Ana Sayfa Blog Sayfa 277

Sorun yoksa, sorunun çözülmesine talibiz”

Türban inadının sürdüğü yıllar boyunca kuşaklar boyu çekilen acıları gördükçe, kim bilir kaç defa yazdım, “Hadi siz çözün,” diye adeta yalvardım CHP’ye… Siz çözerseniz mesele bir rejim değişikliği gibi algılanmaz, “sosyal demokrat” bir parti olarak temel bir özgürlüğe sahip çıkmış olursunuz, bunun şerefini taşırsınız; ayrıca siyaseten de çok kârlı çıkarsınız, Cumhuriyet tarihi boyunca kopuk kaldığınız toplumsal çoğunlukla bir diyalog kanalı açmış olursunuz, dedim.

Olmadı, yapmadı. 90 yıl bekçiliğini yaptığı rejimin miadını doldurduğunu, gelmekte olan Yeni Türkiye’de türban yasağında diretmenin mümkün olamayacağını göremedi. Nice sonra, “kamuda başörtüsü serbestisine ben geçit verdim” diye kendine pay çıkaracak oldu ama artık çok geç kalmıştı.
Benzer bir fırsat Kürt meselesinde de ayağına geldi. AK Parti, Cumhuriyet tarihinin bu en çetin ve en komplike sorununa el attığında CHP’nin yapabileceği en akıllı şey, Çözüm Süreci’ne AK Parti’den daha büyük bir iştiyakla sarılmak; onun tökezlediği yerlerde ondan daha kararlı durmak olurdu. Böylelikle, Çözüm Süreci’nin siyasi getirisine ortak olur ve muhalefetin korkulu rüyası da gerçekleşemezdi; yani AK Parti’nin Kürt meselesini tek başına çözen parti olarak yenilmez bir güç haline gelme “tehlikesi” de savuşturulmuş olurdu!
Ama bunu da yapamadı. Kürt sorununun anayasal temellerini ortadan kaldırmayı amaçlayan anayasa değişikliğini engellemek için “ille de dört partili komisyon” diye tutturarak MHP’nin arkasına saklandı. Çözüm Süreci’nin başından itibaren, her aşamada ve her fırsatta – söylem düzeyinde tersini savunurken- taş koymaya çalıştı.
Süreç, PKK’nın saldırılarıyla askıya alındığından bu yana ise “Bu meseleyi ben çözerim” deyip duruyor.
Keşke çözebilse, daha ne isteriz… Tek başına iktidar olamayacağı belli ama belki koalisyon ortağı olursa ve elinde sihirli bir çözüm formülü varsa, AK Parti’yle el ele verir çözerler, Türkiye’ye de derin bir nefes aldırırlar.
Ama şu formülü bir bilsek… diyorduk ki, cevap geldi!
CHP yetkilileri dün Kürt sorununun çözümüne ilişkin projelerini basına açıkladı.
Üç ayaklı bir projeymiş bu. Her ayakta da bir komisyon!
Sanki sürecin kesilmesi komisyon eksikliğinden olmuş gibi, üç tane komisyon kurulmasını öneriyorlar: Toplumsal Mutabakat Komisyonu, Ortak Akıl Heyeti ve Gerçekleri Araştırma Komisyonu.
Tam da CHP’den beklenecek formül işte. Bir parti ancak bu kadar “bürokrat” olabilir.
Milletle alay eder gibi, üç komisyon kurmaya “Üç Ayaklı Proje” adını takmışlar ve bu komisyonlarla meseleyi çözeceklerini söylüyorlar…
Hani nerede izlenecek siyasi strateji, nerede yol haritası, nerede olayın uluslararası ayağına ilişkin bir görüş?
İşleri komisyona havale edip bekleyeceksin. Üç zamanda üç komisyondan üç tane rapor çıkartacaksın. “Hani çözecektiniz” diye soranlara da “İşte kapı gibi üç tane rapor hazırladık” diye cevap vereceksin.
Sonra da kendine “siyasi parti” diyeceksin.
Haklarını yemeyelim, bir de siyasi tespit yapmışlar: AK Parti’nin en büyük yanlışı PKK’yla ‘silah bırakma’ pazarlığı yapmakmış.
Bu cümleden, CHP olsa PKK’dan silah bırakmasını istemeden müzakereleri devam ettirirdi sonucunu mu çıkarmalıyız? Yoksa silah bırakma pazarlığı yerine statü pazarlığı mı yapılmalıydı? Ya da “biz olsak PKK’yla hiç müzakere yapmaz meseleyi Meclis’te komisyon kurarak hallederdik” mi demek istiyorlar?
Basın açıklamasının en ibretlik bölümünü ise sona sakladım. Aynen alıntılıyorum:
“Biz CHP olarak şunu söylüyoruz:
– Kürt siyasi hareketinin Türkiye’den ayrılma gibi bir amacı yoksa,
– 2013 Mart’ında silahların bırakılarak, sivil siyasetle, demokrasiyle bu sorunun çözüleceği yönündeki ilkelerin benimsenmesi sürdürülüyorsa,
CHP bu sorunun çözülmesine taliptir.”
Türkçesi, “Sorun yoksa, sorunun çözülmesine talibiz” diyorlar.
Takdir sizin…

Akşam, 21.10.2015

Hükümeti nasıl eleştirmeli?

Seçimlere doğru kötü şeyler olacağına dair uğursuz kehanetler yapılmıştı.

Ne yazık ki bugün onun içindeyiz.

Ankara Katliamı bütün bunlar arasında kıyaslanamaz ölçüde en kötü ve en vahim olanıydı. Ama öncesinde ve sonrasında da bir dizi garabete şahit olduk ve oluyoruz.

Bu hadiselerin gölgede kalan yüzlerinden hükümetin gereği gibi haberdar olduğundan emin değilim. Olsaydı, bazıları doğrudan kendisine yönelik görünen bu hadiselerin önüne geçebilir miydi, o da kuşkulu.

Çünkü onun çevresindeki kuşatma, sadece bazı örgütlerden veya kriminal unsurlardan kaynaklanmıyor. Bütün bir İslam coğrafyasında bugün en fazla saldırı altında olan ve tasfiye edilen hükümetler, geleneksel monarşiler, dini veya laik diktatörlükler değil; seçimle iş başına gelen ve küresel güç ilişkilerine itiraz potansiyeli olan hükümetler. Böyle bir durumda hükümetin kendisi üzerinden ülkeye kurulan her tezgahı önceden haber alıp üstesinden gelmesini beklemek kolay değil.

Ama yapabilecekken yapmadıkları, ihmalleri ve basiretsizlikleri yüzünden suçlayabiliriz onu. Bu yazı konusu da bu. Ve kendisine çeki düzen vermesini isteyebiliriz.

Basiretsizlik ve ihmal

Ahmet Hakan hadisesiyle başlayalım.

Fazlasıyla tuhaf bir saldırı olayıyla karşı karşıyayız. Tuhaflığı fazla net, fazla parmağım gözüne ve fazla adrese teslim görünmesinden geliyor. Gazeteci Ahmet Hakan’ı döven saldırganlar Ak Parti üyesi çıkıyor ve ilk itiraflarında “işin içinde MİT var, Reis var” diyorlar.

Akla Danıştay Saldırısı geliyor doğal olarak. Orada da saldırgan suçlanmak istenen kesimden olduğunu kanıtlamak için elinden geleni yapmış ve “şeriatçı” olduğu konusunda zihinlerde kalabilecek en küçük tereddüdü bile gidermeye çalışmıştı.

Sembolik anlatım yerine doğrudan mesajı tercih eden ikinci sınıf senaryolardaki gibi her şey. Dünyanın en aptal hükümeti bile, böyle bir kötülüğü göze alsa bile, seçime çeyrek kala kendi partisine kayıtlı tetikçi seçer mi? Hem de ilk sorguda “itiraf” edecek kadar da “naif” tetikçiler?

Üstelik de “Şundan emir aldık” yerine “işin içinde MİT var, Emniyet var, Reis var” türünden “siyasi analiz” yapabilecek ölçüde ferasetli tetikçiler! Gazetelerde bu ortak manşetle çıktıktan sonra “bu reis o reis değilmiş” haberi geliyor. Ama bu arada “mesaj” çoktan milyonlarca zihne aktarılmış oluyor.

“Eğer seçimlerden altı ay önce böyle bir fırsatı yakalasalardı, daha zamana yayılmış bir şekilde şüpheleri iktidarın üstüne çekecek şekilde yavaş yavaş işlerlerdi haberi” diye yorumluyordu bir arkadaşım bu olayı, “ama seçimlere az kaldı ve şimdi mesajı daha doğrudan vermek zorunda kalıyorlar.”

Bu bir senaryo ise, onu yazanların hayal gücü ne kadar zayıf olursa olsun, çok da haksız sayılmazlar bu tezgahı kurmakta. Çünkü evet, normal şartlarda inanan olmaz bu kadarına. Tabii ortada basiretsizliğiyle makasın öbür ucunu tamamlayan bir hükümet olmasa.

Hükümetin karşı karşıya olduğu bazı ciddi sorunların farkındayım. Karşısında, en zıt uçları buluşturan geniş bir koalisyon var. CHP’den farklı olarak devlete sahip olmayan bir siyasi gelenekten geldiği için, devlet içinde kendisine karşı kurulan tuzaklardan haberdar da olamayabilir. Özellikle de onun bürokrasideki bu açığını kapatabilecek örgütlülükteki Gülen Cemaati de saf değiştirdiği için bugün daha da fazla risk altında.

Aslında “devlet tecrübesi olan” -yani devletin kirli dehlizlerini bilen, çünkü onları kuran- bir gelenekten gelen bir siyasi partidense, 12 sene sonra bile bürokrasiye tam hakim olamamış bir partiyi tercih ederim. Onu bu yüzden suçlayamam da.

Ama yukarıda da ifade ettiğim gibi onun sorumluluğu, sadece yapamadıklarından gelmiyor. Haberlere göre Ahmet Hakan’ın koruma talebi 17 gün boyunca karşılanmamış ve sonra da saldırı gerçekleşmiş. Dolayısıyla saldırıyı kim yapmış olursa olsun, bu hükümeti sorumlu kılıyor.

Nasıl bir kuşatma altında olduğunu anlamaktan aciz görünen bir parti ve hükümetle karşı karşıyayız.  Ak Parti’den Abdurrahim Boynukalın’ın Ahmet Hakan’ı dövmekten söz eden bir görüntüsü dolaşıma sokulmuşsa, o gazeteci istemese bile Ak Parti kendi parasıyla ona bir koruma ordusu sağlamak zorundaydı. Belki “Abdurrahim’i biliyoruz, o bunu yapacak bir genç değil, bizim de yapacak halimiz yok” diye düşünmüş olabilirler, ama başkasının yapıp ona ve partisine fatura etmesi çok mu şaşırtıcı olurdu?

İkinci sorumluluğu ise böyle bir ortamda kendisini anlatmak için doğru dürüst bir çaba içinde olmaması veya bariz biçimde aciz kalması. Bu yüzden de 7 Haziran öncesinde Diyarbakır’daki HDP mitingini bombalama eylemi bile çokları tarafından ona fatura edilebildi.  Çünkü karşısında devasa bir dezenformasyon çarkı dönüyordu ve onu destekleyen medyanın etkisi çok azdı. Peki neden azdı ve neden az? Medya meselesine dalıp konuyu dağıtmamak için sadece Gülay Göktürk’ün “Etkili Medya Nasıl Olur?” başlıklı yazısını önereyim.

Yargı sorunu hükümeti neden ilgilendirmek zorunda?

Hükümetin diğer bir sorumluluğu ise bürokrasi ve yargının bir dizi tuhaf kararından geliyor. Bunun hükümeti ilgilendiren en az iki boyutundan söz edebiliriz.

Birincisi, yargı, eski Kemalist dönemi andıracak türden kararlar vermeye başladı ve bu da insan hakları ihlalleri üretiyor. Bu boyutuyla da elbette hükümeti ilgilendiriyor. İkincisi, yargının verdiği bu tuhaf kararlar hükümete izafe ediliyor ve sesini çıkarmadığı ölçüde, belki de hiç onaylamadığı türden kararların doğurduğu öfkenin faturasını da üstlenmiş oluyor.

Burada da gazeteci Bülent Keneş hadisesiyle başlayalım. Onun tutuklandığı haberi de yine geçmişte kalmış olması gereken bir Türkiye klasiğiydi. Cumhurbaşkanına veya herhangi bir bireye hakaret etmek hukuken cezalandırmayı gerektirebilir. Ama bin kez yazıldı, söylendi bu ülkede, tutuklama kurumu istisnai olmalıdır, kural değil. Kaçma veya delilleri gizleme gibi hukuki bakımdan makul şüphe söz konusu olmadığı sürece, yargı tarafından mahkum edilinceye kadar dışarıda gezebilmelidir herkes. Ve yargı da siyasetçiler, bürokratlar, devlet insanları söz konusu olduğunda hakaretin sınırını çok dar, eleştirinin sınırını çok geniş çizmelidir.

Ama bu olayın hükümeti ilgilendiren boyutu bundan ibaret değil. Hukuku veya AİHM içtihatlarını bir kenara koyalım, seçimlerden hemen önce, “Türkiye’de basın özgür değil” suçlamalarının yapıldığı bir dönemde bu tür olayların siyasi etkisi ne olur? Bu soruya vereceğiniz cevap, bu tutuklama kararının kime zarar vereceğini de tespit etmeyi sağlayacak.

Ben oligarşi medyasının ve artık onunla beraber olan Gülen medyasının yerinde olsaydım içten içe sevinirdim bu tür haberlere. Acaba hükümeti “destekleyen” medyanın tavrı ne oldu? Burada da yukarıda sözünü ettiğim Gülay Göktürk’ün yazısına atıfla yetineyim.

Sonra Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi kararı geldi. “PKK terör örgütü değildir” dediği için, ifadeye bile davet edilmeden hakkında yakalama kararı çıkartıldı ve gecenin bir vakti “alındı.” Sonrasında serbest bırakıldı ama iş işten geçmişti. Elçi’nin ifade ettiği fikre katılmayan ve bu yaklaşımı “terör örgütü propagandası” olarak görenler veya “şov yaptı cezasını çeksin” diyenler, üç bakımdan yanlış yapıyorlar:

Birincisi, tek başına bu ifade, terör veya şiddet propagandası sayılmaz (hukuki boyut);

İkincisi de onu susturmak terör veya şiddet karşıtı fikirlere değil tersine avantaj sağlar. “Susturulan bir fikir dokunulmazlık zırhına bürünür” der John S. Mill. Elçi’ye yakalama kararı verenler veya bunu onaylayanlar, hangi fikre dokunulmazlık zırhı verdiklerini biliyorlar mı diye sormak gerekir (ahlaki boyut);

Üçüncüsünü bir soruyla formüle edeyim: İfadeye gidebilecek bir baro başkanının, -baro başkanı da demeyelim bir bireyin- gözaltına alınması, o ülkedeki hükümetle ve özgürlüklerin düzeyiyle ilgili nasıl bir kanaat uyandırır? (siyasi boyut).

Tam bunu konuşurken, Ağrı Sulh Ceza Hakimliği tarafından “özyönetim” vurgusu nedeniyle HDP’nin bir seçim beyannamesinin toplatıldığı haberi geldi. Legal siyasi partilerden birinin federasyon, diğerinin bağımsızlık talebini programına yazdığı bir ülkede özyönetim talebini suçlaştırmak bir şaka değilse, hükümetin işi gücü bırakıp uğraşması gereken başka bir sorunu var demektir. Sorunu diyorum, çünkü bu sadece siyasi ifade hürriyeti ile ilgili bir sorun olmayıp, doğrudan hükümete yönelik negatif bir imajı da ifade ediyor. Böyle bir durumda, sadece hakları değil kendi imajını da düşünen bir hükümetin yapması gereken, açıkça bunun yanlışlığını dile getirmek olmalı.

Yargı neden bunları yapıyor? Bu tür kararları Gülen Cemaati’nin yargıdaki mensuplarının hükümete sabotajı olarak yorumlayanlar var. Buna karşılık, cüppeleriyle beraber siyasi kavgaya giren “cemaatçilerin” tasfiyesiyle ortaya çıkan boşluğu ülkücü veya Kemalist yargı mensupları tarafından doldurmanın sonucu olarak görenler de. Bu yorumların hangisi geçerli olursa olsun, bu ülkede fırsatını bulduğunda bu tür kararlar verebilecek bir yargı hep vardı ve hala var. Ve hükümet yargıdaki bu durumu değiştirmeye yönelik kapsamlı bir reformu gerçekleşinceye kadar, semptomatik bir tedavi için çözüm geliştirmek zorunda.

Eleştiri ve koruma kaygısı arasında

Ankara Katliamını bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerinden bağımsız okumayanlar haklı olabilir.

Gerçekten de eylemin niteliği, tetikçiler kim olursa olsun, IŞİD’i veya PKK’yı çok aşacak biçimde, devletleri ve onların istihbarat örgütlerini de akla getiriyor ve dolayısıyla onları da görüş alanının dışında tutmamayı gerektiriyor.

Böyle bir ortamda Ak Parti’yi ve hükümeti eleştirmek, pek çok demokrat için, eskisine göre daha zor. Her eleştiriyi ihanet olarak gören dar kafalı kalemşorlardan korktuklarından değil, ülke adına umut olarak gördükleri bir siyasi aktöre zarar vermeme kaygısından. Türkiye’deki mevcut durum ve sorunlar ile onun dışarıya yansıyan abartılı olumsuz imajı arasındaki dramatik fark onları temkinli olmaya itiyor.

“Keşke Ak Parti’yi de normal eleştirebileceğimiz bir vasat olsa. Ama bugün olay onu aştı; olay bu ülkeyi de aştı. Ak Parti önceden yalnızca içerideki vesayetle uğraşıyordu, ama şimdi küresel vesayetle de uğraşıyor. Alana uzmanlar girdi” diyordu dün Suriyeli bir mülteci ailenin bebeğinin sağlık sorunu vesilesiyle konuştuğum Antepli arkadaşım. Sadece ona özgü olmayan bir ruh halini yansıtıyordu sözleri.

Oysa eleştiri tam da böyle bir ortamda daha fazla önem kazanıyor. Özellikle de alternatiflerinden bir beklentiniz yoksa veya kalmamışsa.

Serbestiyet, 21.10.2015

Hukuk devleti tartışmaları nasıl yapılmalı?

Hukuk devleti ülkenin önemli meselelerinden. Bu yüzden, politikacıların da akademisyenlerin de hep gündeminde kalmaya mahkûm. Ne var ki, böyle olması, yani çok sözünün edilmesi ve mütemadiyen gündemde tutulması hukuk devleti yolunda ilerlememize yetmiyor.

Geçenlerde ÖAD tarafından da hukuk devleti üzerine bir toplantı düzenlenmiş. Anayasa Mahkemesi eski başkanı Haşim Kılıç duygusal yönden yüklü içerik bakımından hafif denebilecek ve önemli ölçüde şahsiyat kokan bir konuşma yapmış. Bekleneceği üzere, hukuk devleti problemini sadece hükümet üzerinden tartışıp Cemaat’in hukuk katlini ve hukukçuları çeteleştirmesini görmezden gelmiş.

Esasında bu tür çalışmaları takdirle karşılamak ve düzenleyenlere teşekkür etmek lâzım. Her çalışma bir katkı sağlamaya aday. Ancak, katkıların gerçekten olması sağlam, sağlıklı ve yararlı bir tartışma yapılabilmesine, bu da tüm olguların ve açıların masaya yatırılmasına bağlı.

Türkiye’nin hukuk devleti meselesi hayli eski. Yani problem dün veya bugün doğmadı. Bunu unutup yepyeni bir problemle yüzleşmekteymişiz gibi davranırsak yanılgılardan kurtulamayız. Bu çerçevede problemi basitleştirmemek, meselâ bütünüyle bir kişiye ve/veya iktidar dönemine atfetmemek de önemli. Bu noktalara dikkat edilmemesi, mefhum-i muhalifinden, Türkiye’nin daha önce harika bir hukuk devleti olduğu yanılgısının yaratılmasına yol açabilir.

İyi bir hukuk devleti olamamanın birçok sebebi var. En önemlisi ve en geneli bürokratik vesayet sisteminin yapısı ve sistem içinde hukuka ve hukukçulara biçilen rol. Malumu ilâm olmasına rağmen söylemek gerekir ki, hukuk sistemi bürokratik vesayetin sacayaklarından biri olarak düşünüldü ve hukuk eğitimi ve hukuk bürokrasisi buna göre dizayn edildi. Bu, berbat bir hukuk eğitimine ve hukukun ruhuna nüfuz etmekten aciz ve buna isteksiz bir hukukçular sınıfının ortaya çıkmasına yol açtı.

Türkiye’nin kadim problemlerinin unutulması ve sorunların her yönüyle ana bağlanması hayret verici. Geçenlerde üstat Orhan Münir Çağıl’ın 1963 yılında basılan Hukuk Başlangıcı Dersleri kitabını okurken hukuk eğitimi hakkında bir tespitle karşılaştım. Çağıl felsefe, tarih, sosyoloji gibi alanları dışladığı için artık hukuk eğitiminin hukukçular değil hukuk teknisyenleri yetiştirdiğinden şikâyetçi olmaktaydı. Çağıl’ın yazdığı yıllarda böyle idiyse şimdi vaziyetin daha kötü olduğu sonucuna varabiliriz. Nitekim, hukuk fakülteleri hukukçudan çok hukuk teknisyeni yetiştirme kapasitesine sahip. Bunu doğrulayan bir delil, hukukçuların güce teslim olma eğilimi. Birkaç yıl önce, TESEV’in yaptığı bir araştırmaya cevap veren bazı yargıçlar “devletim söz konusu oluğunda hukuk mukuk tanımam, önce devlet gelir” demekteydi. Şimdi de “cemaatim söz konusuysa hukuk mukuk vız gelir” havasında hukuk bürokratları var memlekette.

Hukuk toplumun bir aracı. Hukukun kendi başına bir amacı, kutsallığı yok; hukukçunun da. Hukuk devleti olabilmek için de en başta hukukçuların hukuka saygı göstermesi ve onu şahsî ve/veya sekteryen amaçların aracı hâline getirmemesi gerekiyor. 28 Şubat sürecinde birçok hukukçunun tersini yaptığına hep birlikte şahit olmadık mı? Ya son durum? Yargı bürokrasisinde emir komuta zinciri içinde işleyen bir otonom yapılanma olduğu ve bu yapılanmada yer alanların “ölü gibi itaat et” ilkesine bağlı kalarak çalıştığı biliniyor. Böyle bir yapının varlığını inkâr ederek ve yaptıklarını görmezden gelerek hukuk devletini tartışmak maddesiz fizik çalışmaktan daha anlamlı olamaz.

Hukuk bürokrasisindeki çeteleşmeyi görmezden gelenler, 17/25 Aralık’ı kastederek, her ne olursa olsun yargının işlemesine müsaade edilmeliydi, yargıçların-mahkemelerin hatalarını yargı kendi içinde düzeltir diyor. Tamamen hayalci ve adı geçen çeteye hizmet edecek bir bakış. Yargının hatalarının yargı içinde düzeltilebilmesi için adem-i merkezî bir yargıya ihtiyaç var. Oysa, biz Adalet Bakanlığı’nın yargı üzerindeki ağırlığından şikayet ederken bir Cemaat korkunç bir merkezî yapılanma kurmuş. Polislerle başlayan bir zinciri, savcılar, ilk derece mahkemesi yargıçları, temyiz mahkemesi yargıçları ve tüm yargıçların özlük işlerine bakan -dolayısıyla yanlış yapacakları koruma gücüne sahip- HSYK ile tamamlamış. Bu yapının nasıl işlediğini görmek isteyen vicdan sahiplerinin Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşananlara bakması yeterli. Böyle bir çeteleşmeye karşı bırakın süreç işlesin demek, cellada boynunuzu uzatın ve yargı içindeki çetenin kölesi ve kurbanı olmayı kabul edin demek anlamına gelir. Bu zinciri kırmak içim demokratik siyasetin hukuk bürokrasisine müdahalesi de hukukun hâkimiyetine darbe indirmek değil buna giden yola girmek anlamına gelir. Nitekim, Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve Tahşiyeciler gibi davalarda kumpaslar ancak yürütmenin yasamayı hareket geçirmesiyle son anda engellenebildi. Aksi takdirde birçok masum insan hapishanelerde çürüyecekti.

Yargı içindeki çeteleşmeyi AK Parti ve Erdoğan nefretiyle görmezden gelmek de tuhaf. HSYK’da bugün ağırlıkta olan ittifakın unsurları ne Erdoğan tarafından yetiştirildi ne de Erdoğan hayranı. İttifakta başı çekenler Atatürkçü hukuk bürokratları. Atatürkçüler, Aleviler, sosyal demokratlar, ülkücüler ve bazı muhafazakârlar bir araya gelerek Cemaat ağırlığını ancak dengeleyebildiler. Bunun meseleyi tartışanlara söylediği hiçbir şey yok mu?

Akademisyenlerdeki genel bir zaaf bazen sadece kâğıda ve kitaba bağlı değerlendirmeler yapmaları ve alandaki durumu ihmâl etmeleri. Korkarım son zamanlardaki hukuk devleti tartışmalarında bu zaaf iyice belirginleşti. Ne var ki eksik ve çarpıtılmış bilgilere ve tek boyutlu yaklaşımlara dayalı tartışmalar ne hukuk devletine ulaşmamıza yardımcı olabilir ne de tartışmada yer alanların kariyerine ve itibarına bir katkıda bulunabilir. Benden bir dost hatırlatması!

Yeni Şafak, 20.10.2015

Katmerli ayıp

Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, 14.10.2015 tarihinde CNNTURK’te yayınlanan “Tarafsız Bölge” programına katıldı. Mevzuu, ülkedeki son gelişmelerdi. Programda, Elçi’nin dışında dört konuk daha vardı. (MHP Milletvekili Uygar Aktan, CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, Gazeteci Nevzat Çiçek ve Hukukçu Rıza Saka) Her bir konuk meseleleri kendi perspektiflerinden değerlendirdiler, bazı noktalarda uzlaşıp, bazı noktalarda ayrıştılar.

PKK’nin eylemlerinin ve bununla bağlantılı olarak niteliğinin tartışıldığı bir esnada Elçi “PKK, bir terör örgütü değildir” ifadesini kullandı. Arkasından bu ifadesini dayandırdığı analitik bir çerçeve sundu. Elçi’ye göre “Bazı eylemleri terör niteliğinde olsa da PKK bir siyasal hareket” idi. Zira PKK’nin hem siyasal talepleri vardı, hem de PKK çok ciddi bir toplumsal desteğe sahipti. 

 “Elçi’den PKK’ya tepki”

 Elçi, kamusal bir figür. Diyarbakır Barosu gibi çok etkili bir kurumun başkanlığını yapıyor. Birçok konuda fikirlerine başvuruluyor. Bahusus Kürt meselesinde, gerek şahsı ve gerek temsil ettiği kurum, iç ve dış medya organları için çok ciddi bir kaynak olarak görülüyor.

 Elçi, fikirlerini açıkça savunmaktan sakınmayan bir hukukçu. Yanlış gördüğüne eyvallah etmiyor, doğru bulduğuna destek veriyor. Mesela, iki buçuk aydır devam eden çatışma döneminde PKK’nin taktik ve stratejilerine sert eleştiriler yöneltmekten geri durmadı. Şehirlerde hendek kazılmasının karşısında durdu. Özyönetim ilanlarının yanlış olduğunu savundu. Türkiye’de savaş koşullarının bulunmadığını belirtti, PKK’nin “devrimci halk savaşı”nın Kürtlere zarar verdiğini anlattı.   

 Eğer kamusal alanda yazılı ve ya sözlü olarak bir görüş beyan ederseniz, kaçınılmaz olarak farklı tepkilerle karşılaşırsınız. Kimi herhangi bir değer atfetmez, kimi sizin yanınızda durur, kimi de karşınıza geçer. Normaldir bu. Elçi’nin dillendirdiği bu düşüncelerin de değişik yansımaları oldu. PKK’liler bundan rahatsızlık duydular. Ama bugün Elçi’nin ipini çekmeye çalışanların bir kısmı “Elçi’den PKK’ya tepki” diye onu manşetlerine çektiler.

 Sözü edilen programda Elçi “PKK terör örgütü değildir” der demez, programın Ahmet Hakan Coşkun dâhil beş kişi ona karşı çıktılar. Elçi’ye sert bir şekilde itiraz ettiler, ağır cevaplar verdiler ve PKK’nin bir terör örgütü olduğunu altını çizdiler. Herkes kendi düşüncesini söze döktü ve tartışma orada bitti. Elbette daha derinlikli bir tartışma yapmak isteyenler olabilirdi. Bunun da yolu belliydi: Elçi birtakım gerekçelere yaslanarak bir görüş ortaya koymuştu. Buna katılmayanların yapması gereken, karşı deliller ileri sürerek Elçi’nin görüşlerini çürütmekti.

 Gayya kuyusu

 Ancak öyle olmadı. Elçi’ye karşı önce sosyal medya üzerinden bir linç kampanyası başlatıldı. Küfür, hakaret ve tehdidin bini bir paraydı. Bu da alışılmadık bir durum değildi doğrusu. Nihayetinde sosyal medya, gayya kuyusu gibi bir yer. Orada bugüne kadar bir düşünceye alakası olmamış, herhangi bir fikrin yükünü çekmemiş, tüm sermayesi 140 karakterle sınırlı olan ve ona buna laf sokuşturmakla kendine bir kimlik inşa eden mebzul miktarda kişi var. Bu neviden olanlar, herkese yaptıklarını Elçi’ye de yapıyorlardı.

 Fakat işi daha vahim kılan, yargının devreye girmesiydi. Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı, Elçi hakkında “terör örgütünün propagandasını yapmak” iddiasıyla bir ceza soruşturması başlattı. Yargı bununla da tatmin olmadı; Savcılığın talebi üzerine Bakırköy 2. Sulh Ceza Hâkimliği Elçi hakkında yakalama kararı çıkardı.

 Tartışma hakkı

 Mahkemenin bu bilinçli ve kararlı tavrı üzerinde durmak lazım. Bir kere, ifade özgürlüğüne doğrudan ve açık bir müdahale bu. Ve başlı başına bir ayıp. Ancak ayıp bununla sınırlı değil. Elçi, soruşturma haberi aldığında ifade vermeye hazır olduğunu açıklamıştı. Mahkeme kendisini davet etse icabet edecekti. Keza Mahkeme, Elçi’nin ifadesini talimat yoluyla ikamet ettiği Diyarbakır’da da alabilirdi. Ama bunların hiçbirine müracaat etmedi. Bir baro başkanı hakkında yakalama kararı çıkardı. Ayıbı katmerli hale getiren bir garabete imza attı.

 Mahkemenin tavrı yalnızca Elçi’ye yönelik değil. Sadece onu hedef almıyor. Aslında Mahkeme, herkese, hepimize gözdağı veriyor. Eskide kalması için gayret edilen refleksleri hortlatıyor, kadim korkuları tekrardan piyasaya sürüyor. Toplumsal bir problemin ancak kendisinin çizdiği sınırlar içinde ve kendisinin kabul edeceği kavramlarla konuşabileceğini buyuruyor. Murat Yılmaz dediği gibi “Mahkeme bizim tartışma hakkımızı elimizden alıyor.”

 Yargının bir hizası var. Demokratik değerlere göre değil, politik ortama ve hassasiyetlere uygun olarak belirleniyor bu hiza. Ve şimdi İstanbul’daki mahkeme herkesi bu hizaya çekmeye çabalıyor.

 Bu ne kabul edilebilir, ne de sonuç verebilir. Beyhude bir çabaya tanık oluyoruz. Mahkeme bu tavrını savunamaz. Bu kararın altından kalkamaz. Bunu yakında hep birlikte göreceğiz. 

Serbestiyet, 20.10.2015

Ankara’daki Katliamdan Liberallerin Bölünmüşlüğüne

0

Ülkemizde hemen her durum tarafgirliğin gölgesinden kurtulamamak gibi hastalıklı bir psikoloji içinde değerlendiriliyor. İsmet Özel’in çok güzel betimlediği gibi “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” Ankara bombası etrafında sergilenen tavır farklılıkları bu durumu bir kere daha açıkça gösteriyor. Sağduyu adına çıkan sesler ne kadar çiğ ise olayın tazeliğinden faydalanmak isteyen etkili ve yetkili pozisyonlardaki insanların ki de o denli çiğ. Amaç, ölümlerin acısını paylaşmak, sorunun kaynağına inmek değil adeta siyasi rant devşirmek; ama daha kötüsü sosyal medya üzerinden yayılan zehir.

Sosyal medya memleketin her kesiminden ve tarafından klavye silahşorları üretiyor. Bir kısmı açıkça bir kısmı sahte ad ve hesapların arkasından her gün kin ve nefret kusuyor. Ve ilginç bir şekilde bu hesaplar üzerinden yapılan her paylaşım kılcal damarlarda dolaşan kan kadar hızlı bir şekilde yurdu baştanbaşa dolaşıyor ve zehrini en ücra hücrelere kadar zerk ediyor. Bu kalem silahşorlarının ortak özelliği yalanda ve tarafgirlikte sınır tanımamaları. Yaptıkları paylaşımların anında yalanlanması dahi bunları kesmiyor; Nasrettin Hoca misali kendi yalanlarına inanmaya devam ediyorlar. Hiçbir sabit delil bunların fikirlerini değiştirmeye yetmiyor.

Sıradan insanların fikri sabitlerinin olması çok şaşırtıcı değil ancak güya köşe sahibi insanlarımızın bu çıtanın bir santim bile üstünde olmamaları çok daha korkutucu. Sosyal medya üzerinden paylaşım yapan x kişisinin paylaşımının etkisi ile bu şahısların paylaşımlarının etkisi tabii ki aynı değil ve daha yıkıcı oluyor. Ve daha kötüsü öyle ya da böyle bir köşe sahibi olmuş isimlerin çoğundaki “her şeyi ben bilirim” havasının, kendinden menkul bir aşırı güvenin tezahürü, hemen hiç bir uyarıya ya da “işin bir de bu yönü var” minvalli dikkat çekmelere kapalı olmaları oldukça şaşırtıcı. Liberal çevre için de maalesef bunlar söz konusu.

Son dönemde, belki komik kaçacak ama aşırı politize olmuş bir liberal çekirdek söz konusu; nefret-aşk ilişkisi diyemesek de düne kadar ülkenin özgürleşmesi açısından omuz omuza vermiş mesai arkadaşlarımızın, hocalarımızın siyaseten uç noktalara savrulmaları gerçekten ibretlik. Hâlbuki liberal teori pek çok yönü ile yol gösterici kılavuzlara sahip –en azından bana göre- ve bu kılavuzlar eşliğinde gündelik siyasete kurban edilemeyecek ilkeleri var ya da olduğunu düşünüyorum. Gel gelelim ki son dönemde bu ilkesellikler yerini siyaseten duruşlara bıraktı. Eleştirel bir çizgiden eleştiri kılığında bir yanlılığa esir olmuş gibi bir halimiz var. Üç yıl öncesine kadar kamuoyunda liberal olmayan çevreler için bile adeta doğruya giden kavuz gibi görülen tavrımız yerini birbiri ile kavgalı bir görüntüye bıraktı. Buradan tüm liberallerin her konuda aynı tepkileri verdikleri gibi bir naifliğe düştüğüm sanılmasın; farklı tepkiler verirken bile ilkesel bir bütünlükten bahsediyorum. Liberaller askeri vesayetin, Kemalist zorlamaların, statükocu düzenin çarpıklıklarına karşı sağlam tezler ortaya atmış ve seveni-sevmeyenince takdir edilen öneriler sunabilmişti. Ancak son üç yılda ki siyasi savrulmadan Liberallerde maalesef ağır yaralı çıktılar; Gezi süreci her kesimde farklı sedalar üretirken Liberalleri de farklı yerlere sürükledi. 17-25 Aralık operasyonları açılan makasın tamamen kopmasına yol açtı.

Burada kim haklı kim haksızdan ziyade Liberal çizginin kaybettiği seviye beni ilgilendiriyor. Yukarıda da değindiğim gibi üç yıl öncesine kadar ülkenin temel sorunlarının çözümünde hemen her kesime kılavuzluk yapan sayısal azlığına karşın çok güçlü bir entelektüel etki bırakan liberal çizginin yerini belirsizliğe terketmesi beni ilgilendiren. Belki de Liberaller olarak ilk kez böylesi bir kriz döneminin içinden geçiyoruz. Tozun dumana karıştığı, gözün gözü göremediği fırtınalı bir ortamdayız ve sıradan insanların maruz kaldığı bilgi kirliliğinden bizlerde fazlasıyla mustaribiz. Belki de fildişi kulelerimizden ilk kez düşerek gündelik politikaların bir parçası haline gelmemiz ilkesel duruşumuzda zaaflara yol açtı. İlk kez ilkeselliğin dışına çıkıp somut veriler ve olaylar karşısında tepkiler vermemiz, çözümler üretmemiz gerekiyordu ve bizler bu aşamada büyük iç çatışmalar yaşadık. Bu iç çatışmalardan çıkış kısa vadede mümkün mü bilmiyorum ancak bunun ilelebet böyle sürmeyeceği açık ancak gelinen noktada açık bir bölünmüşlüğe uğradığımız kesin. Bu bölünmüşlüğün uzun vadede güzel sonuçlar doğurması en büyük temennim. Keşke ülkemizde çok sayıda Liberal düşünce fikriyatına sahip dernek ve mecralar olsaydı da bu mecralar arasında ciddi sosyal-siyasal-kültürel-ekonomik vb. tartışmalar yaşansaydı. Bu noktada içinde bulunduğumuz karmaşık dönemin bir an önce atlatılmasını temenni etmekten başka şansımız yok. Umarım Liberal entelektüel birikim bundan sonra basit insani zaafların gölgesinde kaybolup gitmez ve onarılamaz yaralar bırakmaz. Çünkü bu ülkenin liberal değerlere bugünlerde her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.

PKK Şiddeti Olmasa AK Parti Çözüm Sürecini Başlatmaz mıydı?

Başlıktaki soruya “hayır, başlatmazdı” diyerek cevap verecekler çoktur. Benim kanaatim aksi yönde: “Evet, PKK şiddeti olmasaydı da başlatırdı” ya da “PKK şiddeti olmasaydı, çözüm kendiliğinden başlamıştı bile” demek daha doğru. Bunu kavrayabilmek için şiddet ve sivil siyaset arasındaki bağı iyi anlamak gerekmektedir.

Temel hak ve hürriyetleri korumayan bir yönetim halkını fiziki ve psikolojik şiddet kullanarak denetim altında tutar, sorgusuz itaat talep eder. Çünkü bu tür ülkelerde devlet örgütlenmesi kamusal çıkarlar (halkın genel çıkarı) için değil dağıtımcı (distributional) elit koalisyonların özel çıkarları için örgütlenmiştir (bkz. Mancur Olson). Bu sistemlerde halkın çoğunluğu kendini siyasal bir bütünlüğün parçası olarak hissedemeyip siyasal sisteme yabancılaşabilir. Siyasal sisteme yabancılaşan insanlar, devletten ekonomik rant sağlayamayan (ya da daha fazla ekonomik rant isteyen) şiddet gücüne sahip gruplar etrafında yeniden örgütlenir ve ülke iç savaşa doğru sürüklenebilir. Bu ülkelerde her türlü caniliği normalleştirmiş İŞİD benzeri örgütlerin çıkması şaşırtıcı değildir. Yanı başımızdaki Suriye’de olanların özeti budur.

Hak ve özgürlükleri koruyan bir devlet ise büyük ölçüde kamusal çıkarlar için örgütlenmiştir ve özel çıkarlara yönelik pozitif siyasi ayrımcılık istisnai bir duruma indirgenebilmiştir. Bu tür ülkelerde kamusal düzenin devamlılığı devletin şiddet kullanma yeteneğinden çok, halkın siyasal yönetimin kendi çıkarına çalıştığına yönelik inancına dayanır. Ayrıca devlet şiddetine alternatif oluşturabilecek diğer şiddet potansiyeline sahip grupların da ülkenin ekonomik ve siyasi süreçlerine dahil edilerek sivilleşmeleri sağlanmıştır. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri ile sonradan anayasal devletler kategorisine girmeyi başaran Japonya ve Güney Kore bu tür devletler arasındadırlar. Bu ülkelerden İŞİD çıkmaz. Çünkü siyasi ve ekonomik özgürlük korunduğu için, bireyler ve gruplar hem vatandaş olma onurundan hem de çalışarak üretmek ve zengin olma zevkinden mahrum bırakılmamışlardır.

Bir de bizim gibi “gelişmekte olan” ülkeler vardır ki, durumu en belirsiz olan kategori budur. “Gelişmekte olan” sıfatı her ne kadar ekonomik gelişmişlikle ilgiliymiş gibi kullanılsa da gerçek bundan farklıdır. Gelişmemiş ülkelerin henüz geliştiremedikleri şey anayasal yönetimdir, yani devlet bütün vatandaşlarının hakkını ve hukukunu değil ancak bazı ayrıcalıklı vatandaşlarının hakkını ve hukukunu korumaktadır. Bu tür vatandaşlara Türkiye’de “Beyaz Türk” dendiğini hatırlarsak mesele daha açık hale gelir sanırım. Zenginlik yaratmak kolaydır. Tek ihtiyaç duyulan şey insanların zenginlik yaratmasına izin veren ve zenginliği koruyan merkezi bir devlet örgütlenmesidir. Zor olan ise zenginlik yaratmaya izin verecek ve onu koruyacak devleti kurmaktır.

Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’de şiddet kullanmanın yaratacağı sonuç hiçbir zaman şiddet kullanan taraf için daha fazla sivil ve siyasi hak ve özgürlük olamaz. Çünkü böyle kurumsal mekanizmalar henüz geliştirilemedi. Şiddet, hele ki PKK terörü gibi yoğun fiziki baskı ve şiddet, zayıf anayasal yönetimi daha fazla denetimsiz olmaya zorlar ancak. Şiddet daha fazla şiddeti doğurur. PKK da zaten siyasi hak ve özgürlük peşinde değildir. PKK’yı yöneten grupların hedefi bir tür şiddet yaratma şirketine dönüşmüş olan PKK’yı daha kârlı hale getirmektir. Bunun için PKK çetesi önce fiziki ve psikolojik baskı ve şiddet kullanarak Kürtlerin desteklerini konsolide etme çabasındadır, sonra ise Türkleri sistematik olarak tehdit ederek Türkleri Kürtlere karşı şiddete baş vurdurmaya çalışmaktadır.

Baştaki soruya dönecek olursak, çözüm sürecinin “mucizevi” bir şekilde başlaması PKK şiddetinin değil, aksine orta sınıflaşan Sünnilerin daha anayasal bir yönetime olan ihtiyaçlarından kaynaklanmıştır. Bu büyük kitlenin Türk siyasal ve ekonomik sistemine daha fazla entegre olma çabası dolaylı olarak Kürt probleminin çözümü yönünde bir örgütlenmenin doğmasına sebebiyet vermiştir. Çünkü kontrol edilemeyen şiddet anayasal bir devlet kurmanın önündeki en büyük engeldir. Ama Türkiye’de Ak Parti öncesi çoğu siyasal elit anayasal bir yönetim istemediğinden PKK şiddeti ne derece ağır olursa olsun bir çözüm süreci başlatılamıyordu.  Yani Kürt sorunu anayasal açıdan Türkiye’nin en büyük sorunu olmak beraber, “orta sınıflaşan” Sünnilerin siyasal ve ekonomik sisteme entegrasyon mücadelesi olmadan çözüm sürecinin de hiçbir pratik anlamı yoktu.

PKK şiddeti olmasaydı şüphesiz Kürt siyaseti, açığa çıkmaya başlayan demokratik siyaset çerçevesinde özerk siyasi hareketler olarak örgütlenebilir ve daha fazla sivil ve siyasi hak için barışçıl yollarla mücadelelerini sürdürebilirdi. PKK şiddeti karşısında dahi barış iradesini göstermiş olan AK Parti yöneticilerinin, bu şiddetin yokluğunda Kürtlerin anayasal taleplerini çok daha rahat bir şekilde sisteme entegre edeceklerini ileri sürmek hiç de zor değildir. Ancak açığa çıkmıştır ki PKK iki genel yöntemle Kürtlerin demokratik siyasete katılımını engellemektedir. Birincisi HDP dışında etkili bir siyasi partinin ortaya çıkmasına zor yoluyla engel olmaktadır. İkincisi HDP’nin özerk bir şekilde siyaset üretmesine engel olmaktadır. Bu ise mevcut demokratik siyasal kurumların Kürt siyasetçiler tarafından halkın gerçek istekleri doğrultusunda kullanılmasına mani olmaktadır. Demokratik siyaset adeta PKK’nın propaganda aracı haline getirilmek istenmekte ve bunun da ahlaki olarak üstün bir tutum olduğuna inandırılmaya çalışılmaktayız.

Bu sebeple, çözüm süreci, siyasilerin ya da vatandaşların PKK şiddetinden korkmasından dolayı değil, aksine PKK şiddetine rağmen, AK Parti tabanının ve elitlerinin barışa duydukları ihtiyaçtan doğmuştur. AK Parti’yi fütursuzca savaş çıkartmakla suçlayanların barışa ve savaşa kimin neden ihtiyaç duyduğunu anlayamadıkları açıktır. Bu kişilerin çoğunun ise solun şiddetperestliğine kapıldıklarını ve şiddetin garip bir şekilde sözde “özgürleştirici” gücüne “iman” ettiklerini üzülerek görmekteyim. Umarım siyasilerin barışa sahip çıkma iradesi PKK çetesinin savaş çıkartma motivasyonuna üstün gelir ve anayasal gelişmemizi, Türkler ve Kürtler, Türkiye vatandaşı olarak PKK’nın mağlup edilmesi üzerine inşa etmeye başlayabiliriz.

AİHM’in Ermeni soykırımı kararı

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Strazburg’da AİHM Büyük Daire’de görülen “Ermeni Soykırımı” temyiz davasını kazandı.

Bilindiği gibi, Perinçek İsviçre’de verdiği bir konferansta Ermeni soykırımı iddialarının emperyalist bir yalan olduğunu söylemiş ve bu sözleri nedeniyle yargılanıp mahkum olmuş, bunun üzerine kararı AİHM’e götürmüştü. AİHM Büyük Dairesi verdiği kararda Perinçek’in sözlerini düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirdi. Böylece Ermeni soykırımı iddialarını reddetmek suç olmaktan çıktı. AİHM’in verdiği bu nihai karardan sonra “Ermeni soykırımını tanıma” kararı alan Avrupa devletlerinin parlamentodan çıkarttıkları kararları geri almak zorunda kalacaklarını; yasalarında “Ermeni soykırımını inkâr”ı suç kabul eden devletlerin bu yasaları değiştirmek durumunda olacaklarını öngörebiliriz.

Doğrusu, ifade özgürlüğünü en üst değer olarak kabul ettiğini her metninde dile getiren Avrupa demokrasisinin bu kadar açık bir fikir özgürlüğü ihlalini ancak bunca yıl sonra intikal etmesi ve kaldırabilmesi şaşılası bir durum. Geç olsun, güç olmasın, diyeceğiz ama bir problem daha var: Karara baktığımızda, Büyük Daire’nin tartışmayı Ermeni soykırımı ile sınırlı tutma, tartışmayı Yahudi Soykırımı’na kadar götürmeme konusunda net bir kırmızı çizgi çizdiğini görüyoruz.

Karar özetle şunu söylüyor:

1915 olaylarının niteliği tartışmalıdır. Soykırım olduğuna dair bilimsel kesinlik yoktur. Bu konuda alınmış bir yargı kararı da yoktur. Bu açıdan da 1915’te yaşananlar, 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi soykırımından farklıdır, çünkü Yahudi soykırımı bilimsel kesinlik taşımaktadır.

Sözün özü, Ermeni soykırımını inkar etmek düşünce özgürlüğü kapsamındadır ama Yahudi soykırımını inkâr hâlâ suçtur ve suç olarak kalacaktır!

Bilimsellik denen şeyin ne olduğu ayrı konu…

Burada asıl vahim olan, modernist kafanın, bir şeyin üzerine “bilimsel” damgası basıldığı anda dogma haline getirilmesi, insan zihninin sorgulama, kurcalama kapsamı dışında bırakılması gerektiği yönündeki şaşılası ilkelliğini sürdürmesi…
AİHM, bugün Ermeni soykırımı bağlamında tartışılan bu konunun Yahudi soykırımını inkar suçu diye bir suç ihdas edilişiyle başladığını ve tutarlı olunacaksa tartışmanın mutlaka oraya kadar uzaması gerektiğini görmezden geliyor. Oysa bütün bu yasaların öncüsü, “babası” Fransız parlamentosundan 1990 yılında çıkan genelinde ırkçılığı ama özel olarak da Yahudi düşmanlığını yasaklayan Gesso-Fabiyus Yasası’ydı. Garaudy bundan yıllar önce “gaz odalarında kaç kişi öldü” diye sorduğu için bu yasaya dayanılarak hapisle cezalandırılmıştı.

AİHM kararında “Ermeni meselesinin tarihçilerin tartışmaları gereken ve tartışmakta oldukları bir husus olduğunu, dolayısıyla bu konuda parlamentoların ve mahkemelerin karar veremeyeceğini” söylerken, Yahudi soykırımını tartışmayı tarihçilere yasaklıyor.

Oysa, Avrupa halklarının Yahudi soykırımının utancı ve ezikliği içinde çıkardığı ve bu eziklik içinde hala da sorgulayamadığı o yasa maddesi ile bugün Ermeni soykırımı için çıkarılan yasa arasında bir fark yok. Her ikisi de tarihçilerin ve sıradan insanların zihnini yasalarla sınırlıyor, özgür araştırmalar yapılmasını, farklı tezler öne sürülmesini yasaklıyor.

Benim umudum, bu defa İsviçre’de Ermeni meselesinden patlak veren bu tartışmanın orada kalmaması, bütünsel bir özgürlük savunusuna dönüşmesiydi. Dünyanın neresinde kurulmuş olursa olsun, hiçbir mahkemenin ya da hiçbir parlamentonun insanlığın aklına ipotek koyma hakkı olmadığının gür bir sesle ifade edilmesini bekliyordum.

Ama görünen o ki, Avrupa henüz bu çifte standardıyla yüzleşmeye hazır değil. Bilincini ve söylemini müthiş bir oto sansürle kontrol etmeyi başarıyor ve malum çifte standart yokmuş gibi yapmaya devam edebiliyor.

Akşam, 17.10.2015

Bahçeli ne yapmaya çalışıyor?

Bahçeli’yi tanımakta zorlanıyoruz.

Yakın çevresi, dava arkadaşları ya da eski dava arkadaşları da bizim gibi şaşkın mıdır, yoksa sahip oldukları birtakım arka plan bilgiler sayesinde onun bu izah edilemez politik manevralarını okuyabiliyorlar mıdır, bilemem. Ama MHP’yi ve Bahçeli’yi dışarıdan izleyenler açısından durum tam bir muamma.

MHP lideri geçtiğimiz yıllarda, Türkiye’nin çıkarlarını parti çıkarlarının üstünde tutan, ilkeli siyaset yapan sorumlu siyaset adamı tavrıyla hepimizin takdirini toplamış bir isimdi. Ama 7 Haziran’dan sonra bir şeyler oldu. Seçim gecesinden itibaren ısrarla herhangi bir koalisyonda yer almama çizgisi izlemesini, DSP- ANAP – MHP koalisyonunun kötü sonuna dayandırdık çoğumuz. Sütten ağzı yandı, yoğurdu üfleyerek yiyor, dedik.

Ama Meclis Başkanlığı konusundaki uzlaşmaz tutumunu neye yoracağımızı bilemedik. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmelettin İhsanoğlu ismi üzerinde pekâlâ birleştiği güçlerle bu defa niye birleşmiyordu? Anayasanın gereği olarak kurulması gereken ve Türkiye’yi seçime götürecek olan hükümete niye üye vermedi? Hele hele son olarak, ülkenin terör ateşiyle kavrulduğu bir dönemde, teröre karşı ortak tavır almak üzere çağrıldığı zirveye gitmemesi, hatta Kılıçdaroğlu ile görüşmeyi bile reddetmesi nasıl yorumlanmalı?

Bu tutumun bir tek izahı olabilir: Siyaseti kilitleme çabası… İçinden bir hükümet çıkaramaz bir parlamento tablosu yaratmak; Türkiye’nin girdiği bu dar boğazda siyaseti sorun çözemez hale getirmek… Siyasetin yönetim aczi içine düştüğü buna benzer tabloların ortaya çıkmasının geçmişte hangi kurum tarafından kullanıldığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Dilimiz varmıyor ama haklı olarak şu soru geliyor aklımıza: Acaba Bahçeli tarihi tekerrrür ettirmek ki istiyor? Siyaseti kitlemesinin sebebi bir ara rejim arayışı mı?

Ayrıca kafamıza takılan başka sorular da var:
MHP neden ısrarla sıkıyönetim istedi? Ve neden Kara Kuvvetleri’nin PKK’yla mücadeleye dâhil edilmesi konusunu sürekli gündeme getiriyor?
Dikkat ederseniz, MHP adına konuşan birçok önemli isim, TSK’nın son operasyonlarda PKK’ya karşı yeteri kadar etkili olamadığını iddia ettikten hemen sonra şöyle devam ediyor: “Çünkü AK Parti hâlâ jandarma gücüyle yetiniyor. En etkili gücü olan Kara Kuvvetleri’ni devreye sokmuyor.”

Neden acaba bu ısrar? 113 bin kişilik jandarma gücü, 250 küsur bin kişilik polis teşkilatı, özel harekâtçılar ve hava operasyonlarıyla mücadeleye katılan Hava Kuvvetleri beş-on bin teröristle baş etmeye yetmiyor da, illa da Kara Kuvvetleri’nin işe karışması isteniyor?
Malum, jandarma da polis de siyasi iktidara bağlı ve onun direktifleri doğrultusunda mücadele ediyor. Kara Kuvvetleri ısrarının nedeni, terörle mücadelede inisiyatifin yeniden TSK’ya geçmesini sağlamak olmasın? TSK’nın terörle mücadelenin patronluğunu ele geçirmesi sayesinde kazandığı güçle, siyasetin yeniden dar alana hapsedilebileceği hayalleri kuruluyor olmasın?
* * *

AK Parti’nin Çözüm Süreci’ni bitirdiğini söylememekte diretip üstüne basa basa “buzdolabına koymaktan” söz etmesinin MHP’yi son derece rahatsız bir gerçek. Buzdolabındaki o sürecin oradan bir daha çıkmamasının tek garantisi ise terörle mücadelenin kontrolünün sivil iktidardan çıkıp askerin eline geçmesidir. Bu da ancak bir ara rejimde mümkün olabilir.

Evet, TSK’nın 2010 öncesinin TSK’sı olmadığını, şu anki yönetim kademesinin siyasi iradeye itaat içinde olduğunu biliyoruz. Ama şunu da biliyoruz: Her ne kadar beraat etmiş olursa olsun, ordu içindeki o darbeci yapı bir gerçekti ve bu yapının ordunun çeşitli kademelerindeki kalıntılarının tamamen temizlendiğinden emin olamayız.

İşte, son günlerde dolaşıma giren “27 Mayıs tipi bir darbe” söylemi de bu endişeden kaynaklanıyor.

Bilmiyorum, belki de fazla kuruntuluyuz. Ama öyle bir geçmişten geliyoruz ki, biz kuruntulu olmayacağız da hangi ülkenin vatandaşı olacak?

Akşam, 15.10.2015

Nobelli “Aziz” ve insanlığa hizmet

ABD’de yaşayan Türkiye kökenli bir bilim insanının iki meslektaşıyla birlikte kimyada Nobel ödülü kazanmış olması hepimizi sevince boğdu. İnşallah devamı gelir ve insanlarımız bu tür parlak başarılara daha fazla imza atar.
Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Nobel ödülü kazanması değişik çizgilerde pek çok yoruma sebep oldu. Yorumcular kendi açılarından bazı noktaları öne çıkardı. Bu da sevindirici, çünkü farklı ve zıt konumlardaki herkesin başarının sevincine ortak olmak istediğini gösteriyor.

Madem herkes bir şeyler söyledi, ben de birkaç noktanın altını çizeyim. Bilimsel araştırma ve çalışmalarda varılan son nokta asla tümüyle tek kişinin eseri olamaz. Her keşif/icat ondan önceki keşif ve icatlara, her kâşif/mucit ondan önceki kâşiflere/mucitlere çok şey borçludur. Bu anlamda her bilimsel başarı tüm insanlığa aittir. Kuşku yok ki, bu, son kâşifin/mucidin emeklerini ve kabiliyetlerini görmezden gelmeyi gerektirmez. Ancak, hiçbir bilim insanı bilim tarihinin başında veya başlatıcısı değildir, insanlık var oldukça sürecek bir zincirin zamandaki halkasıdır. O başkalarına borçlu olduğu gibi gelecekteki başkaları da ona borçlu olacaktır.

Aynı şekilde, bilim de belli bir coğrafyanın veya kültürün sınırlarına hapsedilemez. Tarihin akışı içinde pek çok yerde çok sayıda insan bilimin her dalının gelişmesine ve bugüne gelmesine katkıda bulunmuştur. Gelecekte de bilimsel ilerleme bu şekilde vuku bulacaktır.

Nobel ödülü kazanan bir bilim insanının temel eğitimini Türkiye’de almış, meslek hayatına burada başlamış olması memnuniyet verici. Aziz Sancar’ın daha sonra ABD’ye doktora yapmaya gitmiş ve orada kalmış olması memnuniyetimizi azaltmamalı. Başarıda ABD yanında Türkiye’nin de payı var. Nitekim Sancar’ın kendisi de açıklamalarında bu noktanın altını özenle ve tekrar tekrar çizdi. Türkiye’ye çok şey borçlu olduğunu ifade etti. Kendisini bu vefakâr ve sağduyulu tavrı için de tebrik etmek gerek.

Bu çerçevede, “beyin göçünün” dramatik bir olaymış gibi görülmesinin ve gösterilmesinin yanlış olduğu kanaatindeyim. Elbette, Sancar’ın parlak başarısında Türkiye’deki çalışmalarının daha büyük payının olmasını isterdik. Aziz Sancar keşke bilimsel araştırmalarını tümüyle Türkiye’deki laboratuvarlarda gerçekleştirmiş, buluşlarını Türkiye’de yayınlanan akademik dergiler aracılığıyla bilim camiasıyla paylaşmış olsaydı. Ancak, böyle olmaması buluşlarının önemini ve başarısının değerini azaltmaz. Mühim olan, buluşlarının, nerede ve nasıl olursa olsun yapılmış olması. Parlak beyinlerin araştırma imkânlarının daha çok olduğu ve bilimsel çalışmaların ve onların sonuçlarının daha iyi takdir edildiği yerlere akması doğal, hatta gerekli. Aksi takdirde, birçok parlak beyin heba olabilir ve pek çok buluş gün yüzü görmeyebilir. İnsanlık bundan çok zarar görür. Zamanımızda bilimsel çalışmalarda çekim merkezi olan coğrafya ABD. Bunda, geniş çalışma imkânları yanında geniş akademik özgürlüğün de katkısı var. ABD’de veya başka bir yerde hayat bulan her buluşun zamanla tüm insanların hayatına gireceği, katkı yapacağı kesin.
Son olarak, bilimsel buluşların bilim camiasının hobisi ve fantezisi olarak kalmayıp tüm coğrafyalara ve bütün insanlara ulaşmasında piyasa ekonomisinin rolünü vurgulamakta fayda var. Bilim insanlarının keşfi/icadı kendi başına ve durup dururken insanlığın günlük hayatına yansımaz. Bunun olması için iki şeye daha ihtiyaç duyulur: Teknoloji ve ekonomi. İşin uzmanı olanlar bilimle teknolojinin aynı şey olduğunu düşünür. Oysa, tarih boyunca bilim ile teknoloji arasında büyük bir mesafe bulundu. Ancak son on yıllarda ikisi birbirine yaklaştı. Bunun anlamı şu: Bilimsel buluşlar eskisine nispetle daha yüksek oranda teknolojiye dönüşüyor. Teknolojinin gelişmesi, özel ve yoğun bilgi gerektirmeden kullanılabilir hâle gelmesi, ucuzlaması, sıradanlaşması müteşebbislerin onlarla ilgilenmesine ve onları pazarın bir parçasına çevirmesine, sosyalistlerin nefret ettiği güzel bir terimle, metalaştırmasına bağlı. Şöyle bir benzetmeyle ne demek istediğimi daha iyi açıklayabilirim: Uzun bir demir çubuğun bir ucunun ısıtılması, demir ısıyı iletebilir olmasaydı, çubuğun diğer kısımlarının ısıdan etkilenmesini/yararlanmasını sağlamaya yetmezdi. Keza, hava ısıyı iletmese hiçbir yer ısıtılamaz ve soğutulamazdı. Piyasa bilimsel bilginin teknolojiye sinmiş olarak tüm insanlara ulaştırılmasında bir iletken fonksiyonunu icra eder.

Aziz Sancar, bilimsel buluşunun kansere çözüm bulunmasına yardımcı olacağını söylüyor. Harika bir haber, inşallah öyle olur. Kansere çare bulunursa da bu, müteşebbislerin çabaları sonucu piyasa tarafından dünyanın her köşesine ulaştırılacaktır. Bu yüzden piyasanın da kıymetini bilmek ve takdir etmek lâzım.

Yeni Şafak, 17.10.2015

Otonom yapılanma ile demokratik sınırlar içinde mücadele

Otonom yapılanmayla mücadelenin elzem olduğunu daha önceki yazılarımda birkaç defa vurgulamıştım. Bu mücadelenin devleti korumak adına değil demokrasiyi, insan haklarını ve hukuk devletini korumak adına verilmesi gerektiğine de işaret ettim. Ayrıca, bu mücadelenin sadece AK Parti’nin değil, demokrasiye inanan tüm siyasî partilerin, çevrelerin ve kişilerin görevi olduğunu da belirttim.

OY ile mücadelenin dört önemli ayağı var: Toplumsal, siyasî, idarî ve hukukî mücadele. OY’ya karşı toplumsal ve siyasî mücadele kazanıldı. OY’nın gayri meşru olduğu ve demokratik siyasete açtığı savaşın kabul edilemeyeceği yaşanan olaylarla kanıtlandı, tescil edildi. OY bir halk hareketinden ziyade bir kadro hareketi. Alenî değil gizli. Toplumsal ve siyasî olarak bir meşruiyeti ve kayda değer bir tabanı yok. Sadece AK Parti’yi değil, onun üzerinde tüm demokratik siyaseti esir almaya, manipüle etmeye çalışıyor. Bu yüzden, bugün OY ile müttefik görünen veya onun tarafından manipüle edilen siyasî partiler de iktidara gelmeleri hâlinde OY’ya savaş açmak mecburiyetinde kalacaktır.

OY ile idarî ve hukukî mücadele daha yavaş ilerliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. İdarî ve hukukî mücadelenin zorluklarının bir kısmı OY’nın niteliklerinden, diğer bir kısmı hükümetin ve idarî-yargısal organların hatalarından kaynaklanıyor. OY gizli ve her kalıba girebilen bir örgüt. Bu yüzden, uzantılarının tespit edilmesi ve tasfiyeye tabi tutulması zor. Alan daraltması ve genişletmesi yaparak, icabında her değerin ve kavramın arkasına saklanarak, birbirine taban tabana zıt kuruluş ve çevreleri manipüle edip önünde siper hâline getirerek kendini gizleyebiliyor. Ana yığınağını hukuk bürokrasisi içinde yaptığı için arsız minare hırsızlıklarına çeşit çeşit kılıflar hazırlamış durumda. Unsurlarına her dokunuşu hukukun çiğnenmesi ve insan hakları ihlâli gibi sunma ve algılatma becerisine ve araçlarına sahip.

Bu arada hükümet ve dayandığı toplumsal taban ile hükümeti destekleyen kimi medya organları da bazı hatalara düşüyorlar. En büyük hata, OY ile Gülen Cemaati’ni birbirinden ayrıştırmaya çalışmamak, bir bütün olarak muameleye tâbi tutmak. OY Gülen cemaati içine gömülü olan ve nihaî tahlilde cemaatin saf, temiz, fedakâr, iyi niyetli mensuplarını da istismar eden bir organizasyon. Tüm zorluklarına rağmen sıradan cemaat mensupları ile OY elemanlarını ayrıştırmak ve GC içindeki bu dikey yapılanmanın unsurlarına odaklanıp yatay tabanda yer alan kimseleri itip kakmamak lâzım. Bu çerçevede, yargı makamlarının niyet okuması yapmaması, düşünceleri ve hisleri değil suç teşkil eden eylemleri cezaî takibata tâbi tutmaya çalışması gerekiyor. Aksi hem hukuka ve ahlâka aykırı olur hem de cemaat tabanının en azından bir bölümünün OY arkasında kenetlenmesine yol açar.

OY’nın “terör örgütü” olarak nitelendirilmesi de bana yanlış ve yararsız görünüyor. Biliyorum ki olayı terör-terör örgütü kapsamına sokmak yargı organlarının hareket alanını genişletiyor ve savcıların ellerindeki araçları artırıyor. Ancak, ilkeler pragmatizme kurban edilirse, hukukî ve ahlâkî zeminden uzaklaşma tehlikesi doğar. OY bir terör örgütü olmaktan ziyade bir organize suç örgütü gibi görünüyor. OY hakkındaki davalarda terörle ilgili mevzuat yerine organize suçlarla ilgili yasal mevzuatın uygulanmasının daha doğru olduğunu sanıyorum.

GC’ne mensup medya organlarına hukukî temeli olmayan veya zayıf baskılar uygulamak da yanlış. Bu yayın organlarını yayın yapmaktan topluca alıkoymaya çalışmak basın özgürlüğüne zarar verir. Gazete, dergi ve televizyonların topluca sanık ilan edilmesi ve susturulmaya, engellenmeye çalışılması yerine, bu organlarda suç işlediği hakkında kuvvetli delil bulunanlar yargıya sevk edilmelidir. OY ile mücadeleyi destekleyen yayın organları ve oralarda çalışanlar da hem savcı, hem yargıç hem infaz memuru havasına girmemelidir.

Bu hususlara özen göstermek kısa vadede OY ile mücadeleyi zorlaştırıyor görünebilir. Ancak, usul kuralları esas kuralları kadar önemlidir ve usul kurallarına saygı mücadelenin hukuken olduğu kadar ahlâken de doğru yerde ve şekilde yapılmasına katkı sağlayacaktır. Aksi takdirde, özensizce kullanılan araçlar davaların özüne zarar verebilir. İlerde bugün Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşanan gelişmeler tekrarlanabilir.

Yeni Şafak, 15.10.2015