Ana Sayfa Blog Sayfa 381

Kürtler ne istiyor ne istemiyor? (2)

0

Kürt kanaat önderleri Kürtlere karşı ‘Osmanlı’dan devralınan baskı, talan, yok etme politikasının’ Cumhuriyet döneminde koyulaştığını düşünüyor. Doksan yılda 29 isyanın çıkmasının sebebi budur diyor. 1930’da Kürtçenin yasaklandığını ve Kürtçe konuşanlara kelime başına 5 kuruş ceza kesildiğini hatırlatıyor. Buna benzer devlet icraatlarının devletin ‘Kürde düşman’ olduğunu gösterdiğini düşünüyor. Bir kanaat önderi T. C.’nin kuruluşunun Fransa’nın 1. Cumhuriyeti gibi tepeden inmeci olduğu kanaatinde. Bu yüzden Kürtlerin problemlerinin cumhuriyetin kuruluş tarzıyla ve dayandığı siyasî felsefeyle alâkalı olduğunu vurguluyor.

Bütün Kürtlerin en temel talebi eşitlik. Önderler ısrarla, ‘Türkler nelere ve hangi haklara sahipseler aynısını, daha fazlasını değil, yalnızca aynısını’ istediklerini vurguluyor. Bu ilk bakışta eşit vatandaşlık talebi gibi görünüyor, ama açıklamalar devam ettikçe onu aşan bir boyutu olduğu anlaşılıyor: Statü. Kürt önderler Kürt halkına ve topraklarına bir statü verilmesini arzuluyorlar. Bundan geri adım atmaya hiç niyetleri yok. Açık söylemek gerekirse bu bir devlet talebi. Yani Kürt önderler bir devlet talep ediyorlar. Bunda temel felsefî dayanakları self determinasyon hakkı. Diyorlar ki, ‘her halkın bir devlet sahibi olmaya hakkı vardır. Kürtler de bir halktır. O hâlde Kürtlerin de bir devlet sahibi olma hakkı vardır’. Kürt önderler Kürtlerin devlet sahibi olmamasını halkları için utanç verici bir durum, hatta bir travma olarak görüyor. Başlarına gelen felaketlerin de bir devletlerinin olmamasından kaynaklandığına kuvvetle inanıyor. Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlerin çok kötü aldatıldığını söylüyor. Türk devletini kendi devletleri olarak görmüyor.

Kürt önderler bir devlet talep ediyor ama bu devlete etnik bir çağrışım yapmaması için Kürt Devleti adını değil Kürdistan Devleti adını uygun görüyor. Böyle bir devlette Kürt olmayanların, azınlıkların durumunun ne olacağı yolundaki sorulara bütün insan haklarının, azınlık haklarının garanti altına alınacağını ve Türkler tarafından T. C. içinde Kürtlere yapılanların başkalarına yapılmayacağını adeta taahhüt ediyor. Örnek olarak da Kuzey Irak’taki federe devletin politikalarını gösteriyor. Orada insanların eğitim dili dâhil her bakımdan Türkiye’dekinden daha özgür olduğuna işaret ediyor.

Toplantıya katılan tüm kanaat önderleri Kürtlerin devleti olmayan bir halk olmaktan çıkmasını hayal ediyor. Dünyada Kürtler kadar büyük nüfuslu (40 milyon) olup da devleti olmayan başka bir halk bulunmadığından söz ediyor. Kürtlerin Kürdistan adı verdikleri Türkiye coğrafyasında bir devletinin olmasının ve bu devletin bir federal çatı altında yer almasının ayrılık anlamına gelmediğini ısrarla vurguluyor. Federalizmin bir ayrılık değil bir birlik projesi olduğunun altını çiziyor. Bir ilginç nokta, Kürdistan federe devleti talebinin bir amacının da Kürdistan dışında kalan, yani Türkiye’nin diğer bölgelerinde yaşayan Kürtlerin asimile edilmesini önlemek olması. Mantıksal olarak bakıldığında, nasıl ki Kürdistan’daki Türkler tüm hak ve özgürlüklere sahip eşit vatandaşlar olacaksa, ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan Kürtlerin de aynı hak ve özgürlüklere sahip eşit vatandaşlar olması garanti edilmek isteniyor.

Kürt kanaat önderleri Türkiye’nin hep geç adım attığını, attığında da yetersiz attığını vurguluyor. Meselâ, ‘TRT6’nın açılması fazla anlamlı değil zaten halk bölgede Kürtçe televizyon seyrediyordu, devlet bunu önlemenin imkânsızlığını gördüğü için Kürtçe televizyon açma yoluna’ gitti diyor. En önemli şeyin beraber yaşama arzusunun kuvvetlendirilmesi olduğuna işaret ediyor. Bu yüzden, AK Parti iktidarının zaman zaman ‘uslu durun, yoksa haklarınızı vermeyiz’ imalarında bulunduğunu düşünüyor ve bunu hoş karşılamıyor. Seçim barajı tartışmalarında da bir tehdit hatta bir şantaj algılıyor…

Kürt kanaat önderleriyle sohbet ve bölgeden edindiğim izlenimler bana şunları düşündürttü: Kürt problemi birçoğumuzun sandığından daha derin ve çok boyutlu. Hükümet doğru politikaları oluşturabilmek için bölge halkının her kesiminin nabzını tutmaya çalışmalı. Yaptığı yapacağı şeyler kadar bunları yapış ve sunuş tarzına da dikkat etmeli. Kürtlere lütufta bulunduğunu düşünüyor izlenimini asla vermemeli. Kürt kanaat önderlerini muhatap almalı. Onlarla her şeyi doğrudan veya dolaylı olarak konuşmalı. Türkiye Kürt problemini çözmede daha hızlı olmalı. Yavaşlık bugün işe yarayacak bir yol ve yöntemin çok geçmeden anlamsız ve işlevsiz kalmasına sebep olabilir. Başka bir deyişle Kürt probleminin çözümünde ‘geç olsun güç olmasın’ diyecek durumda ve noktada değiliz.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bari siz yapmayın bunu!

Kürt meselesinde “neyin ne olduğunu” ilk ne zaman anladığımı hatırlamıyorum.

Ama 23 Nisan’da okuduğum “Atatürk ve Cumhuriyet” şiirinin kötü, İnkılap Tarihi’nde anlatılan hikayenin yalan olduğunu nispeten erken fark etmiştim.

Üniversiteye başladığımda, adaletten yana durmam gerektiğini biliyordum. Tıpkı bu ülkedeki başka birçok insan gibi…

Ama köprülerin altından çok sular geçmişti.

Kürtlerin varlığını inkar edenler de, ona isyan edenler de çoktan bu dünyadan göçmüştü. Sonraki kuşaklara çatışma ve ölümlerle devam eden kronikleşmiş bir sorun kalmıştı.

Birinin bu kısır döngüyü kırması, bizi bu kanlı sarmaldan çıkarması, bir yerden makas vurarak bu kördüğümü kesmesi gerekiyordu.

**

Şimdi benim bu meseleyi anladığım o yıllardan beri en çok istediğim şeyler oluyor.

Ortada “terör örgütünü muhatap alma günahını” alenen işleme pahasına, çözüm için kendi siyasi geleceğini ortaya koymuş sahici bir siyasi irade var ve 90 yıldır atılmayan adımları atıyor.

Bir yandan çözümün gerektirdiği anayasal zemin hazırlanıyor, bir yandan da on yıllar boyunca resmi yalanlarla yetiştirilmiş kesimlerin kaygıları gideriliyor.

Elbette ideal hızda değil, toptan ve bir anda değil; ama hatalar yapsa bile, çözüm yolunda adım atıyor.

Gündelik tartışmaları, iktidarın hatalarını, saçma sapan beyanları bir yana bırakıp meseleye biraz yukarıdan baktığımız zaman, tarihi günlerde olduğumuzu görmek mümkün.

Ama gelin görün ki, bu tarihi günlerin değerini herkes takdir edemiyor.

Bugüne kadar çözüm için yazıp çizmiş bazı “duayen” isimler hoşnutsuz. Abartılı bir karamsarlıkla kendilerini yanlışlayan en talihsiz yazılarını yazıyorlar. Barışı, başka bir konuda hükümete duydukları haklı veya haksız tepkiye kendi itibarlarıyla birlikte kurban ettikleri dokunaklı bir manzara bu.

Ama tuhaf olan, BDP ve PKK tarafının da onların söyleminden fazlaca etkilenmesi. Oradan gelen açıklamalar da, makul olanın zedelendiği bir yaklaşımı ifade ediyor.

BDP’nin demokrasi paketine yaklaşımı, CHP’nin gençlik kolları gibi faaliyet gösteren Türk solunun bazı küçük partilerininkini andırıyor.

Oysa paket son dönemde dile getirdikleri başlıca üç talebin ikisine, şöyle veya böyle cevap veriyor.

Anadilde eğitimi anayasa değişikliği gerektirmeyen alanlarda serbest bırakıyor, siyasi haklara ilişkin alanı genişleterek partilere ilave güvenceler getiriyor ve seçim kanunu ile baraj konusunda geniş bir seçenek sunuyor.

Pakette TMK ile ilgili bir düzenleme yok ve hükümet bu konuda eleştiriyi hak ediyor. Ama “pakette kabak var” türünden bir dille dalga geçmeyi veya öfkeyi değil, doğru dürüst bir eleştiriyi.

Yapılması gereken doğruya doğru, eksiğe eksik demek olmalı; toptan küçümseme, ret veya sanki paket hiç olmasa daha iyiymiş gibi konuşmak değil.

Paketteki haklardan bazılarını zaten kullanıyorlarmış!

Bu, muhalefet değil.

Demokratikleşme sürecinde fiilen kazanılan haklarla ilgili hukuki düzenleme yapılmadığında “iyi de bunların hukuki güvencesi nerede?” diye sorup, sonra bu güvence sağlandığında “lütfetmiyorsunuz, biz zaten fiilen bu hakları kullanıyorduk” demek değil.

 

Hakları iade etmediğinde “niye etmiyorsun?” etse “sadaka mı veriyorsun?” demek değil.

Elbette BDP’nin verilenle yetinmesi gerekmiyor, siyasi rakibini eleştirmesi de meşru. Ama çözüm atmosferini zedelemeyecek bir dille ve kimsenin zekasına hakaret etmeden.

**

Gerçekten tarihi bir dönemeçteyiz.

Bizden önceki kuşakların başımıza açtığı bu sorundan ebediyen kurtulmanın eşiğinde olabiliriz. Ama bu süreç otomatik değil ve o eşiği geçmek bize bağlı.

Bazıları şairin dediği gibi, “şeytanın günahı beklediği gibi” bekliyor bu sürecin sona ermesini. Onlara karşı hayatı üstün tutmak gerek.

Yarın bu yol yok edilirse, yeniden gençler ölmeye başlarsa, bunun manevi sorumluluğu altına ezilmemek için.

Bazıları bu tarihi sürecin değerini idrak edemeyebilir.

 

 

 

Ama bari sorun çözülsün diye yola çıkanlar öyle olmasın.

Star, 10.10.2013

Eğitimin sorunlarından biri de öğretmenlerdir

Öğretmenleri bu tekçi anlayıştan ve birtakım ideolojik önyargılardan kurtarmak adına çeşitli projeler ortaya atılmalıdır.

Baştan ifade edeyim; eğitimde yaşanan kalitesizliğin tüm nedenini öğretmenlerin sırtına yükleyecek değilim. Öğrenci fazlalığının getirdiği yoğun çalışma şartlarını, eğitim hayatını tanzim eden kanun ve yönetmelikleri, merkeziyetçi yapının sebep olduğu bir takım olumsuzlukları, hükümetlerin yanlış eğitim politikalarını, finans problemlerini vs. görmezden gelemeyiz. Ne var ki eğitim de iyi matematik bilen, ileride dolgun maaşlı seçkin meslekler edinme gayesiyle bireyler yetiştirmek anlamına gelmemektedir. Eğitimin özgürlükten bağımsız ele alınmayacak kadar insan hayatıyla birebir alakalı olduğu gerçeğini de yadsıyamayız. Çünkü matematik, geometri ve tarih derslerinden hatta çeşitli meslek dallarından evvel özgürlük, ahlak, erdem ve insanlık gelir. Bir insanın kaliteli bir doktor olması onun iyi bir insan olduğu anlamına gelmez. Eğitimde bir şahsiyet olarak öğretmenin rolü tam da burada karşımıza çıkmaktadır. Bir takım cebri uygulamalarıyla, totaliter tutum ve tavırlarıyla çocuklara özgürlük değeriyle tanıştırmayan, onlarda ahlak, erdem gibi değerlerin yerleşmesine imkân tanımayan öğretmenler bugün eğitimin önemli sorunlarından birini teşkil etmektedir. Bu doğrultuda bir eğitimden geçen bu tür öğretmenlerin sayıları azımsanmayacak kadar fazladır.

Cumhuriyet öğretmeni ne demek?

Bilindiği gibi Türkiye’de “eğitim ordusunun” ülke için askerî ordudan daha önemli olduğu, yarınlarımızın çağdaş, ilerici, laik öğretmenlere emanet edildiği/edileceği, bilimin, aklın ve aydınlığın öncüsü öğretmenler olduğu yıllardır resmi ağızlarca dillendirilen ifadelerdir. Ne var ki bu bir öğretmen tanımlamasından ziyade bir “ideolojinin militanı” gibi sunulan ifadelerdir. Dolayısıyla öğretmenlere neredeyse mutlak bir dokunulmazlık ve kutsallık atfedilmiştir. Oysa Türkiye’de öğretmenleri kutsal yapan şey darbecilerin ideolojik öğretmen kurgusudur. Resmi ideolojiyi içselleştirdikleri oranda kendilerine değer verilir ve onlara kutsallık atfedilir. Doğal insani özelliklerden soyutlanmış ve kutsallık atfedilmiş olan bu tür bir ideolojik öğretmen kurgusunun eğitim bilimi açısından pek kıymeti yoktur. Demokratik dünyada öğretmen demek; sıradan insan olarak kalan, fakat sürekli olarak kendisini geliştiren ve farklılaştıran, kendi bireysel evreninden diğer insanların evrenine geçmeyi bilen, diğer insanları kendi tecrübesinin bir parçası yapan, buyurma yerine konuşma ve dinleme olgunluğunda olan, insana dair hiçbir şeyi kendisine yabancı saymayan keşfedici mütevazı bir kişilik demektir.. Ne var ki mevcut eğitim sisteminin tezgâhından geçen eğitimcilere evrensel değerlere açık, insan hak ve özgürlüklerine sahip çıkan, çocuklara tek bir ideolojiyi ve değer yargısını aşılamak yerine onları onurlu bir birey olarak görüp ona göre bir tavır geliştirmek yerine resmi ideolojinin kendilerine biçtiği bu bekçilik rolünü vazife edinmeleri istenmiştir.

Özgürlük ve insan hakları alanında eğitimden geçmeliler;

Türkiye’de öğretmenlere biçilen rol böyle olunca onlar da yıllardır çocukları özgürlük değeriyle tanıştırmak yerine onları birer asker gibi eğitmeye başladılar. Bu bakımdan farklı inanç, ırk ve düşünceye sahip öğrencilerine önyargıyla bakan, çocukların rahat hazır ol komutlarıyla asker gibi yürümelerinden, okul önlerinde onların nöbet tutmasından, tek bir kıyafete mahkûm edilmelerinden rahatsız olmadılar ve bu türden militarist uygulamaları eğitim adına sakıncalı görmediler. Çünkü onlar milliyetçiliğin ve Kemalizmin içselleştirilmesi gereken en temel değerlerden birisi olduğuna inandırılmışlardı. Bu bakımdan son günlerde 80 yıldır askeri esas duruşta ezberlettirilen andın kaldırılmasına en çok tepki eğitimcilerden gelmiştir. Oysa dünyanın da geldiği nokta göz önünde bulundurulduğunda eğitimin çoğulcu ve özgürlükçü bir temelde işlev görmesini talep edecek, eğitimde aile tercihlerin ön planda tutulduğu, bireysel farklılıkların dikkate alınarak daha esnek ve alternatif eğitim modellerini savunacak kesimin en başta öğretmenler olması beklenirdi. Ne yazık ki bugün öğretmenlerin hemen hepsi farklı eğitim modelleri önermek yerine hala tek bir ideoloji çerçevesinde dizayn edilen, devletçi eğitim sistemini savunmaktadır.

Öğretmenleri bu tekçi anlayıştan ve birtakım ideolojik önyargılardan kurtarmak adına çeşitli projeler ortaya atılmalıdır. Demokratik dünyanın eğitimde kat ettiği mesafe ve diğer ülkelerde var olan eğitim modelleri onlara tanıtılmalıdır. En önemlisi de eğitimciler insan hakları, bireysel özgürlükler, demokratik okul kültürü alanlarında sıkı bir eğitimden geçirilmelidirler. Bunun için okul ortamlarında Türkiye’de bu alanda çalışmalar yapmış aydınlardan istifade edilebilir. Ne var ki MEB’in bu doğrultuda ciddi adımlar attığını söyleyemiyoruz. Öğrenciler ant okumaktan vazgeçtiler ancak mesleğe yeni başlayan öğretmenler hala ant içemeye devam ediyor. Bu yüzdendir ki örneğin bir 12 Eylül ürünü olan 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde özgürlük yerine ikramiye istemektedirler. Eğitim hayatını tanzim eden kanun ve yönetmeliklerin çocuk, aile ve öğretmen lehine reformdan geçmesi gerektiğini hala dillendiremiyorlar. Kısacası önce öğretmenlerin eğitilmesi şart!

Sivil Düşünce

Ruhsatsız eğitim

Hükümetin, sonunda dershaneleri kapamasının mümkün olmadığını -hem hukuken hem de pratikte- anlaması ve bu sevdadan vazgeçmesi iyi oldu.

Bu vazgeçişi deklare ederken kullandığı dili anlıyorum elbette ama tebessüm etmekten de kendimi alamıyorum.

“1 Ocak 2014’ten itibaren dershanelerin ruhsatları yenilenmeyecek, dershaneler artık yasal olarak da Milli Eğitim sistemi içerisinde yer almayacak.” 

Böyle diyor Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı.

Şu anda MEB’in ilgili yasasında dershaneler “bir üst eğitim kurumuna hazırlamak üzere eğitim veren kurumlar” olarak tanımlanıyormuş, bu kalkacakmış. MEB sistemi içerisinde yasal olarak tanımlanmış dershane diye bir kurum olmayacakmış…

Dershanelerin Milli Eğitim’in çatısı altında “yasal olarak tanımlanmış bir kurum olması”öğrencilerin ya da velilerin çok umurundaydı da…

Pardon, bir kere umurlarında oldu. Dershanelerin “Milli Eğitim’in parçası” olduğunu şimdiye kadar bir kere hissetti öğrenciler… O da, 28 Şubat sürecinde başörtüsünün dershanelerde de yasaklandığı zamandı!
 
İtibar ruhsattan mı geliyor?
 
Peki ne değişecekmiş dershaneler Milli Eğitim sisteminden ayrılıp sivilleşince?

“Bu piyasada MEB’in onaylamadığı, ruhsat vermediği ve denetlemediği kurumlara itibar edilmez” diyor Bakan… Yani bu değişiklikle dershanelerin kendiliğinden yok olmasını beklediklerini söylüyor.

Sanki tabelalarda gördüğümüz o “TC Milli Eğitim Bakanlığı” ibaresi dershanelere bir kalite güvencesi veriyordu; dershaneler şimdiye kadarki itibarlarını “resmi bir kurum” olmaktan alıyorlardı da, sivilleşince itibar kaybedecekler…

Bu piyasayı yakından bilenler, dershaneler arasında nasıl kıyasıya bir kalite-fiyat rekabeti olduğunu; velilerin ya da öğrencilerin dershane seçerken nasıl ince eleyip sık dokuduklarını; dershanelerin karşılaştırmalı başarı grafiklerini, uyguladıkları eğitim yöntemlerini, sınıf oluşturma politikalarını, öğretmen kadrolarını nasıl tek tek inceleyerek karar verdiklerini bilirler.

Herkes emin olabilir ki, bu karar verme süreçleri bundan sonra da böyle olacak, dershane ihtiyacı devam ettikçe “ruhsatlı mı, ruhsatsız mı” diye bakmak kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecektir.
 
Darısı okulların başına 
 

Aslında, bu konuda sorulması gereken asıl soru, “dershaneler Milli Eğitim sisteminden neden çıkarıldı” sorusu değil, “dershanelerin Milli Eğitim sistemi içinde ne işleri vardı ki zaten” sorusudur.

Bir müteşebbisin, eğitim sektöründe ortaya çıkan talebe cevap vermek üzere kurduğu ticari bir işletme neden Milli Eğitim’in parçası olsun ki?..

Bunun şimdiye kadar böyle olması, devletin eğitim sektörünün tamamını elinde tutma, kontrol etme ve yönlendirme tutkusunun sonucudur. Türkiye’de devlet, her şeyi bırakabilir ama eğitimi kimselere bırakamaz. Devlet, eğitimi “vatandaşa karşı görevi” olarak kabul ettiğini söylese bile, için için görevden çok hakkı olarak görür. Yurttaşlarını daha yaşken avucunun içine alıp dilediği gibi eğip bükme, istediği kalıba sokma hakkı… O yüzden de eğitimden elini bir türlü çekemez. Tevhid-i Tedrisat’la tek tip eğitimi garanti eder. Özel okulların her şeyine müdahale eder, binbir türlü kısıtlama-kural getirir; YÖK’le üniversitelerin bile müfredatına karışır. Özel dershaneleri bile“kendi parçası” olarak tanımlayıp denetlemeye, ruhsatlandırmaya kalkışır.

Dolayısıyla, yapılan bu değişikliği dershaneler açısından bir handikap değil, kurtuluş olarak algılamamız ve darısı okulların başına dememiz gerekir. Hedefimiz, bütünüyle “ruhsatsız bir eğitim” olmalıdır…

Evet, ideolojisiz devlet yoktur; bütün devletler belli oranda ideolojiktir ama bazıları daha da ideolojiktir.

Amacımız kendi devletimizi mümkün olduğunca nötrleştirmek, mümkün olduğunca tarafsız bir aygıta dönüştürmekse eğer, eğitim konusu özel bir önem taşır. Çünkü eğitimdeki devlet tekeli, ideolojik devletin en bariz ortaya çıktığı alandır. Bu alanın devletin kontrolünden çıkması, özgürleşmesi, sivilleşmesi, çeşitlenmesi, çoğulcu bir yapı kazanması, ideolojik devletin dönüştürülmesinde çok önemli bir adımdır.

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Kürtler ne istiyor, ne istemiyor? (1)

0

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’daydım. Liberal Düşünce Topluluğu Hürriyet Akademisi’nin hafta sonu programında liberal demokrasi ve özgürlük hakkında bir sunuş yaptım. Dinleyici kitlesi çoğu Diyarbakırlı olan geri kalanları civar illerden gelen öğrencilerden ve meslek erbabı arkadaşlardan müteşekkildi. Öğrencilerin sunuşları dikkatle dinlemesi, anlatılanları kavradıklarını gösteren sorular sorup anlamlı ve değerli yorumlar yapması çok sevindiriciydi. Bu genç insanların gözlerinde geleceğin Türkiye’sinin ışıklarını görünce istikbale dair umutlarım arttı.

Şehirde kaldığın süre içinde İsmail Şanlı ile Muhammed Akar’dan ve onlara refakat eden arkadaşlarından aldığım bölgeyle ilgili bilgiler ve haberler ufkumu genişletti. Kürt meselesini anlamada mesafe kat etmemi sağladı. Genel ilkelere dayanan yorumlarla yetinmeyip alan bilgisine sahip olmanın önemini bir kere daha hatırladım.

Diyarbakır uzaktan bakıldığında insana güvenliğin olmadığı ve hayat alanının çok daraldığı bir il gibi görünüyor. Gerçekteyse hareketli ve çeşitliliğin çok zengin olduğu bir yer. Kentte sivil toplum da güçlü. Şehir insanları çok politize ve okuyup tartışmaya meraklı. Diyarbakır’da her yerde her konuda konuşabileceğiniz, tartışabileceğiniz ve kendilerinden bir şeyler öğrenebileceğiniz insanlar bulabilirsiniz. İnsanların özgüveni de şehirlerine sevgisi de yüksek. Toplantıda bir arkadaş, bu özelliğine işaret ederek, ‘Diyarbakır İstanbul’a benziyor’ deyince, bir diğeri ‘Hayır, İstanbul Diyarbakır’a benziyor’ diye düzeltti. Tek başına bu anekdot dahi şehir halkının kendini nerede konumlandırdığı hakkında bir fikir verebilir.

Ziyaretimin en mühim ve yararlı parçalarından biri, Muhammed Akar’ın çabaları sayesinde, Diyarbakır’ın kanaat önderlerinden oluşan yaklaşık 20 kişilik bir grupla sohbet etme imkânı bulmaktı. LDT heyetindeki genç ve değerli meslektaşım Yrd. Doç. Dr. Cennet Uslu ve ben bu kanaat önderleriyle yaklaşık üç saat sohbet ettik. Daha çok onları dinledik. Katılanlar arasında Devrimci Demokrat Kürt Derneği, DİYAYDER, Gönül Köprüsü Derneği, Katılıcı Demokrasi Partisi, Barış Meclisi, Özgürlük ve Sosyalizm Partisi, Azadî İnisiyatifi öncüleri veya temsilcileri vardı. Ev sahipliğini Azadî İnisiyatifi yaptı. Ben kendi hesabıma bütün konuşmalardan çok istifade ettim. Çok şey öğrendim. Farklı perspektiflerle karşılaştım. Bu sebeple toplantıda hazır bulunan arkadaşlara bir kere de buradan teşekkür ediyorum.

Diyarbakır’dan edindiğim izlenimlerden kısaca bahsetmekte, başka bir deyişle muhatap olduğumuz Kürt önderlerin ne isteyip ne istemediğini aktarmakta fayda var. Bunu yapmadan önce iki noktanın altını özenle çizmek isterim. Birincisi, çözüm süreci, çatışmaların durması, ölümlerin olmaması bölgede hissedilir bir rahatlamaya ve memnuniyete sebep olmuş. İnsanlar Kürt probleminin çözülebileceği hakkında önceki zamanlardakinden daha iyimser. İkincisi, Kürt problemini PKK – BDP çizgisine endekslemek çok yanlış. Elbette PKK – BDP oluşumu meselede söz hakkına sahip, ama bölgede kanaatler ve talepler çok geniş bir yelpazeye yayılmış. Sağlıklı bir çözüm için her kesimin ve her kanaat önderinin dinlenmesi lâzım. Bu çerçevede hem PKK – BDP çizgisine hem de T. C. Devleti’ne bir sorumluluk düşüyor: Meselenin tüm ortaklarını görmek ve kimseyi çözüm sürecinden dışlamamak.

Kürt hareketi içinde birbirinden farklı ideolojik çizgileri ve siyasî tahayyülleri olan gruplar bulunmakla beraber tüm çizgilerin ve grupların ortaklaştığı noktalar olduğunu tespit etmek de mümkün. Bundan dolayı ‘Kürtler ne istiyor ne istemiyor?’ diye sormak anlamsız değil. ‘Elçiye zeval olmaz’ deyip, Kürt önderlerin taleplerini ve görüşlerini özetleyeyim.

Kürtler son demokrasi paketini olumlu karşılıyor ama çok yetersiz buluyor. Paketin çözümden çok Kürt kesimini oyalama ve parçalama çabası olmasından endişe ediyor. Daha hızlı ve daha kesin çözümler bekliyor. Bu çerçevede, özel okullarda Kürtçe eğitimin yolunun açılmasını hem yetersiz hem de eşitliğe aykırı buluyor. Devlet okullarında nasıl Türkçe eğitim veriliyorsa aynı şekilde Kürtçe eğitim verilmesini de istiyor. Kürtler de vergi mükellefi ve Türklerden aşağı değil, bu yüzden Türklere tanınan hakkın Kürtlere de tanınması ve devlet okullarında Kürtçe eğitim yapılması gerekir diye düşünüyor. Q, w, x harflerini kullanmanın dekriminalize edilmesini iyi karşılıyor ama çok da önemli olmayan ve abartılmaması gereken bir adım olarak değerlendiriyor. Bu harflerin bölgede zaten tabelalarda kullanıldığını vurguluyor. Devletin Kürt’e düşman olduğuna inanıyor. Demokratikleşme paketini açıklarken Başbakan’ın bir kere olsun Kürt ve Kürtçe kelimesini kullanmadığına, ‘yaşayan diller’ dediğine işaret ediyor ve bunu devletteki zihniyetin değişmediğinin işareti olarak algılıyor…

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Tasavvuf mu İslam Dışı Yoksa Hâkim Din Anlayışı mı?

İslam dünyasının en eski kavgalarından biridir şeriat ehli ile aşk ehlinin kavgası. Bu topraklarda Yunuslar, Mevlanalar, Kaygusuz Abdallar ile medrese ehl-i arasında en şedit şekilde geçmiştir. Şeriat ehlinin çok güçlü olduğu dönemlerde tasavvuf, Ebu Suud Efendi vb. tarafından mahkum edilmiş ve uygulamaları küfür sayılmış. Yunus Emre’nin deyişiyle her çağ ve zeminde Molla Kasımlar çıkmış ve aşk ehlini sigaya çekmiştir. Her yolun yolcularının bir olmayacağı gibi bu yolun yolcuları içinde de ibâhacılığa sapanlar olmuştur ancak bu sapanlara bakıp tüm aşk ehlini mahkûm etmek ne hakka ne de izana sığar.

Geçen hafta Mustafa Öztürk “Hakikat münkeşif olunca şeriat mürtefi olur mu?” adlı makalesinde özelde Alevilik bahsi üzerinden tüm tasavvuf ehlini hakkaniyetli gibi gözüken bir takım değerlendirmelerin arasına ustaca giydirilmiş cümlelerle adeta küfr ehl-i olmakla itham ediyor. Bin yıllık tasavvufi birikimin bir parçası olan ve bugün Alevilik üzerinden tartışılan ortak tasavvufi ritüelleri Cumhuriyet rejiminin ustaca şekillendirdiği gelenekten kopardığı elinde inancından hemen hiçbir şey bırakmayarak sadece sazını bıraktığı bir isim üzerinden ustaca mahkûm ediyor.
Arif Sağ, benim de sevdiğim saydığım bir isim ancak Arif Sağ’ın çok iyi nefesler okumak dışında (Bu bile başlı başına bir hizmettir) Aleviliğin düşünsel altyapısına inanç boyutu ile bir katkısı olmuş, hangi üretimi ile geçmiş çağlarda yaşamış Alevi ozanları seviyesine çıkmıştır ki siyasi içerikli bir değerlendirmesi referans alınıyor. Onun bir sözü ile bakın işte bunlar aslında böyledir deme hakkını hangi yüzle kendimizde buluyoruz. Arif Sağ olsa olsa Cumhuriyet döneminde Aleviliğin ana kaynaklarından ve referanslarından nasıl uzaklaştığının ve Alevilerin iki ara bir derede; Kemalizm, Marksizm, Atezim vb. modern akımların kıskacında inancının temellerini yitirmiş bir şekilde; nasıl sıkışıp kaldıklarına güzel bir örnek olabilir.
Arif Sağ’ın hangi amaçla söylediği aslında belli bir cümleyi “Şeriata takılıp kalmamak gerek; biz şeriatı (namaz, oruç, hac, zekât) solladık”ı delil göstermek bin yıllık bir birikime çamur atmakla eş değer değil midir? Sormak isterim, Arif Sağ’ın Cumhuriyetçiliği, Kemalistliği, laikliçiliği mi fazladır yoksa Aleviliği mi? Tartabilsek hangisinin fazla çıkacağını hepimiz biliyoruz. Öyleyse ana referansı Alevilikten ziyade ideolojik bir tutum olan Sayın Sağ bir geleneği mahkûm etmek için kullanılabilir mi? Burası Türkiye olduğuna göre kullanılabilir. Hâlbuki burada şu eleştiri yapılsa idi daha doğru olurdu. Alevilik de dâhil olmak üzere tüm tasavvufi ekollerde bir kapı tamam olmadan diğer kapılara geçilemez, seyr-i süluk esastır. Şeriat tamam olmadan tarikat olmaz, hakikat ve marifet ise hiç olmaz demek gerekmez mi? Elbette ki tasavvuf ehlinin şeriat algısı Sünnilikten de Şiilikten de farklıdır. Sayın Öztürk’e göre acaba Mevlana hangi noktada duruyor?

Bir başka yerde Aleviliğin Mürcie ve Kerramiyye dahil bir çok ekolden etkilendiğini söyleyen Öztürk eminim ki Ehl-i Sünnet’in de bu vb. ekollerden etkilendiğini biliyordur. İşin ilginci adını verdiği için söylüyorum bu ülkede Mürcie ile özdeşleştirilecek bir inanç varsa o da ancak Ehl-i Sünnet anlayışıdır ki, eminim hocamız bunu benden daha iyi biliyordur.

Kuran ve Sünneti referans aldığını söyleyen Ehl-i Sünnet İslam Tarihinin kanlı olayları hakkında kafasını kuma gömmüş bir şekilde İslam’ın özünden çok füruatı olan meselelere dalmışken, namazın içiydi dışıydı, abdestin şartı martı, hac için şu lazım bu lazımın ötesine geçebilmiş midir ki o İslam olurken Alevilik dışı oluyor. Evet, Alevilerin Ehl-i Sünnetin İslam’ın aslı diye dayattıkları namaza, oruca, hacca mesafeli durdukları doğrudur da Ehl-i Sünnet İslam’ın diğer şartlarına ne kadar hassastır ki böyle bir ithamı kendinde hak görüyor. Ama eminim şimdi Öztürk hocamız ben Ehl-i Sünneti savunmuyorum ya da ben onlar gibi düşünmüyorum diyebilir. İslam’ın temeli ahde vefa iken, ilim, hikmet, adalet ve ihsan iken; neden acaba bu gün Ehl-i Sünnet (Şia’yı bundan ayırmıyorum) bu İslami değerlerin hiç birine sahip görünmüyor. Neden, Ehl-i Sünnet alimleri karşılaştıkları her çetrefil meselede susmayı ya da zalimliği meşrulaştıracak yaklaşımlar sergiliyor. Daha fazla kan akmasın derken zulmü İslam’ın parçası haline getirdiklerini hiç düşündüler mi acaba? Mevlit güzel bidat olurken, neden Alevi ritüelleri kötü bidat oluyor, din dışı ilan ediliyor.

Aleviliğin her ithamı bana İbni Ömer’in Irak’lı bir hacının “İhramlı iken sivri sinek öldürmenin hükmü nedir?” sorusuna verdiği cevabı aklıma getiriyor; “- Şu Irak halkına bakın, Resûlüllah s.a.’in kızının oğlunu, torunu öldürmesinin utancı içinde olmaları gerekirken, sivri sineği öldürmenin hükmünü soruyorlar. Peygamber s.a. Hasan’la Hüseyin için “Onlar benim dünyadaki iki çiçeğim (reyhânım)’dir.” buyurmuştu, dedi.

Öztürk Bey metnin başlangıcında yanlış anlaşılma endişesinden bahsetmişse de yanlış anlaşılacak bir yazı kaleme almamış kendi düşüncesini ifşa etmiştir. Onun eleştirilerini okurken kendimi F. Rahman’ın tasavvufa saldırısını okur gibi hissettiğimi belirtmek isterim.

İlginçtir Sünni kökenli isimleri en çok rahatsız eden meselelerden biri hocamızı da rahatsız ediyor. Tevella ve teberra inancı (Ehl-i Beyti seveni sevmek, sevmeyeni sevmemek) Alevi tasavvufunun bir parçasıdır. Bu neden bu kadar rahatsız ediyor anlaşılır bir durum ancak bu rahatsızlığın ilk iki halife ile ilgili olduğunu hiçte sanmıyorum. İlk iki halife kullanılarak aslında gizli, bana ve Alevilere göre açık, bir Emevi savunması pisikolojisi yatmaktadır. Ancak bugün ehl-i Sünnet mensuplarının %99’unun bu işin arkasında, bu psikolojinin olduğunu bildiklerini hiç sanmıyorum çünkü onlar atalarını buldukları yolu taklit ediyorlar. Aynı şey Aleviler için de geçerli. O anlayış Mekke’nin fethi ile korkudan Müslüman olan ve bizzat Kuran tarafından kalplerinin para ile satın alınması emredilen isimleri hem sahabe saymış hem de uydurma bir hadisle gökteki yıldızlar mesabesine çıkarmıştır. Şimdi bunları yapan zihniyet İslami ve Kurani olurken her ne hikmetse Alevi ritüellerinin Kuran’dan ve peygamberin sünnetinden çıkarılamayacağını iddia ediyor Öztürk.

O çıkaramıyorsa ben sünnetten örneklerle çıkarayım yerine; Cem ayini Ehl-i Suffa ile Resulü Ekrem’in sohbetlerinin bir ihyası, Musahiplik Peygamberimizin Ensar-Muhacir kardeşliği tesisinin bir hatırası, düşkünlük cezası Tebük Seferine katılmayan üç sahabe hakkında ki uygulamanın bizzat kendisi olduğunu iddia edersem “bunlar zorlama teviller” midir diyecek Sayın Öztürk.  Semah için Caferi Tayyar’ın Resullullah’ın sevgisi ve övgüsü üzerine Mescid-i Nevebi’de el çırparak, şarkı söyleyerek ve dönerek dans etmesi ve Resulullah’ın da onun bu hareketini tebessümle izlemesinin bir hatırasıdır dersem çok mu aşırı kaçmış olurum.

Bir başka yerde Alevilerin Kuran algısı üzerinde dururken, Kuran-ı Kerim’in tahrif ve eksik olduğu iddiaları üzerinde duruyor Öztürk. Kuran’ın eksikliği tartışması sanki Alevilerle ilgiliymiş gibi. Öztürk, her halde Kütübü Sitte’yi hiç okumamış olamaz. Orada Kuranın toplanması ile ilgili rivayetleri gözden geçirmesini salık veririm. En azından İbn-i Mesut gibi büyük bir sahabenin Felak ve Nas Surelerini Kuran’dan saymadığını bilmemesi mümkün değildir.

Yine 7 ulu ozan söylencesi sonradan üretilmiş bir şeyken gerçekmiş gibi sunulması ve Nesimi ve Virani üzerinden Aleviliğin çözümlenmesi ise bir başka tuhaflıktır. Ama burada Öztürk’ün suçu yok. Ama hemen belirtelim ki bu listede ki isimlerden Hallac en azından Sünni kökenli bir mutasavvıftır. Nesimi ve Fuzuli Alevi olmaktan çok Şii’dir. Virani Baba Bektaşidir. Şimdi sonraki yüzyıllarda bunların hepsine saygı duyulması hepsini birden Alevi mi yapar. Yol bir sürek bin birdir sözü bir başıbozukluk mu çağrıştırıyor ki olumsuz mana veriliyor. Bu ifade Mevlana hazretlerinin “Kabe bir ona giden yol bindir” ifadesinden farklı değildir.

 

Tasavvuf ehlinin dünyaya bakış açısı Sayın Öztürk’ün bakış açısı gibi olmayacağı çok açık. Bu nedenle Öztürk’ün imalarına daha fazla cevap vermek istemiyorum. Sadece şunu söylemek isterim ki Öztürk ifadeleri ile geçmişten günümüze gelen medrese-tekke gerginliğinin sadece yeni bir örneğidir. Sayın Öztürk’ten aynı eleştirileri Mevlevilik, Nakşibendilik, Kadirilik vb. Sünni tarikatlar içinde yapmasını bekliyorum. Benim yazısından anladığım kadarıyla onlarda İslam dışına düştüler.

Açık Görüş, Star Gazetesi, 06.10.2013

En önemli iç ve dış politika konusu

Suriye’de yaşananlar sadece bir siyasi kriz değil, aynı zamanda insani bir trajedi.

Komşu ülkelere ulaşan mülteci sayısı iki milyonu aştı. Ülke içinde yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalan insan sayısı ise 4 milyon. Ölen yüz bin insan bir yana, kalanların da hayatları altüst oldu. Bütün bunların baş sorumlusu kendi halkını katletmekten kaçınmayan bir yönetim. ‘Rejim güvenliği’nin temel mesele olduğu ülkelerde öncelik iktidarın muhafazasıdır. Onun için her şey yapılır. Buna ülkeyi yıkmak, halkı imha etmek de dâhildir. Suriye’nin insani trajedisine ‘içeriden’ ve ‘dışarıdan’ katkıda bulunan ‘muhalifler’ de var; bazen yaptıklarıyla, bazen de yapmadıklarıyla yıkıma ortak oldular. Peki, Türkiye?

Suriyeli mültecilere kucak açarak insani sınavı geçen Türkiye, krize yönelik politik duruşunda ciddi yanlışlar yaptı. Bunun da bedelini hem Suriye halkı ödüyor, hem Türkiye. Sınırda insanlarımız ölüyor, bölge toplumsal patlamalara gebe, mezhepsel gerginlik artıyor ve şimdiye kadar görmediğimiz bir terör türü riskiyle karşı karşıyayız. Kısaca Suriye krizi, taşıdığı riskler dolayısıyla Türkiye’nin en önemli iç ve dış politika meselesi. Türkiye bu krizi yönetemedi. Kamuoyundaki algı bu yönde. Metropoll Araştırma Şirketi’nin son kamuoyu yoklamasına göre halkın % 56’sı hükümetin Suriye politikasını doğru bulmuyor. Doğru bulanların oranı ise % 31. Böylesine baskın bir çoğunluğun hükümetin belli bir politikasını bu kadar yüksek oranda yanlış bulması çok nadir. Sanırım AK Parti hükümetinin son yıllarda en ‘başarısız’ göründüğü konulardan birisi Suriye politikası. Dahası, AK Partililerin bile ancak %53’ü hükümetin Suriye politikasını doğru buluyor. Bu veriler elbette Esed’in haklı veya doğru yolda olduğunu göstermez. Türkiye’nin Suriye politikasında yanlışlar olduğunu söylemekle Esed’i temize çıkarmak veya Esed’le ‘iş tutmak’ çok farklı şeyler. Ancak krizin harekete geçirdiği ve hükümetin de yönetemediği etnik ve mezhepsel fay hatlarında bu tür anomalilere rastlamak da maalesef mümkün. Yaşadığımız toplumsal şizofreninin bir resmi bu…

Artık hükümetin, ‘Suriye bizim arka bahçemiz, Ortadoğu’yu yeniden dizayn ederiz’ hamasetinden vazgeçmesi gerek. Suriye’de rejim değişikliği politikasını bir yana bırakıp krizin yarattığı riskleri minimize edici politikalara öncelik vermekte yarar var. Bence toplumun da mesajı bu.

Bu işin güç kullanarak çözüleceği beklenmiyor. Metropoll’ün araştırmasına göre toplumun % 67’si ABD’nin, %76’sı da Türkiye’nin müdahalesine karşı. Muhaliflere destek konusunda da kamuoyu ihtiyatlı. Türkiye baştan beri muhaliflere destek verdi. Bunu yaparken pek de ayrım yapmadı. Dolayısıyla Türkiye’nin lojistik desteğinin El-Kaide türü örgütlere de ulaştığı söyleniyor. Zaten son zamanlarda Özgür Suriye Ordusu’ndan El Kaide örgütüyle ilişkili gruplara geçişler de artmış durumda. Dahası, bu örgütlerin Türkiye sınırında etkin oldukları, hatta Türkiye içinden destek aldıkları biliniyor. Bu bağlamda kamuoyunun çoğunluğu (% 53) ayırt etmeksizin ‘her türlü muhalif unsurlara’ Türkiye’nin destek vermesini istemiyor. Ayırt etmeksizin her muhalif grubu destelemek gerektiğini söyleyenlerin oranı ise % 29.

 

İnsanlar bu desteğin Türkiye’ye yönelik terör eylemi olarak geri dönmesinden endişeliler. Reyhanlı saldırısı ve bölgedeki hareketlilik bunun yersiz olmadığını gösteriyor. El-Kaide’nin kendilerine değil ‘ötekilere’ zarar vereceğini düşünenler yoktur herhalde. Bu tür örgütler herkes için tehlikelidir; kendilerine yakın olanlara karşı daha da acımasız olabilirler. Türkiye Hizbullah’ının eylemlerini hatırlayın, ne dediğimi anlarsınız…

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Önleme hapsi

Meşhur bir Nasreddin Hoca fıkrasıdır:

Nasreddin Hoca suya gönderdiği çocuğun eline testiyi vermiş ve “Testiyi kırmadan getir” diyerek bir de tokat patlatmış. Yanındakiler Hoca’ya söylenmişler: “Hocam çocukcağız testiyi kırmadı ki tokat atıyorsun! Bu yaptığın iş doğru değil” demişler. Hoca istifini bozmadan cevap vermiş: “Doğru söylüyorsunuz ancak testiyi kırdıktan sonra tokat atmanın ne faydası olur ki?..”
 
Sosyalistlik yıllarımızda bizden yaşça büyük “eski tüfek”lerden dinlediğimiz bazı anılar bu Nasreddin Hoca fıkrasına benzerdi.

40’lı-50’li yıllarda Türkiye’de fişlenmiş ne kadar TKP’li ya da solcu varsa bütün “kritik” günlerden bir gece önce evlerinden toplanır, kritik gün geçinceye kadar nezarette tutulur, sonra da bırakılırlarmış.

Kritik günlerin başında 1 Mayıs geliyormuş tabii. 30 Nisan gecesi nezarethaneler yaşını başını almış TKP’lilerle dolup taşarmış. Ayrıca, her türlü büyük çaplı gösteri ve miting günlerinde, yurtdışından önemli yabancıların geldiği günlerde, devlet büyüklerinin yurtiçi gezilerinin uğrak yerlerinde bizimkiler hep içeride olurmuş. Mesela, Başbakan Tarsus’a mı gidecek; Birinci Şube ekipleri bir gün önce harekete geçer, Tarsus’ta solcu bilinen kim varsa alırmış içeri…

“Bir devlet büyüğünün şehrimize geleceğini haber aldık mı ‘eyvah’ derdik içimizden. Bir müddet sonra artık alışmıştık, biz de bir gece önceden küçük gözaltı çantamızı hazırlar, sigara tedarikimizi yapar, tıraşımızı olur, ne zaman gelip alacaklar diye beklerdik” diye anlatırlardı o günleri bize…
 
Soğuk savaş yıllarına mı dönüyoruz?
 
Bu hikayeleri karanlık bir geçmişin buruk anıları olarak dinlemek neyseydi de, gazete haberi olarak okumak çok şaşırtıcı oluyor doğrusu…

Bugünlerde gazetelere yansıyan bir “Polis Paketi” söz konusu…

Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı ortak çalışmayla polisin yetkilerini artıran bir taslak hazırlamaktalarmış.

Polise mukavemet ve kamu malına zarar verilmesi durumlarında cezaların artırılması, cezası iki yılın altında olanların da tutuklanmasının önünün açılması söz konusuymuş.

Taslağın içeriğini tam olarak bilmiyoruz, açıklanınca tartışırız. Ama bir maddesi var ki, bizzat İçişleri Bakanı Güler tarafından doğrulandı:

“Bazı ülkelerde ‘Önleme hapsi’ diye bir uygulama var. Bir eylem yapılacaksa, bu eylem sırasında olay çıkarma potansiyeli olanlar 12 saat veya bir gün süreyle gözaltına alınıyor.

Hakim kararı ile de bu uzatılabiliyor. Bizde böyle bir uygulama yok. Şimdi bir düzenleme ile önleme hapsi uygulamasını getirmek istiyoruz. Eylem öncesinde istihbarat raporlarına bakılacak. Daha önce bir eyleme katılıp katılmadığına, bu eylemlerde herhangi bir olay çıkarıp çıkarmadığına bakılacak. O kişinin suç işleme veya olay çıkarma potansiyeli varsa eylem öncesi o kişi hakkında önleme hapsi cezası uygulanabilecek.”

Bakanın kastettiği ülkelerin hangileri olduğunu bilmiyorum ama bizdeki uygulama soğuk savaş yıllarıydı. O yılları geri getirmek mi istiyor İçişleri Bakanlığı?
 
Oldu olacak biraz geniş tutalım

 
Toplumu tehdit eden tek grubun eylemlerde olay çıkaranlar olduğunu kimse iddia edemez herhalde. O zaman, İçişleri Bakanı’nın bu “testi kırılmadan” mantığını başka durumlara da uygulayalım:

Mesela, bir şehirde büyük sokak festivalleri yapılacağı, panayırlar, pazarlar kurulacağı zaman, bütün sabıkalı yankesicileri de toplayıp gözaltına alsın polis.

Kan davası duruşmalarında mahkeme gününden bir gün önce, dışarıdaki hasımlar da gözaltına alınsın.
Aşırı alkol alanlar da olay çıkarmalarına fırsat verilmeden içkili mekanların kapısında derdest edilip nezarete yollansın.

Yaşanan bunca deneyden sonra, karısını öldürmekle tehdit eden bütün terk edilmiş kocaların cinayet işleme potansiyeli taşıdığında anlaşıyoruz sanırım. Ama onlar için 24 saatlik gözaltı yetmez. Zira kurbanlarını ne zaman nerede kıstıracakları belli olmuyor. En iyisi hepsini baştan ilelebet hapse tıkmalıyız ki, kadınları kurtarabilelim.

Ne diyorsunuz; fazla mı ileri gittim?

Bence siz de öyle…

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Kürtler ne istiyor, ne istemiyor? (1)

0

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’daydım. Liberal Düşünce Topluluğu Hürriyet Akademisi’nin hafta sonu programında liberal demokrasi ve özgürlük hakkında bir sunuş yaptım. Dinleyici kitlesi çoğu Diyarbakırlı olan geri kalanları civar illerden gelen öğrencilerden ve meslek erbabı arkadaşlardan müteşekkildi. Öğrencilerin sunuşları dikkatle dinlemesi, anlatılanları kavradıklarını gösteren sorular sorup anlamlı ve değerli yorumlar yapması çok sevindiriciydi. Bu genç insanların gözlerinde geleceğin Türkiye’sinin ışıklarını görünce istikbale dair umutlarım arttı.

Şehirde kaldığın süre içinde İsmail Şanlı ile Muhammed Akar’dan ve onlara refakat eden arkadaşlarından aldığım bölgeyle ilgili bilgiler ve haberler ufkumu genişletti. Kürt meselesini anlamada mesafe kat etmemi sağladı. Genel ilkelere dayanan yorumlarla yetinmeyip alan bilgisine sahip olmanın önemini bir kere daha hatırladım.

Diyarbakır uzaktan bakıldığında insana güvenliğin olmadığı ve hayat alanının çok daraldığı bir il gibi görünüyor. Gerçekteyse hareketli ve çeşitliliğin çok zengin olduğu bir yer. Kentte sivil toplum da güçlü. Şehir insanları çok politize ve okuyup tartışmaya meraklı. Diyarbakır’da her yerde her konuda konuşabileceğiniz, tartışabileceğiniz ve kendilerinden bir şeyler öğrenebileceğiniz insanlar bulabilirsiniz. İnsanların özgüveni de şehirlerine sevgisi de yüksek. Toplantıda bir arkadaş, bu özelliğine işaret ederek, ‘Diyarbakır İstanbul’a benziyor’ deyince, bir diğeri ‘Hayır, İstanbul Diyarbakır’a benziyor’ diye düzeltti. Tek başına bu anekdot dahi şehir halkının kendini nerede konumlandırdığı hakkında bir fikir verebilir.

Ziyaretimin en mühim ve yararlı parçalarından biri, Muhammed Akar’ın çabaları sayesinde, Diyarbakır’ın kanaat önderlerinden oluşan yaklaşık 20 kişilik bir grupla sohbet etme imkânı bulmaktı. LDT heyetindeki genç ve değerli meslektaşım Yrd. Doç. Dr. Cennet Uslu ve ben bu kanaat önderleriyle yaklaşık üç saat sohbet ettik. Daha çok onları dinledik. Katılanlar arasında Devrimci Demokrat Kürt Derneği, DİYAYDER, Gönül Köprüsü Derneği, Katılıcı Demokrasi Partisi, Barış Meclisi, Özgürlük ve Sosyalizm Partisi, Azadî İnisiyatifi öncüleri veya temsilcileri vardı. Ev sahipliğini Azadî İnisiyatifi yaptı. Ben kendi hesabıma bütün konuşmalardan çok istifade ettim. Çok şey öğrendim. Farklı perspektiflerle karşılaştım. Bu sebeple toplantıda hazır bulunan arkadaşlara bir kere de buradan teşekkür ediyorum.

Diyarbakır’dan edindiğim izlenimlerden kısaca bahsetmekte, başka bir deyişle muhatap olduğumuz Kürt önderlerin ne isteyip ne istemediğini aktarmakta fayda var. Bunu yapmadan önce iki noktanın altını özenle çizmek isterim. Birincisi, çözüm süreci, çatışmaların durması, ölümlerin olmaması bölgede hissedilir bir rahatlamaya ve memnuniyete sebep olmuş. İnsanlar Kürt probleminin çözülebileceği hakkında önceki zamanlardakinden daha iyimser. İkincisi, Kürt problemini PKK – BDP çizgisine endekslemek çok yanlış. Elbette PKK – BDP oluşumu meselede söz hakkına sahip, ama bölgede kanaatler ve talepler çok geniş bir yelpazeye yayılmış. Sağlıklı bir çözüm için her kesimin ve her kanaat önderinin dinlenmesi lâzım. Bu çerçevede hem PKK – BDP çizgisine hem de T. C. Devleti’ne bir sorumluluk düşüyor: Meselenin tüm ortaklarını görmek ve kimseyi çözüm sürecinden dışlamamak.

Kürt hareketi içinde birbirinden farklı ideolojik çizgileri ve siyasî tahayyülleri olan gruplar bulunmakla beraber tüm çizgilerin ve grupların ortaklaştığı noktalar olduğunu tespit etmek de mümkün. Bundan dolayı ‘Kürtler ne istiyor ne istemiyor?’ diye sormak anlamsız değil. ‘Elçiye zeval olmaz’ deyip, Kürt önderlerin taleplerini ve görüşlerini özetleyeyim.

Kürtler son demokrasi paketini olumlu karşılıyor ama çok yetersiz buluyor. Paketin çözümden çok Kürt kesimini oyalama ve parçalama çabası olmasından endişe ediyor. Daha hızlı ve daha kesin çözümler bekliyor. Bu çerçevede, özel okullarda Kürtçe eğitimin yolunun açılmasını hem yetersiz hem de eşitliğe aykırı buluyor. Devlet okullarında nasıl Türkçe eğitim veriliyorsa aynı şekilde Kürtçe eğitim verilmesini de istiyor. Kürtler de vergi mükellefi ve Türklerden aşağı değil, bu yüzden Türklere tanınan hakkın Kürtlere de tanınması ve devlet okullarında Kürtçe eğitim yapılması gerekir diye düşünüyor. Q, w, x harflerini kullanmanın dekriminalize edilmesini iyi karşılıyor ama çok da önemli olmayan ve abartılmaması gereken bir adım olarak değerlendiriyor. Bu harflerin bölgede zaten tabelalarda kullanıldığını vurguluyor. Devletin Kürt’e düşman olduğuna inanıyor. Demokratikleşme paketini açıklarken Başbakan’ın bir kere olsun Kürt ve Kürtçe kelimesini kullanmadığına, ‘yaşayan diller’ dediğine işaret ediyor ve bunu devletteki zihniyetin değişmediğinin işareti olarak algılıyor…

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Yılmaz Ensaroğlu – Demokratikleşme veya insan hakları paketi

Doğru ve hakkaniyete uygun olan, paketin getireceği doğru ve iyi şeyleri takdir edip hakkını teslim etmek ve eksik bıraktığını düşündüğümüz şeyleri de söyleyerek, gerçekleşme süreci boyunca paketi zenginleştirmek ve sağlamlaştırmaktır.

 

Bir haftadan beri Türkiye, 30 Eylül günü Başbakan Erdoğan tarafından açıklanan Demokratikleşme Paketi’ni tartışıyor. Paket etrafında yapılan tartışmaların ana odağını ise, açıklanan paketin beklentileri ne ölçüde karşıladığı ve çözüm sürecine muhtemel etkileri oluşturuyor. Aslında açıklanmadan önce de, hazırlanan paketin, toplumun farklı kesimlerinin kimi sorunlarına kısmi çözümler getirecek bir paket olması bekleniyordu. Nitekim Başbakan Erdoğan da, konuşmasına başlarken, bu paketin Türkiye’yi ağırlıklarından kurtaracak bir son paket olmadığını belirterek, tüm taleplerin bir paketle karşılanmasının makul ve rasyonel olmadığını vurguluyor ve devamının geleceğini beyan ediyordu. Ancak tüm beklentileri karşılamıyor oluşu, paketin önemini de azaltmıyor. Çünkü birden çok özgürlük alanına ilişkin düzenlemeler öngören bu paketi, aynı zamanda, bir “insan hakları paketi” olarak tanımlamak da mümkün. Demokratikleşme ve insan hakları ise, dinamik kavramlardır ve gelişen koşullar veya ortaya çıkan yeni sorunlar karşısında, yeni taleplerle sürekli yeni düzenlemeler yapmayı gerektirirler. O yüzden de, hiçbir paketin tüm talep ve beklentileri karşılaması düşünülemez ve beklenmemeli.

Demokratikleşme Paketi, bir yandan Türkiye’nin kadim demokrasi problemlerinden bazılarını çözmeyi amaçlıyor, bir yandan da insan hak ve özgürlüklerinden yana kayda değer ilerlemeler öngörüyor. Paket’in önemli bir kısmı, siyasal sistemi iyileştirmeye ve siyasal özgürlüklerin ya da yönetime katılma hakkının sınırlarını genişletmeye yönelik. Hatta bu paketin önemli hedeflerinden biri, siyaseti güçlendirme, teşviketme ve cesaretlendirmeolarak belirlenmiş gibi gözüküyor. Seçim sisteminin tartışmaya açılması, siyasi partilerin Hazine yardımından yararlanmalarıyla ilgili oy sınırının % 7’den % 3’e indirilmesi, siyasi partilerinin örgütlenmelerinin ve siyasi partilere üyeliğin kolaylaştırılması, seçimlerde ve ön seçimlerde Türkçe dışındaki dillerde propagandanın önünün açılması, fiilen var olan eş başkanlığın yasal dayanağa kavuşturulması gibi düzenlemeler, siyasal özgürlüklere ilişkin olarak öne çıkan hususlar.

Kürt sorunu ve çözüm süreci

Demokratikleşme Paketi, aynı zamanda bir insan hakları sorunu da olan Kürt sorununun çözümü açısından da önemli maddeler içeriyor. Örneğin, seçimlerde ve ön seçimlerde Türkçeden başka dillerde propaganda yasağının kalkması, şimdilik özel okullarla sınırlı olsa da, farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünün açılması, öğrenci andının kaldırılması, devletin yerleşik paradigmasının artık iflas ettiğini ve yeni paradigmalara ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Yasak harf gibi esasen pratikte anlamı kalmamış bir ayıba son verilmesi, değiştirilmiş yer-yöre isimlerinin iadesinin kolaylaştırılması da önemli ve anlamlı düzenlemeler. Ancak en azından bazı önemli merkezlerin isimlerinin iadesi konusunda Hükümetin halkın başvurusunu beklemeden doğrudan karar vermesi daha şık olacaktır. Elbette tüm bunlarla, Kürt meselesinin kökten çözüleceğini ileri sürmek mümkün değil ancak bu maddelerin, çözüm yolunda önemli adımlar olduğu da inkar edilemez. 

Çözüm ya da barış sürecini ise, artık bu paketten ve bundan sonra çıkacak paketlerden bağımsız olarakele almak gerekiyor. Çünkü PKK/KCK yöneticileri ve bazı BDP yetkilileri, yaptıkları açıklamalarla, çözüm/barış sürecini -deyim yerindeyse- yapılacak ve yapılması gereken demokratik reformlardan bağımsızlaştırarak yeni koşullara bağladılar. Kaldı ki, çözüm sürecinin aşamalarına dair bilgilerimiz, neredeyse tamamen PKK/KCK sözcülerinin açıklamalarına dayanıyor ve o açıklamalara göre de, silahlı PKK unsurlarının tamamen sınır dışına çekilmesiyle birinci aşama tamamlanmış olacak ve artık Hükümetin demokratik reformları yapmasını içeren ikinci aşama başlayacaktı. Ama bir süre sonra, çekilme fiilen durduruldu; bundan yaklaşık bir ay kadar sonra da, Hükümetin herhangi bir adım atmaması yüzünden geri çekilmenin durdurulduğu açıklandı. Bu açıklamalardan ötürü, yapılacak reformların çözüm sürecine etkisinin ya da Kürt siyasi aktörleri nezdindeki anlamının ne olacağını artık bilmiyoruz. 

Öte yandan, tarihi geçmişten ötürü Kürtlerde devlete karşı derin bir güvensizlik var ve bu güvensizlik, en azından Kürtlerin bir kısmında Hükümete de yönelmiş durumda. Aynı şekilde, yılların tecrübesi sonucu, Hükümet de, PKK’ya güven duymuyor ve dolayısıyla taraflar arasında büyük bir güvensizlik olduğu biliniyor. Böylesine büyük güvensizliğin olduğu hallerde, genellikle taraflardan beklenen, birtakım güven arttırıcı adımlar, tedbirler ve jestlerdir. Hafta başında açıklanan paket, pek çok güven arttırıcı tedbir içermekle kalmıyor, aslında Akil İnsanlar’ın raporlarında da yer alan talepler doğrultusunda, köklü reform diyebileceğimiz düzenlemeler de ihtiva ediyor. Bununla birlikte, Paket’te Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu başta olmak üzere, ceza mevzuatından yana ve yerel demokrasinin güçlendirilmesine yönelikbirtakım düzenlemelere de yer verilmiş olsaydı,Paket’in, bu çevrelerde de daha olumlu karşılanması beklenebilirdi. Bununla birlikte ve tüm bu eksikliklere rağmen, Demokratikleşme Paketi’nin, en azından Hükümetin çözüm iradesini koruduğunu göstermesi bakımından sürece olumlu katkı sağlayacağı söylenebilir. 

Kamuda başörtüsü yasağı, esasen insan haklarına aykırı hukuk dışı bir uygulamaydı ve yıllar boyu süren bu yasak yüzünden on binlerce insan büyük mağduriyetler yaşadı. Bu zulmün son bulacak olması elbette oldukça sevindirici ve olumlu bir adımdır ancak bazı meslek mensupları için bu yasağın sürdürülecek olmasını anlamak ve kabul etmek mümkün değildir. Bu yüzden, güvenlik ve yargı görevlileri hakkında getirilmesi düşünülen istisna fikrinden hemen vaz geçilmelidir. Bu mesleklerin icra edilmesine başörtüsünün nasıl bir engel oluşturduğunun herhangi bir hukuki açıklaması bulunmamaktadır. Eğer başörtülü hakim ve savcıların tarafsızlığından kuşku duyulabileceği vehmi önemseniyorsa, o takdirde, başörtülü kadınların veya sakallı erkeklerin da başı açık hakim ve savcıların yürüteceği işlemlerden kuşku duyma, bunlar tarafından adil yargılanmayacaklarından kaygılanma haklarının olacağını teslim etmek gerekir. Özetle, insan hakları, kimi çevrelerin ideolojik bağnazlıklarına ve vehimlerine feda edilmemeli; bu mesleklerde çalışmayı isteyen kadınlar, meslekleriyle inançları arasında bir tercihe zorlanmamalıdırlar, ayrımcılığa daha fazla uğramamalıdırlar. Bunun yanı sıra, Süryanilerin Deyru’l-Umur (Mor Gabriel) Manastırına ait gayrimenkullerin iade edilecek olması son derece olumlu bir adımdır ancak Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmaması da paketin önemli eksikliklerindendir. Bu sorunla ilgili olarak eskiden beri bir mütekabiliyet ilkesi ileri sürülmektedir; asıl sorun da budur. Çünkü bir başka ülkenin bizim soydaşlarımıza, dindaşlarımıza haksızlık yapıyor olması, bizim de kendi yurttaşlarımızın haklarını ihlal etmemizi meşrulaştırmaz. Başka ülkelerde yaşayan soydaş ve dindaşlarımızın haklarını kullanmalarını sağlamanın yolu, herhalde kendi vatandaşlarımızın haklarını kısıtlamak değildir. Aynı şekilde, cem evleriyle ilgili talepleri başta olmak üzere, Alevilerin sorunlarının çözümüne dair yürütülen çalışma da daha fazla geciktirilmeden hızla sonuçlandırılmalıdır. Aksi takdirde çok önemli bir toplumsal yaramız kanamaya devam edecek demektir.

Kişi özgürlüğü ve güvenliği

Ayrımcılık ve nefret suçlarının önlenmesine yönelik düzenlemelerle, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurumu kurulması, yaşam tarzına saygının hukuki koruma altına alınması, kişisel verilerin korunması ve yardım toplama ile ilgili sorunlar, medyanın ve siyasetin öne çıkardığı konular arasında yer almasa da, Paket’in aslında en önemli maddelerini oluşturmaktadırlar. Umalım ve dileyelim ki, bu düzenlemeler üzerinde  iyi çalışılsın; katılımcılık ilkesi gözetilsin ve kısa sürede işlevsiz hale düşecek yetersiz tasarılar yasalaşmasın.

Yine 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda yapılacak iyileştirmelerle, örgütlenme özgürlüğünün biraz daha güvenceye kavuşturulması beklenmektedir. 

Elbette herkes, her kesim, kendi öncelikli sorunlarından ve beklentilerinden hareketle Paket’i değerlendirecektir. Ancak doğru ve hakkaniyete uygun olan, sanırım paketi yerin dibine geçirmek veya göklere çıkarmak değil; tam tersine, paketin getireceği doğru ve iyi şeyleri takdir edip hakkını teslim etmek ve eksik bıraktığını düşündüğümüz şeyleri de söyleyerek, yapıcı eleştiri ve katkılarda bulunarak eksikliklerini gidermek ve gerçekleşme süreci boyunca Paket’i zenginleştirmek ve sağlamlaştırmaktır. 

yensaroglu@yahoo.com

Açık Görüş, Star, 5 Ekim 2013

Kaynak: Demokratikleşme veya insan hakları paketi – Açık Görüş – Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/demokratiklesme-veya-insan-haklari-paketi/haber-795346#ixzz2h1SoXwmj