktır. Bu Castro diktatörlüğünü tehlikeye düşüreceğinden Havana, Chavez’in yerini kimin dolduracağı ve devamlılığın nasıl sağlanacağı kararının alınmasında etkin bir rol oynamaktadır.

Diğer bölgesel müttefikler olan Arjantin, Nikaragua, Ekvador ve Bolivya’nın aldıkları iktisadi yardımlar muhtemelen  düşecektir, ama bu kesinti, bu ülkelerin liderlerini iktidardan düşürecek bir tehdit oluşturmaya yetmeyecektir. 

Latin Amerika’daki solcu popülist tehdit, Chavez’in cüzdanı ve karizmasının yokluğu ve arkasında bıraktığı görünür pislik tarafından büyük ölçüde sınırlanmıştır. Sonuçta, Venezuela ile ittifak kurmuş olan milletler –Kuzey ve Güney Amerika Bolivarcı Birlik- ve ek olarak Arjantin, Bölgenin GSMH’sının sadece % 20’sini temsil etmektedir. Şili, Peru ve Meksika gibi demokratik kapitalizmi seçmiş ülkeler çok daha iyi durumdadırlar ve çok daha çekici bir modeli temsil etmektedirler. 

Son bir analiz olarak şu söylenebilir: Tarih, Hugo Chavez’i Venezuela’nın gelişimini ve kurumlarını onlarca yıl geriye götürmüş otoriter bir Caudillo (İspanya diktatörü Franco’nun lakabı) olarak hatırlayacaktır. Venezuela ve Latin Amerika, kendilerine ne kadar erken yeni bir sayfa açarsa o kadar iyi olacaktır.

* “Chávez’s Grim Legacy”, New York Post, 6 Mart 2013’den aktaran: www.cato.org

Yeni başlayanlar veya unutanlar için demokrasi

Sahi, demokrasi neydi? Aşağıdaki satırlar, 28 Şubat’tan sonra oluşan ‘büyük demokrasi koalisyonu’nun tabanına ve de tavanına bir hatırlatma olarak okunabilir.

Bir yöntem olarak demokrasi, seçimler yoluyla çoğunluğun tercihlerinin belirlenmesi ve bu tercihler doğrultusunda kamu politikalarının oluşturulması anlamına gelir. Ancak demokrasi sadece “adil” ve “özgür” seçimlerin varlığıyla hayatiyet kazanmaz. Özgürlükler ve temel insan hakları, demokrasinin içermesi gereken değerlerdir. Demokrasilerde güç hiçbir kimsenin ya da grubun tekelinde değildir; iktidar tekelleştirilemez. Yasama, yargı ve yürütme işlevlerinin ayrıştığı kuvvetler ayrılığı ilkesi, düzenli aralıklarla yapılan seçimler, sivil toplum örgütleri, çıkar grupları gibi kurumlar ve mekanizmalar gücün tekelleşmesini ve mülkleşmesini engelleyicidir. 

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

PKK, şiddet ve terör

“Terör”, “terörizm”, “terörist” çok sık kullanılan ancak tanımlanması kolay olmayan, bu yüzden tanımları ve muhtevaları üzerinde tam bir mutabakat bulunmayan kavramlar.

Nitekim, uluslararası literatürde, birinin terör veya terörist olarak gördüğünü bir diğerinin özgürlük ve bağımsızlık hareketi veya özgürlük ve bağımsızlık savaşçısı olarak görebildiği devamlı vurgulanır. Türkiye’deki durum nedir? Teröristleri ve terörizmi tespit ve tahlil etmek,  ülkemizde, özellikle PKK söz konusu olduğunda, dünya ölçülerine göre daha zor mu kolay mı? Bu soruyu ‘‘abesle iştigal’’ sananlar çıkabilir, ama yanılmış olurlar. Bunu, tıbbî bir benzetmeyle, bir toplumsal hastalık söz konusuysa, hastalığın teşhis sürecinin ve işlemlerinin mühim bir parçası olarak görmek gerekir.

Yazıya konu teşkil eden kavramların bugünkü kullanımıyla doğuşu ve yayılışı 1960’lar ve 1970’lerde vuku buldu. 1960’lar Batı kolonyalizminin yeni bir çözülüş evresiydi. O zamanlar dünya iki kutupluydu, Soğuk Savaş tüm hızıyla sürmekteydi. 

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Üniversiteleri zorbalığa teslim etmeyin

Bu yazı Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Aynı anda hem acıklı, hem gülünç, hem de utanç verici.

Ama tam da Türkiye üniversitelerinin durumunu yansıtıyor.

İstanbul Üniversitesi’nde “İfade özgürlüğü” panelinde ifade özgürlüğü engellendi.

Çeşitli üniversitelerden hocalar, davetlisi oldukları üniversitede, konferansın açılışından hemen sonra fiilen müdahale ederek formatı değiştirip “foruma çeviren” bir grup yüzünden konuşma yapamadılar.

Haberlere göre, onların yerine müdahale eden grubun üyeleri sırayla söz alıp düşüncelerini “ifade” etmiş.

***

Düşünün, bir grup öğrenci bir konferans organize ediyor, çok sayıda öğrenci de isimleri ilan edilen hocaları dinlemeye geliyor, ama onları değil, orayı basan grubu dinlemek zorunda bırakılıyor.

Öğleden sonraki oturumda ben de “Akademik özgürlük ve ifade özgürlüğü” başlıklı bir tebliğ sunacaktım, ama bunu öğrenince geri döndüm.

Akşam TV’de baktım, ifade özgürlüğünü ifade edemediğimizkonferansı düzenleyen hocalar, tıpkı karikatürlerdeki zorla gülümseyen figürler gibi en önde oturmuş, konferansa el koyanların sergiledikleri müsamereyi izliyorlardı.

Ferhat Kentel onların bu halini “sağduyulu” olarak tanımlıyor, ama bu sağduyu falan değil. İster devletten gelsin, isterse de örgütlü gruplardan, saldırganlığa “sorun çıkarmama” adına teslim olmak, özgürlüğü güvenliğe feda etmektir.

Özgürlüğü feda etme pahasına saldırganlığı anlık olarak ötelemek, ona bir sonraki müdahale için de moral zemin oluşturmaktır.

Nitekim öyle de oldu. Bu konferanstan iki gün sonra aynı grup bu kez de “28 Şubat’la Yüzleşiyoruz” etkinliğine saldırdı.

***

“Üniversite öğrencilerinin hiçbir halk düşmanını, sermaye temsilcisini, AKP’liyi, gericiyi üniversiteye sokmayacağı”nı söylüyor grubun sözcüsü açıklamasında.

Birgün gazetesi de bunu hiç eleştirmeden, polisin müdahalesini mahkum ederek başlıyor “haber”ine. İlk cümle:

“İstanbul Üniversitesi’nde polis saldırganlığı bitmek bilmiyor.” Sonra da 28 Şubat panelini düzenleyenlerin siyasi duruşlarının ne kadar kötü olduğuna dair bir dizi iddiayla meşrulaştırmaya çalışıyor saldırganlığı.

Şaka gibi, ama değil. Engelleme çabalarının engellenmesini mağduriyet olarak sunmaya çalışıyor.

Özgürlüğü bilmeyen veya onaylamayan bütün kesin inançlılarda vardır bu. Doğruları öylesine tartışılmazdır ki, bunun için her şeyi yapmaya yetkili sayarlar kendilerini

Bir konferansı, o konferansın düzenini bozmadan protesto etmek meşrudur.

Ama engellemek hak ihlalidir.

“AKP bu üniversiteye ancak polisiyle girer” demek, “bizifade özgürlüğünü kullandırmayacağız” demektir.

Bu durumda “polis dışarı” demek de, “bizim zor kullanarak kendi irademizi dikte ettirmemize engel olunmasın”

demektir.

Böyle olduğu için de, polisi üniversiteye sokanlar tam da onlardır.

***

Üniversite, her tür fikrin serbestçe dile getirileceği bir yerdir.

Orada sermayeye de yer vardır, sermaye karşıtı fikirlere de. “AKP”ye de CHP’ye de; MHP’ye de BDP’ye de; Türkçülere de Kürtçülere de.

Hatta eline fırsat geçtiğinde kendisi gibi olmayanı üniversiteye sokmayacağını açıkça ifade eden nasyonal sosyalistlere de.

Bu yazdıklarımı “çok doğru” bulanlara da “çok saçma” diyenlere de.

Hem de aynı anda.

Eğer birileri bu gerçeği kabullenmek istemiyorsa, bunun için şiddet kullanıyorsa, hangi görüşten olursa olsun, hukuk onları üniversite ortamının dışına almalıdır.

Bireyi her koşulda korumalıdır.

Akademik özgürlüğü herkes için güvence altına almalıdır.

Yoksa orası üniversite değildir

“Kendi öğrencini kendin seç” dönemi

“Politize Türkiye” haftalardır İmralı görüşmeleriyle yatıp İmralı görüşmeleriyle kalkarken, milyonlarca genç bambaşka bir gündemle kıvranıyor.

Eminim şu anda yüz binlerce aile yeni Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın ana hatlarını açıkladığı lise ve üniversite giriş sistemindeki değişiklik yüzünden uykusuz geceler geçirmekte. Gençler gergin, aileler gergin…

Büyük çoğunluk henüz yeni sistemin ne getirip ne götürdüğünü tam anlayabilmiş değil. Ne var ki, İmralı, anayasa, başkanlık sistemi gibi “büyük” meseleler gündemi öylesine esir almış ki, kimse 16 milyonluk bir kitlenin bu “küçük” meselelerini tartışmıyor.

Yazının devamını Bugün Gazetesi’nden okuyabilirisiniz.

Neden tek muhatap Öcalan?

Doğu’da sorunları liderlerin çözeceğine ilişkin bir kültür vardır. Türkiye’nin de liderleri var; biri Türklerin lideri Başbakan Tayyip Erdoğan, diğeri de bugünlerde Kürtlerin liderliği konumunu kimsenin sorgulamadığı Abdullah Öcalan.

Haberlere bakılırsa bu ‘iki lider’ anlaşıp Kürt sorununu çözecek, PKK isyanını sonlandıracaklar.  Böylece Kürt meselesinin aslında ‘PKK, hatta Öcalan sorunundan ibaret’ olduğunu söyleyenler de haklı çıkmış olacak! Yeni ‘barış süreci’, daha doğrusu ‘İmralı süreci’nin ana aktörü ve muhatabı kuşkusuz Abdullah Öcalan. Mevcut girişimin temelindeki strateji de Öcalan’la anlaşarak ‘bu iş’i bitirmek. Bu ‘yeni’ bir strateji. Hükümetin daha önceki girişimleri farklıydı. 2009 ‘demokratik açılım’ projesi Öcalan’la müzakereye dayanmıyordu. Hatta Öcalan neredeyse devrede yoktu. Bu nedenle de BDP-PKK çizgisi ‘muhatap Öcalan’dır’ çağrısında bulunuyordu. Hükümet ise kimseyi doğrudan muhatap almaksızın ‘Kürt meselesi’ni siyasal inisiyatiflerle çözmek niyetindeydi.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.