Ana Sayfa Blog Sayfa 278

Gürbüz Özaltınlı – Sorumluluk duygusu ve sağduyunun uğramadığı bir dünya

Keder, korku, ya da nefret gibi duygular yaratan travmatik felaketler, bazılarının zannettiğinin tersine, üzerine kolaylıkla kitlesel yönlendirme oyunları kurulabilecek; dilenildiği yönde araçsallaştırılabilecek oyuncak hamuru gibi olaylar değildir. İnsanlarda, aşırı duygular ile bilinmezliğin yol açtığı zihinsel matlaşma birleştiğinde gerçeklik algısı bulanabilir; bu doğru. Fakat bütün bu kafa karışıklığı, bu duygusal patlama halinin derinlerinde bir yerde, o “sağduyu” dediğimiz sezgi bilgisi varlığını korur.  Bir toplumun ana gövdesini oluşturan büyük kalabalıkları; günlük gailelerinin peşinde koşan o sıradan insanları hayatta tutan; fazla işlenmemiş, süslü cümlelere, parlak sloganlara dönüşmemiş sisli puslu bir hissediştir bu.

Marjinalliğe giden yol, bu hissedişi fark etmemekten ya da önemsememekten ve hatta küçümsemeyi yüceltmekten; ama her halükarda onunla teması kaybetmekten geçer.

Ankara felaketinden sonra bir kere daha bunları düşündüm. Bir süredir dipten seyreden, çeşitli tezahürleriyle topluma göz kırpan patolojik bir siyasi kültürün belirgin özellikleriyle apaçık ortaya serilmesine yol açtı bu büyük felaket. Kendisini “devrimci” olarak tanımlayan “sol” tarihten tanıdığımız bir siyasal davranış geleneği bu.  Sorumluluk duygusundan yoksun ve sağduyuya yabancı.

 Tekrar altını çizeyim:  bir “siyasal davranış” ile ilgili bu tartışma. Yani, derli toplu, köşeleri ve derinliği belirgin sistematik bir ideoloji ya da bir siyasal program üzerine değil. Çünkü artık Türkiye’de böyle bir ideolojisi ya da üzerinde düşünülmüş bir siyasi programı olan bir “sol” dan söz etmek mümkün değil. 12 Eylül’den sonra, ama özellikle 90’lardan bu yana kendisini sosyalist/sol olarak niteleyen çevrelerin ezici çoğunluğu, hayatlarını bir ideolojiyi sistematik olarak yeniden üretme, programatik tartışmalar yürütme, siyasal alanın etkin bir öznesi olmaya çalışma düzleminde yaşamadılar. 70’lerden farklı olarak, “Sosyalist/solcu” kavramı bir düşünsel/siyasal pratiği değil, kişisel tarihlerde edinilmiş bir kimlik duygusunu ifade eder oldu. Artık ne “proletarya diktatörlüğü” kavramına yüz veren vardı, ne de Çayanist “suni denge” öğretileriyle,  “kırlardan mı başlayalım, şehirlerden mi” tartışmalarıyla ya da “barışçı geçiş” teorileriyle ilgilenen kalmıştı… Marjinalden de daha marjinal bir kesim dışında insanlar günlük hayatlarına dönmüşlerdi. Çoğunlukta,   “yanlış yaptık” duygusu değil; “artık geçerli olmama” inancı hakimdi. Hayatın akışı eski yoğun pratik politik varoluşa izin vermeyen yönde gitmişse, size kalan “saygın bir kimlik” duygusundan başka bir şey olmuyordu. Yıllar, bu kimlik duygusunu besleyen “anma ritüelleri”, “nostaljik methiyeler”, “dayanışma ilişkileri” içinde geçti gitti. Buna, üzerinde yeniden sistematik olarak düşünmeye ihtiyaç duyulmamış “genel sol” pozisyondan kişisel politik tutum almalar eşlik etti. Özal hiç sevilmedi, özelleştirmelere alerji duyuldu, 28 Şubat ya görülmedi ya da iç rahatlattı vs…

 Artık eski kavramlarla konuşmuyor olmak, birçok insan için “kendini yenilemişlik ” duygusu yaratmaya yetti. Tabi bu “yenilenmenin” duygusal sınırları vardı. Eski kavramlar üzerinden hararetli konuşmalar yapılmıyordu ama, ucu Marksizm-Leninizme dokunan, sosyalizmin temel kabullerini tartışan bir sorgulama derhal o “kimlik duygusunu” tetikliyor, “döneklik” istihzaları tedavüle giriveriyordu. Sonuçta, bir düşüncenin yol açtığı temel refleksleri değiştirebilecek; siyasal davranış alışkanlıklarını sarsacak; yeni ve köklü bir farkındalık yaratacak derin ve kopartıcı bir düşünsel dinamizm vücut bulmadı. Kısacası; mahallenin maddi varlığı gevşedi fakat düşünsel-duygusal varlığı dağılmadı. Yeni koşullarda, uygun vasatta, zamana uygun sloganlarla fakat aynı davranış ve düşünce alışkanlıklarıyla dirileceği günleri beklemeye başladı.

 Gezi olayları bu tasvir etmeye çalıştığım “uyuyan kimlik” için müthiş bir can suyu oldu. Kürt hareketinin kapılarını açması ve geliştirdiği söylem ise artık bu kimliğin nerede varlık bulacağını hepimize anlatıyordu…

 Bir yazı için uzun kaçacak bu kimlik analizini yapmam boşuna değil. Başlarken sözünü ettiğim sorumluluk duygusundan yoksunluk ve sağduyuya yabancılıkla doğrudan ilişkisi var.

 “Sorumluluk duygusu” dan kastettiğim nedir? Toplumun büyük çatışmalardan korunmasını öncelikli bir siyasi değer olarak görmektir. Çatışmacılık yerine, dozunda bir mücadele mantığını içselleştirmektir. Uzlaşma ve şiddetten kaçınmayı kültürel bir özellik olarak sindirmiş olmaktır. Parlamenter sistemi, seçilmişlerin meşruiyetini esas almak, iktidara karşı mücadele ederken sistemin temel niteliklerine sahip çıkmaktır. Siyasi reflekslerde kaos ve yıkımın karşısında uyum ve inşayı temel almaktır. Oysa kendisiyle ciddi bir yüzleşme yaşamamış sol/sosyalist gelenek için bunların hepsinin tam tersi geçerlidir. Çatışma ve uzlaşmazlık, değişimin yolunu açacaksa şiddetin meşruiyeti, parlamenter sistemin hafife alınması ve vazgeçilebilirliği, meşruiyetin seçimlerde değil ideolojide aranması… Bütün düşünsel refleksler bu yönde çalışmaya alışmıştır. Bunlar öyle derin izlerdir ki; tek tek hesaplaşmamışsanız, her şey yarım yamalak cümlelerle geçiştirilmiş, “haddini aşanlar” mahalleden kovulmuş; kimlik duygusunu korumaya almak ağır basmışsa; ilk fırsatta başka sözcüklerle, değişik mecralarda fakat aynı mantıkla sahneye çıkarlar.

 Nitekim tam da öyle oldu yine. Ankara’dan felaket haberi gelir gelmez sosyal medyada çatıştırıcı, hedef gösterici, kahrolsuncu çığlıklar baş gösterdi. Kürtler ayaklanarak Saray’a yürüyüp kelle alsalar; İktidara destek vermiş yüzde kırkla muhalifler kıran kırana birbirlerine girseler… Bu çığlıkların sahipleri “iyi olur” derler mi bilmiyorum. Fakat umurlarında olmadığı çok belli değil mi?

 İşte bu sorumsuzluk çizgisinin, toplumsal çatışmasızlığa hiç değer vermeyen, sakinleştirici tutumu aklından bile geçirmeyen ve sanki elinde bir kanıt varmış gibi siyasal amacı ya da nefreti uğruna olanca gücüyle ajitasyona yüklenen bu davranış mantığının ardında, aşılamamış, sorgulanmamış bir siyasi kültür yatıyor.

 Bu kültürün öteki özelliği ise sağduyuya yabancılık.

 Onu marjinalliğe mahkûm eden asıl yönü de bu zaten. Sol/sosyalist öğreti ve pratik hiçbir zaman toplumsal çoğunluğun, içinde yaşadığı zamana ve olaylara ilişkin algısını, bilincini, değerlendirme yeteneğini önemsemedi. Verili zamanda kitlelere gönderdiği mesaj kabul görmüyorsa, bu, muhatapların “ideolojik hegemonya altında olmalarıyla” ilgiliydi. Kilit kavram “yanlış bilinç”ti. Mücadele içinde kitleler deneyleriyle öğrenecekler, “yanlış bilinç” aşılacak, bu sözler muhatabını bulacaktı! Bu bakışta, kitlelerin sağduyusunun o anın gerçeklerini doğru kavradığına; söylediklerinizin değil, seslendiklerinizin, kendi sezgi bilgileriyle hakikate daha yakın durduklarına dair bir kendinden kuşku tutumunun izine rastlayamazsınız.

 O nedenle de aynı alışkanlıklarla, Ankara felaketini iktidarın tezgâhladığını sere serpe söyler ve toplumu inandıracağınızı zannedersiniz. Dahası buna kendiniz de inanırsınız. İktidarın muhalefeti yıldırmak, iktidarını korumak için Ankara’nın ortasında onlarca insanı vahşi bir katliamla öldürdüğüne ve bundan yarar umduğuna inanmıyorsa da bu toplumun yanlış bilincindendir.  

 Ankara felaketinden sonra kendini internete atıp çığlık çığlığa fail yaratan; tereddütsüz bir sesle eylemi iktidarın planladığını ilan eden ve en kışkırtıcı ajitasyon cümleleri kuranları kendi çevrenizde gözleyin. Kim bunlar?  Gözümde giderek kalitesiz ve tehlikeli bir siyasetçiye dönüşen Selahattin Demirtaş’ı değil ama saldırıdan içtenlikle canı yanan Kürtleri dışında tutuyorum ve iddia ediyorum: Türklerin ezici çoğunluğu sosyalist sol geleneğin içinden gelenlerden ya da o gelenekle temas kurmuş olan gençlerden değilse ben bir daha yazı yazmayacağım…

 Sağduyu çağrısı yapmak; “provokasyon” kavramını hatırlatmak ise, bizim gibi o tarihle hesaplaşmaya çalışmış olanlara düşüyor.

 Bu tesadüf mü?

Serbestiyet, 12.10.2015

Etyen Mahçupyan – AKP’nin aydınları

İktidar olmak sadece seçimde en yüksek oyu almak, tek başına hükümet kurmak, devlete hakim olmak, bürokrasinin kılcal damarlarına girmek değil… Eski ideolojinin anlamsızlaştırılması, bu arada dünyada sizin lehinize değişimlerin yaşanması da yetersiz. Geleceğin tasavvuruna dayanan rasyonel bir inşa edici güç olmanız lazım. Bunun iki ayağı var: Biri doğru kadrolarla doğru dönüştürücü mekanizmaların kurulması. Diğeri taşıyıcı ve sürükleyici bir yeni ideolojik söylemin üretilmesi ve tercihan bu söylemin yeni bir zihniyete gönderme yapması. Eğer ‘Yeni Türkiye’ diye bir şey gerçekten de olacaksa, önce sizin kendinizi yenilemeniz, kendi zihniyetinizle hesaplaşmanız ve buradan kendinizi aktörleştirecek bir siyasi tahayyül çıkarmanız lazım. Kısacası entelektüelliğin gücünü kavrayıp işlevselleştirmeniz, kendi içinizdeki entelektüel cevherin önünü açmanız, dışınızdaki zihni dünya ile etkileşim kurabilecek bir kalite düzlemi yakalamanız lazım…

Son dönemin medyaya da yansıyan karşılıklı kavga stratejisi AKP’nin bu imkanı neredeyse tamamen göz ardı etmesine neden oldu. Nasıl Kemalizm Cumhuriyet’in başından itibaren adım adım kalite düşmesi yaşadıysa, AKP de bu kısa varoluş süresinde kendi entelektüel kapasitesini daralttı. Bugün İslami kesimin gerçek anlamda düşünenleri, gerçekliğe çok yönlü bakabilen ve bunu derinlikli bir tespite dönüştürebilenleri AKP mekanizması içinde yer almıyorlar. Bu kişilerin parti tarafından görülüp içe taşınması lazım. Çünkü etik duruş söz konusu entelektüelliğin ayrılmaz bir parçası ve dolayısıyla onların başka bazıları gibi kendi çıkarları için ‘koltuk’ aramaları beklenemez. Gizli veya açık kariyerizm sevdasının parti içine nüfuz etme yarışına dönüştüğü bir ortamda, AKP’nin bu potansiyeli elinden kaçırması şaşırtıcı değil. AKP son yıllarda kendi entelektüel arka planını kullanmamakla kalmadı, aynı dönemde entelektüel kapasitesi olan birçok kişinin de ‘düz aydınlara’ dönüşmesine tanık olduk.

Bugün kendi coğrafyamıza bakan gözlemciler Batı ile Doğu arasında yeni bir ilişkinin kurulmasını ima eden bir büyük devinimin eşiğinde olduğumuzu görüyor. Küresel post modern dünya, ne soğuk savaşın yapay bölünmelerine ne de pozitivist modernlik anlayışının sahte çözümlerine cevaz vermiyor. Batının Doğu’ya hükmetme alışkanlığı giderek kaos ve totalitarizm üreten bir çaresizliğin itirafına dönüşüyor. Bu arada kültürler parçalanıyor, ufalıyor, yıkılıyor ve insanlığın bir parçası içimizden kopup gidiyor. 

Türkiye bunu engelleyecek güce sahip değil… Çünkü tarihten asıl dersi çıkaramadı. Asıl ders kendine mesafe almayı, nesnel bakmayı ve öz eleştirel olmayı ima ediyordu. Oysa Türkiye hala cemaatçi, savunmacı ve ezik… Türkiye entelektüelliği bilmedi, görünce anlamadı ve kendi özgünlüğünü literatilerin vasat dünyasına kurban etti. Böyle kalındığı sürece Türkiye de hep ‘vasat’ bir ülke olacak.

 AKP’nin ‘yenilenmesi’ içe işlemiş olan küçük aydın kariyerizminden kurtulmayı ve partinin kendisini entelektüel kapasiteye açmasını gerektiriyor. Çünkü bu topluma ve coğrafyaya özgüven aşılamak için önce sizin özgüvenli olmanız lazım ve bu da böbürlenmekle ya da gerçekle yüzleşmekten kaçmakla olmuyor.

Akşam, 11.10.2015

Ceren Kenar – Yabancı savaşçılar eve dönerken

Ankara katliamının şüphelisi olarak iki isim medyaya güvenlik birimleri tarafından verilmiş durumda, Yunus Emre Alagöz ve Ömer Deniz Dündar.

Faillerin IŞİD ile ilintili olduğu, Suriye’ye yabancı savaşçı olarak gidip döndükleri belirtiliyor.

Türkiye yeni bir terör dalgası ile karşı karşıya. PYD-IŞİD çatışması, Suriye’den Türkiye’ye sıçrarken, sivillerin hedef olduğu saldırılar ile Türkiye büyük bir bedel ödüyor. Yabancı savaşçılar eve dönüyor…

Yabancı savaşçı nedir? Türkiye’den kaç kişi, hangi motivasyonlarla Suriye’ye savaşmaya gitti? Türkiye nasıl bir sorunla karşı karşıya?. Bu soruna karşı nasıl politikalar geliştirilmeli?

Tüm bu soruları akademisyen Tuncay Kardaş’a sordum. Kardaş, Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü tarafından hazırlanan Türkiyeli Yabancı Savaşçılar araştırmasının başındaki isim.

-Yabancı savaşçı fenomeninin tarihî arka planı nedir?

Dünya örneğinde yabancı savaşçı olgusunu en az 1820’lere kadar geriye götürmek lazım. İngiliz şair Lord Byron Yunan Bağımsızlık savaşında çarpışıp orda ölen bir yabancı savaşçıdır mesela, yine Churchill’in yeğeni Esmond Romilly İspanyol iç savaşında savaşmıştır. Türkiyeli Yabancı Savaşçıları (TYS) ise 5 dönem içinde değerlendirmemiz lazım: 1. dönem 1970-1980: Türkiye’nin 68 kuşağı temsilcileri olarak bilinen çoğu Marksist, Leninist ve Maoist ideolojiye sahip Türkiyeli gençlerin Suriye’de el-Saika ve Lübnan Beka Vadisi’nde bulunan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nün yanında ilk yabancı savaşçı deneyimlerini İsrail’e karşı gerçekleşmiştir.

2. dönem 1980-1990: bu dönemde Afganistan savaşına katılan Türkiyeli yabancı savaşçılar söz konusudur. Eğitimlerini Pakistan ve Afganistan’da almışlar akabinde de cephede Ruslara karşı savaşmışlar. 3. dönem 1990-2000: Bosna ve Çeçenistan savaşları. Mesela Türkiye’den giden ilk kafilede yer alan ‘albay’ lakaplı Selami Yurdan, Bosna’da şehit düştüğü bilinen ilk Türkiyeli yabancı savaşçıdır. 4. dönem 2000-2010: ABD’nin Irak işgaline tepki olarak TYS’ların Irak ve Afganistan’da daha çok el-Kaide yanında savaş tecrübesi ön plandadır. 5. dönem 2010’dan – günümüze halen devam etmektedir, burada Suriye iç savaş cephesinde IŞİD ve el-Kaide yanında Esad ve destekçilerine karşı savaş tecrübesi yaşanmaktadır. Yine Türkiye’de 2011 sonrası Roboski olayları ve Kobani direnişi Türkiye’den giden Kürt yabancı savaşçıların da sayısı oldukça artmıştır.

-Türkiyeli kaç yabancı savaşçı var? Katılımlar en çok hangi illerden ve sosyo-ekonomik gruplardan gerçekleşiyor?

Kesin rakam vermek zor, YPG-J saflarında savaşan Türkiyeli Kürtler hariç, Nusra ve IŞİD vb için Suriye’ye giden toplam Türkiyeli yabancı savaşçı (TYS) sayısının 2700-3000 civarında olduğunu tahmin edebiliriz. Suriye tecrübesi öncesi dünyada toplam militan selefi sayısı 200-300 iken son 3 yılda bu rakam 10 kat artmıştır. İstihbarat raporlarına göre PKK dışından Türkiye’de YPG’ye katılan en az 4.500 kişi var ve bu kişilerden (Eylül 2014-Haziran 2015 arasında) 173 kişinin cenazesi geldi. Bağımsız bir gözlemci ise 283 cenaze geldi diyor. Hazirandan bu güne her hafta ortalama 10 kişi desek en az 160 daha cenaze demek bu.

Bunlar genel rakamlar, Türkiyeli yabancı savaşçılar (TYS) üzerine yaptığımız çalışma sonucunda (kamuya açık kaynaklardan) oluşturduğumuz data setine göre nüfusa oranla en çok katılan iller sırasıyla Adıyaman, Bingöl (hatırlayalım 2003 HSBC saldırı fali Bingöl’den el-Kaideli), Ankara, Batman, Muş ve Adana olarak devam etmektedir. Yaş aralığı ise çoğunluk 20-30 yaş arasıdır. Coğrafi açıdan katılıma bakarsak Bingöl’den Menemen’e yelpaze oldukça geniştir. Sosyo-ekonomik eğilimlerde ise şu şekilde bir ayrışma vardır: Batı’da çeşitli katmanlardan ve hatta orta sınıf sayılabilecek gruplar gidenler arasında yer alırken, Güneydoğu’da ekonomik açıdan alt gelir grubuna sahip insanlar ağırlıktadır.

-Türkiye’den IŞİD’e katılan gençlerin motivasyonları ne?

Motivasyonlarını kesin olarak bilmek zor ve bizim de çalışmalarımız sürüyor. Bununla birlikte Nusra’da ‘cihad’ ideolojisi, IŞİD’de ise hicret-hilafet temsili ve internet gibi araçlar radikalleşmeyi hızlandırmaktadır. Makro sosyolojik motivasyonlar açısından genel olarak Batıdan katılımcıların ana damar toplumsal vasattan kopuşları söylemsel-ideolojik zeminde oluşurken, Güneydoğu’da kimlik kırılmaları ya da üçlü kopuş dediğimiz (etnik olarak Türklerden, politik olarak devletten, ideolojik olarak da PKK’dan) süreçler ön plandadır.

-Bu gençlere yönelik nasıl bir güvenlik ve sosyal politika izlenmeli?

Öncelikle daha önceki hiçbir terör örgütüne benzemeyen çok katmanlı, çok zor bir sorunla karşı karşıya olduğumuz anlaşılmalı ve anlatılmalı. Bu tür radikal militan selefi örgütler çok iyi araştırılmalı-tanınmalı (akademik 1/BİR çalışma var!). Daha sonra kapsamlı bir strateji oluşmalı (tek merkezden yönetilen bipartizan, bağımsız bütçesi olan vs). Bu stratejinin 3 hedef kitlesi olmalı: Suriye’ye gidenler, dönenler ve gitmeyen ancak Türkiye’de radikalleşenler. Bu stratejinin 3 ayağı olmalı: 1. Gidişleri önleyecek askeri-hukuki tedbirler (hem askeri hem hukuki birçok boşluk var), 2. Henüz gitmeyip burada radikalleşenler için dini kimliğin yeniden inşası (ne AK Parti programları, ne diyanetin resmi kurumları ne de cemaatlerin alternatif dini kimlik modelleri bu konuda istenen sonucu vermez). 3. Dönen yabancı savaşçıların da radikalleşmesi için sosyal program ve profesyonel rehabilitasyon hizmetleri.

Türkiye, 15.10.2015

Şükrü Hanioğlu – “Yerlilik”in yeniden keşfi

“Yerlilik”in sahiplenilmesi sadece kendisiyle barışık bir toplum yaratılmasına değil yarattığı “Doğu”yu “medenîleştirme”yi vazife edinen tersine ontolojik Oryantalizmin marjinalleştirilmesine de katkıda bulunacaktır

“Yerli” uzun süre Batı emperyalizminin genel olarak diğer coğrafyalarda yaşayanlar, özel anlamda ise sömürgeleştirdiği toplumların mensupları için dile getirdiği, edilginlik vurgusu güçlü, aşağılayıcı bir sıfat olmuştur. Gerek Batı toplumları, gerekse de değişik toplumlardaki Batılılaşmış seçkinler tarafından bu anlamıyla kullanılan maduniyet temelli “yerli” ifadesi süreç içinde sahiplenilmesi ve savunulması gereken kültürel değerlerin temsilcisi statüsüne kavuşmuştur. Gündemimizdeki “yerli”lik tartışması da hiç şüphesiz, bu değişim sürecini yansıtmaktadır.

Tersine oryantalizm

Osmanlı modernleşme projesi, bilhassa ilerleyen yıllarında, kendi “Doğu”sunu yaratan ve onu “medenîleştirmeye çalışan” bir entelektüel/ siyasal girişime dönüşmüştür. Yerel değerler ve İslâm ile modernliği bağdaştırmaya gayret eden entelektüel girişimler, Yeni Osmanlılar ve II. Abdülhamid rejimi sonrasında ivme kaybederken, kendi “Doğu”sunu üretme ve onu Batılılaştırarak “medenîleştirme” girişimi hız kazanmıştır.

İlginç olan II. Abdülhamid’in siyasal muhalifi Yeni Osmanlılığın “bağdaştırıcı modernleşmesi”ni ana hatlarıyla sürdürmesine karşılık, Yeni Osmanlı entelektüel mirasını sahiplenme iddiası taşıyan Jön Türklük ve İttihadçılığın “medenîleştirme projesi”ne yakın bir çizgiye kaymasıdır.

Terakki ve İttihad Cemiyeti yayın organı Şûra-yı Ümmet “native” ve “indigène” sıfatlarının “mahkûmiyet- i ecânibe duçâr olan Şarklılar”a atıfta bulunmak amacıyla kullanılmasını tartışırken “bizim bunu ‘yerli’ şeklinde tercüme etmemizin” söz konusu kelimelerin “zımnında bir mefhûm-i zillet müstetir” olması nedeniyle yeterince kapsayıcı olmadığını ileri sürmüştü.

Cemiyet mensuplarından ve Cambridge Üniversitesi okutmanlarından Halil Halid Bey ise “Osmanlılar” için “native /yerli” sıfatını kullanmaya “cür’et eden” bir muhabiri eleştirmek için Times gazetesine gönderdiği notta görüşünü “Ben bir ‘yerli akademisyen’ değilim… Ben bağımsız bir milletin mensubuyum ve asla yabancı bir güce tabi olarak ‘yerli’ biçiminde adlandırılmamak için Allah’a dua ediyorum” ifadesiyle özetlemişti.

Burada önemli olan “yerlilik”in madun bir kategori olduğunun kabûlü, buna karşılık “yerli” olunmadığı, “Ötekiler” hakkında bu nitelendirmeyi yapan, “tefevvuk” iddiasındaki Batılılarla eşit olunduğu yolundaki yaklaşımdır.

Bu nedenle İttihad ve Terakki Cemiyeti iktidara geldikten sonra benimsediği güçlü anti-emperyalist siyasetin yanı sıra kendi “Doğu”sunu inşa ederek onu “medenîleştirme” misyonuna da ağırlık vermiştir. Bu ilk bakışta bir çelişki olarak görülebilir. Buna karşılık daha sonra Kemalist projenin tüm açıklığı ile ortaya koyacağı gibi “Batı hegemonyası ve Oryantalizmi”ni eleştirirken, Sadık el-Azm’ın kavramsallaştırmasıyla “tersine ontolojik Oryantalizm” üretilmesi sıklıkla karşılaşılan bir olgudur. Bu yapılırken toplumun bir bölümü ve değerlerine, diğer bir ifadeyle “yerlilik”e, Batılılar gibi yaklaşılması da mümkün olabilmektedir.


Kemalizm ve yerlilik
İttihad ve Terakki iktidarında ivme kazanan “tersine ontolojik Oryantalizm” şâhikasına Erken Cumhuriyet döneminde ulaşmıştır. Dönemin anti-emperyalist söylemi, “maddî” anlamda “yerlilik”i en güzel örneği “yerli malı” hafta ve fuarlarında görülen biçimde sahiplenirken, toplumun yeteri ölçüde “medenî” ve “çağdaş” olmadığını düşündüğü katmanlarındaki “kültürel yerlilik”i ortadan kaldırmayı temel hedeflerinden birisi olarak görmüştür.

Kültürel “yerlilik” ile değerlerinin ortadan kaldırılmasının zorunlu olduğunun düşünülmesi neticesinde bir yandan “Türklerin ırken Asyaî olduğu” benzeri tezlere şiddetle karşı çıkılır, onların “brakisefal kafataslı, medeniyet kurucusu bir ırka aidiyeti” antropolojik ve antropometrik çalışmalarla ispatlanmaya gayret edilirken, öte yandan da “yerli” değerler “hurafât, esâtir ve mitler” biçiminde yorumlanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Bu çerçevede yemeklerde ikinci sunumlarla hangi şarapların içileceği, yeni yıl kutlamalarının nasıl yapılacağı, hangi müzik biçimlerinin “çağdaş” nitelik taşıdığı, hangi giyim şekillerinin “medenî” olduğundan “dinin ne yolda yorumlanması gerektiği”ne ulaşan bir alanda “yerel” ve değerlerini ortadan kaldırmayı hedefleyen siyasetler kendi “Doğu”sunu yaratan bir seçkinler grubu tarafından, gereğinde yasakçılık da devreye sokularak, uygulanmış ve kapsamlı bir “medenîleştirme misyonu” hayata geçirilmiştir.

Bu açıdan değerlendirdiğinde Kemalist proje şüphesiz yirminci yüzyılın en önemli “tersine ontolojik Oryantalizm” örneklerinden birisidir. Bu programın güçlü “milliyetçi” ve “anti-emperyalist” tonlara sahip olması, onun aynı zamanda “yerlilik” ile ilintili kültürel değerleri ortadan kaldırmayı hedeflediği gerçeğinin görülmesine engel olmamalıdır.


Nasıl sahiplenilecek?

Türkiye “yerlilik” ve değerlerinin sahiplenilmesi yaklaşımı çok partili yaşama geçiş sonrasında ivme kazanmıştır. Ancak uzun süreli “medenîleştirme misyonları” “yerlilik” üzerinde varsayılanın ötesinde bir etki yaratmış ve onun farklı bir biçime evrilmesine neden olmuştur. Söz konusu siyasetler, yerel kültürler ve onların coğrafî muhayyileleri üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Joanne Sharp’ın madun topluluklar hakkındaki tezini tekrarlayacak olursak, yerellik kendi “bilgi”sini ancak “medenîleştirme” girişimleri ile kendisine benimsettirilen biçimler çerçevesinde dile getirmek zorunda kalmış, bu ise onun doğal olmayan ancak kapsamlı bir dönüşüm yaşamasına neden olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında yeniden sahiplenilmeye çalışılan “yerlilik”in de ciddî bir farklılaşma sürecinden geçmiş olduğu unutulmamalıdır. Bu olgu daha sonra yaşanan küreselleşmenin etkisi ile birleştiğinde “yerli” ve “değerleri”nin “yerli”liklerini ne ölçüde koruyabildiğini fazlasıyla tartışmalı hale getirmektedir.

Bu şüphesiz “yerlilik”in mevcut haliyle sahiplenilmesine engel değildir. Bunun yapılması bir yandan müfrit bir milliyetçilik ile anti-emperyalizmi içselleştirirken öte yandan da kendi “Doğu”sunu inşa ederek her türlü toplumsal değer ve inanca “hurafât, isrâiliyât ve bâtıl itikadât” olarak yaklaşan ve onların sadece “efsâne ve mit” olarak dile getirilmesini talep eden “tersine ontolojik Oryantalizm”in de marjinalleştirilmesini mümkün kılacaktır.

Bu açıdan bakıldığında “yerlilik”in sahiplenilmesinin, kendi değerleriyle barışık, bunlar ile evrensel olanlar arasında anlamlı bağdaştırmalar yapmaya çalışan ve böylece postmodern gerçekliğin önüne koyduğu devâsâ sorunlara cevap vermeye çalışan bir toplumun şekillenmesinin önünü açabileceği yorumu yapılabilir. Benzer girişimlerin geçmişte “medenîleştirme misyonları” karşısında tutunamamış olması bu durumun “kaçınılmaz bir kader” olduğu hükmüne ulaşmamıza neden olmamalıdır.

Sabah, 11.10.2015

Akın Özçer – Brezilya neden kaosa sürükleniyor?

Bugün haklı olarak karşı karşıya kaldığı bunca sorunla kaosa sürüklenenin Türkiye olduğunu düşünüyor olabilir ve bölgemizden çok uzaklardaki bir ülkeden, Brezilya’dan söz etmemi en azından yersiz karşılayabilirsiniz. Ama 2010 yılında yolları, dış politikaları bakımından büyük bir atılım olan İran’la imzaladıkları Nükleer Takas Anlaşması vesilesiyle kesişen Türkiye ile Brezilya’nın daha sonra başlarına gelenler arasında bir paralellik olduğu görülüyor.

Anımsanacağı gibi, Türkiye ile Brezilya’nın ön ayak olmasıyla imzalanan bu anlaşmayı ABD, Avrupalı ortakları ve İsrail, İran’a güven duymadıkları gerekçesiyle hoş karşılamamış ve sabote etmek için elinden geleni artlarına koymamışlardı. Nitekim dönemin ABD Dışişleri Bakanı anlaşmanın daha mürekkebi kurumadan BM Genel Kurulu’nda İran’a yeni yaptırımlar getiren karar tasarısını dağıtarak Türkiye ve Brezilya’nın bu büyük diplomatik başarısını sıfırlamıştı. Bu da yeterli olmamıştı ki ardından Türkiye’nin ekseninin kaydığı tartışması başlatılmıştı. Bu tartışmanın ne denli anlamsız olduğunu görmek için 5+1 grubunun İran’la benzer koşullarda bir anlaşma imzaladığı 2015’i beklemek gerekecekti. 

2010, başkanlık sistemiyle yönetilen Brezilya’nın başında olan Başkan Luiz Inácio Lula da Silva’nın son yılıydı. 2003’te iktidara gelen Lula da Silva, izlediği ekonomi politikasıyla yeni bir orta sınıf yaratmış ve ülkesini dünyanın 6. büyük ekonomisi yapmıştı. Arkasına aldığı bu rüzgârla yerini aynı yıl yapılan başkanlık seçimlerini kazanan “manevi kızım” dediği Dilma Rousseff’e bırakmıştı. Özetle, Brezilya’da, AK Parti ile aynı zamanda iktidara gelen ve her ne kadar Sol etiketli olsa da benzer ekonomi politikalarıyla başarıya ulaşmış ve ardı ardına seçim kazanmış bir iktidar vardı.

Sokak gösterilerinden yolsuzluk soruşturmalarına 

İki ülke arasındaki tuhaf paralelliklerden biri de, Brezilya’da Gezi olaylarıyla aşağı yukarı aynı zamanda başlayan sokak gösterileriydi. Gösteriler toplu taşımanın bedava olmasını savunan bir platformun 6 Haziran 2013’te Río de Janeiro ve São Paulo başta olmak üzere büyük kentlerde metro ve otobüs biletlerine zammı protesto amacıyla başlamıştı. Zamlar geri alındı ama sosyal medya üzerinden örgütlenen yeni göstericiler, yeni taleplerle sokaklara döküldü.  Bu taleplerin başında yolsuzlukla mücadele ve bütçeden eğitim ve sağlığa daha çok pay ayrılması geliyordu.

Brezilya’da 2013 Haziranında başlayan sokak olayları aralıklı olarak devam etmiş, futbol hastası bu ülkede sokaklara dökülenler geçen yıl Dünya Kupası’nın yapılmasına bile karşı çıkarak herkesi şaşırtmıştı. Amaç, Rousseff’in yeniden Başkan seçilmesini engellemekti. Ama beklenen olmadı ve geçen Ekimde yenilenen başkanlık seçimlerinde ikinci defa aday olan Dilma Rousseff ikinci turda oyların yüzde 51,6’sını alarak güven tazelemeyi başardı. 

Ne var ki demokrasinin temelini oluşturan seçimleri kazanmanın bile istikrarı getirmediği bir dönemde yaşıyoruz. Bayan Rousseff de seçimi kazanmasının ardından kamuoyu desteğini hızla yitirmeye başladı. Bunda, manevi babası eski Başkan Lula da Silva’nın kurucusu olduğu Emekçiler Partisi (PT/Partido dos Trabalhadores) başta olmak üzere hükümete destek veren siyasi partilerin karışmış olduğu Petrobas yolsuzluk skandalının rolü vardı.

Geçen Mart ayında Serbestiyet’te yayımlanan “Dilma Rousseff’e yolsuzluk kıskacı” başlıklı yazımda bu konuyu etraflıca ele almıştım. Özet olarak anımsatmak gerekirse, burada kamuya ait petrol şirketi Petrobas ile kimi kamuya ait, kimi çok uluslu dev inşaat şirketlerini kapsayan bir yolsuzluk söz konusu. Uluslararası dev ihalelere giren bu şirketlerin oluşturduğu kartelin, yaptıkları işleri devlete değerlerinin çok üstünde fatura ettiği belirlenmiş. Buna karşılık olarak kartel Lula da Silva hükümetlerine Kongre’de destek veren küçük partilerin yöneticilerine komisyon ödemekle kalmamış, ayrıca PT’nin seçim kampanyalarına parasal destek sağlamış.

Yolsuzluğa konu olan paranın on yıl içinde 10 milyar reale (yaklaşık 3,8 milyar dolar) vardığı dikkate alınacak olursa, 2012’de Brezilya’yı sarsmış olan 30 milyon avroluk siyasilere ilave aylık “mensalão” ödenmesi yolsuzluğundan defalarca büyük bir skandalın söz konusu olduğu ortada. Petrobas yolsuzluğu şirketin 50 milyar real (16,8 milyar dolar) zarar etmesi ve piyasa değerini yüzde 40 oranında yitirmesi sonucunu da doğurmuş durumda.

Petrobas yolsuzluğu ve siyasi çalkantıların ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerini hissettirdiği bu günlerde Brezilya’da olup bitenler ünlü dizi filmlerindeki (Telenovela) senaryolara benzer bir seyir izliyor. İki hafta önce İMF Brezilya ekonomisinin bu yıl yüzde 3 oranında küçüleceği tahmininde bulunuyor. S&P de ülkenin kredi notunu “çöp” düzeyine düşürüyor. Geçtiğimiz yıllarda yüzde 7’lik büyümeyle gelişmiş ülkelere birkaç adım yaklaşmış olan Brezilya’nın şimdi bulunduğu 7. sırayı da kaybederek 9. sıraya gerilemesi bekleniyor. 

Anayasa’nın 85. Maddesinin uygulanması için baskı

Aslında Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in Petrobas yolsuzluğuyla doğrudan bir ilgisi yok. Bayan Rousseff’e yönelik suçlamalar,  Lula da Silva hükümetlerinde Enerji Bakanı olarak görev yapmasından kaynaklanıyor. Ama Sayıştay’ın (TCU) geçen ay 2014 yılı bütçesinde usulsüzlükler belirlemesi Bayan Rousseff’in boynundaki kıskacın daha da sıkılması anlamına geliyor.

Brezilya anayasasının 85. maddesi, Devlet Başkanı’nın görevden alınması sonucunu doğurabilecek Suçlama (İmpeachment) mekanizmasını içeriyor. Suçlama halk tarafından seçilen Devlet Başkanı’nın siyasi sorumluluğuyla ilgili; anayasada da “sorumluluk suçu” (crimes de responsabilidade) olarak geçiyor.  Devlet Başkanı’nın, bu maddede sayılan 7 konudaki (Federasyon’un birliğini, yasama ve yargı erkinin işleyişini, iç güvenliğini, siyasi, bireysel ve sosyal hakların kullanımını, idarenin dürüstlüğünü, kanun ve yargı kararlarının yerine getirilmesini ve bütçe kanunun uygulanmasını tehlikeye düşüren) eylemlerinin bu suç kapsamına girdiği hükme bağlanmış. Bu mekanizmanın işletilebilmesi için Millet Meclisi’nin üçte iki çoğunluğuyla karar alınması gerekiyor. (Madde 86)

Bu mekanizma Brezilya’da son 25 yılda bir defa 32. Devlet Başkanı Fernando Collor de Melo’ya (1990-92) karşı işletilmiş ve Federal Senato tarafından 8 yıl siyasi haklarından mahkûm edilmişti. Başkan Lula da Silva’ya karşı üç defa işletilmek istenmiş, ancak üçte iki çoğunluk sağlanamadığı için sonuca ulaşamamıştı.

Geçen Salı günü Brezilya nefesini tutmuş, Meclis’in muhalefete (PMDB) mensup Başkanı Eduardo Cunha’nın Bayan Rousseff’e karşı 86. maddeyi Sayıştay’ın 2014 devlet bütçesinde belirlediği usulsüzlük gerekçesiyle işletip işletmemek hakkında alacağı kararı bekliyordu. Cunha oylamaya izin vermeyecek ama muhalefet partileri buna itiraz edecekti. Bu takdirde 86. maddedeki üçte iki çoğunluk zorunluluğunun etrafından dolaşılacak ve salt çoğunlukla (257/513) karar çıkartılmaya çalışılacaktı. Ancak Brezilya Yüksek Mahkemesi henüz 2014 Bütçesi konusunda karar almadığı için muhalefetin bu stratejisi işlemeyecek. Bayan Rousseff muhaliflerinin Meclis’te üçte iki çoğunluğa ulaşmaları mümkün değil.

Dilma Rousseff’e darbe mi yapılmak isteniyor?

Venezuela ve Bolivya Devlet Başkanları Nicolas Maduro ve Evo Morales Cochabamba’da yapılan iklim değişikliğiyle ilgili forum vesilesiyle bir araya gelerek Başkan Rousseff’e destek verdiler. Maduro Brezilya’da Bayan Roussef’e “yeni bir yöntemle” darbe yapıldığını öne sürdü. Seçilmiş Başkan’ı görevden alma manevraları karşısında “susmayacakları ve elleri kolları bağlı durmayacakları” uyarısında bulundu.

 Maduro ve Morales ’in ideolojik nedenlerle Bayan Rousseff’e destek çıkmaları son derece doğal. Özellikle Maduro’nun ülkesindeki muhalefetin kendisini devirmek için ABD’den destek aldığına inandığı düşünülecek olursa.

 Aslında Türkiye ile ilgili haberlerinden tek merkezden güdümlü ve art niyetli olduğu belli olan demokratik ülkeler medyasının Venezuela’da Maduro rejimine yaptığı kadar olmasa da, Bayan Rousseff’e karşı mesafeli durduğunu gözlemlemek mümkün. Türkiye’de olduğu gibi, Brezilya’da da halkın seçtiği devlet başkanlarını kısa sürede yıpratarak mümkünse düşürmeye odaklanmış bu medyaya bakacak olursak, demokrasi havarisi olmasa da Maduro’nun sözünü ettiği yeni tür bir darbe yönteminin devreye girdiği çok da uçuk bir görüş gibi görünmüyor. Bu tür darbelere karşı Türkiye’de ilaç gibi sunulan başkanlık sisteminin de bağışıklığı yok anlaşılan. 

 Türkiye ile Brezilya’da uzun yıllardan bu yana iktidar olanların başlarına gelenler sadece bu iki ülkenin kendi dinamiklerinden kaynaklanan olayların tesadüfen benzeşmesi mi? Yoksa söz dinlemeyerek İran’la Takas Anlaşması imzalamaya kalkışmalarının, büyük devletlerden rol çalmalarının bedelini mi ödüyorlar?

Sebestiyet, 16.10.2015 

Yıldıray Oğur – Alçaklığın dünkü tarihi

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bu en korkunç katliamının faili olarak olağan şüpheli mi arıyorsunuz?

Daha bundan iki yıl önce Reyhanlı şehir merkezinde iki bombalı araç patlatılmış 55 insan hayatını kaybetmişti, olayın zanlıları mahkemede yargılanıyor, savcının elinde katliamın emrini Suriye İstihbaratı’ndan ”Ebu Firas” kod adlı Anas Asalieh’in verdiğine dair onlarca sayfalık tape, istihbarat notu, ifade var.

Suriye’nin Türkiye’ye düşmanlığı açık, muhaberatın yapıp edebildikleri dünyanın malumu…

Yetmezse 7 ay önceden geliyorum diyen saldırı için bütün uyarılara rağmen son ana kadar adım atmayan cemaatçi savcı ve polislerin apaçık ihmalleri de var.

Yine yetmezse, 40 yıldır Türkiye’de silahları, bombaları, canlı bombalarıyla yapmadığı eylem kalmamış, Kürt köylerini basıp, kendi adamlarını rahatça infaz etmiş, daha yeni Kürtlerin şehirlerini hendekler, mayınlar, roketlerle savaş alanına çevirmiş PKK var.

İzci örgütü olan değil, barış için yanıp tutuşan da değil. Devrimci halk savaşı ilan etmiş olan, salondaki kanepesinde otururken küçük kızları roketle vurup, askerî araç geçişi için koyduğu mayınlarla küçük erkek çocukların parçalandığı, yatağında uyuyan genç polisleri infaz edip, 3 yaşındaki kızının, balkonundan el sallayan karısının, sofrada otururken çocuklarının gözü önünde insanları infaz eden tanıdığımız, bildiğiniz terör örgütü olan, terör örgütü kalmaktan başka da bir derdi olamayan…

Daha yeni, 28 Eylül’de HPG’nin komutanı Karayılan “özgür basın susturulamaz” Özgür Gündem gazetesine verdiği röportajda şöyle tehdit etmişti Türkiye’yi:

”Ha yarın onlar (Türkiye devleti) şehirlerde daha fazla katliama yönelirlerse o zaman Ölümsüzler Taburu da metropollerde harekete geçer.”

Ateşkesi Suruç katliamıyla bitirmiş silahlı bir örgütü, tuhaf bir şekilde pazar gününe gün verdiği yeni ateşkesinden bir gün önce, 3 yaşındaki kızı ve hamile karısının yanında polis öldürmesinden ise bir gün sonra, başkentte bir katliam olunca hangi temiz kağıdı olağan şüpheliler listesinden çıkarıveriyor?

Hadi hepsinin ölümsüzler taburları, fedai eylemcileri olan silahlı küçük sol örgütleri saymayalım bu kez. PKK’yla kavgaları olan DHKP-C’yi, Türkiye’yi Suriye’ye çevirip intikam peşinde koşan Esad’ın Mihraç Ural’ını, PKK’nın çözüm ortağı MLKP’yi…

Peki ya PKK’nın biraz ilerimizde aylardır savaştığı IŞİD? Olağan şüpheliler listesinde neredeyse kimsenin aklına gelmeyen çifte bombalı saldırılarda mahir, kendini patlatacak fedaisi bol, dünyanın en acımasız terör örgütü nerede?

Sadece PKK değil Erdoğan ve AKP de IŞİD’in düşman listesinde. Türkçe çıkardığı Konstantiniyye dergisinin ikinci sayısında şöyle yazmışlardı:

“Erdoğan beslemesi bu ateist çete (PKK) sürekli olarak Tağut Erdoğan hükümetini, İslam devletine destek verdiğini iddia edip aslında kendilerine destek istemektedirler.”

Derginin yeni çıkan üçüncü sayısının kapağında ise açık çağrı ve tehdit vardı: “İştihadi (intihar eylemleri) operasyonların caizliği ve fazileti.”

Boş tehditler de değildi bunlar. Diyarbakır HDP mitinginde Suruç’ta yapıldı da. Failler isimleriyle tespit edildi.

Suruç katliamını yapan IŞİD’çisinin ağabeyini arıyor emniyet uzun zamandır.

Benzer katliamları her gün Suriye’nin şehirlerinde,  Bağdat’ta, istediği an Fas’ta, istediği an Paris’te, Tayland’da yapabilen bir terör örgütünden de şüphelenen kimse yok.

Yok, hayır hiçbiri yapmış olamaz bu korkunç katliamı. Bu eli silahlı, intihar eylemleri sicilleri kabarık terör örgütlerinin cirit attığı bir ülkede baş fail hiçbiri değil.

Seçime 20 gün kala, bir cumartesi günü, kendilerinin ve ailelerinin de yaşadığı, o an onların da oradan geçebilecekleri, başkentin orta yerinde 100’e yakın insanı öldüren bombaları gönderen ülkeyi 13 yıldır yöneten sivil iktidar ve seçimle gelmiş ilk Cumhurbaşkanı..

Böyle bir katliamdan sonra bir iktidar tabii ki eleştiri oklarının hedefi olur, güvenlik, istihbarat zaafı soruşturulur. İstifalar istenir.

Ama bu kadarı yetmiyor bunlara artık. Doğrudan “katil” diye uzatıyorlar parmaklarını. Israrla, patlamadan hemen beş dakika sonra, daha polis bile elini delillere sürmemişken, büyük bir utanmazlıkla yapıyorlar artık bunu…

Bir cemaat trollünün tweetleri, bir mafya liderinin böyle bir saldırı yapacak kudreti, uğruna kendini patlatacak fedaileri varsa ne diye yaptığı sorusu sorulacak mafyatik mitinginde ettiği bir tehditvari laf, hatta bazen sadece canlarının böyle çekmesi yetiyor bu yalancılığa, dayanılmaz alçaklığa, siyasi nebbaşlığa, akbabalığa…

Yaptıkları artık birlikte yaşadığımız ülkeye, günlük sıradan hayatlarımıza, aklımıza, demokrasimize açık bir saldırıya döndü..

O yüzden adlarını açıkça yazmak gerek artık…

Selahattin Demirtaş… Silahlı bir örgütün siyasi kanadı olan bir partinin genel başkanısın… Herhangi bir terör saldırısı olduğunda sana efelenmek değil, mahcubiyet düşer.

Daha bir yıl önce çağrınla gencecik çocukları linç etmiş ağzının içine bakan silahlı çeteler şehirlerde gezerken üstelik… Omuzunda yüzde 13’ün sorumluluğu, bir iç savaş çıkartacak kadar  gücün varken hangi bilgiyle, hangi istihbaratla ve hangi hakla “Katilsiniz! Eliniz kanlıdır, yüzünüzden, ağzınızdan, tırnağınıza kadar her yerinize kan sıçramıştır. En büyük terör destekçisi olduğunuz ortaya çıkmıştır” diyebiliyorsun?

Diyarbakır miting katliamı, Suruç katliamından sonra Saray Gladio’su deyip mahcup olmuşken üstelik.

İki ayda yüzden fazla insan öldürmüş bir silahlı örgütün siyasi kanadının lideri olarak halkı birbirine düşman edecek bu siyasi akbabalıktan utanmıyor musun?

Hasan Cemal… 71 yaşındasın. Ömrünün yarısı diğer yarısında yaptığın hatalarla ilgili özür kitapları yazmakla geçmiş. 80’lerin, 90’ların karanlık medyasında yöneticilik yapmışsın, suçlara ortak olmuşsun. Bütün bu sicil hep daha temkinli olmak, hep daha serinkanlık durmak, bir adım geriden gelmek için yeterliyken hangi bilgiyle, hangi ahlakla hangi gazetecilik duayenliğiyle bir katliamın birinci saatinde faili Erdoğan diye işaret eden bir yazı yazıp, 1 Kasım seçimlerinde oy çağrısı yapabilirsin? Ne için? Utanılacak ve daha sonra özür dilenecek yeni kitaplar yazmak için mi?

Can Dündar… “Fuat Avni 19 Eylül’de yazmıştı bunu 3 hafta önce: Yezid, salı günü Fidan’la görüştü. Terör olayları azdırılacak. Mitinglerin arifesinde şiddeti ve çatışmayı arttırmayı planlıyorlar” diye tweet attın.

Diyarbakır Mitingi’ndeki saldırı, Suruç katliamı sonrasında da bir saat sonra benzer tweetlerle faili AKP ilan etmiştin, IŞİD çıktı.

Şimdi hangi bilgiyle, hangi gazetecilik ahlakıyla bir trollün tweetinden böyle bir katliamın faili olarak iktidarı işaret edebiliyorsun? MİT tırları haberinde tek kelime IŞİD geçmeden IŞİD’e giden tırlar diye tweet atarkenki sorumsuzluk, intikam duygusuyla mı? Bu yaptığın gazetecilik değil, kullanışlı provokatörlüktür. İnşallah sadece kendin için yapıyorsundur…

“Ankara katliamına terör diyenler eksik tanımlıyor. Doğrusu devlet terörüdür. Katillerin, savunucuların adları adresleri bellidir” diye dakikasında büyük gazeteciliğini konuşturan Ahmet Şık!

Esad’ın katliamlarının aklayıcısı olarak gazetecilik kariyerini sürdürdüğünü unutup “O insanlar cesetlerini barış pankartlarıyla örttü, siz kanlı ellerinizi neyle örteceksiniz” diye tweet atabilen Fehim Taştekin!

Kötü bir şaka olarak isminin başında ombudsman yazarken ekranlardan “Bunun hesabı 1 Kasım’da sorulur” diyen Faruk Bildirici!

İzmaritlerin yerlere atılmadığı Kandil dağlarındaki komutanların uçağı olsa hep yan koltuğu şimdiden garantilemiş, Diyarbakır saldırısı açıkça AKP’yi eritip, HDP’ye yaramışken “550 millî ve yerli milletvekili için daha kaç bomba patlatmak, kaç kenti tankla topla basmak, daha kaç kişiyi öldürmek gerekiyor” diye yazacak kadar mantığın sınırlarına dayanmış Celal Başlangıç!

Bir gün önce kıytırık bir mitingle ertesi gün ne yapacağını duyurmuş mafya hikayesini “Sedat Peker reisine oluk oluk kan akacak sözü vermemiş miydi?” diye okurlarını kazıklamaya çalışan Yıldırım Türker!

Sadece mesleğinize ihanet etmiyorsunuz aynı zamanda bu apaçık yalancılıkla bu ülkenin birlikte yaşama kültürüne de saldırıyorsunuz.

Ve tabii akli melekelerini kendini ”mesih” zanneden bir hocaya emanet etmişleri, siyasi nefretlerinden gözü hakikati göremeyecek kadar kararmışları sayamıyoruz…

Belki biz fazla safız sadece kör bir nefretle değil, bile isteye yapıyorsunuz bu yalancılığı, sahtekarlığı, nebbaşlığı, akbabalığı…

Belki bunlar ön peşrevlerdir ve günün sonunda sahneye Hülya Avşar’a bile “Lütfen biri gelip bizi kurtarsın artık” dedirten esas patronlar çıkacaktır.

Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamından dakikalar, saatler sonra yaptıklarınız, yazdıklarınız silinip gitmesin diye yazıldı bu yazı.

Bu gözü dönmüş nefretiniz tarihe geçsin diye…

Sayenizde yine “Birileri” bizi kurtarmaya gelirse, bu neden oldu diye arayanlar failleri kolay bulabilsin diye…

Türkiye, 11.10.2015

Seçim Yasağı

Cumhuriyet Halk Partisi’nden İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, Yüksek Seçim Kuruluna başvurarak “Haydi Bismillah” adlı seçim şarkısının yasaklamasını istedi. Yüksek Seçim Kurulu talebi kabul ederek şarkının seçim kampanyasında Ak Parti tarafından kullanılmayacağına, yazılı görsel medyada ve sosyal medyada yayınlanamayacağına karar verdi. Kısaca yasakladı. Buraya kadar olanlar zaten yeterince problemli, yasak ne ifade hürriyetiyle ne de demokrasiyle bağdaşır. Konu ile ilgili görüşü sorulan Kemal Kılıçdaroğlu, yasağı savunarak şu değerli izahatı yaptı:  Politikacılara din ile siyaseti birbirine karıştırmamaları çağrısı yaparak, “Öğrendiğim ilk şeylerden birisi sofraya otururken rahmetli babam annem ‘bismillah deyin çocuklar’ derdi. Biz ibadeti Allah için yaparız, siyaset için yapmayız. Herkesin buna özen göstermesi lazım. İnançlar, din siyaset konusu olmaz. O insanların manevi dünyasının bir zenginliğidir. Benim bu konudaki düşüncem bu kadar açık, bu kadar net. diye konuştu. Yani Kılıçdaroğlu ayaküstü, ideal Müslümanlığı, ideal din-siyaset ilişkisini, ideal ibadet şeklini ve kısaca makbul yurttaşı tanımladı.  Bu kısa açıklama Cumhuriyet Halk Partisinin tarihi hatalarından hiç ders almadığının tipik göstergesi olarak tarihe geçti.

Kılıçdaroğlu’nun yukarıdaki izahatında çok şeyler var. İlk olarak dindar bir vatandaş nasıl davranmalı, dindarlığını nasıl yaşamalı? Sorunlarıyla boğuşuyorsanız, bütün bu sorulara cevap verilmiş bu cevap eski tanıdık bir durumu anlatıyor: İbadetler, zikirler gizli olmalı, öyle bir bakışta kişinin dindarlığına dair bir emare görülmemeli… Hatırlayacağımız gibi başörtüsü tartışmalarında da CHP’den benzer bir anlayış yayılmıştı. Buna göre başörtüsü “gelenek gereğince, öylesine örtülüyor, başörtüsü Anadolu’daki annelerimizin ninelerimizin taktığı modelde kullanılmalı”ydı. Kılıçdaroğlu’nun dindarlık ölçüleri belli, buna uygun bir dindarlık ve kamusallık olmalı zat-ı âlileri bu kadarına izin veriyor. İkinci nokta ise din siyaset ilişkisine ilişkin bakış. Bu bakışta dini söylemleri doğru bulmuyor kendileri. Ya Ak Parti’nin adayları bir mekâna girince “Selamun aleykum” derlerse sanırım bu da uygun olmaz ne de olsa Allah selamı ortak değer. Ama CHP’nin adayları “günaydın”, “tünaydın” gibi seküler temaları rahatlıkla kullanabilirler. Bu durumda ortak dini değerlerimiz erozyona uğramaz. Üçüncü nokta ise, tüm konuşmasında esasen ideal yurttaşı tanımlama, ideal yurttaşı tasarlama gayesi ile hareket edildiğini görüyoruz. Bu tabloda bizim için yeni bir şey yok. CHP kuruluşundan itibaren tüm enerjisini “ideal yurttaşı” tasarlamaya ayırmıştır. Bunun için eğitim, devlet, vesayet kurumları hatta demokrasi birer araç olarak kullanılmıştır. Yaratılan yurttaş tipi tıpkı Kılıçdaroğlu’nun Avrupa seyahati öncesinde savunduğu yasağın içine yerleştirdiği gibidir. Olası bir CHP iktidarındaki yaşam biçiminizi merak edenlere yukarıdaki italik satırları dikkatlice okumalarını salık veririm.

Bu seçim yasağı, bir seçim dönemindeki bir yasaktan çok daha ötesi bir sonuç ortaya çıkardı. Türkiye’de yaşayan ve yaşacak tüm insanların en iyi yaşam biçimini, en iyi dindarlığı CHP keşfetmiştir, bizlerden istenen Kılıçdaroğlu’nun çizdiği sınırlar ve ilkeler çerçevesinde davranmamız, makbul insan olmak için çaba sarf etmemizdir. Ancak unutulan şey; bu kalıplara sığacak bir toplum artık yok! Birisi bu gerçeği CHP’nin akıl hocalarına söylesin.

Özlem Çağlar Yılmaz: Liberalizm, Türkiye ve Liberal Düşünce Topluluğu üzerine

Özlem Yılmaz Röportaj

Röportaj: Serpil Yıldırım, Düşler ve Gerçekler, Ekim 2015

Liberalizmle tanışmanız, liberal düşüncenin sizin fikri yapınızda etkinliğini artırması ve sizi LDT koordinatörlüğüne götüren süreçle başlamak istiyorum. Bu süreçten bahseder misiniz lütfen?

Tabiî memnuniyetle. Son yirmi yıldan geçmişe baktığımızda bugün çok ileri bir durumda olan ancak hâlâ sıkıntıları olan sivil toplum sektöründe çalışan biri olarak bu alana ve liberal fikirlere önem verip bu görüşmeyi yapmanız benim için çok değerli. Bu vesileyle kendi kişisel fikrî seyrimden başlarsam, Anadolu’dan gelmiş bir ailenin çocuğu olarak devletin özel hayatımıza, sivil tercihlerimize müdahale ediyor olması gibi meselelere, darbelere karşı bir hassasiyetle büyüdüm. Bununla beraber ilkokuldan itibaren Ankara’nın merkezindeki okullarda okudum. Aileden aldıklarımla beraber eğitim müfredatı, eğitim sürecinde verilenler de etkili oldu. Zaman zaman kendi içimde ihtilaflar yaşadım. Siyasetin ülkelerin kaderini değiştiren en önemli kurum olduğunu düşünüyordum. Ancak fikriyatım tutarlı bir kavrayışa oturmamıştı, tabiî. Bu hislerle üniversitede siyaset bilimi ve kamu yönetimi okumak istedim. Şanslıydım, okulda Liberal Düşünce Topluluğu’nu kuran Atilla Yayla ve Mustafa Erdoğan hocalarımdı, derslerde anlattıklarına ilgi gösterince beni yeni kurulmuş LDT’nin faaliyetlerine davet ettiler. Zamanla fikirlere yatırımın siyasetten daha etkili ve önemli bir iş olduğuna kanaat getirdim ve LDT’nin kurumsallaşması için çalışmaya karar verdim.

Genel olarak liberalizme, özel olarak ise ülkemizde liberalizme bakacak olursak karşımıza çıkacak en belirgin özellikler nelerdir?

Buna şöyle başlamakta fayda var. Liberalizm derken neyi anlıyoruz?  Liberalizmi insanların kendi hayatlarında mutluluğu arayabilecekleri tercih özgürlüklerinin; en temel hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarının teminat altında olduğu, merkezî kamu otoritesinin sınırlı olduğu siyasî bir sistem olarak tanımlayabiliriz. Takip ettiğimiz klasik liberal düşünce geleneği, devrimlerle keskin değişimler yerine insanlık medeniyetinin temel kurumlarının tecrübî bilgiyle evrimsel değişimine, serbest tartışmanın yani ifade özgürlüğünün olduğu, rızaya dayalı gönüllü ilişkilere açık bir sivil topluma vurgu yapıyor. Bu bakımdan Türkiye’ye dönüp baktığımızda malesef kurumların evrimsel gelişmesine imkân vermeyen, medeniyetimizin sivil kurumlarının darbelerle kapatılıp tamamen yerle bir edilerek üzerine tek elden yeni bir şey koyma, dayatma gayretinde kollektivist bir merkezî otoriteyle karşılaşıyoruz. Yakın tarihimizde maalesef toplumsal hayatımızı, özel hayatımızı, sivil hayatı, ticaret hayatını, bir arada yaşama kültürünü kökünden zedeleyen, ortadan kaldıran, insanları insan yapan temel değerlerin gelişmesini engelleyen, insanın hem kendi hayatını devam ettirmesinde ve hem de birbiriyle ilişkilerinde sorun yaratan tek parti dönemi ve darbeler tarihini tecrübe ettik. Bu durumun yarattığı siyasî, iktisadî ve toplumsal sorunların 10 – 20 yıllık süreçlerde üstesinden gelmek gerçekten zor. Son yıllarda yaşadığımız bazı olumlu siyasî, hukukî değişimlere rağmen siyasî ve sosyal kültüre ilişkin sıkıntıların değişmesi zaman alacak.

Esasen liberalizm bir hukuk düşüncesidir.  İnsanların en temel haklarının teminat altına alındığı, farklılıklarla bir arada barış içinde yaşayabilecekleri temelleri ortaya koyan bir hukuk düşüncesi. Yani hayatın içini dolduran değil, çerçevesini kuran bir sistemdir. Meseleye böyle baktığımız zaman nasıl yaşayacağımıza, başkalarıyla nasıl dernekler kuracağımıza, oralarda ne tür faaliyetler yapacağımıza, ne yayınlayacağımıza, hangi formatta yayınlayacağımıza, ticari hayatımızda ne satabileceğimize, neyi ithal edeceğimize, başkalarıyla ne tür işbirlikleri kuracağımıza kadar siyasî ve iktisadî bir sistemle tüm hayatımızı belirleyen bir resmi ideolojinin içerisindeyiz. Komplike bir sorunlar yumağının bir sonucu olarak ortada bunun yarattığı bir zihniyet problemi var. Bununla birlikte bütün sorunlarımıza toptan çözüm tek ideal, devrimsel olarak karşımıza çıkacak, hap gibi bir çözüm olsun istiyoruz. Hatta demokrasi de bir sakız olarak gelmiş böyle kullanılan bir kavram. Ancak demokrasinin hayatımızın her alanına hap gibi çözümler sunmasını bekleyemeyiz. Dolayısıyla hayatın kendisi zaten çelişkilerle dolu, her an krizlerle karşılaşabileceğimiz bir süreç.  Burada önemli olan konu ise; ilkeler, usûller ve yöntemlerin belirli olmasıdır. Hem insanların hem kamu otoritesi için neyi yaptığında neyle karşılaşacağını bilmesi ancak usûller ve ilkelere bağlıdır. Devletçi bir zihniyetle ve kurucu rasyonalist düşüncelerle ideal sonuçlara ulaşamadığımızda hayal kırıklıkları ortaya çıkıyor.

İnsanın özgürlüğünü savunmak aynı zamanda onun kendi hayatından sorumlu olmasını gerektiriyor. Açık, özgür toplumlardaki en belirgin karakter insanların kendi yaşamlarının sorumluluğunu almalarıdır. Türkiye’de en mikro düzeyde bizler hayatlarımızın sorumluluğunu almama sorunuyla karşı karşıyayız. Kendi hayatımızın sorumluluğunu alıp, onu kendi serbest iradî tercihlerimizle geliştirmeye hazır değiliz, açık değiliz. Bunu tabiî şahıslara karşı belli bir rezervle söylemek gerekir; 80-90 yıllık siyasî iktisadî mirasın sonucunda durum böyle oluyor açıkçası.

Ancak Türkiye son 20-25 yıldır çok ciddi bir gelişmeye şahit oldu. Sistemin siyasî ve iktisadî olarak açılması, sivil toplumun, müteşebbislerin gelişmesi Türkiye’nin sosyolojik değişimine sebep oldu. Bu tür zihnî rezervleri söylemekle beraber insanın kendisine, potansiyeline güvenen, inanan birisi olarak ifade etmek isterim ki; çok açık bir özgürlük alanı, insanların hemen orada inisiyatif kullanabilecekleri, oradaki boşluğu görüp yeni girişimlerde bulunabileceği, risk alabileceği bir alan olarak karşımıza çıkmakta.

Bununla alâkalı dernekler özgürlüğü yerinde bir örnek olacaktır. Avrupa Birliğine üyelik sürecinde yapılan dernekler özgürlüğüyle ilgili gelişmelere baktığımızda mevzuatla ilgili hafif değişikliklerin yarattığı bir sonuç olan toplumsal hayatın iktisadî olarak gelişip, büyümesi sayesinde sivil hayatın anında hareketlendiğini ve canlandığını gördük.  Yani insanlar aslında tabiatı itibariyle özgürlüklerini korumaya, bu alanı kullanmaya ve merkezî otorite tarafından kendisine özel bir müdahale olmadıkça bunu geliştirmeye müsait. İnsan tabiatının böyle olmadığını düşünenler de var lakin ben daha iyimser bakıyorum. Aslında toplumlara da uzun vadeli baktığımız zaman birbirlerinin hayatlarını korumaya, birbirlerinin onurunu korumaya yönelik kurallar varsa insanlar bu kurallara uymaya ve kuralları korumaya meyilli oluyorlar. Medenî toplumlar, medenî olmayan toplumlara nispetle hayatlarını daha uzun yaşayarak ve gelişerek devam ettiriyorlar. Liberal bir düşünür olan Hayek bu konuya özellikle vurgu yapar: Önemli olan kuralların hayatımızı asgari olarak düzenleyici, temel haklarımızı koruyucu bir pozisyonda olmasıdır.

Belirttiğiniz çerçevede Liberal Düşünce Topluluğu Türkiye’de kendisine nasıl bir yol seçti?

Türkiye’de politik-ekonomik sistemde bir sorun olduğunu ve de bunun yarattığı zihniyet problemini göz önüne alarak Liberal Düşünce Topluluğu kendisine yeni bir entellektüel alan, fikir piyasasında yeni bir yol açmayı tercih etti. Özellikle Cumhuriyet sonrasına baktığımız zaman bireyci fikirler yerine sağda veya solda olsun daha kollektivist, merkeziyetçi insanın farklılaşmasını, değerlerini ön plana almaktan ziyade toplulukları toptan tanımlayıcı, kollektivist fikirlerin daha hâkim ve güçlü olduğunu göz önüne alarak bir fikir hareketi olarak çalışmayı kendisine yol seçti. Zihniyet sorununa işaret etmiştik; bu bağlamda zihniyeti etkilemek için öncelikle kavramlara ihtiyacımız vardı. Türkiye’de fikrî kaynak kıtlığı sebebiyle öncelikle liberal fikirlerin, temel kavramların Türkçe’ye kazandırılması gerekiyordu bu sebeple evrensel klasikler Türkçe’ye kazandırıldı. Güncel tartışmalardan, aktüel siyasetin sorunlarına girmeden meseleleri tartışabileceğimiz temel kavramları tanıtma yoluna girdik. Onun için yoğun bir şekilde yayınlarla birlikte bir eğitim kuruluşu olarak üniversitelere paralel akademik eğitim programları ve lisans öğrencilerine yönelik çok sayıda seminerler düzenledik. İnsan hakları, hukuk devleti, anayasal yönetim, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, serbest piyasa ekonomisi, tercih hakkı, mülkiyet hakkı gibi kavramlar geçmişe kıyasla baktığımızda artık genel çerçevesi kabul görmüş kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Ancak gelinen noktada bunları her durumda hangi taraf ihlâle uğrarsa uğrasın tutarlı olarak savunabilmek hassas bir nokta. Onun için hâlâ bu kavramların neler olduğunu hatırlayarak aynı zamanda bu temel özgürlükleri nasıl tutarlı bir şekilde savunacağımızı anlatarak programlarımıza devam ediyoruz. Bununla birlikte insan faktörüne dikkat çekmek önemli. İnsan yetiştirmek, entellektüel kaynak yetiştirmek bizler için temel bir hedef oldu. Hem akademide hem de diğer alanlarda liberal fikirleri benimsemiş, bunları kendi çalışmalarına yansıtacak kişileri yetiştirmeyi değerli ve önemli buluyoruz.

Özgürlükçü fikirlere değer veren iklimi oluşturmak için sadece akademisyenler değil, aynı zamanda edebiyatta, sanatta hatta tıp ve mühendisliklerde devrimci değil evrimci, özgürlükçü, çoğulcu fikirlere sahip kimselerin yetişmesi hep aklımızda oldu. Bu bakımdan daha yolun başında gibiyiz. Ancak Liberal Düşünce Kongresi ve diğer faaliyetlerimizle farklı alanlardan özgürlükçü fikirlere ilgi duyan bireyleri bir araya getirmeye, birbirinden haberdar etmeye, kendi motivasyonlarını, çalışma alanlarını, ilgi alanlarını paylaşabilecekleri fikir alışverişlerinde bulunabilecekleri ortamlar oluşturmaya çalışıyoruz. Bu faaliyetleri sıralayıp baktığımızda hiçbiri bugünden yarına etkisi görülmeyebilir ama istikrarla ve sabırla devam ettirdiğimizde çok ciddi değişimlere katkıda bulunuyor.

20 yıl evvel Batı’daki ülkelere yapmak istediklerimizi anlattığımızda bunlar çok anlamlı gelmiyordu. Mesela; Liberal Düşünce Topluluğu dünyadaki düşünce kuruluşları içerisinde Türkçe’ye en yoğun kitap tercüme ederek  ve yayın yaparak kendisine alan açmaya çalışmış ve hâlâ da bu konuda çok çalışan bir kuruluştur. Bu yönüyle birçok kuruluşa ilham vermiştir. Dünyadaki özgürlükçü fikirlere yatırım yapan fikir öncüleri bu bakımdan LDT’yi çok takdir eder ve her zaman örnek olarak gösterirler. Atilla Yayla bu adımların ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışırdı, Batı’daki fikir arkadaşlarımıza. Bugün otoriter, totaliter sistemlerden daha açık sistemlere geçme gayretinde olan yerlerdeki yeni fikir kuruluşları da yoğun olarak kendi dillerinde yayın faaliyetlerine yöneliyorlar.

Pratik olarak baktığımızda güncel meselelerde aktivist olmak yerine sivil, fikrî alanda faaliyet göstermek bizleri koruyan bir alandı, bir tercihti. Zira Türkiye on-on beş yıl sonra nispeten daha barışçıl olup, ifade özgürlüğü geliştiğinde, daha can alıcı konulara değinmeye başladığımızda çok daha güvenli bir yere oturmuş olduk. Artık çok sayıda yetişmiş, sağlam fikirlere sahip, özgürlük ihlâllerini herkes için tutarlı bir çerçevede savunan ve kendisini iki yüz-üç yüz yıllık bir fikrin geleneğine yaslamış çok sayıda fikir insanları ve sivil, entellektüel faaliyetler vardı. İşte o zaman birbirinden tamamen kopmuş, birbirine düşmanca yaklaşan, siyasî sistem sonucunda birbiriyle yabancılaşmış ve düşmanlaşmış kesimleri bir araya getirip kendilerini rahat hissedebilecekleri, herhangi bir şekilde yargılanmadan, kendi dertlerini, karşılaştıkları ihlâlleri çekinmeden ifade edebilecekleri ortamlar oluşturabildik. Zaten bu tür müzakere toplantılarında vermeye çalıştığımız başkası pahasına değil herkesin barış içinde bir arada yaşayabileceği, özgürlük ihlâllerinin telafi edildiği, özgürlük haklarının garanti altına alındığı bir hukuk devletini, anayasal yönetimi savunmaktı. Belirttiğim gibi Türkiye’nin sınırlı kalmış fikir hayatı göz önüne alındığında, bir fikir hareketi olarak LDT için böyle bir yoldan başlamak çok sağlam bir sonuç verdi diye düşünüyorum.

Günümüz Müslüman devletlerin veya toplulukların liberalizme bakışı nedir?

İfade ettiğim gibi Türkiye’nin eğitim sistemiyle desteklediği merkeziyetçi, kollektivist, devletçi kültürü seküler sol sosyalist çevrelerle beraber İslami çevreleri de etkilemiştir. Bu durum sadece Türkiye için geçerli değil tabiî… Son yüz-yüz elli yıl içerisinde Müslüman dünyada da daha devletçi, sosyalist, otoriter sistemler hâkim oldu ve bu sistemler İslam’ı kendi merkeziyetçi otoritesini meşrulaştırıcı yorumunu desteklediler ve popüler hale getirdiler. Bu da İslam’ın bir sivil din olarak gelişmesi yerine daha devletçi, sivil, özel hayatı sınırlayıcı ve çoğulculuğa merkezî elden, beşeri otorite eliyle kontrol sağlayan devlet dini olarak bakılmasına sebep oldu. Bunun Türkiye’de de izlerini tabiî ki görüyoruz. Ancak İslam’ın sivil bir din olarak sivil topluma, serbest ticarî hayata bundan öte sınırlı devlet iktidarına, adaletli yönetime, temel hakların, özel mülkiyetin teminat altında olduğu, insanların gönüllü ilişkileriyle idare ettiği vakıf ve birliklerin önemine vurgu yapan bir geleneği de ihtiva ettiğini vurgulayanlar, hatta bunun İslam’ın esası olduğunu işleyenler var. Ben de bu fikriyata yakınım. İslam’ın erken dönemdeki kurumlarına bakan fikrî öncüler var. Daha barışçıl bir arada yaşama açısından Müslüman çoğunluğu olan ülkelerde bu yorumu teşvik etmek, dine referans verenler açısından liberalizmin daha çok benimsenmesini temin edebilir.

İnsanlık medeniyeti sadece bir toplum, bir kültür, tek bir dinden doğmamıştır, hukukun üstünlüğü, sivil toplum, sınırlı yönetim, özel mülkiyet hakkı, gönüllü piyasa ilişkileri gibi kurumlar sadece Batı’da, Hristiyan ülkelerde veya Hristiyanlığın içinden doğmuş kavramlar değil. Yüzyıllar içinde sivil ve ticarî ilişkilerle ortaya çıkan evrensel insanlık medeniyetinin temel kurumları, ilkeleridir. Bu bakımdan bu temellere ışık tutmak, Müslüman dünyanın katkısını da ortaya çıkarmak gerekiyor.

Hem liberal hem Müslüman olmak ne anlama geliyor?

Şöyle bir tanımlamayla konuya bakışımızı netleştirelim. Burada ideal olan tarafsız bir devletin varlığına vurgudur. Dinî çoğulculuğa, insanların dinî tercihlerine veya farklı pratik, amelî tercihlerine imkân sağlayan bir siyasi sistemin olması çok önemlidir. Beşerî bir kurum olarak devletin laik olması veya seküler olması gerekir; vatandaşlarının dinî tercihlerinde ve pratiklerinde herhangi bir ayrımcılıkta bulunmayıp; birini diğerine üstün görmemeli, hepsini hukukî teminat altına almalıdır. Bir liberal açısından önemli olan nokta burası. Devlet tarafsız olarak formüle edilmemişse bile hukukî olarak dinî çoğulculuğu sağlayan kurumlar olmalı. Mesela Anglikan devlet kilisesi olan İngiltere buna örnek verilebilir. Yoksa elbette Müslüman liberal de olur, sosyalist de zira bir Müslümanın kamu otoritesinin nasıl olması gerektiğine ilişkin bakışı ancak onun liberal olup olmadığını belirler.

Müslüman ülkelerin liberal demokratik tecrübelerini baz alarak Türkiye’yi nerede konumlandırabiliriz?

Türkiye Cumhuriyeti  kuruluşunda bir demokrasi olarak kurulmadı. Ancak 1955’te çok partili hayata geçişte Türkiye barışçıl bir süreç yaşadı ve özgürlüğe önem veren çoğunluğu göz önüne aldığımızda buradaki topluluklar şiddete meyletmekten ziyade daha barışçıl yöntemlerle direnmeyi, karşı koymayı daha demokratik yöntemleri kullanmayı tercih etti. Bu farklı sebeplerle açıklanabilir.

Şöyle bir tespit yapabiliriz; Türkiye’de şiddet kullanan siyasî gruplar geniş toplum kesimlerince hiçbir zaman destek görmedi. Bu çok önemli.

Yakın dönemde diğer Müslüman ülkelerde uzun dönemli şiddetli çatışmaların yanı sıra şiddete meyletmiş hareketler görüyoruz.  Siyasî sistemleri barışçıl demokratik dönüşümler yaşayamadı. Ancak buna rağmen şunu da ifade etmek isterim; kötü ve şiddetle karışık bu siyasî olaylar daha çok basında yer alıyor. Aslında sesi çıkmayan, gündelik hayatına devam eden ve kendine alan açmaya çalışan barışçıl sivil halk, diğer çoğunluğu Müslüman ülkeler içinde de asıl çoğunluğu teşkil ediyor. Bu durum bizim genellikle göz ardı ettiğimiz, görmediğimiz bir şey. Müslüman dünyaya da aslında bizler yeni yeni bakıyoruz. Beş-on yıl önce Müslüman dünyadan pek haberimiz yoktu. Sözde Batı’ya dönmüştük ama biz aslında arkamızı her yere dönmüştük. Dünyaya oldukça kapalı bir toplumduk.

Türkiye’deki müteşebbislerin 90’lardan sonra Ortadoğu’yla daha çok iş yapar olması, son yıllarda hükümetin Doğu’yla, Müslüman ülkelerle daha çok ilişki kurmasıyla eş zamanlı olarak teknolojinin, bilgi araçlarının da gelişmesiyle birlikte biz Doğu’dan daha fazla haberdar olduk. Müslüman ülkeler adına genelleme yaparak genel-geçer yargıların çok doğru olmadığını düşünüyorum.

İşaret etmek istediğim başka bir konu da Batı dünyasının Müslüman dünyaya bakışındaki problem. Otoriter sistemler sebebiyle sivil çoğulcu siyasi kültürün gelişmesine alan bırakılmamış. Şiddete mesafeli, kendi içinde demokratik teşkilatlarda gelişmiş olmasına rağmen, ideolojik olarak devletçi siyasî İslami hareketler marjinal, fundamentalist, hatta şiddetle hemhal gösteriliyor. Bu görüntü demokratik yöntemlerin, çoğulcu kurumların önünün kesilmesine, darbelere mazeret olarak kullanılıyor. Mısır’da olduğu gibi…

Türkiye’de liberalizmi 2002 öncesi ve sonrası şeklinde ayırmamız mümkün mü? Daha açık bir ifadeyle mevcut siyasi otoritenin liberalizm konusunda sağladığı olumlu değişimler var mı?

Evet, bu ana kadar Liberal Düşünce Topluluğu’nun yapmış olduğu yatırımları övdüm.  Genel teorik yayınları dışınca Liberal Düşünce Topluluğu’nun çevresindeki akademisyenler,  günlük gazetelerde hem genel kavramlarla ilişkili anayasal yönetim, ifade özgürlüğü, din ve vicdan hürriyetiyle ilgili hem de Türkiye’nin siyasî yapısı, tek parti döneminden miras alınan siyasî zihniyet ve gerekli olan dönüşümle ilgili çok sayıda yazılar yazdılar. Fedakârlıkla  Anadolu’da yapılan yüzlerce faaliyetin de müthiş bir etkisi oldu. Aynı dönemde ülkede ciddî iktisadî ve sosyal bir değişim sözkonusu oldu. LDT’nin entellektüel alanda yaptıkları çok önemliydi. Ancak bu siyasî sistemin dönüşmesi için tek başına yeterli değildi. Böyle bir siyasî değişim talebi durumunda ne olacaktı? Halk hep birlikte galeyana gelip devlete mi yürüyecekti?

Bu demokratik dönüşüm talebine sözcülük etmesi gereken bir siyasî iradeye ihtiyaç vardı. Türkiye’nin demokratik dönüşümünde; toplumdaki değişim talebinin alınıp buna paralel olarak siyasî riskin yüklenilmesine ihtiyaç vardı. Esasen entellektüel değişimin yarattığı iklimi siyasetçiler takip ederler. Bir taraftan baktığımız zaman siyasî değişim Türkiye’deki o müthiş potansiyelin, sosyal değişimin bir sonucu idi ama diğer taraftan da öyle kritik anlar var ki taşıyıcı ve önünü açıcı tarihî rol üstlenilmesi gerekiyor. 2002 sonrası hükümet tarafından bu siyasî rol üstlenildi. Bunun başarısını tespit ederken Türkiye’nin temel sistemik problemini, bürokratik iktidarı tanımlamadan geçmemek gerekiyor.

Türkiye her ne kadar 1955’te çok partili hayata geçmiş olsa da darbelerle kurumsallaştırılan sivil ve askerî bürokratik bir yönetime dönüştü. Görünürde düzenli yapılan seçimler vardı ancak düzenli yapılan seçimlerle iktidara gelen siyasî partilere verilmiş çok sınırlı bir alan vardı. Türkiye’nin temel meselelerinde söz sahibi olan en başta güvenlik, dış politika ve istihbarattan oluşan merkezî otoriteyi kontrol eden Türkiye’de askerî sivil bürokrasi idi. Demokratik olarak seçilmiş siyasî iktidarların bu alanlarda herhangi bir söz söyleyebilecek, reform yapabilecek gücü sınırlandırılmıştı. Böyle bir reform yapmaya girişen, Türkiye’nin kendi çoğulcu, sivil yapısını muhatap alıp, geçmişiyle yüzleşerek, sistemi kırmaya çalışan siyasî iktidarların önü kesiliyordu. Demokratik siyasî grupların kendisini dayayabilecekleri sivil gruplar zayıftı. Açık rekabetçi ortamlarda ortaya çıkacak demokratik sivil bir iktidarın arkasındaki en önemli güç sivil toplum ve piyasa aktörleridir. Kendisini ancak bunlara bağlayabilir ve onların etkisinde kaldığı sürece demokratik gücünü koruyabilir. Bu bakımdan bir taraftan Türkiye’nin yaşadığı siyasî ve iktisadî değişimin bir sonucu olarak Ak Parti’nin başarısı bir sonuçtur. Bununla birlikte diğer siyasî partilerin askerî, sivil bürokrasinin kontrolünde kalmasına karşın 2002’den sonra Ak Parti’nin otoriter zihniyete meydan okuyarak, demokratik reformların taşıyıcısı olacağı iddiasında oldu, bu iddia destek gördü ve nitekim gerçekten bu tür adımlar attı. Hem Türkiye’nin Batı’yla olan ilişkilerine önem verdi hem de Türkiye’ye yeni kapılar açtı. Daha önce görmediğimiz, kapattığımız kapıları açarken aynı zamanda dünyanın sadece bir yerden ibaret olmadığı ve Doğu’da da aktörlerin olduğunu hatırlattı. Daha da önemlisi Türkiye’nin ayrıcalıklı kesimlerden ibaret olmadığı, Anadolu’da yaşayan çoğulcu mirasın, bir medeniyet birikiminin farkına varılmasını sağladı ve bunun serpileceği alanları engellemedi.

Yani işte bahsetmiş olduğum dernekleşme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü alanında yapılan gelişmeler özgürlükleri genişletti. Aslında Akparti her politika değişikliğini bilinçli olarak yapmadı lakin ufak özgürlükler Türkiye’nin içindeki çeşitliliğin ortaya çıkmasını sağladı ve bu demokratik siyasî iradenin bürokrasiye meydan okuması; entellektüel yatırımlarla bir araya geldiğinde Türkiye’de müthiş bir değişimi ortaya çıkarmış oldu. Mustafa Erdoğan’a özgürlük ödülü verdiğimiz 2012 yılı Hürriyet Yemeği’nde, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucularından Hukukçu Kazım Berzeg bu birleşen etkiyi sınır ötesine taşıyarak şu meyanda ifade etmişti. “Türkiye’de Liberal Düşünce Topluluğu’nun toplumsal olarak entellektüel altyapısını hazırladığı, bu yatırımla birleşen Ak Parti’nin siyasî başarısı Arap Baharına ilham verdi; çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde liberal demokratik yönetimin olabileceği, çoğulcu sivil toplum ve teşebbüs serbestisinin neşvünema bulabileceği fikrini cesaretlendirdi”.  Bu büyük yansımaya paralel olarak, kendi mütevazı tecrübelerimizle Liberal Düşünce Topluluğu olarak kültürel, dinî, coğrafi ortaklıklarımızın olduğu ülkelerde benzer inisiyatiflerin ortaya çıkması veya güçlenmesi için tecrübelerimizi paylaşmaya gayret ediyoruz.

Siyasî alanın açılması ile iktisadî zenginliklerin ve ayrıcalıklara bağlı olmayan yeni iktisadî aktörlerin ortaya çıkması Türkiye’de müthiş bir değişimle karşılaşmamıza neden oldu. Tek yönlü değerlendirmek yeterli olmaz çünkü bunların hepsi bir arada oldu. Ak Parti’nin iktisadî alanda yaptıklarını da tanımlamak lazım. Ak Parti pek çok sektörü rekabete açarak büyümeyi ve gelişmeyi sağladı. Bugün, Ak Parti’nin iktisadî alandaki başarının kaynaklarını tam olarak göremediğini fark ediyorum.

Cumhuriyet bir sosyalist rejim iddiasıyla kurulmadı ama ayrıcalıklara sahip, korumacı politikalar sayesinde ayakta durmuş, bu sebeple resmî ideolojinin sözcüsü olmuş bir iş adamları grubumuz vardı. Korumacılık derken mesela şunu kastediyorum, beyaz eşya ithalatının yasak olması, hangi kalitede olursa olsun bir beyaz eşya ürününün en düşük fiyatının ne olacağının devlet tarafından belirlenmesi ve belli miktarlarda devletin ihtiyacı olsun olmasın alım yaparak destek olması gibi irrasyonel, vatandaşın tüketicinin pahalı ve düşük kaliteli tek bir markaya mahkûm olduğu dolayısıyla fakirliğe mecbur olduğu bir hâl. Piyasa aktörlerinin olduğu bir ekonomimiz var gibi görünüyordu lakin küçük büyük aktörlerin her an girebileceği serbest bir piyasa, rekabet ekonomisi ve müteşebbisler için gerekli açık bilgi akışı yoktu. Özal döneminden başlayan serbestleşme sonrası, Ak Parti hem piyasadaki rekabetin artmasıyla ortaya çıkan çoğullaşan ve zenginleşen sivil toplum ve medya araçlarındaki gelişmenin bir sonucu ve sonrasında da bu rekabetçi politikaların taşıyıcısı oldu. Türkiye’nin iktisadî büyümesi ticarî hayatımızın rekabete nispeten açılması sayesinde oldu.

Liberaller sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılıyor. Sağ ve sol liberaller  arasında  ne gibi farklılıklar var? Bu konuyu biraz açar mısınız lütfen?

Evet. Sağ liberal ve sol liberal bizde çok popüler bir kullanım. Sağ-sol tanımları liberal gelenek açısından pek anlamlı değil. 20 yıl önce liberallik kuralsızlık, ahlâksızlık, ahlâkî değerleri olmayan anlamına geliyordu. Liberalliğin nasıl anlaşıldığına dair bir iki örnek vermek isterim. Ünlü bir gazeteci LDT’ye röportaj yapmaya geldiğinde “kusura bakmayın, ortalık biraz dağınık” demiştim, “yoo hayır, çok liberal bir ortam” demişti… Kurallılık ve hukuk düşüncesi olan liberallikle alâkası olmayan bir benzetme. Ancak bugün artık liberalizmin bir hukuk teorisi olduğu daha yaygın kabul ediliyor. Başka bir örnek; dönemin İçişleri Bakanı’yla yolsuzluk üzerine bir röportaj yapmak istemiştik, dernekler Emniyet’e bağlı olduğu için kendisi buraya ön araştırma yapmak üzere bir polis göndermişti. Polisler bir süre etrafa ve yayınlara baktıktan sonra, telsizden şöyle bilgi geçti: “zararsız bir yer, sosyal demokrat gibi bir şey”… O zamanlar liberalizm diye bir fikriyatın esamesi yoktu tabiî Türkiye’de. Zaten ülkede şiddete meyleden devrimci sol var, onun dışında daha barışçıl olan, daha Batılı, çağdaş, modern olan ise olsa olsa sosyal demokrattır diye yaygın bir kanaat vardı. Gelen kişi başkomiserdi belki onun gözünde de öyleydi. Bizim için artı puan sosyal demokrat gibi bir şey olmaktı. Ben de o zamanki naifliğim ve toyluğumla “hayır hayır, sosyal demokrat değiliz” diye cevap vermiştim…

Şöyle hâkim bir kültür var; bir şey sol liberalse, hatta sadece sol ise itibarlıdır. Ne yazık ki sağın da solun karşısında bir mahcubiyeti var. Bu mahcubiyeti aşmak gerekiyor. Aslında sağ da kültürel hayatımızda baskın olarak sosyalizmin, devletçiliğin etkisi altında kalmış durumda. İnsanlık medeniyetini geliştiren en temel taşlardan olan sivil hayat, piyasa ekonomisi, özel mülkiyetin değeri, gönüllü mübadeleye dayanan piyasa ilişkilerine değer vermezsek ve sürekli bir kapitalizme atma merakıyla, telaşıyla “kültürel bir hegemonya” yaratmaya çalışırsak sosyalist kültürün sol kapısından değil de sağ kapısından girmiş oluruz. Yani etrafında dolanmış oluruz; sol ve sağ tanımları liberal gelenek açısından çok anlamlı değil. Kabaca daha seküler çevrelerden gelen kimselere sol liberal deniyor bizde. Ama bunun tabiî ki şöyle bir fikrî karşılığı var; başından beri fark ettiyseniz ben klasik liberalizm diyorum- Amerika’ya baktığımız zaman maalesef klasik liberalizm korunamamış. Orada genel olarak siyahların haklarını, eşcinsellerin haklarını savunan ama bireysel özgürlüğü felsefî olarak savunmayan, ailenin ve geleneksel değerlerin otomatikman özgürlükleri sınırlayıcı olduğuna vurgu yapan ve iktisadî hayata da devletin müdahalesi olması gerektiğini savunan çevrelere liberal deniyor. Bu bakımdan klasik liberallerin Amerikan liberallerle örtüşebileceği bazı alanlar bulunsa da Amerikan muhafazakârlarına, cumhuriyetçilerine yakın olacağı yerler de var. Bununla beraber Amerikan muhafazakârlarına eleştirel baktığı temel meseleler de var, dış politika gibi.

Temel klasik liberal kurumlara Türkiye’de muhafazakârlar da önem vermektedir. Türkiye’de otoriter devleti eleştiren muhafazakârlar değişime, liberal özgürlüklere daha açık diyebiliriz. Bununla birlikte çok kuvvetli bir devletçi-muhafazakâr gelenek de var. Kendi sivil hayatına, ticarî hayatına fazla müdahale edilmemesini tercih eden ve devlet eliyle bütün topluma kendi değerlerinin dayatılmasına karşı duracak bir çoğunluk var. Yeniden ve tekrar tekrar bunun liberal demokratik bir sistem için, barış içinde birarada yaşam için ne kadar değerli olduğunu anlatmak gerekiyor. Devletin tanımlayıcı değil, sınırlı ve temel hakları teminat altına alan fonksiyonunu hatırlattığımızda özgürlükçü zihniyet etkili olacaktır. Sol geleneğin içinde devletin merkeziyetçi ve tanımlayıcı ve aynı zamanda solla hemhal olmuş şiddeti meşrulaştıran geleneği sorgulayan kimseler de var. Onlar da liberal demokratik sistemi destekleyici aktörler olarak karşımıza çıkıyor.

Geçmişe gitmişken, biraz daha geriye gidip Osmanlı İmparatorluğu ve liberalizm konularına değinsek? Bu konuda neler söylersiniz?

Osmanlı İmparatorluğu son döneminde sahip olduğu geniş sınırları ve çeşitli çoğulcu nüfus yapısını göz önüne alarak sistemini anayasal olarak dönüştürmeye başlamıştı. Tanzimat reformlarını, Meşrutiyet ilanını düşünecek olursak karşımıza böyle bir tablo çıkıyor. Hem vatandaşları olan gayrimüslimlerin temel haklarını garanti altına almak, mülkiyet haklarını garanti altına almak gibi reformlar görüyoruz; hem de sivil hayatta çok farklı alanlarda kadınların, Kürtlerin siyasî haklarını savunan derneklerin ortaya çıkışını göz önüne aldığımızda Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde anayasa hareketleriyle birlikte çoğulcu bir sivil toplumun olduğunu ve Osmanlı’nın dönüşümünü görmeye başlıyoruz. Sivil hak mücadeleleriyle devrimsel olmayan barışçıl değişim insanî olarak daha az maliyetli olabilirdi. Cumhuriyet bu değişimleri yok sayarak, hatta bu değişime meydan okuyarak, çeşitli dinî, etnik farklılıkları varlığı için tehdit gören, o çoğulculuğu bastıran ve bununla beraber ifade özgürlüklerini ve dernekleşme hürriyetini de sınırlandıran tekleştirme yoluyla modernleşmeyi tercih etmiş. Ayrıca, Osmanlı’nın son dönemindeki fikir hayatımızdaki arayışları teşebbüs özgürlüğünü, adem-i merkeziyetçiliği vurgulayan Prens Sabahattin, piyasa ekonomisini vurgulayan Maliye Bakanı Cavit Bey, Sakızlı Ohannes Paşa gibi pek çok fikir insanlarının yaptığı çalışmaların da üstü örtülmüş oldu. Tabiî Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında çok partili hayata geçmeden önce bireysel gayreti olan çok sayıda siyasî isim var. Bunlar da maalesef siyasî rekabete imkân vermeyen sistem içerisinde tasfiye edilmiş isimler olarak tarihimizde duruyorlar. Onların fikir ve  siyaset alanındaki çalışmalarını ve gayretlerini ortaya çıkarmak itibarlarını teslim etmek adına önem arz ediyor. Tarihî geçmişimizde boşluklar bırakmadan bağlantı kurmak bizim gibi kimselerin bir nevi görevi. Görev aslında geçmişe ait bir görev de değil zira bu çalışmalar bugün için anlamlı olacak adımlar. Çoğulcu, demokratik arayışların yeni bir şey olmadığını anlamak için geçmişle böyle bir bağlantı kurmak, nerede hatalar yapılmıştı, nerede zayıf kalınmıştı, sorunlar neredeydi? Tam da bunları anlamak ve geleceğe taşımak açısından önemli.

Cumhuriyete geçiş liberal demokrasi açısından ne ifade ediyor?

Osmanlı’nın son dönemindeki gelişmeler ve canlanan fikrî, sivil ve ticarî hayatı bir tarafta, diğer tarafta çoğulcu meclisinde tartışmalar devam ediyor, merkezi sistemin anayasal yönde sağlam bir zemine oturması talep ediliyordu. Bu tartışmalara rağmen, savaş sonrası ilan edilen cumhuriyet çoğulcu anayasal bir yönetim yönünde bir değişim için kırılma oldu. İfade, din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alan liberal demokratik bir sistemin tesisi yerine Cumhuriyet, çoğulculuğu yok sayan bir kurucu rasyonalist modernleşme yolunu tercih etti. Bu sistem en temelde üç ayaktan oluşuyordu; laiklik, milliyetçilik ve devletçilik. Laiklik eliyle hem farklı gayri İslami özellikler elimine edildi, İslam’ın tek yorumu, tek pratiği üzerinden gidilerek azınlıklar dışında çoğunluklar da kontrol altına alınmaya çalışıldı. Milliyetçilik eliyle tek bir Türklük tanımı inşa edilmeye çalışıldı ve diğer unsurlar gayri millî pozisyona düşürülmüş oldu. Bunlara  dayanan devletçilik eliyle de tüm iktisadî hayat kontrol altına alındı. Resmiîideolojinin sözcüsü olacak ve devlet eliyle ayrıcalıklara sahip olan iktisadî aktörler oluştu. Komünist bloğun bir parçası olmadık ama tek partiyle yönetilen bütün sivil ve iktisadi hayatımızı kontrol eden bir siyasi sistemimiz oldu. Ve 1955’e kadar bütün derneklerin, bütün oluşumların tek bir partiye bağlı olduğu bir siyasî, sosyal iktisadî hayatımız vardı. Bunları sıraladığımızda Cumhuriyet’e geçiş demokrasiye geçiş değildi.

Bugün ilkokullarda Cumhuriyet kutlanırken gündelik hayatımızda temel değerler olarak kabul ettiğimiz çoğulcu demokratik ilkeler Cumhuriyetimizde ne kadar yerleşik dikkate alınmıyor. Bunun dönüşmesi gerekiyor. Bugün yaygın olarak kabul edilen değerler var, ki kendisini Cumhuriyetçi, Atatürkçü olarak tanımlayan kesimlere “demokratik değerleri benimsiyor musunuz” diye sorduğumuzda “hayır” diyebilecek bir çoğunluk çıkmaz. Onlar için de hukuk devleti, demokrasi, bireysel özgürlükler temel değerler. Her meselede tek tek sorularak daha tutarlı olması sorgulanabilir ama “bunlara karşıyım” diyebilecek popüler bir hava yok artık. Ancak bizim çocuklarımıza çoğulcu özgürlükçü değerlerin önemini kavramasını sağlayacak eğitim sistemine ihtiyacımız var.

Türkiye’nin bugün en temel sorunları nelerdir?

Pek çok meseleden bahsettik. Esasen sorunlarımız çok kompleks. En küçük azınlık olan bireyin, vatandaşın hayatını sıkıntıya sokan sorumsuz bürokratik devlet yapısı sorunlarımızın temelinde. Ancak bugün geldiğimiz bir yer var, askerî-bürokratik vesayeti dönüştürme iddiasında bir siyasî hükümet oldu ve sorumsuz bürokratik iktidar değişiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyetçi, devletçi ve laisist kaygılarla tanımlayıcı iddiasının olduğunu göz önüne aldığımızda yığınla sorunlarımız vardı. Bu sorunlarla yüzleşmeye çalışan Akparti hükümeti tarihî girişimler yaptı.  Bu birikmiş sorunlarımızın başında Kürt meselesi hem insanî ve özgürlükler bakımından hem de bürokratik yönetimin demokratik dönüşümünde çok kilit bir noktada yer alıyor. Kürtler’in Türkiye toplumunda en büyük azınlığı teşkil etmesi Cumhuriyet projesinde en kapsamlı biçimde ele alınmalarına sebep oldu. Son otuz yılda, özgürlük meselesi olarak değil de bir güvenlik meselesi olarak görülmesiyle, sorumlusu kimi zaman belirsiz çatışmalar ile can yakıcı bir hal almıştı. PKK’nın şiddet kullanan bölgesel bir örgüt olması meseleyi çok boyutlu bir hale getirdi. Uluslararası boyutu hatta meseleyi daha da derinleştirmektedir. Buna rağmen, içeride demokratik dönüşümü yaşayabilmemiz açısından çözüm süreci çok önemli bir rol oynuyor. Türkiye toplumunun birbiriyle hemhal olarak, kendisinden farklı olanı kabul ettiği, barış içinde bir arada yaşama kültürünün kuvvetlendirilmesi önemli. Bundan sonra iktidara gelecek partilerin bununla mutlaka yüzleşmesi, bu konuda diyecek yapacak bir şeylerinin olması gerekiyor. Yaşadığımız barış süreci sonrası hükümetlerden demokratik reformların daha fazla talep edileceği bir dönem olacaktır. Dolayısıyla hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Vatandaş artık seçilmiş hükümetinden bürokratik iktidara hâkim olmasını, yani kontrol etmesini, bürokrasinin yapıp ettiklerinden daha çok sorumlu olmasını bekleyecektir. Bu sebeple hangi parti iktidara gelirse gelsin demokratik dönüşümü yapmak mecburiyetinde olacak diye düşünüyorum. İyimser bir düşünce olabilir ama böyle bir bekleyiş ve arayış var…

Geldiğimiz noktada çözüm sürecini nasıl görüyorsunuz?

Geldiğimiz noktada geçirdiğimiz üç aylık bir tuhaf dönem var. 7 Haziran seçimlerinden sonra demokratik iktidardaki boşluğu gören ve kendisinin aslî varlık sebebi olan şiddeti kullanmaya son vermek istemeyen PKK’yla yeniden karşılaşmış durumdayız. Zira demokratik bir iktidar bu konuda bir irade ortaya koymuş ve halihazırdaki sorunları askeri operasyonlarla değil temel hak ve hürriyetleri genişleterek müzakere yoluyla çözme iradesini göstermişti. Buna ilâveten her türlü siyasî hak taleplerinin taşınabileceği demokratik yolların açık olduğu bir döneme girilmişti. Bütün bunlar hiç yokmuş gibi vahşice şiddete girişilmesi, sivil vatandaşların hayatının zora sokulması kabul edilemez. Burada yeterince güçlü olarak mahkûm edilmeyen bir şiddet kullanımı söz konusu. Vatandaşlar devlete, meşru iktidara şiddet kullanma tekeli verirler ancak bunu da demokratik yollarla denetlemek ve sınırlamak isterler. Kendi kendine özerk yönetim ilan eden ve şiddetine romantik devrimci halk savaşı adıyla meşruiyet kazandırma gayretinde bir örgüt var. Bu kabul edilemez. Bu süreçte “Neo-liberal, kapitalist iktidarın tekelini kırmak aynı zamanda şiddet tekelini de kırmayı gerektirir” şeklinde şiddeti meşrulaştırmaya çalışan İstanbul’un büyük bir üniversitesinde akademisyenlik yapan birinin makalesiyle dahi karşılaşıyoruz. Bu tür destekleri gören bir terör örgütü çok daha fütursuz olabiliyor. Son minvalde bütün siyasî partilerin, çevrelerin şiddeti kesinlikle mahkûm etmesi gereken bir noktadayız. Bundan gayrı daha önce söylediğim gibi çözüm süreci siyasî iktidar tarafından ilk fırsatta eninde sonunda yeniden ele alınacaktır.

LDT, çözüm sürecine nasıl katkıda bulundu?

Başta da belirttiğim gibi kurulduğumuz andan itibaren kendimize korunaklı bir alan oluşturmak üzere çalışmalarımıza yön verdik. 90’ların sonlarında hem ifade özgürlüğünün sınırlı olduğu hem de terörün, şiddetin çok can yakıcı olduğu bir süreçten geçiyorduk. Kendine alan açmak isteyen bir kuruluş olarak temel insan haklarını savunduk. 2000’li yılların başına kadar doğrudan girdiğimiz bir konu değildi Kürt sorunu ancak 2005’den sonra Diyarbakır’da, Ankara’da meselenin tüm taraflarını bir araya getirdiğimiz önemli müzakere toplantıları yaptık. Bu anlamda yapılan ilk toplantılar olduğunu düşünüyorum. Basına kapalı, çok farklı çevrelerin bir araya geldiği ve bir arada yaşayacağımız çerçeveyi, temel sorunların karşılık geldiği temel sorunları konuştuk. Yerel yönetimler, anayasal yönetim, hukuk devleti, temel özgürlükler, ana dil gibi temel konuların konuşulduğu programlar yaptık ve farklı çevreleri temsil bakımından zengin programlardı. Bu arada genel faaliyetlerimize ve eğitim programlarımıza da devam ettik. Özel olarak çözüm süreci başladığında destek vermek bizim açımızdan çok önemli idi. Zira sadece Ak Parti’nin bir projesi olduğu için, muhataplık vs sebeplerle farklı taraflarca çözüm sürecine destek vermek, bir günah gibi, Ak Parti’ye destek vermek anlamına geliyordu bu sebeple kimi çevreler desteklemekten imtina ediyordu. Bu çevrelere aldırmadan ve herhangi bir kompleks duymadan başlı başına barışcıl yollarla çözüm arayışının çok değerli olduğu, insan hayatının her şeyin üstünde olduğu düşüncesiyle eksikleri, yapılması gerekenleri ifade ederek destek verdik.

LDT’nun geleceğe yönelik planları nelerdir?

Liberal Düşünce Topluluğu olarak genel eğitim, yayın faaliyetlerimize devam etmekle beraber temel, yapısal meselelere de katkıda bulunmayı göz ardı etmemeye çalıştık. Bunun için ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü alanında yaptığımız temel çalışmaların yanı sıra bunlar Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde ve özellikle yapısal değişikliklerde hem hukukçulara hem alandaki kimselere hem de muhataplarına ve akademiye temel kaynak oldular. Bu alandaki çalışmalara devam etmeyi planlıyoruz ancak Türkiye’nin geldiği noktada yapısal, hukukî reformlara ihtiyacı var. Bunun için de Liberal Düşünce Topluluğu olarak hukuk, yargı alanındaki reformlara katkıda bulunmayı planlıyoruz. Bundan başka tabiî ki Türkiye’de yaşayan farklı kesimlerin bir araya gelmesi ve beraber bir arada yaşayacağı, sorunlara çözüm yollarında herkese hitap edecek bir çerçeveyi savunan gençlere yönelik faaliyetler planlıyoruz. Siyasî ve hukukî alanda normalleşmeyle beraber iktisadi hayatımızda vergilerin azalması, ekonomik özgürlüklerin gelişmesi, ticarî hayatın kolaylaştırılması, serbestleştirilmesine yönelik reformlara işaret edecek birtakım projeler üzerinde çalışıyoruz . İktisadî ve siyasî özgürlüklerimizin bir arada olduğu ve bir arada gelişebileceği; liberal demokrasinin ve piyasa ekonomisinin, barışın ve refahın temel garantörleri olduğunu işlemek üzere kanaat önderlerini, yeni sivil aktörleri bir araya getirmek gibi düşüncelerimiz var.

Bu kapsamlı sohbet için çok teşekkür ederim. Düşler ve Gerçekler dergisine yayın hayatında başarılar dilerim. Dergicilik zor, ama severek sabırla devam edildiğinde fikir hayatımızda anlamlı izler bırakabilir. Dijital çağda dijital yayıncılıkta da ısrarlı olmakta fayda var.

Vahap Coşkun: Terörün amacı siyasi kaos ve sandığı manipüle etmek

0

Röportaj: Fadime Özkan, Star Gazetesi

Ankara Tren garındaki korkunç terör saldırısı ve 11 Temmuz’dan bu yana artan PKK terörü neyi amaçlıyor? Özyönetim, özsavunma ve devrimci hendek siyaseti nedir, HDP neden PKK’nın terör siyasetine “alet” oluyor, bölge halkı bütün bu olup bitenler karşısında ne yaşıyor, ne hissediyor? Diyarbakır’da yaşayan Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun cevapladı. Akil İnsanlar Heyet üyesi olan Coşkun, insan hakları, demokrasi, Kürt Sorunu ve bunun hukuki yansımaları üzerine çalışmalarıyla tanınıyor.

Türkiye ne yazık ki Cumartesi günü Ankara’daki büyük terör saldırısıyla yüze yakın insanını kaybetti, yasa büründü. Yüzden fazla da yaralı var. Her eve acı düştü. Faillerini henüz bilmiyoruz ama bu vahşi bombalı saldırının amacı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye tarihinin en kanlı günlerinden birini yaşadı. Büyük bir meydan okuma ve tehlike ile karşı karşıyayız. Failleri ve onların arkasındaki karanlık odakları henüz bilmiyoruz. Ancak bu barbarca ve alçakça saldırının birbiriyle bağlantılı üç amacını teşhis edebiliriz. Birincisi, Türkiye’deki çatışmaların sürekli hale getirilmesi ve barışın tamamen paranteze alınması hedefidir.  İkincisi, seçim sürecinin manipüle etme çabasıdır. Seçimin ve sonuçlarının gayri-meşru kılınması ve böylelikle istikrarsızlığın derinleştirilmesidir. Üçüncüsü de Türkiye’ye dış politikada –özellikle Suriye’de- bir ayar vermek ve onu belli bir çizgide durmaya zorlamaktır. Hem iktidar hem de muhalefet, kısır çekişmelere dalmadan, oynanan oyunun büyüklüğünü görmeli ve buna uygun bir politik tavır geliştirmeli. Aksi takdirde kaybeden –bazılarının umduğu gibi yalnızca iktidar veya AK Parti değil- bütün ülke olur.

KCK BÖLGEYE ÇOK ZARAR VERDİ

Türkiye’ye diz çöktürmeye yönelik saldırılar yeni değil. Türkiye’yi 7 Haziran öncesinden çok farklı bir ülke haline getiren değişim 7 Haziran seçim sonuçları mıydı size yoksa KCK’nın 11 Temmuz’da ateşkesi bitirdiğini, 14 Temmuz’da devrimci halk savaşı başlattığını ilan etmesi mi?

13 yıllık süre zarfında insanlar, seçimlerden tek parti iktidarının çıkmasına alışmışlardı. 7 Haziran Türkiye’de bu manada “rutin”i bozdu. Sonuçlar tek bir partinin iktidarına imkân vermedi, koalisyonu mecbur kıldı. Toplumun önemli bir kısmı bu sonucu beklemiyordu, AK Parti de zihnen bir koalisyona hazır değildi. Ancak bu, aşılabilir bir durumdu. Partiler ya bir koalisyonda ortaklaşır, bu olmazsa o zaman yeni bir seçime gidilir ve sorunun üstesinden gelinirdi.

Hiç şüphesiz, KCK’nin ateşkesi bitirmesi, devrimci halk savaşı ilan etmesi ve ardından çatışmaların başlaması, ülkenin havasının bozulmasında 7 Haziran’dan çok daha büyük bir tesir yarattı. Zira iki buçuk yıldır devam eden sürecin en mühim kazanımı, insanların ölmemesiydi. Ölümlerin durması, hem sürece toplumsal desteği büyütmüş, hem de problemin siyaset yoluyla çözüleceğine olan inancı perçinlemişti. Siyaset ön almıştı. İnsanlar “evet, bazı sorunlar olabilir, ancak silahlar konuşmadıktan sonra mutlaka bu sorunların bir hal çaresine bakılır” diye düşünüyorlardı. Ekonomik hayat canlanmış, insanlar psikolojik olarak rahatlamıştı. Maalesef çatışmaların başlamasıyla birlikte her şey tersine döndü. Mayınlar, bombalar, silahlar devreye girince, can kayıpları artmaya başlayınca, siyaset geriledi, ekonomi çöktü, insanların psikolojileri bozuldu. Dolayısıyla çatışma, her anlamda tahribata sebep oldu.

PKK SAVAŞINA HALK DESTEK VERMİYOR

KCK’nın 14 Temmuz’da ilan ettiği “devrimci halk savaşı” nedir Allah aşkına? 2012’de de Şemdinli ve Beytüşşebap’ta kendine ait bir alan kazanmak için yaptığı terör saldırılarına bu ismi vermişti.

2011’de Oslo Görüşmeleri’nin başarısızlıkla sonuçlanması ve masanın devrilmesinin ardından 14 ay süren çatışmalı bir döneme girilmiş ve çok sayıda insan hayatını yitirmişti. O dönemde PKK adına “devrimci halk savaşı” dediği stratejiyi yürütmüştü. PKK o zaman ilhamı Arap Baharı’ndan almıştı. Gaye, belli bir bölgede alan hâkimiyetini ele geçirmek ve orada halkın katılımı ile birlikte devlete karşı bir ayaklanmayı gerçekleştirmekti. Ancak ne 2011’de, ne de şimdi Kürt halkı bu siyaseti tasvip etti. PKK, birçok kez “serhildan/başkaldırı” çağrısında bulundu, ancak bu çağrılar halktan beklediği cevabı almadı.

ÖZERKLİĞİN NE OLDUĞUNU İLAN EDENLER DE BİLMİYOR

HDP’li, DBP’li belediye başkanlarının zaten seçilmişler olarak yönettikleri yerlerde peş peşe ilan ettiği “özyönetim” nedir peki? Hukuku, ekonomisi nedir? KCK’nın öz savunma dediği şey nedir, nasıl işlemektedir?

Bir bütün olarak PKK hareketinin kristalize olmuş bir özerklik ya da öz yönetim anlayışı bulunmuyor. Şöyle ki, KCK Sözleşmesi tamamen totaliter bir düzeni tasvir eder. HDP, tüm Türkiye’de geçerli olacak simetrik bir özerklik önerir. Son dönemde ise kendilerine “Halk Meclisi” vb. adlar veren yapılar ise, kimi zaman mahalle, kimi zaman da ilçe bazında “özyönetim”ler ilan ediyor. Tabii bu yapıların hiçbir hukuki, ekonomik ve siyasi hazırlığı da bulunmuyor. Öyle ki, öz yönetim ilanı nedeni ile haklarında hukuki işlem başlatılan belediye başkanları adli makamlara verdikleri beyanlarda, bu işlerden haberlerinin olmadığını, kendilerine birileri tarafından verilen metni okuduklarını söylediler.

Halk tüm bunların farkında. Özerklik/özyönetim ilanlarının içinin boş olduğunu, kendilerine hukuki ve ekonomik anlamda herhangi bir getirisinin olmadığını biliyor. Belediye başkanlıkları ve belediye meclislerin kahir ekseriyetle elindeyken bir de özerklik ilan etmenin bir abesle iştigal olduğunu görüyor. Bundan ötürü de halk nezdinde bu ilanlar ne bir heyecan uyandırıyor, ne de destek görüyor.

2011’DE DE ÖZERKLİK İLAN ETMİŞ NETİCE ALAMAMIŞLARDI

Özerklik ilanının yanlışlığını bilmiyorlar mı peki, yanlışta ısrar neden?

Başlıca iki hususa değinilebilir: Evvela, özerklik ilan etmek kendi başına bir anlam taşımaz. Hatırlayacaksınız Temmuz 2011’de Aysel Tuğluk da özerklik ilan etmiş ve bütün dünyayı bunu tanımaya çağırmıştı, ancak herhangi bir netice elde edememişti. Yani “özerklik ilan ettim” demeniz sizi özerk yapmaz.

İkincisi, özerklik merkez ile yerel arasında kurulan bir hukuki ilişkidir. Özerklikte merkezi yönetim iktisadi, siyasi ve hukuki bazı yetkileri yerele devreder. Bununla birlikte özerk bölge, merkezi devletin hâkimiyeti ve sınırları egemenliği içinde yer alır. Özerklikte devletin egemenliğinin tanınmaması, devlet güçlerinin giremediği alanlar söz konusu olamaz. Bugün yapılmaya çalışıldığı gibi, hukuki bir sıfatı haiz olmayan eli silahlı birimlerin bir bölgeyi denetimi altına almaları ve orayı istedikleri gibi tanzim etmeye çalışmaları özerkliğin ruhu ile bağdaşmaz.

HDP’YE HENDEK İÇİN OY VERİLMEDİ

HDP’nin aldığı oy “devrimci hendek siyaseti”ne mi verilmiştir peki?  

Asla. Bir seçmen grubunun oy tercihini etkileyen birçok faktör vardır. Ancak görebildiğim kadarıyla HDP’nin 7 Haziran’da geleneksel oyunun iki katına çıkmasındaki asıl saik, Kürt meselesini şiddet sarmalından çıkarmak, onu siyaset aksına yerleştirmekti. HDP’ye oy veren seçmenlerin asıl ve ivedi beklentisi, silahların tamamen susması ve siyaseti belirleyici olmasıydı. Parlamentoda temsil gücü yüksek bir partinin varlığı halinde, meselenin daha kolay çözüleceğini düşünüyorlardı. HDP’ye yönelmelerinin öncelikli sebebi buydu. Zaten seçim öncesinde bu minval üzerinde siyaset yapıyordu. “PKK’yi dağdan bir tek biz indirebiliriz. Meclis’te kuvvetli bir şekilde bulunursak, PKK’nin silahlı mücadelesine gerek kalmaz” mealinde sözler sarf ediyorlardı. Bu itibarla HDP’ye verilen oyları, hendeklere ve özerklik ilanlarına verilmiş gibi yorumlamak son derece yanlıştır.

HALK PKK’DAN BIKTI GÖÇ EDİYOR

Hendeklerin amacı ne, bölgeyi ve insanları nasıl etkiliyor?

Hendek kazmak, aslında yeni bir eylem tarzı değil. 6-8 Ekim Olayları’ndan sonra, bilhassa Cizre’de yoğun bir şekilde karşımıza çıktı. PKK -gençlik örgütlenmesi YDG-H eliyle- hendekler kazarak hem gücünü göstermek, hem de savaşı şehirlere taşımak istiyor. YDG-H kentin çeperlerindeki yoksul mahallelerde hendek kazıyor ve içlerini patlayıcılarla dolduruyor Güvenlik güçleri bu hendekleri kapatmaya geldiğinde çatışma çıkıyor. Çatışmalar kente cereyan ettiği için de siviller çatışmaların ortasında kalıyor. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar başta olmak herkesin bir kör kurşuna kurban gitme ihtimali büyüyor. Yani PKK bir taraftan devletin giremediği ve sadece kendisinin kurallarının geçerli olduğu alanlar yaratmak, diğer taraftan da buralarda halk ile devleti karşı karşıya getirmek istiyor.

Hendeklerin etkisine gelince; hendekler, tek kelimeyle, halkı perişan ediyor. Hendeklerin kazıldığı yerlerde, insanların gündelik hayatlarını sürdürme ihtimalleri kalmıyor. Güvenlik güçleri bu mahallelere operasyon yaptığında, insanlar iki ateş arasında kalıyor ve hayatını kaybediyor. Yoğun bir göç yaşanıyor. Mesela Diyarbakır’ın Sur İlçesinde 500 ailenin –yaklaşık 6000 kişinin- göç ettiği belirtiliyor. Cizre, Yüksekova, Lice, Silvan gibi ilçelerde ise göç edenlerin sayısı 10 binlerin üzerinde. Göç etmek zorunda kalan bu insanlar, ekonomik açıdan toplumun en dezavantajlı kesimleri. Yoksullar, olanakları son derece kıt. Bu da göçün vahametini büyütüyor. Buna rağmen insanlar, istemedikleri bir savaşa dâhil olmaktansa, ellerindeki avuçlarındaki bırakıp göç ediyorlar.

PKK HDP’YE PATRON BENİM DİYOR

2014 yerel seçimlerinde PKK ile irtibatlı siyasi partiler HDP, DBP, BDP 102 yerde belediye başkanlığını kazandı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş adaydı, yüzde 9 oy aldı. Eğer yeterli oyu alsaydı, teorik olarak, TC’ye Cumhurbaşkanı olacaktı. Genel seçimlerde de yüzde 13 küsur oyla 80 vekille şu TBMM’de üçüncü büyük gruba sahip HDP. Meşru siyasetin yolu sonuna kadar açık yani bu siyasi çizgiye. Hal böyleyken neden sivil siyasetin imkânlarını değil silah kullanıyor PKK? PKK ne yapmak istiyor?

Meselenin bam teli burası. 7 Haziran sonuçları gerek Kürt ve gerek Türkiye kamuoyunda siyasi aktörlerin öne çıkması, silahlı aktörlerin ise geriye gitmesi yönünde büyük bir beklenti doğurdu. Olması gereken, üstünlüğün sivillere geçmesi, silahlı olanların ise bir adım geriye çekilmesiydi. Lakin PKK, buna hazır değil. Siyasi alandaki kararların siyasilerce alınmasını tasavvur edemiyor. Bu nedenle kendi denetiminin gevşemesi anlamına gelecek herhangi bir adıma müsaade etmiyor, patronun kendi olduğunu gösteriyor. Bunu da bildiği en iyi yolla, silahla ve şiddetle, yapıyor.

TÜRKİYELİLEŞME İÇİN ÖLMEYE ÖLDÜRMEYE GEREK YOK

Diğer “Kürt partileri”nden HAKPAR federalizmi, PAK (Partiya Azadiya Kurdistan) ve TKDP ise bağımsızlığı savunuyor. PKK/HDP özerklik istiyor hatta hâlihazırda bunu dayatıyor. Bu durum bize ne söylüyor?

Federasyon talep eden veya bağımsız bir Kürdistan isteyen siyasi partiler bunun mücadelesini demokratik yoldan veriyorlar. PKK ise, federasyon ve bağımsızlık peşinde değil. Özerklik istiyor, hatta Türkiyelileşmek ve bir Türkiye partisi haline gelmeyi arzuluyor. Ama bunun için silahlı mücadele yürütüyor. Yani bağımsızlık isteyenlerin burnu kanamazken, Türkiye ile bütünleşmek isteyenler ölüyor ve öldürüyor.

Absürt bir durum bu. Aynı zamanda silahlı mücadelenin anlamını yitirdiğinin de işareti. Çok açık ki, özerklik için doğru olan, silahla dağlarda çatışmak değil, 80 vekille parlamentoda ve 102 belediyeyle yerelde siyaset yapmaktır. Yine çok açık ki, Türkiyelileşme ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için Kürt gençlerinin dağlarda ölüme gönderilmesinin ahlaki ve siyasi bir gerekçesi yoktur.

PKK HDP’NİN RAKİPLERİNİ BASKI ALTINA ALIYOR

Türkiye genelinde güçlü olan partilerden sadece AK Parti’nin bölgede bir karşılığı olduğunu biliyoruz. Ama onun dışında da bölgenin kendi özelliklerinden ve taleplerinden doğan “Kürtçülük” esaslı çok sayıda partisi var. HAKPAR, TKDP, PAK ve HÜDAPAR var, bir de PKK partileri var HDP, DBP, BDP gibi. Sorum iki kademeli: 1) Bu partilerin açılma, programında istediğini ilan etme özgürlüğü bölgede istediği gibi örgütlenme ve propaganda özgürlüğü var mı? 2) PKK’nın bu partilere bakışı yaklaşımı nasıl, çoğulculuk ve “öteki”ne tahammül açısından?

Ben de iki kademeli cevap vereyim. İlkin, çözüm süreci ile birlikte bölgede bir siyasi çoğulculaşma da yaşandı ve çok sayıda parti ve siyasi hareket gün yüzüne çıktı. Bunlar programlarını diledikleri gibi oluşturabilirler. Birçoğunun talepleri, PKK’nin taleplerinden daha radikal. Hatta milliyetçi bazı gruplar, PKK’yi Kürt ve Kürdistan davasına hizmet etmediği gerekçesiyle sert eleştirilere tabi tutuyorlar.

İkinci olarak PKK’nin bu parti ve hareketlerle ilişkisi, bunların sahip olduğu güçle ilgili. Toplumsal tabanları zayıf olan ve potansiyel bir tehlike oluşturmayan parti ve hareketlerin çalışmalarında ve örgütlenmelerinde herhangi bir sıkıntı yaşanmıyor. Ama gücü olan ve rakip olarak görülen parti ve hareketler ise baskı altına alınmaya çalışılıyor. Nitekim PKK, belli bir tabanı bulunan AK Parti ve HÜDA-Par ile hep gerilimli bir ilişki içinde bulunuyor.

SÜREÇ YENİDEN BAŞLAR MI?

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ben çözüm süreci kaldırılmıştır demedim, buzdolabına konulmuştur dedim. İşler yolunda giderse, süreç yeniden gündeme gelir” dedi son olarak. “İşlerin yoluna girmesi” şu dakikadan sonra herhalde sınır dışına çıkışla, silahlara beton dökmekle mümkün. PKK/HDP siyasi çizgisi bu yolun neresinde?

Her ne kadar mutlak silah bırakma ve silahların betona gömülmesi sık dile getirilen bir söylem olsa da, devletin de bu aşamada PKK’nin silahları tamamen bırakmayacağını bildiğini düşünüyorum. Kanımca sürecin tekrardan işlemesi için devletin iki şartı var: Biri, şehir yapılanmalarının tasfiyesi ve şehirlerin normale dönmesidir. Diğeri ise, PKK’nin silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmasıdır. PKK, bunları yaparsa süreç tekrardan rayına girer. Ama PKK bu noktada değil. PKK ilk etapta atacağı adımı çatışmasızlığa dönmekle sınırlı tutmak istiyor.

MUHASEBE İÇİN SİLAHLARIN SUSMASI ŞART

Çatışmazlık ilan edildi. Bu nasıl etkiler?

Evet, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı yazılı bir açıklamayla eylemsizlik kararını aldığını duyurdu. Hükümet, buna mesafeli. Yalçın Akdoğan, bunun yeterli olmayacağını ve PKK’nin mutlak bir eylemsizlik kararı almasını ve Türkiye’yi terk etmesi gerektiğini belirtti. Aradaki makasa rağmen, ben eylemsizlik kararının olumlu ve önemli olduğu kanısındayım. Zira silahların sesinin kesilmesi ve ölümlerin durması, yeni bir değerlendirme yapma ve yeniden sürece dönme için olanaklar yaratabilir.

KÜRTLERİN PSİKOLOJİSİ ALT ÜST OLDU

Serhildan çağrılarına, devrimci hendek siyasetine-savaşına HDP’ye oy vermiş bölge halkı tarafından da itibar edilmediğini biliyoruz görüyoruz. Ama sizden dinlemek isteriz, Kürtler bu olaylara, sonuçlara nasıl bakıyor? PKK saldırılarına operasyonlarla cevap verilmesi bölge halkını nasıl etkiledi etkiliyor?

Hendek kazma ve özyönetim ilanı ile girilen dönem, Kürtlere büyük bir zarar verdi. İnsanlar hayatını kaybetti. Kentler yakıldı yıkıldı. Ekonomi çöktü. Psikoloji alt üst oldu. Her alanda muazzam bir tahribat yaşandı. Kürtler, PKK’nin savaş öngören stratejisine destek vermedi, bundan uzak durdu. Halk, hakların siyasi yoldan da kazanılabileceğini ve şiddete gerek olmadığını tecrübe etti. Bu nedenle gayet net bir mesaj verdi: “Siyaseti desteklerim, ama savaşa destek vermem.” PKK’nin de bu mesajı alması lazım. Keza halk, askeri operasyonlarla da bu meselenin çözülemeyeceğini biliyor ve mümkün olan en kısa sürede tekrardan sürece dönülmesini diliyor.

TOPLUM YENİ SÜRECE DESTEK VERECEKTİR

Türkiye kamuoyu “birlik beraberlik projesi”, Habur süreci, Oslo süreci, İmralı süreci adıyla çözüm için yürütülen sürecin evrelerine tanıklık etti bir şekilde. Hiç değilse haberdardı ve her seferinde bu politikayı yürüten partiyi iktidarda tutarak onayladı. Ama her seferinde PKK, şiddeti yeniden başlattı. Ve bu durum, bu tekrarlar, Türkiye genel kamuoyunda daha önce yaşanmamış yeni bir ruh halini beraberinde getirdi. Teröre büyük bir öfke, çözüm fikrine zikrine tahammülsüzlük, PKK’nın silah bırakmayacağına dolayısıyla tek çözümün askeri yöntem olduğuna inanç, sivil siyasetin yani HDP’nin etkisiz yetkisiz dolayısıyla çözüm fikrinin hedefsiz olmasının verdiği umutsuzluk… Sürecin taşıyıcısı olan her iki liderin de gücünün siyaseten “aşınması”… Bu kez “deniz bitti” mi yoksa gerçekten?

Hayır, deniz bitmedi, bitmez. Bakın, çatışmalar başladıktan sonra süreci toptan itibarsızlaştırmaya çalışan bir hava doğdu. Oysa çözüm süreci çok değerliydi. Başarılı olması halinde, toplumsal barışı hâkim kılacak ve Türkiye’yi prangalarından kurtaracaktı. Bu itibarla denilebilir ki, Cumhuriyet tarihinin en önemli projesiydi. Süreç, 2.5 yılda çok önemli iki şeyi başardı: Barış düşüncesini toplumsallaştırdı ve meselenin siyaset ile çözülebileceğini gösterdi. Toplum da bunu gördü ve kabul etti. Artık hiç kimse bu yaşananları hiç olmamış ve süreç hiç hayatımıza girmemiş gibi davranamaz. Nitekim yapılan araştırmalar, son 2.5 aydaki toza dumana rağmen, halkın hala büyük bir kısmı sürecin doğru olduğunu düşündüğünü ve süreci desteklediğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla çatışmalar durduğunda ve çözüm masasına geri dönüldüğünde, halk buna tepki göstermeyecek, aksine destekleyecektir.

PKK, HDP VE AK PARTİ NE YAPMALI?

Tek başına iktidar olup olmayacağını bilmiyoruz ama 1 Kasım’a giderken iktidara en yakın parti yine AK Parti. Çözüm sürecinin ve şu an operasyonların da yürütücüsü. Bu kanlı dar boğazdan bir an evvel çıkmak için PKK’ya, HDP’ye ve AK Parti’ye, ne dersiniz?

PKK: Silahın devri bitti. PKK, silahlı Türkiye’nin gündeminden çıkarmalı, Türkiye’ye karşı silah kullanmaya son vermeli. Sosyolojik ve politik gerçekliği görmeyen maksimalist taleplerle sorunun bir çözüme kavuşturulamayacağını görmeli.
HDP: Vakit, siyaset vakti. HDP, siyaseti egemen kılmak için PKK’ye karşı da inisiyatif almalı. Silahın devreden çıkması gerektiğini, silahlı bir mücadeleyi kabul etmeyeceklerini yüksek sesle dillendirmeli. Kendi kavgalarını Kürtlerin sırtından yürütmek isteyen kesimler var, HDP bunların perspektifine teslim olmamalı. AK Parti karşıtlığını, siyasi varlığının temeli ve amacı haline getirmemeli.
AK Parti: HDP’yi kriminalize etmeye çalışmamalı. Siyasi kanalları hep açık tutmalı. Devletin eski alışkanlıklarıyla bu meselenin sulha kavuşturulamayacağını aklından çıkarmamalı. Süreç konusunda utangaç olmamalı, net ve açık bir şekilde arkasında durmalı. Aksayan yönlerden dersler çıkarmalı; zamanlaması, hedefleri ve varış noktası belli olan bir süreç planlaması yapmalı.

MHP Gittikçe Gerçek Kimliğinden Uzaklaşıyor Mu?

10 Ekim 2015 Günü Cumhuriyet tarihini en kanlı terör eylemi gerçekleşti. Tabii olarak bu hadise bütün dünyada yankı buldu. Bu hadiseye çeşitli partiler birbirinden farklı tepkiler verdiler. Kimisi güvenlik zafiyetinden söz etti, kimisi sorumlu bakanların istifa etmesi gerektiğini dile getirdi, kimisi de bu eylemin devlet tarafında, daha özelde de polisler tarafından gerçekleştirildiği yönünde akıl ve izan dışı beyanlarda bulundu. Kısaca bu denli sarsıcı bir eylem bile siyasi partilerin müşterek tavır sergilemelerini mümkün kılmadı. Kısaca kan üzerinde yürütülen ve vicdan sınırlarını zorlayan siyaset, teröre karşı ittifakın önüne geçti.

Burada MHP’nin özellik arz eden tavrı üzerinde durmak istiyorum. AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, HDP Genel Başkanı dışında TBMM’de grubu bulunan diğer iki parti genel başkanını, bu acımasız ve dehşetengiz terör eylemi karşısında müşterek politika belirlemek, teröre karşı bir siyasi duruş bütünlüğü oluşturmak üzere davet etti. Bu davete CHP lideri olumlu cevap verdi ve 12.10.2015 günü bu görüşme gerçekleşti. Fakat MHP lideri bu davete icabet etmedi, sadece bu eylemi parti olarak kınamakla yetindi. MHP benzer amaçlarla CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu tarafından yapılan daveti de reddetti.

MHP’nin bu tutumu, aslında 7 Haziran 2015 seçimleri akabinde ortaya koyduğu “AK Parti tarafından önerilen bütün önerileri reddetme” politikasının bir devamı olarak nitelenebilir. AK Partiye duyulan nefret ya da daha hafif bir ifadeyle reddiyeci politika, bu partiyi (MHP) sistemi tıkayan bir parti haline getirmeye başladı.

Sormak lazım, bu reddiyeci tutumu, MHP’nin tarihi misyonu ile bağdaştırabilmek ne kadar mümkündür?

Bu sorunun cevabı, MHP’nin aldığı yeni vaziyetin açıklanması açısından son derece önem arz etmektedir.

MHP’nin tarihi misyonuna bakıldığında, bu partinin, milliyetçi, devletçi ve milli birlik ve bütünlüğü savunan bir parti olduğu söylenebilir. Bu özellikle sebebiyledir ki, bu partinin, özellikle sistemin tıkandığı durumlarda, gösterdiği tutumla devletin zarar görmeyeceği sonucun ortaya çıkmasını sağladığının çok sayıda örnekleri mevcuttur. Hele ki devletin ve milletin selametine yönelen bir eylem karşısında, bu tarihi misyonun, bu partiyi iktidarı ve muhalefeti ile bütünlük içerisinde hareket etmeye sevk etmesi gerekirken, bu parti farklı bir tutum sergilemiştir.

Oysa ülkelerin terör hadiselerinden kurtulabilmelerinin temel gereklerinden birisi de, meşru zeminde mücadele eden siyasi partilerin bu eylemlere karşı işbirliği ve bütünlük içerisinde oldukları yönünde bir görüntü sergilemeleri, bu yönde somut politikalar geliştirmeleridir. Devletçi ve milliyetçi kimliği baskın olduğuna inanılan MHP’nin bunu hayda hay yapması gerekir.

MHP bunu yapmamakla neyi amaçlıyor?

Şayet bundan 1 Kasım 2015 seçimlerine yönelik siyasi bir rant elde etmeyi amaçlıyorsa, bu tutum, hem kabulü mümkün olmayan bir ahlakilik sorunu taşımakta, hem de bu partinin gerçek kimliğinden bir adım daha uzaklaşması neticesini doğurmaktadır.

Gerçi bir partinin milliyetçi ve devletçi kimliğinden uzaklaşması onların tabii bir hakkı olarak görülebilir, hatta bazılarınca bu tutum makbul bir yönelim olarak değerlendirilebilir ise de, meselenin en vahim olan tarafı, insani ve ahlaki zeminde yer almaktadır. Teröre karşı güç birliği yağmak, milliyetçilik ve devletçiliğin çok ötesinde bir tutumdur. Bu tutumu sergilemek her şeyden önce insan olmanın bir gereğidir. Bu, hiçbir milliyetçi ve devletçi refleksi olmayanların da, sırf insani Saiklerle almaları gerekli bir tutumdur.

MHP, bu tutumu ile, bir yandan devletçi ve milliyetçi kimliğinden uzaklaşırken, bir yandan da ahlaki zeminde insani bir tutum alışın uzağında yer almış olmaktır.

Elbette bunun bir siyasi bedeli olacaktır. Halk, değişen ölçülerde bunun bedelini ödetecektir. Bu bedel ödetme, 7 Haziran sonrası reddiyeci politikalar vasıtasıyla sistemi tıkama ile teröre karşı sergiledikleri negatif tutumun bütününe karşı gerçekleşecektir. Tabii ki bu bedelin ölçüsünü şimdiden kestirebilmek pek mümkün değildir.

MHP’ye oy vermek ya da vermemek, bu partinin yükselmesini ya da düşmesini istemek meselesi ile sistemi tıkayıcı ve terör konusunda dağınık tutum izleme tutumunu ayrı tahlil etmek gerekir. Bu partiye hiç oy vermeyen kişiler de, terör konusunda sahip olduğu kimlik icabı daha fazla hassas olması gerektiğini düşündüğü bu partiden daha olumlu bir tutum beklemektedir. Öyle zannediyorum ki bu tutum, Türkiye’de hala sorunlu bir alana işaret etmektedir: o da şudur:

“Devlete, millete ve bireylere yönelik acımasız ve yok edici bir özelliğe sahip olan, din, dil, ırk, renk farkı gözetmeksizin herkes tarafından lanetlenilmesi gereken ve insanlığa karşı en ağır cinayet işlemek manasına gelen terör eylemleri karşısında bile, siyasi partiler maalesef duygu, düşünce, politika üretmek üzere bir araya gelmekten imtina etmektedirler”.

Bugün ileri demokrasileri ülkemizden farklı kılan en bariz özelliklerden birisi de, o ülkelerde teröre karşı sergilenen iktidar-muhalefet bütünleşmesidir.

Türkiye maalesef bu eşiği bile aşabilmiş değildir. Öyle zannediyorum ki, bunun bedelini hem MHP ödeyecektir, hem de Türkiye Cumhuriyeti devleti ve vatandaşları en ağır bir şekilde bu bedeli ödemeye devam etmektedir. Kanaatimce, MHP’nin kan üzerinden yaptığı bu rant hesabı tutmayacak, bu parti, siyaseten de bunun bedelini ödeyecektir. Ama olan bu millete ve acılı ailelere olacaktır.

MHP bu tutumu seçimlere kadar yürütecek gibi görünüyor. Umarım 1 Kasım seçimlerinde bu reddiyeci, sistemi tıkayıcı ve kanlı eylemler karşısında bütünlüğü sarsıcı politikanın bedeli umulanın da ötesinde gerçekleşir de, bu parti hiç olmazsa terör karşısında daha aklı başında politikalara döner. Bundan MHP de kazanır Türkiye de kazanır.