Ana Sayfa Blog Sayfa 382

DördüncüSeçenek

AK Parti’nin seçim sistemine ilişkin olarak sunduğu üç seçeneğin her birinin farklı avantajları ve dezavantajları var. Mükemmel bir seçim sistemi henüz icat edilmediğine göre, bu da son derece normal…

Bu durumda aradığımız şey, bugünkü Türkiye şartlarında, siyasetin bugünkü en önemli ihtiyaçları ışığında “en az sakıncalı” olan sistem…

AK Parti’nin yaptığı üç tekliften birincisi, yani yüzde 10 barajlı mevcut sistemle devam etme seçeneği, birçok AK Partili de dahil toplumun büyük çoğunluğun adil bulmadığı bir sistem. Demokrasi çıtasını yükseltme iddiasındaki bir ülkenin, dünyada eşi benzeri görülmeyen yükseklikte bir baraja sahip olması artık daha fazla kabul edilemez.

Yüzde 5 barajlı daraltılmış bölge sisteminin Anayasa Mahkemesi’nden döneceği, dolayısıyla pratikte bir seçenek oluşturmadığı belirtiliyor.
 
Politikanın yerelleşmesi tehlikesi
 
Üçüncü teklife, yani sıfır barajlı dar bölge sistemine gelince…

Sistemi savunanlar en büyük avantaj olarak, seçmen-milletvekili ilişkisini kuvvetlendirip partilerde lider sultasına son vermesini gösteriyorlar.

Lider sultasının siyasi hayatımızın en vahim sorunu olduğunu düşünenlerin çok yaygın olduğunu biliyorum. Bu elbette önemli bir sorundur. Ama öte yandan siyasi parti dediğimiz yapının belli bir siyasi fikirler demeti etrafında bir araya gelmiş politikacılar topluluğu olduğunu; partinin temsil ettiği şeyin “yerel çıkarlar” toplamı olmadığını da göz önüne alma durumundayız. Dolayısıyla, eğer lider sultası bir sorunsa, milletvekillerin “Türkiye milletvekili” olduklarını unutup, ülkenin bütünü için politika yapan insanlar olmaktan çıkmaları ve “belediye başkanı” gibi davranmaya başlamaları daha büyük sorundur… Bu durumun siyasi partilerde politika üretme süreçlerini zaafa uğratacağı, partilerin ufkunun yerelle sınırlanacağı açıktır ki, bence bu durum genel olarak siyasetin irtifa kaybı demektir…

Kaldı ki, bu sistemin bir başka önemli sakıncası, siyasi partilerin bütün Türkiye’de örgütlü ve etkili olmasını -bir başka deyişle “Türkiye Partisi” olmasını- ödüllendirmeyen, tersine cezalandıran; partileri, sonuç alabilmek için güçlerini belli bölgelerde yoğunlaştırmaya iten, dolayısıyla da siyasette bölgeciliği, mezhepçiliği körükleyen bir sistem olmasıdır.
 
İktidara yarıyorsa
 
Aslında, bu tartışmayı daha da uzatabilir, her bir sistem için daha sayısız avantaj ve dezavantaj sayabiliriz.

Ama bir nokta var ki, bütün bu tartışmaları anlamsız kılar.

Eğer getirilen sistem, bu sistemi getirme gücüne-iktidarına sahip olan partiye milletvekili avantajı sağlıyorsa, bütün avantaj-dezavantaj tartışmaları önemini kaybeder. Açıkçası ben, iktidardaki herhangi bir partiyi seçim arifesinde kendi çıkarına işleyecek bir seçim sistemi değişikliği yapmaktan daha fazla yıpratacak bir şey düşünemiyorum.

Ve sanırım şu anda böyle bir durumla karşı karşıyayız.

Gerek daraltılmış bölge, gerekse dar bölge sistemlerinin uygulamada büyük partilerin avantajına işlediği ve “iki partili bir siyasal tablo” oluşturmaya yönelik olduğu biliniyor.

Nitekim, yapılan çeşitli simülasyon çalışmaları her iki seçenekten en fazla kârla çıkacak olan partinin AK Parti, en zararlı çıkacak olan partinin MHP olacağını ortaya koyuyor.

Bu tablonun Türkiye’deki mevcut gerilimi daha da artırması, temsilde adalet açısından dengeyi daha da bozması riskini göze almak yerine, neden çok daha basit bir yol izlemiyoruz?

Neden barajı yüzde 5-7 arasında bir yere indirip Türkiye’deki bütün temel siyasi akımların aldıkları oy oranında temsiline imkân tanımıyoruz?

Somut güçler dengesi içinde konuşacak olursak, böyle bir değişiklik AK Parti’nin tek başına hükümet kurmasını engellemeyeceği gibi, temsilde adaleti bugünden daha iyi bir şekilde gerçekleştireceği için kurulacak hükümetin meşruiyetini daha da pekiştirerek bugünkünden de daha güçlü hale getirebilir.

Bugün, 7 Ekim 2013

Başörtüsüne tam özgürlük

Başörtülüler milletvekili olmak istediklerinde ‘kendi mahallelerinde’ de dışlandılar. Bazı muhafazakar abilerce, iktidara tuzak kurmak, ‘beşinci kol faaliyeti’ yürütmekle itham edildiler.

Anayasa ’nın 13. maddesi, temel hak ve hürriyetlerin ne şekilde sınırlanabileceğine dair bir hüküm içerir. Buna göre, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulmaz, bu haklar Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Buradaki “kanun” vurgusu önemli. Anayasa temel hakların normlar hiyerarşisinde kanunların altında yer alan -tüzük veya yönetmelik gibi- bir düzenlemeyle sınırlandırılamayacağının altını çizer.
Mevzuatta başörtülü olmayı temel hak ve hürriyetleri sınırlandırma sebebi sayan bir kanun hükmü yok. Buna rağmen, Anayasa’nın açık hükmü ihlal ediliyor ve başörtülü kadınlar eğitim, çalışma, ifade ve seçilme gibi birçok haktan mahrum edildi/ediliyor. Başörtülü bir kadın kamuda yer almak ve orada faaliyet göstermek istediğinde önüne türlü yasaklar sürüldü/sürülüyor. Toplumun büyük bir çoğunluğunun nezdinde gayrimeşru addedilen bu yasağa devlet çok büyük bir önem atfediyor. 
Başörtüsü, bu ülkede devletin ceberrutlukta sınır tanımazlığını ve devlet aktörlerinin ayıplarını ortaya koyan çok önemli bir simge. Süleyman Demirel, onlara Arabistan’ı işaret etti. Bülent Ecevit nezaketiyle maruftu, ama başörtülü bir vekil Meclis’e girdiğinde “Bu hanıma haddini bildiriniz” diye hiddetlenip bir kadının toplumsal linçine giden yolu açabiliyordu, onun nezaketi başörtülüler için geçerli değildi. Şimdi CHP sıralarında oturan Nur Serter “ikna odaları”nın mucidiydi; üniversite kapısına gelen kadınları bir odaya sokup ya başlarını zorla açıyor ya da onlara kapıyı gösteriyordu.

Kendi mahallelerinde de!

Hemen belirtmek gerekir ki, sadece devlet ehlinden gelmedi ayıplar. Başörtülüler milletvekili olmak istediklerinde “kendi mahallelerinde” de dışlandılar. Bazı muhafazakâr abiler, onları iktidara tuzak kurmakla, oyuna gelmekle, “beşinci kol faaliyeti” yürütmekle itham ettiler. Gerçekten çok büyük ayıplar işlendi başörtülülere karşı. 
Müesses nizamın başörtüsüne serbesti getirilmesine tahammülü yoktu. 28 Şubat’ın gerekçelerinden biri yapıldı başörtüsü. 27 Nisan’da muhtıranın arkasında eşi başörtülü olan Gül’ün cumhurbaşkanlığına adaylığı vardı. AKP , başörtüsüne ilişkin bir düzenleme yaptığı için kapatılmanın eşiğinden döndü. Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın eşi de olsa başörtülü kadınlar devletin resmi resepsiyonlarına katılamadı. Düşünün Gül, görev süresinin sonuna geldi, ancak bu yıl eşi ona Meclis’te eşlik edebildi. 
Ama tabii bir yasağı ilelebet devam ettirmenin imkanı yok. Nihayet başörtüsü yasaklarının kaldırılması yönünde bir adım atıldı. Başörtülülerin kamuda çalışma haklarının tanınması, Başbakan’ın açıkladığı demokrasi paketinin en önemli maddelerinden biri. Değerli ve önemlidir, sahiplenilmesi gerekir. Ancak yeterli değil. Zira Başbakan’ın açıklamasına göre üç alanda -yargı, ordu ve emniyette- bu hak geçerli olmayacak. Bunun nedeni ise, bu alanlarda belli bir şekilde giyinme (cübbe) ve üniforma giyme zorunluluğun olmaması.

Kamuda çalışanlar

Bu izahat, tatmin edici olmaktan uzak. Bir kere yargıda avukatların başörtülü bir şekilde çalışma hakkı tanınırken, hakim ve savcıların bu haktan mahrum edilmesi anlaşılır gibi değil. Hakimler ve savcılar da avukatlar gibi cübbe giyerler, başın açık veya kapalı olmasının da cübbeyle bir ilgisi yoktur. Üniforma gerekçesi de yanlış. Zira silahlandırılmış memurların dışında kamunun diğer alanlarında çalışan bazı memurlar da üniforma giyerler, bazıları adı üniforma olmasa bile belli bir tarzda giyinirler. Mesela genellikle beyaz önlükle mesleklerini icra ederler. Bunlar başlarını örtebilirken, polis ve askerlerin başlarını örtememelerinin mantıklı ve haklı bir dayanağı yoktur. 
Kamu görevi yapanlarda temelde iki özellik aranır: Birincisi, liyakattir. Bir kamu görevine talip olan kimse, o görev için herkese şart koşulan eğitimi almış, koşulları yerine getirmiş ve sınavları başarıyla geçmiş olmalıdır. İkincisi, ayrımcılık yapmamadır. Bir kamu görevlisi, yaptığı görev itibarıyla kendisine başvuran kimselere hizmet vermekten imtina edemez, onlar arasında herhangi bir ayrımcılık yapamaz. Mesela bir kamu hastanesinde çalışmakta olan bir doktor, inancını öne sürerek karşı cinsten bir hastaya bakmamazlık edemez, her hastaya bakmakla mükelleftir. Kamuda çalışmanın şartı, kamuyu oluşturan herkese hizmet vermektir.
Bu iki şartı yerine getiren herkes kamuda her alanda çalışabilir. Dolayısıyla bir hakimin, savcının, polisin veya askerin başörtülü olmasında hiçbir sakınca yoktur. Hükümetin yargı, ordu ve emniyette getirdiği sınırlama, ilkesel değil, siyasi bir hesaplamanın sonucu. Başörtüsüne bütünüyle serbestlik getirecek bir düzenlemeye toplumda yaygın bir muhalefet yapılması söz konusu da değil. Keza emniyet teşkilatı içinde de böylesi bir adımın rahatsızlık yaratacağını düşünmüyorum. Yargı ve orduda buna karşı bir tepki olabilir ve zannımca hükümet tam bu nedenden dolayı bu istisnaları getirdi, bu aşamada yargı ve orduyu karşısına almayı kendi siyasi hesapları açısından doğru bulmadı. Anlaşılan hükümet, önce diğer alanlarda başörtüsünün kullanılmasını, bunun herhangi bir toplumsal sorun yaratmadığının görülmesini ve söz konusu odaklardan gelebilecek muhalefetin asgariye düşmesini bekliyor ve ondan sonra harekete geçmeyi düşünüyor.

İlkeyi savunmak

Siyasetçilerin böyle bir iş takvimi olabilir. Hakkın iadesini sağlayacak ve özgürlük alanını genişletecek bir adımı düzenlemeyi kendileri için en az tehlike teşkil edecek bir vakitte yapmayı düşünebilirler. Ancak bize düşen ilkeyi savunmaktır. Başörtüsünde yapılması düşünülen düzenleme olumludur. Ancak getirilen istisnalar nedeniyle halen başı açıklık bir norm, başörtülü olmak ise normdan sapma, en iyi ihtimalle ikincildir. Nitekim Merve Kavakçı bunu çok açık ifade ediyor: “Polis, hakim, asker olamazsın dendiğinde devletin sana eksik vatandaşsın demeye devam etmiş oluyor. Başı açık kadına güvenip başı kapalı kadına güvenmemek ayrıca bir sorun teşkil ediyor. Aslında yine başı açık kadın tercih edilmiş oluyor ve sen ne oluyorsun? Yine geride kalmış biri!” Bu ahlaken kabul edilebilir değil. Artık bu ayıbı tümüyle ortadan kaldırmak ve başörtüsüne tam bir özgürlük sağlamak gerek. 

Bu yazı Radikal Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Tasavvuf -Alevilik İslam dışı mı?

Arif Sağ’ın hangi amaçla söylediği aslında belli bir cümleyi “Şeriata takılıp kalmamak gerek; biz şeriatı (namaz, oruç, hac, zekât) solladık”ı delil göstermek bin yıllık bir birikime çamur atmakla eş değer değil midir?

 

İslam dünyasının en eski kavgalarından biridir şeriat ehli ile aşk ehlinin kavgası. Bu topraklarda Yunuslar, Mevlanalar, Kaygusuz Abdallar ile medrese ehl-i arasında en şedit şekilde geçmiştir. Şeriat ehlinin çok güçlü olduğu dönemlerde tasavvuf, Ebu Suud Efendi vb. tarafından mahkum edilmiş ve uygulamaları küfür sayılmış. Yunus Emre’nin deyişiyle her çağ ve zeminde Molla Kasımlar çıkmış ve aşk ehlini sigaya çekmiştir. Her yolun yolcularının bir olmayacağı gibi bu yolun yolcuları içinde de ibâhacılığa sapanlar olmuştur ancak bu sapanlara bakıp tüm aşk ehlini mahkûm etmek ne hakka ne de izana sığar.

Geçen hafta Mustafa Öztürk “Hakikat münkeşif olunca şeriat mürtefi olur mu?” adlı makalesinde özelde Alevilik bahsi üzerinden tüm tasavvuf ehlini hakkaniyetli gibi gözüken bir takım değerlendirmelerin arasına ustaca giydirilmiş cümlelerle adeta küfr ehl-i olmakla itham ediyor. Bin yıllık tasavvufi birikimin bir parçası olan ve bugün Alevilik üzerinden tartışılan ortak tasavvufi ritüelleri Cumhuriyet rejiminin ustaca şekillendirdiği gelenekten kopardığı, elinde inancından hemen hiçbir şey bırakmayıp sadece sazını bıraktığı bir isim üzerinden ustaca mahkûm ediyor.

Arif Sağ, benim de sevdiğim saydığım bir isim ancak Arif Sağ’ın çok iyi nefesler okumak dışında (Bu bile başlı başına bir hizmettir) Aleviliğin düşünsel altyapısına inanç boyutu ile bir katkısı olmuş, hangi üretimi ile geçmiş çağlarda yaşamış Alevi ozanları seviyesine çıkmıştır ki siyasi içerikli bir değerlendirmesi referans alınıyor. Onun bir sözü ile bakın işte bunlar aslında böyledir deme hakkını hangi yüzle kendimizde buluyoruz. Arif Sağ olsa olsa Cumhuriyet döneminde Aleviliğin ana kaynaklarından ve referanslarından nasıl uzaklaştığının ve Alevilerin iki ara bir derede; Kemalizm, Marksizm, Atezim vb. modern akımların kıskacında inancının temellerini yitirmiş bir şekilde; nasıl sıkışıp kaldıklarına güzel bir örnek olabilir. 

Alevilik ideoloji mi? 

Arif Sağ’ın hangi amaçla söylediği aslında belli bir cümleyi “Şeriata takılıp kalmamak gerek; biz şeriatı (namaz, oruç, hac, zekât) solladık”ı delil göstermek bin yıllık bir birikime çamur atmakla eş değer değil midir? Sormak isterim, Arif Sağ’ın Cumhuriyetçiliği, Kemalistliği, laikliçiliği mi fazladır yoksa Aleviliği mi? Tartabilsek hangisinin fazla çıkacağını hepimiz biliyoruz. Öyleyse ana referansı Alevilikten ziyade ideolojik bir tutum olan Sayın Sağ bir geleneği mahkûm etmek için kullanılabilir mi? Burası Türkiye olduğuna göre kullanılabilir. Hâlbuki burada şu eleştiri yapılsa idi daha doğru olurdu. Alevilik de dâhil olmak üzere tüm tasavvufi ekollerde bir kapı tamam olmadan diğer kapılara geçilemez, seyr-i süluk esastır. Şeriat tamam olmadan tarikat olmaz, hakikat ve marifet ise hiç olmaz demek gerekmez mi? Elbette ki tasavvuf ehlinin şeriat algısı Sünnilikten de Şiilikten de farklıdır. Sayın Öztürk’e göre acaba Mevlana hangi noktada duruyor?

Bir başka yerde Aleviliğin Mürcie ve Kerramiyye dahil bir çok ekolden etkilendiğini söyleyen Öztürk eminim ki Ehl-i Sünnet’in de bu vb. ekollerden etkilendiğini biliyordur. İşin ilginci adını verdiği için söylüyorum bu ülkede Mürcie ile özdeşleştirilecek bir inanç varsa o da ancak Ehl-i Sünnet anlayışıdır ki, eminim hocamız bunu benden daha iyi biliyordur. 

Kuran ve Sünneti referans aldığını söyleyen Ehl-i Sünnet İslam Tarihinin kanlı olayları hakkında kafasını kuma gömmüş bir şekilde İslam’ın özünden çok füruatı olan meselelere dalmışken, namazın içiydi dışıydı, abdestin şartı martı, hac için şu lazım bu lazımın ötesine geçebilmiş midir ki o İslam olurken Alevilik dışı oluyor. Evet, Alevilerin Ehl-i Sünnetin İslam’ın aslı diye dayattıkları namaza, oruca, hacca mesafeli durdukları doğrudur da Ehl-i Sünnet İslam’ın diğer şartlarına ne kadar hassastır ki böyle bir ithamı kendinde hak görüyor. Ama eminim şimdi Öztürk hocamız ben Ehl-i Sünneti savunmuyorum ya da ben onlar gibi düşünmüyorum diyebilir. İslam’ın temeli ahde vefa iken, ilim, hikmet, adalet ve ihsan iken; neden acaba bugün Ehl-i Sünnet (Şia’yı bundan ayırmıyorum) bu İslami değerlerin hiç birine sahip görünmüyor. Neden, Ehl-i Sünnet alimleri karşılaştıkları her çetrefil meselede susmayı ya da zalimliği meşrulaştıracak yaklaşımlar sergiliyor. Daha fazla kan akmasın derken zulmü İslam’ın parçası haline getirdiklerini hiç düşündüler mi acaba? Mevlit güzel bidat olurken, neden Alevi ritüelleri kötü bidat oluyor, din dışı ilan ediliyor. 

Aleviliğin her ithamı bana İbni Ömer’in Irak’lı bir hacının “İhramlı iken sivrisinek öldürmenin hükmü nedir?” sorusuna verdiği cevabı aklıma getiriyor; “- Şu Irak halkına bakın, Resûlüllah s.a.’in kızının oğlunu, torunu öldürmesinin utancı içinde olmaları gerekirken, sivrisineği öldürmenin hükmünü soruyorlar. Peygamber s.a. Hasan’la Hüseyin için “Onlar benim dünyadaki iki çiçeğim (reyhânım)’dir.” buyurmuştu, dedi.”

Öztürk Bey metnin başlangıcında yanlış anlaşılma endişesinden bahsetmişse de yanlış anlaşılacak bir yazı kaleme almamış kendi düşüncesini ifşa etmiştir. Onun eleştirilerini okurken kendimi F. Rahman’ın tasavvufa saldırısını okur gibi hissettiğimi belirtmek isterim.

İlginçtir Sünni kökenli isimleri en çok rahatsız eden meselelerden biri hocamızı da rahatsız ediyor. Tevella ve teberra inancı (Ehl-i Beyti seveni sevmek, sevmeyeni sevmemek) Alevi tasavvufunun bir parçasıdır. Bu neden bu kadar rahatsız ediyor anlaşılır bir durum ancak bu rahatsızlığın ilk iki halife ile ilgili olduğunu hiç sanmıyorum. İlk iki halife kullanılarak aslında gizli, bana ve Alevilere göre açık, bir Emevi savunması psikolojisi yatmaktadır. Ancak bugün Ehl-i Sünnet mensuplarının yüzde 99’unun bu işin arkasında, bu psikolojinin olduğunu bildiklerini hiç sanmıyorum çünkü onlar atalarını buldukları yolu taklit ediyorlar. Aynı şey Aleviler için de geçerli. O anlayış Mekke’nin fethi ile korkudan Müslüman olan ve bizzat Kuran tarafından kalplerinin para ile satın alınması emredilen isimleri hem sahabe saymış hem de uydurma bir hadisle gökteki yıldızlar mesabesine çıkarmıştır. Şimdi bunları yapan zihniyet İslami ve Kurani olurken her ne hikmetse Alevi ritüellerinin Kuran’dan ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılamayacağını iddia ediyor Öztürk.

O çıkaramıyorsa ben Sünnetten örneklerle çıkarayım onun yerine; Cem ayini Ehl-i Suffa ile Resulü Ekrem’in sohbetlerinin bir ihyası, Musahiplik Peygamberimizin Ensar-Muhacir kardeşliği tesisinin bir hatırası, düşkünlük cezası Tebük Seferine katılmayan üç sahabe hakkındaki uygulamanın bizzat kendisi olduğunu iddia edersem “bunlar zorlama teviller” midir diyecek Sayın Öztürk.  Semah için Caferi Tayyar’ın Resullullah’ın sevgisi ve övgüsü üzerine Mescid-i Nevebi’de el çırparak, şarkı söyleyerek ve dönerek dans etmesi ve Resulullah’ın da onun bu hareketini tebessümle izlemesinin bir hatırasıdır dersem çok mu aşırı kaçmış olurum.

Alevilerin Kur’an algısı

Bir başka yerde Alevilerin Kuran algısı üzerinde dururken, Kuran-ı Kerim’in tahrif ve eksik olduğu iddiaları üzerinde duruyor Öztürk. Kuran’ın eksikliği tartışması sanki Alevilerle ilgiliymiş gibi. Öztürk, Kütübü Sitte’yi hiç okumamış olamaz. Orada Kuran’ın toplanması ile ilgili rivayetleri gözden geçirmesini salık veririm. En azından İbn-i Mesut gibi büyük bir sahabenin Felak ve Nas Surelerini Kuran’dan saymadığını bilmemesi mümkün değildir.

Yine yedi ulu ozan söylencesi sonradan üretilmiş bir şeyken gerçekmiş gibi sunulması ve Nesimi ve Virani üzerinden Aleviliğin çözümlenmesi ise bir başka tuhaflıktır. Ama burada Öztürk’ün suçu yok. Ama hemen belirtelim ki bu listedeki isimlerden Hallac en azından Sünni kökenli bir mutasavvıftır. Nesimi ve Fuzuli Alevi olmaktan çok Şii’dir. Virani Baba Bektaşidir. Şimdi sonraki yüzyıllarda bunların hepsine saygı duyulması hepsini birden Alevi mi yapar. Yol bir sürek bin birdir sözü bir başıbozukluk mu çağrıştırıyor ki olumsuz mana veriliyor. Bu ifade Mevlana hazretlerinin “Kabe bir, ona giden yol bindir” ifadesinden farklı değildir.

Tasavvuf ehlinin dünyaya bakış açısının Sayın Öztürk’ün bakış açısı gibi olmayacağı çok açık. Bu nedenle Öztürk’ün imalarına daha fazla cevap vermek istemiyorum. Sadece şunu söylemek isterim ki Öztürk ifadeleri ile geçmişten günümüze gelen medrese-tekke gerginliğinin sadece yeni bir örneğidir. Sayın Öztürk’ten aynı eleştirileri Mevlevilik, Nakşibendilik, Kadirilik vb. Sünni tarikatlar içinde yapmasını bekliyorum. Benim yazısından anladığım kadarıyla onlarda İslam dışına düştüler.

senolkaluc@hotmail.com

Açık Görüş, Star, 5 Ekim 2013

Kaynak: Tasavvuf -Alevilik İslam dışı mı? – Açık Görüş – Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/tasavvuf-alevilik-islam-disi-mi/haber-795341#ixzz2h1uwvWh7

Mısır darbesi İslamcıları demokrasiden vazgeçirmiyor

0

Demokrasi Müslüman Arap topraklarında yaşayamaz mı? Bu sorunun cevabı bölge sosyolojisinin en dinamik gücü olarak nitelenen İslamcı siyasi aktörlerin takınacağı tavırlara ve izleyecekleri stratejilere bağlıdır.

 

Siyaset bilimi literatüründe Arap ülkelerinin küresel demokrasi dalgalarından etkilenmediğini ifade etmek için kullanılan “Arap istisnacılığı” tezi son üç yıldır bölgede yaşanan gelişmeler tarafından yanlışlanmışken, Mısır’daki askeri darbe sonucu son günlerde yeniden dolaşıma sokulmaya başladı. Gerçekten de demokrasi Müslüman Arap topraklarında yaşayamaz mı? Bu sorunun cevabı biraz da bölge sosyolojisinin en dinamik gücü olarak nitelenen İslamcı siyasi aktörlerin takınacağı tavırlara ve izleyecekleri stratejilere bağlıdır. Mısır’da şimdiye kadar binlerce kişinin hayatını kaybetmesine rağmen İhvan ve selefi kesimlerin ağırlığını oluşturduğu direniş grubunun şiddetten uzak durması pek çok Batılı gözlemciyi şaşırtmış gözüküyor. Hatta, “evet bugün sabrediyorlar ama göreceksiniz sonunda Suriye’deki gibi şiddete başvuracaklardır” beklentisi ağır basıyordu. Dolayısıyla yalnızca Mısır’da değil, tüm Arap coğrafyasındaki İslamcıların bundan sonraki izleyecekleri yol haritası herkesin merakla beklediği bir sorudur.     

Bu soru İstanbul’da düzenlenen iki günlük bir uluslararası toplantıda tartışıldı ve kararlaştırıldı. Arap devrimleri sürecinde ve sonrasında siyasi ve sosyal hayatta belirleyici güç haline gelen örgütlü dini ve siyasi gruplar Mısır’daki askeri darbe sonrasında ilk kez Türkiye’de 25-26 Eylül’de bir araya geldiler. Toplantı Müslüman Düşünürler Birliği ve İslam Dünyası Parlamenterler Birliği öncülüğünde gerçekleştirildi.Türkiye’den ise SDEdüzenleyici ortak olarak katıldı.Toplantıya çoğunluğunu Arap dünyasının farklı ülkelerinden gelen akademisyen, siyasetçi, STK ve medya temsilcileri iştirak etti. Arıca Arap diasporasınınbatıdaki önde gelen temsilcileri ile bazı Batılı ülkelerden ve Türkiye’den de milletvekili ve STK temsilcileri de yer aldı. Temel amaç, Mısır üzerinden Arap dünyasında ters esmeye  başlayan anti-demokratik dalga karşısında nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda ortak aklı harekete geçirmek ve en uygun bir yol haritası çıkartmaktı. 

Toplantıyı anlamlı ve önemli kılan iki şey var.Birincisi toplantının konusu. Arap entelektüelleri ve siyasi temsilciler,Mısır’daki Askeri Darbe sonrasında dünyanın darbeye karşı takındığı tutumu anlamaya çalışıyorlar. Özellikle ABD ve Avrupa gibi demokrasi ile yönetilen Batılı ülkelerin askeri darbeye karşı neden gerekli tepkiyi göstermediklerini tartışıyorlar. Bir anlamda Mursi yönetimine karşı girişilen Batı destekli darbenin ekonomi-politik, siyasi ve ideolojik arka planı sorgulanıyor; bundan sonra izlenmesi gereken yol haritası belirlenmeye çalışılıyor. Hem bir durum analizi hem de gelecek stratejisi hazırlanmaya çalışılıyor. Ciddi bir özeleştiri süreci yaşanıyor olması son derece önemli.

Statükoyu değiştiren gelişmeler

İki günlük konuşmalarda ulaşılan ortak tespit şu: Arap Baharı süreci bölgedeki statükoyu ve stratejik dengeleri ciddi biçimde değiştirdi. Özellikle bölgenin siyaseti ve güvenliği açısından kritik öneme sahip olan Mısır’ın yer değiştirmesi statüko güçlerini rahatsız etti. İkincisi, demokratikleşme dalgası bölgedeki bazı batı yanlısı statüko güçlerince (körfez monarşileri) kendi rejimlerine karşı bir güvenlik tehdidi olarak görüldü. Üçüncüsü otoriter rejimlerin yıkıldığı yerlerde yapılan seçimlerde sandıktan çoğunlukla ihvan türü örgütlü siyasi İslamcı gruplar çıktı. Ayrıca batı medyasının Libya’dan, Mali ve Suriye’ye kadar el kaide gibi şiddet yanlısı grupların giderek güç kazandığına ilişkin yayınları batı toplumlarındaki islamofobik tutumları güçlendirdi. Dolayısıyla Mısır darbesi yalnızca bu ülkeyi ilgilendiren bir gelişme olarak okunmamalı; bölgenin tamamında süregiden demokratikleşme çabalarını durdurmaya çalışan ve özellikle de İslamcı siyasi grupları sistem dışına atmayı hedefleyen bir gelişme olarak görülmelidir.

Demokratik direnişe devam

Bu tespitlere binaen Mısır’da ve bölgedeki diğer ülkelerdeki islami grupların nasıl bir hareket tarzı belirlemeleri gerektiği konusu uzun uzadıya tartışıldı. Şurası önemlidr. İslamcılar Mısır’daki darbe sonrasında İhvan hareketi öncülüğünde başlatılan “barışçıl sokak gösterileri” sürecini onaylıyorlar. Şiddeti savunan yok. Bu konuda çok dikkatliler ve sürekli olarak devrim ve direniş süreçlerinin sivil ve demokratik zeminde sürdürülmesinin altı çizildi. Darbecilerin oyunlarını boşuna çıkarmanın ve dünya kamu oyunun desteğinin sağlanabilmesinin tek yolu olarak sivil direniş görülüyor.  

İslamcı gruplar Batının darbe karşısında takındığı durumdan rahatsızlar. Hatta çok derin bir hayal kırıklığı yaşandığı söylenebilir. Bunun temel nedeni olarak bazıları siyonizmi, bazıları batının 11 Eylül sonrasında yaşadığı travmanın yarattığı ön yargıları dile getiriyor. Ancak asıl sorunun islam dünyasının kendisini batıya iyi anlatamamasından kaynaklandığını düşünüyorlar. Batı kamuoyu ile sağlıklı bir diyalog için doğru iletişim stratejileri geliştirilmesi gerektiği konusunda uzlaşma sağlanıyor. Batıya toptan bir ret veya suçlama yapılmıyor. ABD ve Batılı ülke kamuoylarının monolitik olmadığı, darbelere karşı çıkan ve demokrasiyi destekleyen pek çok grubun ve liderin bulunduğu; önemli olan bunlarla diyaloğun geliştirilerek seslerini yükseltmelerinin sağlanması olduğu üzerinde duruluyor. Bu amaçla farklı dillerde yayın yapacak olan bir Arap Devrimlerini İzleme Merkezinin (ArabMonitoring Center)  kurulması kararlaştırılıyor. Ayrıca Mısır başta olmak üzere Arap dünyasındaki yönetimlerin insan hakları ihlalleri ile mücadele için bir hukukçular komitesi kurup, BM dahil tüm insan hakları koruma mekanizmalarının etkin kullanılması tavsiye edildi. 

Dış dünyayı önemsemekle beraberi ilginçtir hem Türkiye’den katılan konuşmacılar hem de Arap İslamcılarının temsilcileri islam dünyasındaki demokratik değişimin geleceğini daha çok içsel dinamiklerin belirleyeceği üzerinde hemfikirler. Dolayısıyla dönüşüm sürecinde dış desteğin önemini belirtmekle birlikte, asıl itici gücün ve kritik unsurun halkaların değişim talebi olduğunu ifade ediyorlar. Sokağa yansıyan güçlü sosyolojik dinamiklerin iç ve dış kuşatmaları yarmada en önemli faktör olacağı vurgulanıyor.  Toplantıda konuşan Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ’ın konuşmasının ana fikri de buydu: Türkiye’nin demokratik dönüşümünün arkasında her fırsatta halkın demokrasiye olan kayıtsız desteğinin olduğu söyledi Bozdağ. Menderes, Özal ve Erdoğan gibi liderleri güçlü kılanın da halkın desteğini arkalarına almayı başarmaları idi. 

Malezya ve Türkiye modeli

İki günlük programda katılımcılar Türkiye ve Malezya gibi halkı Müslüman olan ülkelerdeki demokratik ve ekonomik dönüşüm örneklerini de özel oturumlarda tartıştılar. Yasin Aktay Türkiye’yi anlattı, Abdullah Ahsen Malezya’yı. Aktay’ın Türkiye’deki örneklerinden de yola çıkarak, bugün İhvanın veya Mursi’nin hatalarını tartışmak değil, darbecilere karşı birlik olma günüdür mesajı salondan büyük alkış aldı. Ayşe Böhürler’inislamülkelerindeki demokratik dönüşüm sürecinde İslamcı kadınların rolünü anlattı. Şehit Esmamızın özgürlük iradesine sahip çıkmalıyız çağrısı katılımcıları oldukça duygulandırdı. 

Türkiye’den katılan bizler de çok şey öğrendik. Batıdan gelen gözlemciler Arap baharı sürecinin tıkanmasını  Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini merak ediyorlar. Uzun uzun Türkiye’nin bir asrı aşan modernleşme ve demokratikleşeme tecrübesini anlattıktan sonra ikna olmuş görünüyorlar. Ama doğulu olan her halkı aynı kategoriye yerleştiren oryantalist bakış açısını kırmak hiç de kolay değil. Türkiye’nin başarısının kalıcı olup olmayacağından ve gezi parkı olaylarının yeni bir otoriter dalgayı Türkiye’ye taşıyıp taşımayacağından emin değiller. Araplar ise daha çok Türkiye’deki başarının sırlarını anlamaya çalışıyorlar. Türkiye’ye imrenerek baktıklarında şüphe yok ve hükümetin Mısır darbesi karşısındaki net demokratik tavrından dolayı özellikle Başbakan Erdoğan’a minnettarlar. 

Son bir şeyi belirtmeden geçmeyelim. Türk medyasında genel olarak Mursi’ye karşı düzenlenen darbede Selefilerin ordunun yanında yer aldığı söyleniyordu. Tam tersine toplantıda Mısır’daki Selefi partilerin neredeyse tamamının temsilcileri vardı ve kesinlikle darbeye karşıydılar, Adeviye’de demokrasi direnişine beraberce katıldıklarını açıkladılar. Yalnızca Nur partisinin bazı yöneticileri El Sisi’ye destek vermiş. Halk tabanı darbeye direnmiş. Onlara da haksızlık yapmayalım. Bölgenin barışçıl geleceği için İslamcıların bu demokrasi çağrısının makes bulması hayati önem taşıyor. Arap dünyasındaki demokrasi üzerindeki bu tarihsel ve toplumsal uzlaşı heba edilmemeli. 

Açık Görüş, Star, 5 Ekim 2013

Kaynak: Mısır darbesi İslamcıları demokrasiden vazgeçirmiyor – Açık Görüş – Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/misir-darbesi-islamcilari-demokrasiden-vazgecirmiyor/haber-795345#ixzz2h1uaMfER

Yılmaz Ensaroğlu – Demokratikleşme veya insan hakları paketi

0

Doğru ve hakkaniyete uygun olan, paketin getireceği doğru ve iyi şeyleri takdir edip hakkını teslim etmek ve eksik bıraktığını düşündüğümüz şeyleri de söyleyerek, gerçekleşme süreci boyunca paketi zenginleştirmek ve sağlamlaştırmaktır.

 

Bir haftadan beri Türkiye, 30 Eylül günü Başbakan Erdoğan tarafından açıklanan Demokratikleşme Paketi’ni tartışıyor. Paket etrafında yapılan tartışmaların ana odağını ise, açıklanan paketin beklentileri ne ölçüde karşıladığı ve çözüm sürecine muhtemel etkileri oluşturuyor. Aslında açıklanmadan önce de, hazırlanan paketin, toplumun farklı kesimlerinin kimi sorunlarına kısmi çözümler getirecek bir paket olması bekleniyordu. Nitekim Başbakan Erdoğan da, konuşmasına başlarken, bu paketin Türkiye’yi ağırlıklarından kurtaracak bir son paket olmadığını belirterek, tüm taleplerin bir paketle karşılanmasının makul ve rasyonel olmadığını vurguluyor ve devamının geleceğini beyan ediyordu. Ancak tüm beklentileri karşılamıyor oluşu, paketin önemini de azaltmıyor. Çünkü birden çok özgürlük alanına ilişkin düzenlemeler öngören bu paketi, aynı zamanda, bir “insan hakları paketi” olarak tanımlamak da mümkün. Demokratikleşme ve insan hakları ise, dinamik kavramlardır ve gelişen koşullar veya ortaya çıkan yeni sorunlar karşısında, yeni taleplerle sürekli yeni düzenlemeler yapmayı gerektirirler. O yüzden de, hiçbir paketin tüm talep ve beklentileri karşılaması düşünülemez ve beklenmemeli.

Demokratikleşme Paketi, bir yandan Türkiye’nin kadim demokrasi problemlerinden bazılarını çözmeyi amaçlıyor, bir yandan da insan hak ve özgürlüklerinden yana kayda değer ilerlemeler öngörüyor. Paket’in önemli bir kısmı, siyasal sistemi iyileştirmeye ve siyasal özgürlüklerin ya da yönetime katılma hakkının sınırlarını genişletmeye yönelik. Hatta bu paketin önemli hedeflerinden biri, siyaseti güçlendirme, teşviketme ve cesaretlendirmeolarak belirlenmiş gibi gözüküyor. Seçim sisteminin tartışmaya açılması, siyasi partilerin Hazine yardımından yararlanmalarıyla ilgili oy sınırının % 7’den % 3’e indirilmesi, siyasi partilerinin örgütlenmelerinin ve siyasi partilere üyeliğin kolaylaştırılması, seçimlerde ve ön seçimlerde Türkçe dışındaki dillerde propagandanın önünün açılması, fiilen var olan eş başkanlığın yasal dayanağa kavuşturulması gibi düzenlemeler, siyasal özgürlüklere ilişkin olarak öne çıkan hususlar.

Kürt sorunu ve çözüm süreci

Demokratikleşme Paketi, aynı zamanda bir insan hakları sorunu da olan Kürt sorununun çözümü açısından da önemli maddeler içeriyor. Örneğin, seçimlerde ve ön seçimlerde Türkçeden başka dillerde propaganda yasağının kalkması, şimdilik özel okullarla sınırlı olsa da, farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünün açılması, öğrenci andının kaldırılması, devletin yerleşik paradigmasının artık iflas ettiğini ve yeni paradigmalara ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Yasak harf gibi esasen pratikte anlamı kalmamış bir ayıba son verilmesi, değiştirilmiş yer-yöre isimlerinin iadesinin kolaylaştırılması da önemli ve anlamlı düzenlemeler. Ancak en azından bazı önemli merkezlerin isimlerinin iadesi konusunda Hükümetin halkın başvurusunu beklemeden doğrudan karar vermesi daha şık olacaktır. Elbette tüm bunlarla, Kürt meselesinin kökten çözüleceğini ileri sürmek mümkün değil ancak bu maddelerin, çözüm yolunda önemli adımlar olduğu da inkar edilemez. 

Çözüm ya da barış sürecini ise, artık bu paketten ve bundan sonra çıkacak paketlerden bağımsız olarakele almak gerekiyor. Çünkü PKK/KCK yöneticileri ve bazı BDP yetkilileri, yaptıkları açıklamalarla, çözüm/barış sürecini -deyim yerindeyse- yapılacak ve yapılması gereken demokratik reformlardan bağımsızlaştırarak yeni koşullara bağladılar. Kaldı ki, çözüm sürecinin aşamalarına dair bilgilerimiz, neredeyse tamamen PKK/KCK sözcülerinin açıklamalarına dayanıyor ve o açıklamalara göre de, silahlı PKK unsurlarının tamamen sınır dışına çekilmesiyle birinci aşama tamamlanmış olacak ve artık Hükümetin demokratik reformları yapmasını içeren ikinci aşama başlayacaktı. Ama bir süre sonra, çekilme fiilen durduruldu; bundan yaklaşık bir ay kadar sonra da, Hükümetin herhangi bir adım atmaması yüzünden geri çekilmenin durdurulduğu açıklandı. Bu açıklamalardan ötürü, yapılacak reformların çözüm sürecine etkisinin ya da Kürt siyasi aktörleri nezdindeki anlamının ne olacağını artık bilmiyoruz. 

Öte yandan, tarihi geçmişten ötürü Kürtlerde devlete karşı derin bir güvensizlik var ve bu güvensizlik, en azından Kürtlerin bir kısmında Hükümete de yönelmiş durumda. Aynı şekilde, yılların tecrübesi sonucu, Hükümet de, PKK’ya güven duymuyor ve dolayısıyla taraflar arasında büyük bir güvensizlik olduğu biliniyor. Böylesine büyük güvensizliğin olduğu hallerde, genellikle taraflardan beklenen, birtakım güven arttırıcı adımlar, tedbirler ve jestlerdir. Hafta başında açıklanan paket, pek çok güven arttırıcı tedbir içermekle kalmıyor, aslında Akil İnsanlar’ın raporlarında da yer alan talepler doğrultusunda, köklü reform diyebileceğimiz düzenlemeler de ihtiva ediyor. Bununla birlikte, Paket’te Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu başta olmak üzere, ceza mevzuatından yana ve yerel demokrasinin güçlendirilmesine yönelikbirtakım düzenlemelere de yer verilmiş olsaydı,Paket’in, bu çevrelerde de daha olumlu karşılanması beklenebilirdi. Bununla birlikte ve tüm bu eksikliklere rağmen, Demokratikleşme Paketi’nin, en azından Hükümetin çözüm iradesini koruduğunu göstermesi bakımından sürece olumlu katkı sağlayacağı söylenebilir. 

Kamuda başörtüsü yasağı, esasen insan haklarına aykırı hukuk dışı bir uygulamaydı ve yıllar boyu süren bu yasak yüzünden on binlerce insan büyük mağduriyetler yaşadı. Bu zulmün son bulacak olması elbette oldukça sevindirici ve olumlu bir adımdır ancak bazı meslek mensupları için bu yasağın sürdürülecek olmasını anlamak ve kabul etmek mümkün değildir. Bu yüzden, güvenlik ve yargı görevlileri hakkında getirilmesi düşünülen istisna fikrinden hemen vaz geçilmelidir. Bu mesleklerin icra edilmesine başörtüsünün nasıl bir engel oluşturduğunun herhangi bir hukuki açıklaması bulunmamaktadır. Eğer başörtülü hakim ve savcıların tarafsızlığından kuşku duyulabileceği vehmi önemseniyorsa, o takdirde, başörtülü kadınların veya sakallı erkeklerin da başı açık hakim ve savcıların yürüteceği işlemlerden kuşku duyma, bunlar tarafından adil yargılanmayacaklarından kaygılanma haklarının olacağını teslim etmek gerekir. Özetle, insan hakları, kimi çevrelerin ideolojik bağnazlıklarına ve vehimlerine feda edilmemeli; bu mesleklerde çalışmayı isteyen kadınlar, meslekleriyle inançları arasında bir tercihe zorlanmamalıdırlar, ayrımcılığa daha fazla uğramamalıdırlar. Bunun yanı sıra, Süryanilerin Deyru’l-Umur (Mor Gabriel) Manastırına ait gayrimenkullerin iade edilecek olması son derece olumlu bir adımdır ancak Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmaması da paketin önemli eksikliklerindendir. Bu sorunla ilgili olarak eskiden beri bir mütekabiliyet ilkesi ileri sürülmektedir; asıl sorun da budur. Çünkü bir başka ülkenin bizim soydaşlarımıza, dindaşlarımıza haksızlık yapıyor olması, bizim de kendi yurttaşlarımızın haklarını ihlal etmemizi meşrulaştırmaz. Başka ülkelerde yaşayan soydaş ve dindaşlarımızın haklarını kullanmalarını sağlamanın yolu, herhalde kendi vatandaşlarımızın haklarını kısıtlamak değildir. Aynı şekilde, cem evleriyle ilgili talepleri başta olmak üzere, Alevilerin sorunlarının çözümüne dair yürütülen çalışma da daha fazla geciktirilmeden hızla sonuçlandırılmalıdır. Aksi takdirde çok önemli bir toplumsal yaramız kanamaya devam edecek demektir.

Kişi özgürlüğü ve güvenliği

Ayrımcılık ve nefret suçlarının önlenmesine yönelik düzenlemelerle, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurumu kurulması, yaşam tarzına saygının hukuki koruma altına alınması, kişisel verilerin korunması ve yardım toplama ile ilgili sorunlar, medyanın ve siyasetin öne çıkardığı konular arasında yer almasa da, Paket’in aslında en önemli maddelerini oluşturmaktadırlar. Umalım ve dileyelim ki, bu düzenlemeler üzerinde  iyi çalışılsın; katılımcılık ilkesi gözetilsin ve kısa sürede işlevsiz hale düşecek yetersiz tasarılar yasalaşmasın.

Yine 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda yapılacak iyileştirmelerle, örgütlenme özgürlüğünün biraz daha güvenceye kavuşturulması beklenmektedir. 

Elbette herkes, her kesim, kendi öncelikli sorunlarından ve beklentilerinden hareketle Paket’i değerlendirecektir. Ancak doğru ve hakkaniyete uygun olan, sanırım paketi yerin dibine geçirmek veya göklere çıkarmak değil; tam tersine, paketin getireceği doğru ve iyi şeyleri takdir edip hakkını teslim etmek ve eksik bıraktığını düşündüğümüz şeyleri de söyleyerek, yapıcı eleştiri ve katkılarda bulunarak eksikliklerini gidermek ve gerçekleşme süreci boyunca Paket’i zenginleştirmek ve sağlamlaştırmaktır. 

yensaroglu@yahoo.com

Açık Görüş, Star, 5 Ekim 2013

Kaynak: Demokratikleşme veya insan hakları paketi – Açık Görüş – Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/demokratiklesme-veya-insan-haklari-paketi/haber-795346#ixzz2h1SoXwmj

Paketin çözüme katkısı

AKP ile BDP/PKK arasında bölgede büyük bir siyasi mücadele yaşanıyor. Siyasi rekabet içinde olanlar karşı tarafın yaptıklarını küçültüp eksikliklerini büyütebilir ve bunun üzerinden sert bir siyasi dil tutturabilirler.

 

Kamuoyunun uzun süredir merakla beklediği “demokratikleşme paketi” açıklandı. Başbakan Erdoğan, bir kısmı yasal ve bir kısmı da idari düzenleme gerektiren 20 maddelik bir paketi toplumun dikkatine sundu. Paket üzerinde olumlu, olumsuz veya çekimser görüşler serdediliyor, canlı bir tartışma yürütülüyor. Paketin iki hatta ilerlediği söylenebilir: Bir tarafta siyasi yaşamı demokratikleştirecek hükümler var. Seçim sistemine ilişkin alternatifler getirilmesini ve Siyasi Partiler Kanunu’nda partileri teşkilatlanma, üye alımı, propaganda ve mali açılardan güçlendirecek önerileri bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Diğer tarafta ise farklı toplumsal kimliklerin taleplerini karşılamaya yönelik düzenlemeler bulunuyor. Bu çerçevede, ayrımcılıkla mücadele için yasal ve kurumsal yapılanmaya gidilmesi, kamuda başörtüsünü yasağına son verilmesi, ilköğretimde andımızın kaldırılması, özel okullarda anadilde eğitimin önünün açılması, Mor Gabriel Manastırı’nın arazilerinin iadesi, Romanların sorunlarını araştırmak üzere bir enstitünün kurulacak olması ve benzeri düzenlemeler dikkat çekiyor. Türkiye’de demokratikleşme çoğunlukla Kürt meselesiyle bağlantılı ele alınıyor. Nitekim “demokratikleşme paketi”ne de yürümekte olan çözüm sürecinin ikinci aşamasının bir parçası ve gereği olarak bakılıyordu. Paketin hazırlanmasında sürecin etkili olduğuna ve demokratikleşme ile Kürt meselesinin çözümü arasında doğrudan bir ilişki bulunduğuna şüphe yok; ama Türkiye’de devletle sorunu olan tek kesim de Kürtler değil. Bugüne kadar birçok kimliğin devletin gayri-hukuki ve gayri-ahlaki zorba uygulamalarına maruz kaldığı ve haklarından mahrum edildiği izahtan vareste olsa gerek. Bu nedenle pakette sadece Kürt meselesiyle ilintili hususlara değil toplumdaki diğer fay hatlarının kırılmasını önlemeye yönelik düzenlemelere de yer verildiği görülüyor. Bu tavır, hem ahlaken hem de siyaseten doğru. Ahlaken doğru; zira siyasetin her kesimin taleplerini görme ve onları meşruluk dairesi içinde karşılama gibi bir yükümlüğü vardır. Siyaseten de doğru; zira paketin farklı grupların yaşadıkları mağduriyetleri giderme amaçlı olması bir yandan değişik kesimlerden destek alınmasını, diğer yandan da tepkilerin aşağıya çekilmesini sağlar.

Kürt siyasetinin beklentileri 

Demokratikleşme paketi -diğer alanları olduğu gibi- Kürt meselesini de etkileyecek. Çünkü içerikte Kürt meselesini doğrudan ve dolaylı ilgilendiren hükümler söz konusu. Kürt siyasi aktörlerinin genelde sürece, özelde pakete ilişkin olarak kristalize olmuş üç talebi vardı: Seçim barajı, anadilde eğitim ve TCK ile TMK’da değişiklik yapılması. Yerel yönetimlere ilişkin de birtakım talepler söz konusuydu ama bunlar, diğer üç talebe oranla aciliyet içermiyordu.Pakette Kürt siyasetinin önem atfettiği iki noktada düzenlemeler yapılmış: İlki seçim barajı ile ilgili. Her ne kadar üç alternatiften söz edilse de, kanımca Türkiye 2015 genel seçimlerine mevcut sistemle gitmeyecek ve Türkiye’nin parlamentosu yeni bir seçim sistemiyle şekillenecek. İster yüzde 5 + daraltılmış bölge sistemi olsun, ister dar bölge seçim sistemiyle olsun yapılacak bir seçimde BDP’nin şu anda sahip olduğundan daha fazla milletvekili çıkarma ihtimali bulunuyor. Ayrıca SPK’da yapılan değişiklikler de BDP’ye güç kazandıran bir nitelik taşıyor. İkincisi ise anadilde eğitim talebiyle ilişkili. Paket, özel okullarda anadilde eğitim yapılmasına imkan sağlayacak yasal değişikliklerin yapılacağı belirtiliyor. BDP anadilde eğitim hakkının tanınıp güvence altına alınmasını ve kamu okullarında bu eğitimin verilmesini talep ediyor. Atılan bu adımı, bu hedefe giden bir ön aşama olarak değerlendirmek mümkün. Türkiye özellikle son on yıldır dil yasaklarını yavaş yavaş ortadan kaldırıyor. Böylece hem mevzuatını daha da özgürleştiriyor, hem de toplumu daha radikal adımlara hazırlıyor. Özel okullarda anadilde eğitime geçilmesi, psikolojik bariyerlerin yıkılmasını sağlayacak ve bir sonraki safhada kamu okullarında anadilde eğitim verilmesine zemin teşkil edecek. 

Önemli eksiklik: TCK ve TMK

Süreç açısından paketin en önemli eksiği Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) beklenen değişikliklerin yapılmaması. Halihazırdaki terör tanımı, demokratik faaliyetleri bile terör kapsamına sokacak ve kişilerin terörizmle ithamına sebebiyet verecek kadar geniş. Dolayısıyla bu tanımın değişmesi son derece mühim. İki açıdan: Terörün sadece şiddet eylemleriyle ilişki bir şekilde tanımlanması, hem Türkiye’nin demokratik standartlarını yükseltip özgürlük alanını genişletme, hem de çözüm sürecinin ivme kazanmasını sağlayacak potansiyele sahip. Çünkü bu tür bir değişiklikle, KCK Operasyonlarından tutuklu bulunan çok sayıda kişi özgürlüğüne kavuşabilir, süreçteki sıkışıklık giderilebilirdi. Ancak hükümet bu değişikliği yapmadı. Sanırım bunun altında yatan neden, hükümetin PKK’nin çekilme hızından/oranından ve almış olduğu çekilmenin durdurulması kararından duyduğu rahatsızlık yatıyor. Muhtemelen PKK -Öcalan’ın isteği doğrultusunda- çekilmeyi tamamlamış olsaydı, bugün KCK tutuklularıyla ilgili olarak acilen çözümlenmesi gereken bu mesele de paketteki yerini almış olurdu. Ancak bu gerçekleşmediği için olsa gerek hükümet bu adımı bir sonraki aşamaya erteledi. TCK ve TMK’da değişiklik olmaması, önümüzdeki günlerde de bir değişikliğin yapılmayacağı anlamına gelmez. Meclis’in açılış resepsiyonunda Erdoğan ile BDP’liler arasında yaşanan diyalog manidar. Kendisine “Hepimiz TMK mağduruyuz. İçerdeki siyasetçiler özgürleşmeden barış imkanı olmayacak” diye TMK’dan kaynaklı şikayetlerini ileten BDP Milletvekili Sırrı Sakık’a Başbakan Erdoğan’ın verdiği “Önümüzdeki günlerde hep beraber inşallah” şeklindeki cevap, bu konuda kapıların kapatılmadığını gösteriyor.  

BDP ve PKK’nin tepkisi

Kürt siyaseti, paketin Başbakan tarafından duyurulmasından hemen sonra yaptıkları açıklamalarda genelde pakete dair olumsuz fikir beyan ettiler. BDP Eşgenel Başkanı Gültan Kışanak, “Başbakan’ın bir çözüm değil, seçim paketi açıkladığını ve hükümetin gayesinin kendi iktidarına süreklilik kazandırmak olduğunu” söyledi. KCK ise “hükümetin çözüme ciddiyetle yaklaşmadığını, bir oyalama taktiği uyguladığını, çözüm sürecini AKP bir daha seçim kazansın diye başlatmadıklarını, AKP’nin bu tavrıyla süreci fiilen bitirdiğini” belirtti.Pakete gösterilen bu sert tepkinin bir nedeni, siyasi rekabet. AKP ile BDP/PKK arasında bölgede büyük bir siyasi mücadele yaşanıyor. Bu nedenle siyasi rakiplerin birbirlerinin yapıp etmelerini mutlaka onamaları veya büyük değer atfedip takdir etmeleri beklenemez. Art arda önemli seçimlerin yapılacağı bir dönme giriliyor; taraflar tabanlarını diri tutmak istiyorlar. Dolayısıyla siyasi rekabet içinde olanlar karşı tarafın yaptıklarını küçültüp eksikliklerini büyütebilir ve bunun üzerinden sert bir siyasi dil tutturabilirler. Ancak bütün bir süreci ve sürecin akıbetini bu tepkiler üzerinden okumak da doğru olmaz. Kürt siyasetinin pakette doğrudan karşı çıkabileceği bir tek madde bulunmuyor. Özel okullarda da olsa anadilde eğitim bir tabuyu kırıyor. Seçim sisteminde yapılacak değişiklik, temsilde adalet için önemli bir kapı aralıyor. Köy isimlerinin iadesi ve andımızın kaldırılması, sembolik ama çok önemli bir anlam ihtiva ediyor. Başörtüsü yasağına son verilmesi, büyük bir kısmı başörtülü olan BDP tabanı için de bir özgürlük genişlemesine sebebiyet veriyor. Kürt siyasetinin tüm bu olumlu gelişmeleri elinin tersiyle itmesi düşünülemez. Zira pakette yer alan bazı maddelerle ilgili BDP, geçmişte TBMM Başkanlığı’na yasa teklifleri sunmuştu. Hiç şüphesiz Kürt siyasetinin pakette eksik bulduğu birçok konu olacaktır, bu da son derece normaldir. Ancak bu, pakette yer alan ve geçmişte BDP’nin de takipçisi olduğu artıları görmemeyi haklı kılmaz. 

Pozitif gündem

Nitekim ilk anın sıcaklığı geçtikten sonra BDP, pakete daha serinkanlı bir yaklaşım göstermeye başladı. Kışanak, andımızın ve başörtüsü yasağının kaldırılmasının önemini teslim etti ve bunları desteklediklerini açıkladı. BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken “Toptan reddeden veya toptan kabul eden bir yaklaşım yanlış. İzleyeceğimiz siyasi tutum da bu çerçevede olacak” dedi. Bu itibarla BDP’nin bundan sonraki dönemde, paketteki olumlulukları sahiplenen, eksiklikleri vurgulayan ve Meclis içinde/dışında yapacağı faaliyetlerle içeriğinin geliştirilmesine hizmet eden bir yol haritası izlemesi beklenebilir. Açıklanan paketin en önemli sonucu, Türkiye’de demokratikleşme konusunda tekrardan pozitif bir gündem oluşturmasıdır. Hatırı sayılır bir vakittir gündemi işgal eden ve bazı mahfillerde epey prim yapan “totaliterleşme”, “otoriterleşme” iddiaları etkisini yitirdi ve Türkiye’nin demokratikleşme yolunda sistemi reforme etme çabalarına devam edeceğini gösterdi. Elbette eksiklikler var; Alevilerin taleplerini karşılayan, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına imkan tanıyan düzenlemelerin olmaması altı çizilmesi ve kısa zamanda telafi edilmesi gereken eksiklikler. Çözüm sürecine dönük adımlar da yeterli değil. Ama buna rağmen Türkiye, demokratikleşmede artık dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Her geçen gün siyasetin zeminin daha fazla güçlendiren bu yol, şiddete açılan kapıları da bir bir kapatıyor. 

vahapcoskun@gmail.com

Açık Görüş, Star, 5 Ekim 2013

Kaynak: Paketin çözüme katkısı – Açık Görüş – Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/paketin-cozume-katkisi/haber-795348#ixzz2h1SHCxhV

Bunlar da olmaması gerekenler

Bu hafta “paket haftası” oldu doğal olarak…

Haftanın son yazısını da pakete ayırıp konuyu -şimdilik- kapatalım.

Bugün, pakette lüzumsuz -ve hatta tehlikeli- gördüğüm iki madde üzerinde duracağım.

Bir tanesi “Yaşam tarzına saygı” başlığı altında yer alıyor pakette. Açılımı işe şöyle: “Cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir kimsenin inanç, düşünce ve kanaatlerinden kaynaklanan yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale edenlere, bunları değiştirmeye zorlayanlara 1 yıldan 3 yıla kadar ceza verilir.”

Diğeri ise, malum, son yılların en moda kavramı olan nefret suçları ile ilgili. Eğer paketin bu maddesi yasalaşırsa, kişinin dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, dini, mezhebi nedeniyle suç işlenirse cezası ağırlaştırılacak.

Önce birinci maddeyi ele alalım:

Bir kimsenin yaşam tarzı tercihlerine cebir, şiddet veya tehdit kullanarak ve hukuka aykırı bir biçimde müdahale etmenin bundan önce cezası yok muydu ki, şimdi yeni bir madde koyuyoruz?

Örneğin, bundan önce bir genç kız mini etek giydi diye tehdide uğradığı zaman, şikayetçi olamıyor muydu? Tehdit edeni cezalandıracak bir madde yok muydu Türk Ceza Kanunu’nda?

Başı örtülü bir kadına başörtüsü yüzünden cebir ve şiddet uygulandığında ya da hakaret edildiğinde yasalar mağduru koruma konusunda çaresiz mi kalıyordu?

Ramazan’da oruç tutmadığı için dayak yiyen bir insanı koruyamıyor muydu yasalarımız?

Elbette ki hayır… Türk Ceza Kanunumuz’da temel hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin koca bir bölüm var ve yaşam tarzına müdahalenin her türünü kapsamına alıyor.

Hükümetin bu yasadaki amacının belli kesimlerde artık fobi boyutuna gelen “yaşam tarzına müdahale” korkularını yatıştırmak amacı taşıdığının farkındayım. Ama unutmayalım ki, bu maddeler varken yeni bir düzenlemeyle yeni suçlar ihdas etmek sadece yasaların sistematiğini bozmakla kalmaz, aynı zamanda yoruma açık bir alan yaratır ve çözdüğünden daha fazla sorunun kaynağı olabilir.
 
Modaya uymak
 
Her şeyde olduğu gibi hukukta da “modalar” oluyor ne yazık ki… Açıkça söylemek gerekirse, ben pakete giren nefret suçları kavramını hükümetin “modaya uyma” kaygısıyla -pek de inanmayarak- getirdiği bir madde olarak görüyorum.

Böylece, “Nefret suçları bir an önce yasalaşsın” diye sabırsızlanan entelektüellerimiz tatmin edilmiş olacak…

Oysa zaten dünyadaki bütün ceza yasalarında kişilere ya da gruplara hakaret etmeyi, ayrımcılık yapmayı, ırkı, rengi, cinsiyeti, dini yüzünden aşağılamayı, insanların dini duygularını rencide etmeyi yasaklayan maddeler var.

Peki ne oluyor bir de nefret yasası olursa? Mağdurun bireysel olarak değil, taşıdığı şu ya da bu kimlik yüzünden maddi ya da manevi saldırıya uğradığı tespit edilirse işin içine nefret suçu giriyor ve ceza ağırlaştırılıyor.

Daha önce de verdiğim bir örneği tekrarlayarak açıklamaya çalışayım:

Bir beyaz bir zenciye saldırdı diyelim; eğer bu saldırının kaynağında o zencinin şahsına duyduğu kızgınlık değil, genel olarak zencilere karşı duyduğu nefretin yattığı tespit edilirse, olay nefret suçuna dönüşüyor ve ceza ağırlaşıyor, hatta bazen ikiye katlanıyor.

Bu ne demektir? Sanık hapishanede geçirdiği sürenin yarısını eylemi yüzünden, yarısını da fikri ya da duygusu yüzünden geçirecek demektir.

İşte alın size dört dörtlük fikir suçu!

İşin en garibi, aydınlarımızın “eski tip” fikir suçları karşısında son derece duyarlı davranırken, bu“yeni tip” fikir suçlarından rahatsız olmaması, hatta bu tip “çağdaş” fikir suçlarının cezalandırılmasını desteklemeyi ilericiliğin bir gereği sayıp sempatiyle bakması…

Hükümet, zamane icadı olan bu yeni “fikir suçu” türünü getirmekle, “siyaseten doğruculuk”akımının başını çektiği yeni taassup dalgasıyla uzlaşmış oluyor ki, ben bunu yanlış buluyorum.

Bugün, 5 Ekim 2013

Sosyalistlerin günahı faşizmin boynuna

F. A. Hayek’in fikirleriyle tanışana, bilhassa Kölelik Yolu’nu okuyana kadar faşizm ile sosyalizmin birbirinin kanlı bıçaklı zıddı olduğunu zannederdim. Ankara Siyasal Bilgiler’de egitim gördüğüm için belki başka türlü de olamazdı. Fakülte’de iki temel fikir tüm ögrencilere aşılanırdı. İlki yukarda söylediğimdi. İkincisi, sosyalizm ile bilimin aynı şey olduğu. Bu anlayış mecburî tarihî istikamet fikriyle birleşince öğrencilerin kafasında şöyle bir tablo oluşurdu: Sosyalizm bilimdir; bilim asla yanılmaz; o hâlde sosyalizm doğrudur; dünya kaçınılmaz olarak sosyalizme gitmektedir, hiç kimse, hiçbir şey bunu engelleyemez. Türkiye de bir gün mutlaka sosyalist olacaktır.

Sosyalist ülkelerin çökmesi ve sosyalist teorinin hâlâ içinden çıkamadığı bir bunalıma girmesi bu fikirler etrafındaki hayalleri boşa çıkardı. Gel gör ki sosyalist rejimlerin açlık, zulüm, tahakküm, eşitsizlik, cinayet ve katiamda dünya rekorlarına sahip olmasına rağmen, sosyalist fikir itibarından hiçbir şey kaybetmedi. Faşizm ise tam tersi bir akıbete duçar oldu. İtibarı sıfırlandı. Bugün faşizm lanetli bir kelimedir, etikettir. Hiç kimse, hatta faşistler bile, faşist olarak adlandırılmayı sevmez ve etiketi kullanarak faşizm savunusu yapmaz.

Faşizm deyince kastedilen İtalyan faşizmi ve Alman nasyonal sosyalizmidir. Aslında bunların her ikisi de sosyalizmden esinlenen fikir ve eylem öncüleri tarafından geliştirilmiş ve kurulmuştur. Alman Nazizmi sosyalisttir, ama kimse bunu hatırlamak istemez. Mussolini de bir eski sosyalisttir ve hiçbir zaman sosyalist fikirleri tamamen terk ettiğini açıklamamıştır. Esasen, doğru yaklaşım liberal demokrasilerle totaliter sistemleri karşıt kutuplara koymak ve totaliter sistemlerin faşizm, nosyonal sosyalizm ve sosyalizmi kapsadığını vurgulamaktadır. Bazıları bu sonuncusuna komünizm demenin daha doğru olduğunu söyler. Bu bugünkü Avrupa’da sosyalizm büyük ölçüde sosyal demokrasi anlamına gelecek şekilde kullanıldığı için bir ölçüde doğru ama Sovyetler Birliği başta olmak üzere 40 kadar tarihî sosyalist sistem tecrübesi göz önünde tutulduğunda yanlış. Sovyetlerin resmî adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ydi, rejimin resmî partisinin adı ise Sovyetler Birliği Komünist Partisi. Rus sosyalistler sosyalizmi kurduklarına ve komünizmi kurma yolunda hızla ilerlediklerine inandılar. Kısaca, Sovyet pratiği sosyalistti.

Türkiye’de faşistler var ama faşistim diyen yok. Nasyonal sosyalistler de var, onlar kendilerine daha çok ‘ulusalcı’ diyorlar. Ve elbette sosyalistler – komünistler de var ve etiketlerini gururla kullanıyorlar. Başka birçok yerde olduğu gibi Türkiye’de de faşistlerin bile sahip çıkmadığı faşizmin itibarı sıfır, ama kardeşi sosyalizmin itibarı yüksek. Bu yüzden sosyalizm hep olumlu bağlamlarda kullanılırken ülkedeki her türlü kötücül, ayrımcı, baskıcı, anti- demokrat tavır faşizme bağlanıyor ve onlar üzerinden faşizm lanetleniyor. Tarihi parlak demokratik örneklerle, insan haklarına sonsuz saygıyla doluymuş gibi sosyalizm eleştiriden uzak tutuluyor. Bu kadarla kalsa yine iyi. Sosyalistlerin demokrasi dışı icraatlarının, eylemlerinin sorumluluğu dahi müphem bir faşizme yıkılıyor ve failleri sosyalist bile olsa faşistlikle itham ediliyor. Bunun son örneğini ODTÜ’de başörtülü kız öğrencilere yönelik taciz olayı değerlendirilirken gördük. Olayın failleri TKP’nin uzantısı olan öğrenci kollektiflerinden. Yüzlerine karşı ‘faşist’ dense muhtemelen şiddetli tepki gösterirler. Eminim sosyalist – komünist etiketini sahipleniyorlardır. Marx’ın Komünist Manifesto’suna kesin iman ediyorlardır. Öyleyse medyada bu kimseler eleştirilirken neden sosyalizmden değil faşizmden dem vuruluyor?

Bunu yapanlar benim gibi faşizmin ve sosyalizmin ortak köklerden beslenip benzer amaçlara yöneldiğini kabul ve ifade ediyor olsa fazla problem yok. Ama durum öyle değil. Onlar totaliterizmin sosyalist türünü kendi başına eleştirmediği, sosyalistlerin günahlarını dahi faşizme ve faşistlere aflettiği için, faşizmi yererken, aynı zamanda, farkında olmadan da olsa, sosyalizmi övüyor, yüceltiyor. Yani sosyalistler kötülüğü yapıyor, faşizm ve faşistler eleştiri oklarına hedef oluyor. Ne tuhaf bir dünya! Sosyalistlerin günahı bile faşizmin boynuna!

Yeni Şafak, 5 Ekim 2013

Demokratikleşeceğiz Ama Nasıl Bir Demokrasi?

            Son ayların sihirli kavramı: “demokrasi”. Öyle ki demokrasi kelimesi geçmeyen bir an bile olmadı. Demokratikleşmeye o kadar bel bağlanıyor ki her şey ona, demokratikleşmeye bağlı gibi görünüyor… Özellikle doğrudan demokrasinin faziletleri ön plana çıkarılarak, temsilî demokrasinin zaafları sayılıp dökülüyor. Şüphesiz demokratik bir yönetim ve karar alma mekanizması çok önemli. Bununla beraber demokrasimiz “liberal” demokrasi mertebesine sahip değilse dikkatli olmalıyız.

 Demokrasi teori ve uygulamasında iki ana akımdan söz edebiliriz. Birincisi, Türkiye’de daha çok kabul gören Kıta Avrupası demokrasi anlayışı buna; pozitif veya müdahaleci demokrasi diyebiliriz. İkincisi ise, Anglosakson geleneğinin benimsediği liberal demokrasi veya sınırlı demokrasi olarak adlandırabiliriz.  

            Demokrasinin teorisi, farklı boyutları olan bir kavramlar demeti olarak kabul edilebilir. Her ideolojinin zihninde demokrasi ayrı ayrı kodlamalarla yer alıyor. Klasik demokrasi tanımının en yaygını Abraham Lincoln’un tanımıdır: “halkın halk tarafından halk için yönetimi”  (Holden, 2007:6). Holden, söz konusu demokrasi anlayışının beraberinde bir dizi sorunu, karşıtlığı taşıdığını ifade etmektedir. Gerçekten de; “halk”, halkın yönetimi” “halk için” kavramları esnek, içi farklı tarihsel dönemlerde, farklı siyasal ideolojiler tarafından ayrı ayrı doldurulmuştur. Demokrasi, doğrudan ve dolaylı olarak iki biçimde hayata geçirilebilir. Müdahaleci demokrasi modelinde, doğrundan demokrasi yönteminin en makbul demokrasi biçimi olduğu kabul edilir. Yönetim ile sivil ve özel alan birbirine karışmıştır. Çıkar grupları, örgütlü, sürekli ve şiddete değin varan yöntemlerle karar ve tercihleri kendi lehlerine döndürmek arayışındadırlar. Örneğin Fransa’da çiftçiler, kendi lehlerine, çoğunluğun aleyhine olacak birçok karar alınmasını sağlamaktadırlar. “Hayek, demokrasiler için asıl tehlikenin bireylerin bencilliği değil grupların bencilliği olduğunu ve grup bencilliğinin yol açtığı kural tanımaz yıkıcı rekabetin demokrasiyi yozlaştırdığını söyler” (Yayla, 2012:214). Hayek’in isabetle işaret ettiği gibi, ne kadar demokrat olduğumuz değil, demokrasinin muhtevası çok daha önemlidir. Bu anlamda Avrupa’da doğan sosyalist demokrasi tecrübesinin hak ve özgürlüklerin çiğnendiği kara günlere yol açtığı hepimizin malumudur.

            Klasik Kıta Avrupa demokrasi geleneği çok önemli sakıncaları bünyesinde barındırır. Liberal demokrasi anlayışının tersine pozitif demokrasisi, yönetim erkinin alanını sürekli genişleten,  yedine dağıtan, pozitif özgürlük veya pozitif haklar temelinde kurumsallaşmıştır. Yönetime katılımın sağlanması (doğrudan demokratik kanallar yolu ile ) her zaman her durumda arzu edilir bir durum değildir. Doğrudan her konunun siyasal katılım yolu ile çözüme bağlanması teknik olarak mümkün değildir. Sürece katılamayanlar katılanlar tarafından baştan dışlanmış olur. Bu tarz bir yönetim ile çıkar grupları, meslek örgütleri ellerindeki araçları (iletişim, medya vb.) etkin kullanma ayrıcalığıyla çoğunluğun aleyhine karar almaları muhtemeldir. Örneğin güncel bir konu olan memurların kıyafetinin belirlenmesi üzerine getirilecek kısıtların neler olacağının bir katılımcı demokrasi konusu yapılması başlı başına yanlıştır. Bu yolla temel bir hak katılanların (demokratik sürece) lehine olacak şekilde kısıtlar konur. Oysa demokrasi burada geçerli bir yöntem değildir.

            Liberal demokrasiyi anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Liberal öğretinin temelinde yönetimin, bir sözleşme ile teşekkülü ve bireylerin temel haklarını koruma görevi söz konusudur. Liberal doktrinde demokrasi araçsal bir özellik taşır. Liberal demokraside, özgürlüklerin korunması, özel alana müdahil olunmaması vurgusu dikkat çeker. Temsili demokrasi siyasal karar almada yeterli bir usul olarak kabul edilir. Devlet, etnik, dinî, meslekî ve diğer gruplar karşısında tarafsız şekilde konumlanmıştır. Yönetim (devlet) sınırlıdır, sınırları oluşturan anayasalar, haklar listesi, hukuk gibi araçlar yönetim erkini kısıtlar. Yönetimin sınırlarla çevrilmesi, hem yönetimin alanını daraltır hem de siyaset kurumunun karar verme eylemlerini gereksiz kılar. Liberal demokrasi; sınırlı bir alanda cereyan eder. Zira devlet temel haklar konusunda negatif, dağıtıcı olmayan, hukukî çerçeve ile sınırlıdır. Demokrasimizin yönü liberal demokrasi olmak durumundadır. Demokrasi ancak liberal etiketini taşıyorsa gerçek anlamda değerli olur,  yoksa kerameti kendinden menkul bir demokrasi anlayışı başımıza yeni dertler açar.

 Yayla, A. (2012) Siyaset Teorisine Giriş, İstanbul: Kesit Yayınları.

 Barry, H. (2007) Liberal Demokrasiyi Anlamak, Ankara: Liberte Yayınları.

maliilkaya@hotmail.com

Demokratikleşeceğiz Ama Nasıl Bir Demokrasi?

            Son ayların sihirli kavramı: “demokrasi”. Öyle ki demokrasi kelimesi geçmeyen bir an bile olmadı. Demokratikleşmeye o kadar bel bağlanıyor ki her şey ona, demokratikleşmeye bağlı gibi görünüyor… Özellikle doğrudan demokrasinin faziletleri ön plana çıkarılarak, temsilî demokrasinin zaafları sayılıp dökülüyor. Şüphesiz demokratik bir yönetim ve karar alma mekanizması çok önemli. Bununla beraber demokrasimiz “liberal” demokrasi mertebesine sahip değilse dikkatli olmalıyız.

 Demokrasi teori ve uygulamasında iki ana akımdan söz edebiliriz. Birincisi, Türkiye’de daha çok kabul gören Kıta Avrupası demokrasi anlayışı buna; pozitif veya müdahaleci demokrasi diyebiliriz. İkincisi ise, Anglosakson geleneğinin benimsediği liberal demokrasi veya sınırlı demokrasi olarak adlandırabiliriz.  

            Demokrasinin teorisi, farklı boyutları olan bir kavramlar demeti olarak kabul edilebilir. Her ideolojinin zihninde demokrasi ayrı ayrı kodlamalarla yer alıyor. Klasik demokrasi tanımının en yaygını Abraham Lincoln’un tanımıdır: “halkın halk tarafından halk için yönetimi”  (Holden, 2007:6). Holden, söz konusu demokrasi anlayışının beraberinde bir dizi sorunu, karşıtlığı taşıdığını ifade etmektedir. Gerçekten de; “halk”, halkın yönetimi” “halk için” kavramları esnek, içi farklı tarihsel dönemlerde, farklı siyasal ideolojiler tarafından ayrı ayrı doldurulmuştur. Demokrasi, doğrudan ve dolaylı olarak iki biçimde hayata geçirilebilir. Müdahaleci demokrasi modelinde, doğrundan demokrasi yönteminin en makbul demokrasi biçimi olduğu kabul edilir. Yönetim ile sivil ve özel alan birbirine karışmıştır. Çıkar grupları, örgütlü, sürekli ve şiddete değin varan yöntemlerle karar ve tercihleri kendi lehlerine döndürmek arayışındadırlar. Örneğin Fransa’da çiftçiler, kendi lehlerine, çoğunluğun aleyhine olacak birçok karar alınmasını sağlamaktadırlar. “Hayek, demokrasiler için asıl tehlikenin bireylerin bencilliği değil grupların bencilliği olduğunu ve grup bencilliğinin yol açtığı kural tanımaz yıkıcı rekabetin demokrasiyi yozlaştırdığını söyler” (Yayla, 2012:214). Hayek’in isabetle işaret ettiği gibi, ne kadar demokrat olduğumuz değil, demokrasinin muhtevası çok daha önemlidir. Bu anlamda Avrupa’da doğan sosyalist demokrasi tecrübesinin hak ve özgürlüklerin çiğnendiği kara günlere yol açtığı hepimizin malumudur.

            Klasik Kıta Avrupa demokrasi geleneği çok önemli sakıncaları bünyesinde barındırır. Liberal demokrasi anlayışının tersine pozitif demokrasisi, yönetim erkinin alanını sürekli genişleten,  yedine dağıtan, pozitif özgürlük veya pozitif haklar temelinde kurumsallaşmıştır. Yönetime katılımın sağlanması (doğrudan demokratik kanallar yolu ile ) her zaman her durumda arzu edilir bir durum değildir. Doğrudan her konunun siyasal katılım yolu ile çözüme bağlanması teknik olarak mümkün değildir. Sürece katılamayanlar katılanlar tarafından baştan dışlanmış olur. Bu tarz bir yönetim ile çıkar grupları, meslek örgütleri ellerindeki araçları (iletişim, medya vb.) etkin kullanma ayrıcalığıyla çoğunluğun aleyhine karar almaları muhtemeldir. Örneğin güncel bir konu olan memurların kıyafetinin belirlenmesi üzerine getirilecek kısıtların neler olacağının bir katılımcı demokrasi konusu yapılması başlı başına yanlıştır. Bu yolla temel bir hak katılanların (demokratik sürece) lehine olacak şekilde kısıtlar konur. Oysa demokrasi burada geçerli bir yöntem değildir.

            Liberal demokrasiyi anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Liberal öğretinin temelinde yönetimin, bir sözleşme ile teşekkülü ve bireylerin temel haklarını koruma görevi söz konusudur. Liberal doktrinde demokrasi araçsal bir özellik taşır. Liberal demokraside, özgürlüklerin korunması, özel alana müdahil olunmaması vurgusu dikkat çeker. Temsili demokrasi siyasal karar almada yeterli bir usul olarak kabul edilir. Devlet, etnik, dinî, meslekî ve diğer gruplar karşısında tarafsız şekilde konumlanmıştır. Yönetim (devlet) sınırlıdır, sınırları oluşturan anayasalar, haklar listesi, hukuk gibi araçlar yönetim erkini kısıtlar. Yönetimin sınırlarla çevrilmesi, hem yönetimin alanını daraltır hem de siyaset kurumunun karar verme eylemlerini gereksiz kılar. Liberal demokrasi; sınırlı bir alanda cereyan eder. Zira devlet temel haklar konusunda negatif, dağıtıcı olmayan, hukukî çerçeve ile sınırlıdır. Demokrasimizin yönü liberal demokrasi olmak durumundadır. Demokrasi ancak liberal etiketini taşıyorsa gerçek anlamda değerli olur,  yoksa kerameti kendinden menkul bir demokrasi anlayışı başımıza yeni dertler açar.

 Yayla, A. (2012) Siyaset Teorisine Giriş, İstanbul: Kesit Yayınları.

 Barry, H. (2007) Liberal Demokrasiyi Anlamak, Ankara: Liberte Yayınları.

maliilkaya@hotmail.com