Ana Sayfa Blog Sayfa 276

Demirtaş’ın başına saksı mı düştü?

“AKP iktidarının eveleme geveleme şansı çoktan bitmiştir. Katilsiniz. Eliniz kanlıdır. Yüzünüzden ağzınızdan her yerinize kan sıçramıştır. Ve en büyük terör destekçisi olduğunuz ortaya çıkmıştır. Yurtiçinde yurtdışında terör anlayışını halka dayatan zihniyet olduğunuz ortaya çıkmıştır. Her gün onlarca genci katleden, taş attı, slogan attı diye infaz eden devlet, Ankara’nın göbeğinde büyük bir katliama imza atmıştır. (…) [B]u alçakların önünde asla diz çökmeyeceğiz. (…) Sizin gibi alçaklardan korkmayacak, onurlu direniş geleneğinden gelen halklar var karşınızda. (…) Bu alçaklık karşısında vicdanı olanların kenetlenmesi gerekiyor. Bizim alçaklarla bir arada yaşama, dayanışma gibi isteğimiz yoktur. (…) Haysiyetini yitirmiş olanlarla birlikte yaşam da olmaz (…) Bu devletimizin, milletimizin birliğine yapılan saldırı değil, devletimizin halkımıza yaptığı saldırıdır.”

Demirtaş daha on gün önce bu dehşetengiz suçlamalarla saldırmıştı AK Parti’ye.
On gün sonra ise, “Ankara katliamının katilleriyle”, “alçaklarla” “haysiyetini yitirmiş olanlarla” koalisyon yapabileceklerini açıkladı.
Siyasette U dönüşleri çok gördük ama bu kadar keskinini hatırlamıyorum doğrusu.
Dünkü Cumhuriyet’te yer alan açıklamayı okuyan HDP seçmenlerinin nasıl sersemlediklerini hayal edebiliyorum. AK Parti’yi yıkma uğruna, denize düşen yılana sarılır misali HDP’ye sarılan “stratejik HDP”lilerin yaşadıkları hayal kırıklığını ve aldatılmışlık duygusunu da… “AK Parti’yle koalisyon yaparım” diyen bir Demirtaş’ın onların nezdinde zerre kadar değeri kalmayacağı malum.
Peki ne oldu da yapıldı bu şaşırtıcı U dönüş?
Bazı tahminlerimiz var elbette.
Dış destek konusunda hayal kırıklığı yaşayan ve barutu tükenen PKK, HDP’ye “Sen yine yavaş yavaş AK Parti’ye yanaşmaya çalış, biz bitiyoruz” talimatı vermiş olabilir mesela…
Gittikçe azıtan AK Parti düşmanlığının Kürt sokağında (özellikle son seçimlerde HDP’ye kayan muhafazakâr Kürt seçmenler arasında) yarattığı hoşnutsuzluk ve itirazdan korkulmuş, Zana’nın son açıklaması bir ikaz alarmı gibi okunmuş olabilir.
7 Haziran’daki emanet oyların yüzde 1’i bile geçmediği; bu seçimlerde – baraj sorunu olmadığına göre – oranın daha da düşeceği öngörülmüş, dolayısıyla AK Parti düşmanı bir avuç beyaz Türk’ün oyu uğruna geniş Kürt tabanda oy kaybetmek akılsızca görülmüş olabilir.
Bakalım, önümüzdeki günlerde daha iyi anlarız.

Tahir Elçi meselesi

“PKK terörü yöntem olarak kullanan siyasi bir örgüttür ama terör örgütü değildir” lafı hiç de yeni bir laf değil. Uzun zamandır birçok yazar –çizer kanaat önderi tarafından “durumu idare etmek için” kullanılıyor.
Bana göre, laf cambazlığından başka bir şey değil.
Bu fikirle polemiğe girebilirsiniz; ciddiye alacak bir tarafını görmez, “Hadi canım sen de” der geçersiniz; siyaseten mahkûm edersiniz. Ama bu cümleden terör örgütünün propagandası çıkaramazsınız. Yapılan şey tüylerinizi diken diken etse de, sonuçta bir değerlendirmedir ve hiç tartışmasız ifade özgürlüğü kapsamı içindedir. Tıpkı bazı çevrelerde yapılan “IŞİD terör örgütü değildir, bir devlet modelidir” değerlendirmesi gibi…
Eğer buradan terör propagandası çıkarmaya kalkarsanız, Çözüm Süreci’nin başından bu yana Öcalan hakkında hayırhah laflar etmiş nice aydını da yargılamanız gerekir.
Alt tarafı fikrini söyleyen bir hukukçuyu apar topar gözaltına almak, tutuklamak üzere mahkemeye sevk etmek, sonuçta tutuksuz olarak yargılanmasına karar vermek, yurtdışı yasağı koymak… Bütün bunlar çok vahim şeyler. Unutmayalım ki, Kürt sorununun siyaset platformunda çözümüne evet derken, bundan çok daha “rahatsız edici” tartışmaların ve taleplerin (örneğin bölünmeyi savunmanın) serbestçe ortaya konulmasına evet demiş oluyoruz.
Böyle basit bir meselede eski refleksleri tekrarlarsak bunu nasıl başaracağız?
Şu ifade özgürlüğü denen şeyi içimize sindirmek için psikiyatride davranışçı ekolün önerdiği tarzda tedavi mi göreceğiz, yoksa toplu rehabilitasyon seansları mı düzenleyeceğiz, bilmiyorum. Ama bir şeyler yapmamız gerektiği açık.

Oslo’nun kriminalize edilmesi

MHP’nin yıllardır ağzına sakız ettiği Oslo suçlamalarına alışığız ve yadırgamıyoruz. Nihayetinde bu parti varlığını bu çizgiye borçlu.

Peki ya Çözüm Süreci’ne baştan beri destek verdiğini söyleyen, hükümeti Çözüm Süreci’ni bitirmekle suçlayan ve şişine şişine “Terör sorununu ben çözerim” diye ortaya çıkan CHP’nin MHP’yle aynı çizgiye düşmesine ne demeli?
Seçime bir hafta kala, yeni bir keşifmiş gibi Oslo görüşmelerini gündeme getirmesi ve hükümeti bununla sıkıştırmaya kalkışması en kaba saba biçimiyle oportünizm değilse nedir?
Eğer 7 Kasım’da AK Parti tek başına iktidar olamazsa, CHP koalisyon ortağı olmaya en yakın parti. Ve şu anda söylediği her sözün yarın öbür gün kendisini zor duruma sokup sokmayacağını iyi düşünerek söylemeliydi.
Bu sorunun öyle üç tane komisyon kurup üç tane de rapor çıkartmakla çözülmeyeceğini başta CHP’liler olmak üzere herkes gayet iyi biliyor.
Önümüzde 30 küsur yıllık silahlı bir örgütün tasfiye edilmesi gibi devasa bir mesele var. Benzer meseleler dünyanın her yerinde devletlerin bu örgütlerle oturup müzakere etmesiyle çözülmüş. Bizde bu görüşmeler Oslo’ya kadar başlamadıysa, askeri vesayetin çizdiği kırmızı çizgiler yüzünden başlayamadı. Ne zaman ki vesayet geriletildi, ancak o zaman siyasi irade Öcalan’ı askeri bürokrasinin kontrolünden kurtarıp bizzat iletişime geçti ve Çözüm Süreci’nin ilk aşaması olan Oslo görüşmelerini başlatabildi.
Dolayısıyla, Oslo görüşmeleri AK Parti’nin “yumuşak karnı” değil, tam tersine gururla sahip çıkabileceği radikal bir siyasi adımıdır; bugün MHP dışında kimsenin karşı çıkmaya cesaret edemediği Çözüm Süreci’nin de başlangıcıdır.
Bu tip görüşmelerde her şey konuşulmuş, her türlü pazarlık masaya gelmiş, bu pazarlıklar tutanak haline de getirilmiş olabilir. Önemli olan sonuçtur. Sonuçta PKK, Oslo’da ve devamında İmralı’da yürütülen pazarlıklardan istediği statüyü koparabilmiş olsaydı, herhalde yeniden silaha dönme ihtiyacı duymazdı.
Ama şunu hepimizin içimize sindirmesi gerekir: Eğer yarın öbür gün PKK pes eder ve silahlı güçlerini Türkiye dışına çıkarmaya karar verir, Çözüm Süreci de yeniden canlanırsa, Oslo tipi görüşmeler de, İmralı türü görüşmeler de yeniden başlayacaktır ve o görüşmelerde bugün CHP ve MHP tarafından kriminalize edilerek takdim edilen birçok konu yine gündeme gelecektir. Anayasada etnisiteye atıf yapılan maddelerin çıkarılması, vatandaşlık tanımının yeniden düzenlenmesi, anadilde eğitim hakkı, eğitim hizmetlerinde yerele geniş yetkiler tanınması, Büyükşehir Yasası’yla genişletilen yerel yönetim yetkilerinin daha da genişletilmesi gibi demokratik taleplerin karşılanması elbette Meclis’in işi. Ama iş bunlarla bitmiyor.
Çözüm Süreci’nin sonuçlanabilmesi için, silahlı yapının tasfiye edilmesi; bunun için de dağdakilerin indirilebilmesini sağlayacak hukuki düzenlemelerin yapılması, lider kadroyla ilgili bir yol haritası çizilmesi, Öcalan’ın durumunun yeniden gözden geçirilmesi gibi müzakere gerektiren birçok adım atılması gerekiyor.
Son çıkışıyla bütün bu konuların görüşülmesini kriminal bir mesele haline getiren CHP, yarın koalisyon ortağı olursa ne yapacak? Bütün bu meselelerin müzakereler yoluyla çözülmesine karşı mı çıkacak? O zaman sorunu çözme vaadini nasıl tutacak?
Kılıçdaroğlu bu soruların karşılığını cumartesi günü Fox TV’de verdi aslında.
Asıl hedefinin MHP’yle koalisyon yapmak olduğunu söyledi. Böylece biz de CHP’nin ne Kürt sorununun ne de terör sorununun çözümü diye bir derdinin de projesinin de olmadığını anlamış olduk.
CHP lideri MHP’yle programlarının birçok noktada örtüştüğünü söylerken haklıydı. En temel örtüşme alanının Kürt meselesi olduğunu Oslo çıkışıyla ortaya koydu zaten. Seçime beş kala bu gerçeğin net bir biçimde ortaya çıkması da iyi oldu.

Akşam Gazetesi, 27.10.2015

Gürbüz Özaltınlı – ‘İnanç’ toplumu

Bugün Türkiye’ye, duygularına mesafe koymayı başararak biraz sakin bir akılla bakabilenler bunca kaba dezenformasyonun nasıl iştahla tüketildiğine şaşırıyorlardır herhalde. Karanlık, sofistike olaylar hakkında iyi işlenmiş, inandırıcılık kaygısı olan ve “akla yatkınlık” taşıyan manipülatif komplo teorilerinin bile normal bir insanda, kuşkuyu, soru sorma ihtiyacını davet etmesini bekleriz; öyle değil mi? Aykırı, gizemli, fantastik çözümlemelerin heyecanına kapılanlar bu tür teorilerin doğal müşterileridir. Fakat her zaman marjinal kalırlar. Çoğunluk, bu tür anlatılara yüz vermez. Oysa biz bu ülkede, bırakın bu tür karmaşık manipülasyonları; apaçık akla aykırı, olgulara ters “bilgi” ve “kanaatlerin” bile sorgusuz sualsiz üstüne atlanıldığına, çoğaltıldığına, tedavüle sokulduğuna tanık oluyoruz.

 Bu ağır kampanya, en yoğun ve açık haliyle esas olarak Gezi’yle başladı sanırım. Daha ilk gün düğmeye basılmış gibi sosyal medyada katliam haberleri, ürkütücü vahşet duyuruları yapıldı ve hızla karşılık buldu. Üstelik dezenformasyon tek taraflı yürümedi. Hala ne olduğu anlaşılamayan Dolmabahçe Camii ile, inandırıcılıktan yoksun ayrıntılarla dolu Kabataş iskelesi olayları Başbakan tarafından kürsülere taşındı ve muhafazakar medya üzerinden günlerce konuşuldu. Bunlar, dezenformasyona aç bir halet i ruhiyenin kendini çarpıcı biçimde açığa vuruşunu gösteriyordu.

 Yazıyı örneklere boğmak istemem. Geldiğimiz noktayı görmek önemli.

 Özellikle Cemaat’in hükümeti devirme girişimi ile başlayan süreç, kanımca, farklı ve dağınık güçleri tek hedefe yöneltmeyi amaçlayan yeni bir muhalif stratejiye işaret ediyordu. Bu dönemde dezenformasyon çok daha sistematik ve etkin bir nitelik kazandı. Konjonktürün yarattığı imkânlarla Kürt hareketini de cepheye kazanmaya yönelen bir politik hat oluşturuldu. MİT tırları operasyonları hükümete nereden yüklenileceğini ve mücadelenin sertlik derecesini anlatıyordu. Cemaat, CHP, Kürt hareketi, oligarşi medyası ve bazı küresel güçler aynı mesaja odaklandılar: “İktidar IŞİD’a destek veriyor”… Yıldıray Oğur’un bıkmadan üşenmeden ince ince ayrıntıları üzerine çalıştığı dezenformasyon yağmuru bu dönemde başladı. Hiçbiri ciddi kanıtlara dayanmayan; dahası, montaj olduğu anlaşılan fotoğraflarla, uydurma olduğu ortaya çıkan tanıklıklarla yürütülen bu kampanya eksiksiz bütün muhalif kanallardan topluma boca edildi.

 Ardından, Kürt hareketinin Öcalan’ın siyasal hattını boşa çıkartan güçlü hamlesi geldi. Kürt siyasetinin dili hemen Haziran seçimlerinden önce herkesi şaşırtacak ölçüde değişti. Newroz bildirisinde ifadesini bulan ortak çözüm arayışı yerini “öncelikli düşman AKP’dir” e bıraktı. Dünün çözüm ortağı AKP, birkaç ay içinde “Kürt düşmanı katil iktidar”a dönüştü. Ölümler olmadan katil de olunmuyordu. Birileri zamanı geldiğine karar verdi; HDP binalarında aynı gün iki bomba patladı. 17 Haziran Mersin mitinginde Selahattin Demirtaş, sınırına getirip o güne kadar söylemediği açık cümleyi kurdu: “Bize Adana ve Mersin saldırıları üzerinden mesaj gönderene sesleniyorum. Aldık mesajını, seni halen başkan yaptırmayacağız.”   Hemen ardından çoktan kıvamına gelmiş İŞID dezenformasyonuna yükleniyordu: “Halkın parasıyla yüzlerce silahı tecavüz ordusuna gönderenler, bize dinden imandan bahsedemezler. Bunların hesabını vereceksin, hesabını.”

 Diyarbakır bombaları patladığında, artık anında “katil” i tanıyan, öfkeyle klavyesinin başına koşup “katil belli” mesajları yazan; valiliğin sağlık birimlerine gönderdiği, herkesçe kolaylıkla ulaşılabilecek rutin resmi yazılardaki “ambulanslar hazır olsun” cümlesinin altını çizip delil olarak gösterebilen sayısız “inanç insanı” vardı. Evet, onlar öyle “inanıyorlardı”… Artık akıl değil inanç çağıydı. Çünkü en tecrübesiz akıl bile seçimlere çeyrek kala bu tür bir provokasyondan en çok, Kürtleri kaybetmekten korkan AKP’nin zarar göreceğini düşünebilirdi; seçim sonuçlarını beklemek gerekmiyordu bunun için. Ajitatör delikanlılardan, ak saçlı bilirkişilere kadar önüne gelen “yıldıramazsınız, korkutamazsınız” yazıları döşendi. Hemen ardından yapılan İstanbul mitinginde Selahattin Demirtaş – hakikaten ne yaptığının farkında olmayan- iktidar gazetelerini yerden yere vururken kendisini dinleyenlerin tek sloganı vardı: “Katil Erdoğan”… 

 Ne yazık ki dezenformasyon yine tek taraflı işlemiyordu. 22 Temmuz tarihli Star gazetesi “HDP mitingini PKK bombaladı” manşetiyle çıktı. 18 yaşında bir “PKK itirafçısı” teslim olmuş; ifadesinde, bir eve gittiklerini, o evde çanta içinde bombalar olduğunu, orada bulunanların bombaların mitingde patlatılacağını söylediklerini, bombayı arkadaşının alıp patlatacak kişiye götürdüğünü, bombalar patladığında da yanındaki PKK’lının sevinip şimdi seçimleri garanti kazanırız dediğini anlatmıştı… Belli ki birileri, her tarafından senaryo olduğu akan bu dezenformasyondan yarar ummuştu. Erdoğan’ın kızına suikast gibi üst perdeden iddialı haberlerle başlayan tuhaflığın bir devamı gibiydi.

Daha yakınlarda ise zaman darlığına geldiği çok belli olan Ahmet Hakan olayı patladı. Failler hemen yakalandılar ve -sabıkalarının kanıtladığı çok güvenilir kişilikleri nedeniyle olsa gerek- azmettirici tarafından hiç çekinmeden kendilerine verilen bütün bilgileri açıkladılar. Emniyet, MİT ve reis işin içindeydi!

 Ardından bunlarla kıyaslanmayacak kadar korkunç bir felaket geldi başımıza. Orada da “Katilsiniz, alçaksınız, elleriniz kanlı” ile “ tweetler PKK’nın da içinde olduğunu gösteriyor, kokteyl terör” arasında kaldık. Dezenformasyon açları, meşrebine göre istediğini seçti, çoğalttı, yaydı… Katliamı iktidarın planladığına inandırabilmek için bir mafyosun Rize’de yaptığı mitingde söylediği “kan oluk oluk akacak” sözüne sığınanlar bile çıktı. Kimse bu kadar da saçmalık olmaz demedi…

 Şimdilerde en çok “ben ona inanıyorum” sözünü duyuyoruz. “Biliyorum… Kanıtlar öyle gösteriyor” değil… Sadece, “İnanıyorum”…

 Evet, neden böyle oluyor? Bence nedeni çok açık. Mücadelenin tarafları şunu keşfetti: Toplumun geniş kesimleri olay ve kanaatler karşısında aklın gerektirdiği bilginin değil, duygusal ihtiyacının peşinde. Aklın isteyebileceği; hakiki soruyu, kuşkuyu, merakı karşılayan bilgiyi değil, karşıtlık duygusunu tatmin edecek malzemeyi sağlamanız gerekiyor. Müşteri bunu istiyor…

 Ve bu konuda iktidar asla muhalefetin eline su dökebilecek yetenekte ve kapasitede değil…

 İyi ki de değil…

 Bu mücadele kazanılacaksa da böyle kazanılmasın zaten.

Serbestiyet, 21.10.2015

Halil Berktay – Demokrasi ve meşruiyet için

[17-21 Ekim 2015] Türkiye 2002’den bu yana biraz demokrasi gördü, barış gördü, istikrar gördü, büyüme ve kalkınma gördü. Ama aynı zamanda yarım yamalak bile olsa darbe girişimleri, en azından tasavvurları da eksik olmadı. 2013’ten itibaren devirmeci ve çatışmacı istikrarsızlık güçleri tekrar harekete geçti. Gezi gösterilerini, Gülen Cemaatine bağlı polis ve yargı unsurlarının “yolsuzluk operasyonları” izledi. Bu sarsıntılar tam dinmemişken, IŞİD harekete geçip Diyarbakır ve Suruç bombalamalarını gerçekleştirdi. Bölgesel hegemonya hayallerine kapılan PKK ise bunu, tekrar silâha başvurmanın bahanesi yaptı. Kürt hakları açısından en ufak bir gerekçesi yokken, yeniden savaş ilân etti; bir dizi kent merkezinde “özyönetim” adı altında ya alternatif devletleşme yaratmaya, ya da güvenlik güçlerini Kürt halkına büyük kayıp verdirecek bastırma biçimlerine provoke etmeye çalıştı. HDP bu amansız ve acımasız komplo ve cinayetlere kol kanat gerdi. Batı basınının İslamofobik bir bölümü de ne olursa olsun kabahati AKP hükümetine bulma tavrını değiştirmedi. Bir yandan PKK’nın HDP’yi seçimlere sokmamak istediği açıklık kazanırken, diğer yandan, savaşı “erken seçim yapıp kazanmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkardığı” yalanı, adım adım, “Erdoğan’ın seçimleri yaptırmamaya çalıştığı” ve “yapılsa bile bunun artık seçim olmayacağı” yalanlarına dönüştü. Tam bu noktada 10 Ekim Ankara katliamı çıkageldi. İlginçtir; HDP liderliği bunun da faturasını, her türlü izan ve idrak hilâfına, saniyesinde “katil” ve “alçak” diye suçladığı hükümete çıkardı. Ölü ve yaralı yüzlerce insanımıza, siyasi istismar uğruna “bizim” diye el koymaya kalktığı gibi, artık bir arada yaşama ve kardeşlik diye bir şey de olamayacağını haykırarak, duygusal ve düşünsel bölücülüğünü iyice tırmandırdı. Kutuplaşmayı doruğa çıkarıp ülkeyi tam bir kırılma noktasına getirmeyi hedefledi.

Bütün bu olguları bu şekilde yanyana koymak, sorunun tam ne olduğunu netleştirmek bakımından önemli. Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilirken, bölgenin tek istikrarlı ülkesi olarak Türkiye, barış düşmanı, istikrar düşmanı, demokrasi düşmanı bir cephenin topyekûn taarruzuyla yüzyüze. Bu taarruzun başını da görünürde PKK ve HDP, perde arkasında ise herhalde Suriye ve İran ile birlikte IŞİD’in de dahil olduğu başka güçler çekiyor. Amaç, ilk adımda seçimleri yaptırmamak ve/ya itibarsızlaştırmak. İkinci planda, siyaseti tıkamak ve ülkeyi tümüyle yönetilmez kılmak, ya da böyle içinden çıkılmaz bir kriz görüntüsü uyandırmak. Nihai olarak, tam bir “çökmüş, iflâs etmiş devlet” (failed state) durumu yaratıp, belki hem iç hem dış müdahaleleri dâvet etmek. Bu bir kaos tasavvuru; tam bir felâket, bir Armageddon, bir kıyamet günü senaryosu. “Benden sonra tufan” mantığıyla dur durak bilmeyen bir çatışmacılığı sonuna kadar götürmek isteyenlere karşı, Türkiye’nin bütün namuslu vatandaşlarının bir Demokrasi ve Meşruiyet cephesinde elele vermesi gerekiyor.

Serbestiyet, 22.10.2015

M. Şükrü Hanioğlu – Yeni Ortadoğu’da nasıl varolacağız?

Türkiye’nin etnik ve mezhepsel eksenlerde oluşma eğilimi güçlenen yeni Ortadoğu düzeninde ne biçimde yer alacağını “siyasal toplum”unun gücü belirleyecektir

Türkiye zorluklarla dolu bir dönemden geçmektedir. Karşılaşılan zorluklar iki temel eksende gerçekleşmektedir. İlk olarak coğrafyamızdaki devletler kompozisyonu ile sınırlar uluslararası, bölgesel ve yerel aktörlerin dahil olduğu bir mücadele ile yeniden şekillenmektedir.

Bu uzun sürecek, acılarla dolu süreç sadece Türkiye’nin yeni güney komşularının kimler olacağını değil ülkemizin oluşacak yeni “status quo” içindeki yerini de belirleyecektir. Türkiye’nin coğrafî ve kültürel nedenlerle bu mücadelenin dışında kalacağını ummak gerçekçi olmaktan fazlasıyla uzaktır.

Yeni Ortadoğu düzeni mücadelesi Türkiye’nin büyük zorluklarla karşılaştığı ikinci eksenin daha açık biçimde farkedilmesini de sağlamıştır. Zikrettiğimiz süreçte toplumumuzda “kiminle ittifak yapılacağı,” “hangi siyasetlerin üretileceği” benzeri konularda etnik ve mezhepsel çizgiler çerçevesinde şekillenen keskin bölünmeler üstü örtülmeye çalışılan temel fay hatlarının ne denli belirleyici ve kırılgan olduklarını ortaya koymuştur.

İlginç olan çok sayıda aktörün müdahil olduğu birinci sorunun, “halının altına süpürmeyi” tercih ettiğimiz diğer meseleyi açığa çıkartmasıdır.

Türkiye’nin etnik ve mezhepsel eksenler çerçevesinde oluşma eğilimi güçlenen yeni Ortadoğu düzeninde nasıl yer alacağını belirleyen ise “siyasal toplumu”nun gücü olacaktır.


Kimliklerin belirleyiciliği

Toplumumuz bireyin statüsünün uzun süre dinî kimliklerle belirlediği bir mirası devralmıştır. Taşınan kimliğin bireyin hangi renkte elbise giyebileceğinden, evinin yüksekliğinin ne olabileceğine, hangi oranda vergilendirileceğinden davasını nerede gördüreceğine varan bir yelpazede belirleyici olduğu bir toplumda “vatandaşlık” kültürü fazlasıyla zayıf kalmış ve “dinî cemaatler”in üzerinde kapsayıcı bir “siyasal toplum” tasavvuru gelişmemiştir.

1789 sonrası dünyasına ayak uydurma amacıyla ivme kazandırılan Osmanlı modernleşmesi pek çok alanda olduğu gibi “eskiyi de yeninin yanında muhafaza eden” bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bunun neticesinde bir yandan “eşit vatandaşlardan oluşan bir siyasal toplum” oluşturulması için toplumdaki hiyerarşiyi törpüleyici, aidiyetlerle ilişkilendirilen farklı muameleleri ortadan kaldırıcı düzenlemeler yapılırken, öte yandan da farklı dinî gruplara verilen yeni nizamnâmelerle inanca bağlı kimlikler tahkim olunmuştur.

Bunun sonucunda “aynı vatanı paylaşan (compatriot)” anlamında “vatandaşlık” yaratılmasına karşılık “bir siyasal toplumun üyesi olan (citizen)” mânâsında “vatandaşlık” tasavvuru oldukça cılız kalmıştır. İnşa olunan “Osmanlı” üst kimliği de büyük çapta birinci tür “vatandaşlık”a atıfta bulunmuştur. Yarattıkları dönüşüm küçümsenemezse de Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet deneyimleri “kimlikleri ikinci plana iten” “eşit vatandaşlık temelli” bir “siyasal toplum” yaratma alanında yetersiz kalmışlardır.


Cumhuriyet ve kimlikler
İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde “statü” talebiyle ortaya çıkan “etnik” gruplar “siyasal toplum” yaratılması alanında Tanzimat’ın ilerleyen yıllarına kıyasla daha sorunlu bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Erken Cumhuriyet ideolojisi “ethnos inşa edilmesi” ve bu amaca ulaşabilmek için toplumun tektipleştirilmesini hedeflediği için söz konusu alanda Tanzimat sonrasında gözlenen gerilemeye ivme kazandırmıştır.

Cumhuriyet yasakçılığı farklı etnik kimlikleri “konuşulamaz” hale getirmiş, buna karşılık onların etkinlik ve belirleyiciliğini fazlasıyla artırmıştır.

Benzer şekilde “kamusal” alanın inşa edilen yeni kimliği benimseyenler dışındakilere kapatılması, “siyasal toplum” tasavvurunu güçlendirmemiş, “siyaset” ile “kimlik” arasında doğrudan ve belirleyici bir ilişki tesis etmiştir. Cumhuriyet siyasetleri bunun yanı sıra “kimlik”lerin belirleyiciliğini engellemeyi hedefleyen araçların yeni “kimlik”ler üretmelerine de neden olmuşlardır. Örneğin dinî farklılıkların kamusal alanda gözönüne alınmamasını amaçlayan “laiklik” bir “inanç sistemi” biçimini alarak yeni bir “dinî kimlik” yaratmıştır. Bunun neticesinde “kaynaşmış bir kitle” olmasının gerekli olduğu düşünülen toplum, etnik ve dinî kimlikler etrafında örgütlenen, dışarıya kapalı gruplaşmaları barındırmıştır.

Bu tabloda çok partili yaşama geçiş sonrasında yaşanan değişim oldukça sınırlı kalmış, Türkiye egemen olanlar dışında kalan “kimlikler”in kolaylıkla ifade olunamadığı ama “siyaset”in onlar üzerinden yapıldığı bir toplum olma özelliğini sürdürmüştür.


Yeni düzende varolabilme

Türkiye’de son yıllarda “kimliklerin özgürleşmesi” alanında kapsamlı bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Bunun neticesinde sadece adları ağza alınamayan “kimlik”ler özgürleşmemiş, yakın zamana kadar “üstü kapalı” biçimde yapılan “kimlik siyaseti” de aleniyet kazanmıştır. Buna karşılık “siyasal toplum” tasavvuru güçlenmemiştir.

Kanlı Suriye iç savaşı sırasında etnik ve mezhepsel aidiyetler çerçevesinde alınan tavırlar Türkiye’nin “siyasal bir toplum oluşturma” alanında ciddî anlamda geri kaldığını ortaya koymaktadır. Coğrafyasındaki örneklerle kıyaslandığında Türkiye’nin bu konuda hatırı sayılır yol katettiği yorumu yapılabilir. Ancak bu alanda başarı sağlamış yapılara bakıldığında karamsar olabilmek de mümkündür.

Değerleri, sembolleri farklı, siyaseti ait olunan hüviyetin toplumsal ağırlığını artırma aracı olarak gören, ortak paydaları fazlasıyla zayıf kimlik adalarının oluşturduğu toplumun yeni Ortadoğu’nun oluşum sürecinden nasıl etkileneceğini öngörebilmek zordur.

Yeni Ortadoğu köşeleri törpülenen kimlikler üzerinden inşa edilirken, “siyasal toplum”u güdük kalmış, üstü örtülü ya da açık kimlik siyasetinin hükümferma olduğu Türkiye’nin bu süreçten etkilenmemesi kolay değildir. Senfoni orkestrasına sahip olması, Batılılaşmasını ileri seviyeye taşımış bulunması nedeniyle “Avrupalı” olan Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni düzen oluşumunun dışında kalacağını zanneden literatinin savunduğunun aksine mevcut dengeleri altüst edecek, yeni sınırlar ve devletleri ortaya çıkaracak büyük dönüşüm ülkemizi de derinden etkileyecektir.

Ortadoğu’daki çatışmalar bölgenin havası, suyu, topografik özellikleri, popüler müziğinin kalitesi nedeniyle değil “siyasal toplum”ları olgunlaşmamış yapılardaki “kimlik mücadeleleri” nedeniyle yaşanmaktadır. Aynı özellikler diğer coğrafyalarda da benzer neticelerin doğmasına neden olmaktadır. Örneğin “Avrupalı” olması, 1923 yılında Belgrad’da filarmonik orkestra kurulmuş bulunması kimlikler etrafında çatışan Yugoslavya’nın Irak’dan daha kolay biçimde dağılmasını önleyememiştir.

Türkiye’nin yeni Ortadoğu’da ne şekilde yer alacağını belirleyecek olan da “Batılılaşma derecemiz” değil başarılı örneklerin bir hayli gerisindeki “siyasal toplumumuz”un kimliklere dayalı kırılmalara gösterebileceği direnç olacaktır.

Sabah, 18.10.2015

Etyen Mahçupyan – Asalak siyasetinin kariyer yolları

Şurası kesin ki AKP Türkiye’de çok fazla sayıda kişinin kimyasını bozdu. İslami hassasiyete sahip, taşradan veya büyük kentlerin orta alt mahallelerinden gelen, vasat eğitimli, modernlikten nasibini almamış, ‘maalesef görgüsüz’ bir takım insanların iktidarı ele geçirmeleri birçokları için zaten başlı başına bir travmaydı. Hem de 28 Şubat’ın henüz beşinci yılında ve yeni kurulan bir partiyle… Ama asıl travma bu partinin (aslında solculara yakışacak diye düşünülen) reformlara girişmesi, Kürt meselesini çözmeye soyunması, askeri vesayeti neredeyse bitirmesi ve (gerçekten belki de herkes için şaşırtıcı biçimde) ekonomiyi iyi yönetmesi oldu. Laik/sol kesimin çoğunluğunun içinden AKP’nin yaptığı olumlu işleri teslim etmek bir türlü gelmedi… Reformcu ve dönüşümcü yaklaşımın ‘geçici’ olduğu, ‘mecburen’ yapıldığı, partinin ‘asıl’ yüzünün eninde sonunda ortaya çıkacağı savunuldu ve giderek psikolojik açıdan bu beklentinin esiri olundu.

 

Dolayısıyla Gezi olayı sadece bir sokak kalkışması değildi. Milyonlarca kişiye AKP’nin gerçek yüzünü ‘nihayet’ gösteren de bir olaydı. Oradaki ölümler bu nedenle başka herhangi bir vakadakiler ile mukayese edilmek istenmiyor. Kobani bahanesi ile ölüme itilen ve kasten vahşice öldürülen 50 kişi ‘konu dışı’ olarak görülüyor, ama Gezi sırasında yaşananlar bir dinsel ritüel duygusu içinde yad ediliyor. Demirtaş’ın 6-8 Ekim’de bilerek ya da bilmeyerek, sebep veya alet olduğu cinayetler yok sayılırken, Erdoğan’ın Gezi’deki sert tutumu onu ‘katil’ yapabiliyor…

 

Buna nesnelliğin kaybedilmesi olarak bakabiliriz. Ama temelde oportünist zihniyetin ürettiği bir fırsatçılık siyasetinin yattığını görmezden gelmek epeyce zor. Çünkü karşımızda duran sadece bir psikoloji değil… Bir takım solcuların bu ruh hali üzerinden Kürt siyaseti içinde kendilerine kariyer yolları döşeme çabası. Kullanılan taktik Kürt siyasetine yağ çekmekle onu ‘ötekine karşı’ savunmak arasında bir sarkaç oluşturuyor ve esas olarak AKP üzerinden işletiliyor.

 

Şöyle ki bir yandan AKP’nin İslami ve taşralı niteliği nedeniyle ‘kategorik’ olarak doğru davranamayacağı ileri sürülüyor. Solcuların önemli bölümü buna zaten fazlasıyla inanmış durumdalar ve kendi esas ideolojik niteliklerinin laiklik olduğunu kavramaktan uzaklar. Diğer taraftan HDP ne yaparsa yapsın AKP’nin ‘doğru’ davranması gerektiği söyleniyor. Doğruyu kategorik olarak beceremeyeceğini savundukları bir siyasi hareketin nasıl olup da istenen her an doğru davranacağını ise ‘doğal olarak’ sorgulamıyorlar. Bu tutuma ilaveten HDP ne yaparsa yapsın savunuluyor ve yanlış yaparsa da karşılıksız kalsın isteniyor. Kısacası Kürt siyaseti aptallık yapsa bile bedel ödemeyecek, yetmedi bunun bedelini de AKP ödeyecek

Niye böyle bir duruş sergilendiği epeyce açık olmalı… Aslında sol kendi yetersizliğinin ve düzeysizliğinin bedelini ödemek istemiyor ve belki de buna çok yatkın olabileceğini (itiraf edemese de) tarihsel deneyimi sonucu hissediyor. Tam da asalak stratejisinin işlevsel olduğu bu dönemeçte HDP’yi sorumluluklarından azade kılmak, solu da bulutların üzerindeki hak ettiği yere oturtuyor. Ne var ki bunun sonucunda HDP’nin ‘akılsızlaşma’ ihtimali büyük ölçüde artıyor ve bu da kimse için iyi olmuyor…

Akşam, 18.10.2015

İsmail Yaprak – Belge, Mahçupyan ve gerçekliğin temsili meselesi

Murat Belge’nin Etyen Mahçupyan hakkında yazdığı samimi eleştirisini okurken, bir kez daha yine aynı hatanın yapılmakta olduğunu düşünmeden edemedim. Düşünün, uzaydan gönderilmişsiniz ve Türkiye halkını yakından tanımak için Türkiye halkının içine girmek, bu halkı “içerden” tanımak istiyorsunuz. Böyle bir durumda yatırımınızı laik cemaate mi yoksa muhafazakâr cemaate mi yaparsınız? Sosyolojik araştırmanız kimler üzerine olursa, ülkeyi daha çok anlayacak seviyeye gelirsiniz? Bu ülke yüzde 99’unun, bazı verilere göre ise yüzde 94’ünün Müslüman olduğu bir ülke. Altı yüz yıl İslamla yönetilmiş, Cumhuriyet’e geçince de bir anda laikleşmemiş bir ülke… Etyen Mahçupyan da Türkiye’yi anlayabilmek ve onu dönüşüme uğratabilmek için bu ülkenin muhafazakârlarının yanında yer almış ve onların arasına karışmış biri. Dikkat edin, Türkiye’de laik aydınlar, Mahçupyan eğer işin içindeyse ve muhafazakârlardan bahsediliyorsa, hemen “Mahçupyan kadar bilemeyiz ama” söylemine başvururlar. Gerçekten de etrafınızı şöyle bir yokladığınızda, laik kesimden gelip de, konu dindarlar olduğunda karşısında pratik olarak ezildiğiniz günümüzde başka bir aydın bulmak zordur. Çünkü bizim laik solcu aydınlarımız hayatlarını sosyalizmi anlamaya adamış, ama halkı anlamaya zerre önem vermemiştir.

Halbuki Mahçupyan’ın dindarların yanında olmasının ve onlara yatırım yapmasının nedeni (en çok yanlış anlaşılan nokta budur) elbette dindarların süper demokrat olmasından kaynaklanmamakta. Bunun ardında yatan neden ideolojik değil; bu sosyolojik bir tesbit. Evet, aranacak bir “kader” varsa eğer, o “kader” burada aranmalı çünkü dindarlar demokratlaşmadıkça bu ülke hiçbir zaman demokratlaşmayacak. Murat Belge ve birçok laik aydının bugün savunduğu “evet, İslamcı bir partinin demokrasi getiremeyeceği anlaşıldı” yorumu kendi içinde çelişkili ve yukardaki yorumu anlamayan, bunu es geçen bir anlayış barındırmakta. Çünkü bu yorum dindarlığı (veya siyasi İslamı) bir partiyle özdeşleştirmekte ve yine maalesef halkı ıskalayarak siyasetin dışına düşmektedir. Bir parti düşünün ki, muhafazakâr olduğunu söyleyerek, seçmenin tam yarısının oyunu almayı başarsın. Sonra aynı parti büyük bir düşüşle dokuz puan kaybetsin ve ülkeyi yönetememeye başlasın; bizim dindar dediğimiz seçmen de bu partiye olan güvenini kısmen kaybetsin. Şimdi böyle bakıldığında, oy oranı sürekli düşen AKP ülkeyi yönetemediğini ve İslamcı bir nüveden artık demokrasi çıkamayacağını mı kanıtlamış olur? Yoksa bizzat AKP’ye oy veren dindarların fikirlerini değiştirmeleri, tam da İslamcı bir nüvenin talep ettiği demokratik reformları artık bu partinin taşıyamadığı anlamına mı gelir?

Laik solun sorunlarından biri, AKP’ye ve garip şekilde Tayyip Erdoğan’a bakmaktan muhafazakâr tabana bakmayı unutmasıdır. Mahçupyan “Türkiye bir devrim yaşıyor” dediğinde Hasan Cemal anlaşılmayacak şekilde Tayyip Erdoğan’ın yığınla-anti demokratik davranışını alt alta sayıp “bu mu devrim?” diye sorabilmektedir örneğin. Türkiye’nin eskisine oranla daha demokratça düşünen bir seçmene sahip olduğu vurgulandığında, yine laik solcular hızla AKP’nin hatalarını birer birer sayıp “bu mu demokratlık?” diyebilmektedir. Oysa sorun tam da bu: AKP bir parti. Yığınla hata yapan, ataerkil yapıda ve çağı yakalamaya çalışan, ortalama bir Türkiye vatandaşından hallice, gayet sıradan bir parti üstelik. Bu parti Türkiye’nin “gerçeği” değil; o sadece bir temsil. Bir gerçekliğin temsili… Tayyip Erdoğan da sadece bir şahıs, bir lider; ama AKP’ye oy vermiş herkesin her düşüncesinin yüzde yüz onda vücut bulduğunu düşünen varsa, bundan daha aptalca bir fikir olamaz herhalde. AKP’nin oyları düştüğü için sevinen ve biz AKP’yi destekleyenleri her gördükleri yerde alaya alan solcuların şaşılası bir anlama sorunları var bu yüzden. Çünkü AKP’nin oyları düşüyorsa eğer, bu tam da ona oy vermiş insanlar artık oy vermediği için düşüyor. Demek ki bu insanlar AKP’den rahatsızlar, artık AKP’de bir gelecek görmemeye başlamışlar. Tam da bu yüzden, bu taban körü körüne oy veren, sadece ideolojik kaygıları olan bir taban değil.

Eğer AKP bu sosyolojiyi anlayamaz ve kendi yaratmaya çalıştığı Yeni Türkiye sloganını taşıyamazsa yok olup gider. Bu kadar basit… Ama bu, AKP’nin yok olup gitmesini isteyenlere müjdeli bir haber olmayacak, çünkü AKP’den kopan böylesine bir seçmenin demokrasi standardı yükselmiş demektir ve buna neden olan şey de bizzat AKP’nin bu çıtanın altına düşmesidir. Demokrasi standardı yükselmiş bir Türkiye seçmeni ise Türkiye partilerinin baş belası olacak ve bu partilerin böyle bir seçmeni taşıyabilmesi zor görünmekte. Böyle bir durumda siyasi partiler demokratik açıdan çıtalarını yükseltmek zorunda kalacaklarsa eğer, kendini eleştirip kendini halka adapte etme kapasitesi en iyi olan parti yine AKP (veya ona benzer bir parti) olacak; böylece yine tabanın siyasi İslamın yanında durduğu teranesi tedavüle sokulacak.

Dolayısıyla gerçekten de bu bir kader… Laik solun AKP ve Erdoğan takıntısından acilen kurtulup dönüşmekte olan tabana bakması, onun taleplerini, geleceğe dönük hayallerini, zihniyetsel dönüşümünü anlaması gerekiyor. AKP’nin gerilemesi; bu dinamik tabanın her geçen gün bireyselleşen ve kendi özerk kültürel dünyasını oluşturan seçmeninin gerisinde kalmasından oluyor. Murat Belge’nin şu sorusunun bu anlatılanların neresine düştüğünü inanın anlamak güç: “Tayyip Erdoğan’ın bu toplumu demokrasiye götüreceğini neye dayanarak söylüyoruz?” Erdoğan demokrasi isteyen (kendi kimliğinden olmayanlar da dahil) insanlara alan açabildiği için önemli bir liderdir, ama bu onun toplumu demokrasiye götürdüğü anlamına gelmez. Murat Belge Erdoğan’dan bir Atatürk mü çıkarmaya çalışıyor bilmiyorum, çünkü bu toplumu demokrasiye götürecek biri bu saatten sonra çıkacağa benzemiyor; ama toplumu dinleyip onun kendisini demokratlığa götürmesine izin verebilecek liderlik hâlâ Erdoğan’da mevcut.

Serbestiyet, 17.10.2015

Ne Olursa Olsun, Dünya Adildir

Çocukluktan beri her bireyin sahip olduğu bazı inançlar vardır. Annelerin fısıldadıkları, kriz anlarında babaların sergilediği inançlar. Yetişkinliğin ilk zamanlarında olan benim içinse sanırım bu inanç dünyanın adil olduğuna dair.

Ben dünyanın adil bir yer olduğuna inanıyorum. Ortaya koyduğumuz her eylemin o eylemin niyetini ve yükünü karşılar bir sonucu doğuracağına dair inancım tam. Art niyetin anlık bir kazancı sağlayabildiğini ancak uzun vadede kişiye hak ettiği olumsuz sonucu getireceğini biliyorum. Sonucunda vicdanımızın rahat olduğu davranışların hiç kimse tarafından takdir edilmese bile iç sesimizin bizi onadığını da, onardığını da görüyorum.

Şu ana kadar okuduğunuz yazıda bazılarınızın benimle aynı fikirde olmadığı muhakkak. Ancak bu aynı fikirde olmamanın görece “laf”ta kalan bir serzeniş olduğunu ve her bir bireyin dünyanın hakçalık ilkesine göre tasarlandığına dair düzeyi birbirinden farklılaşmakla birlikte bir inancı beslediğini sosyal psikoloji alanında yer alan “adil dünya inancı” kavramı ile açıklamak da mümkün. Lerner, insanların günlük yaşamlarına devam edebilmeleri, dünyanın kontrol edilebilir ve yordanabilir bir yer olduğunu hissedebilmeleri için dünyanın adil olduğuna inanmalarının gerekliliğini vurgular. Günlük konuşmalarda, ülkenin siyasi ikliminden ikrah edildiğinde, kişilerarası ilişkilerde yaşanılan sorunlar yüzlenemediğinde ilk olarak vazgeçtiğimiz olgudur dünyanın adil bir yer olduğu. Halbuki bu cümle sarf edilirken bir gün sonra başa gelebilecek her türlü travmatik yaşantı ihtimali düşünülmez, şimdiden yılbaşı planları yapılır, gelecekteki işler tasarlanır, çünkü dünya adilane bir yer olduğu için olumlu olaylar yalnızca “bizim” için vardır.

Dünya adil bir yer ise kötü yaşantılar yalnızca bunu hak eden insanların başına gelmelidir. Bireyin kendisini “kötü” olarak nitelemesi pek olası olmadığı için sokaklarda var olan binlerce kötülük kişiyi tehdit etmemelidir. Çünkü o iyidir, iyiler hikâyelerde üzülmeyenlerdir.

Bu sebeple sosyal psikolojide genel adil dünya inancı yüksek olan bireylerin “masum” kurbanlar karşısında öfkelendiklerini ve özellikle kurban ile benzerliğe sahip olunduğu takdirde kurban ile kendisini ayrıştırmayı denediklerini gösteren pek çok çalışma mevcuttur. Karşı komşunun evine hırsız girmesi kapıyı kilitlememesindendir mutlaka, trafik kazalarındaki ölümler emniyet kemerinin takılmamasından, tecavüze uğrayan kadınların tecavüzcüye kuyruk sallamasından. Kurban başına geleni “hak etmiştir”, bu sebeple kurbanın sahip olduğu ihmalkârlığa sahip olmayan birey rahat olmalıdır. Keza o hem iyidir, hem de ihmalkâr olmadığı için güvendedir.

Karşılaştığımız pek çok haber bu inancın tehdit edilmesi sonucunda verdiğimiz tepkiler ile karakterizedir. Birkaç gün önce Arda’nın maruz kaldığı ve sakince tanımlamak gerekirse vandallık ile barbarlık arasında gidip gelen tehditin sonucunda sosyal medyada ortaya konan pek çok tepki adil dünya inancı çerçevesinde değerlendirilebilir. Üniversitede çalışmakta ve genç yetişkinliğinin ilk yıllarında olan, başarılı bir araştırma görevlisinin kapısına kırmızısı boyanın boca edilip “tekrar geleceğiz” denmesi yalnızca tehdidin hedefini değil, o kapıyı gören ve dünyanın adil olduğuna dair inancı olan herkesi tehdit eder. Bu tehdidin sonucunda o kişinin, bu travmatik eylemi “hak ettiğine” dair argümanlar geliştirilir, eylem lanetlenmek yerine eylemin kurbanının ne kadar da “gereksiz” ve “kötü bir insan” olduğu bilgisi katmerlenerek verilir.

Birey tehdit edilmiştir.

İddia ettiğinin aksine kurbanın masum olduğunu bildiği için hem de.

Zannettiğinin aksine kurbanı olumlu değerlendirip kendisi ile özdeşim kurduğu için hem de.

Şimdi lütfen Arda’nın kapısına atılan o boya ile ilgili sosyal medyadaki yorumları tekrar gözden geçirin.

Ve lütfen bir olayın kurbanının sizinle hiç ilgisi olmamasına rağmen kurban edilmesine sesinizi çıkarmayı deneyin.

Yalnızca “doğru” olan bu olduğu için değil, hangi görüşe sahip olursanız olun, hangi iç grubun değişmez üyesi olursanız olun o kapı sizin kapınız olduğunda Arda sesini çıkaracağı için.

Hamiş: Yaşadığı son bir haftaya rağmen “Sence dünya adil midir?” sorusuna “tabii ki” diyebilen Arda, iyi ki doğdun ve karşılaştık buralarda.

Liberallerin Yol Ayrımı II: Kimin Karşısındasınız?

Türkiye’nin AK Parti iktidarı süresince, son 12 yılda geçirdiği dönüşümde liberallerin rolü ve payı hep tartışıldı. Kritik reformlarda liberal fikirler önemli ölçüde belirleyici oldu, gazetelerde yazan, televizyon kanallarında görüşlerini açıklayan liberallerin birçoğu hükumetin reformlarına kimi zaman fikri destek verdi kimi zaman da bizzat bu reform çalışmalarına öncülük etti, içerisinde yer aldı. İki tarafın da hakkını vermek gerekirse, AK Parti ile liberaller arasındaki koalisyon Türkiye’nin dönüşümünde çok önemli bir rol oynadı.

AKP ve liberaller arasında bir koalisyon olduğunu söylerken bir şeyi belirtmek gerekiyor; vaktiyle kısmen tartışılan bu koalisyonun yazılı bir belgesi, imza altına alınmış bir sözleşmesi yok tabii ki. Artık iyiden iyiye iğdiş edilmiş olsa da “doğru yaptıklarına doğru yanlış yaptıklarına yanlış demek”ten başka bir şey değil. Kendi adıma eleştiri veya politikalara destek adına herhangi bir ekstra çaba harcamıyorum fakat AKP eleştirimiz 2007’de Kemalistleri tatmin etmiyordu, şimdi de başka kesimleri tatmin etmiyor. Kemalistler AKP’nin varlığına karşıydılar, şimdiki yapı da “meşruiyet” krizleri üzerinden dolaylı olarak AKP’nin varlığına karşı.

Gezi olayları liberaller arasında ciddi bir ayrışmanın başlangıcı oldu. Temel ilkesel değerlerde bir farklılık olmasa da, bu değerlerin mevcut siyaseti okurken yorumlanması önemli farklılıklar göstermeye başladı. Bir yıl önce “Liberaller için yol ayrımı” başlıklı yazıda, Gezi’nin önemli bir dönüm noktası olduğunu ve bu ayrışmanın giderek derinleşeceğini yazmıştım. Fakat ayrışma benim o cümleyi kurarken tahmin ettiğimden çok daha derin ve keskin oldu.

Gezi ile başlayan ayrışma Gezi sonrası tartışmalarla derinleşti fakat 17-25 Aralık darbe teşebbüsü ile artık geri dönülmez bir noktaya geldi. 17-25 Aralık sonrası, ayrışmadaki muğlaklık ve geçişlilik bitti, ayrışmanın hatları keskinleşti ve ileriye dönük yollar tamamen ayrıldı.

Halen devam eden bir mücadelenin içerisindeyiz, bazıları tarafından pek anlaşılmıyor olsa da bir darbe döneminden geçiyoruz ve bu dönemde alınan tavır, tavır sahibini geleceğe yönelik yükümlülük altına sokuyor. Mısır’da anakronik bir şekilde devşirilen darbe kadar ayan beyan olmasa da, 7 Şubat 2012’den sonra adım adım hazırlanan ve 2013’ü tamamen domine eden bir darbe sürecinden geçtik, süreç halen devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi bu süreçten en kritik aşamalardan birisini geride bıraktı ve Markar Esayan’ın tespitiyle, yüz yıl önce açılan ittihatçı parantez bu seçimlerin sonucu ile büyük oranda kapandı. “Kadro diktatörlüğü” çöktü. (Neyi kasdettiğimi başka bir yazıda anlatmştım.)

Kolay değil, bir diktatörlük yıkılıyor ve aynı zamanda yeni bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Bu durumu siyaseten okuma farklılıkları insanları farklı pozisyonlara itiyor. Her kesim içerisinde ayrışmalar yaşandı, liberaller de bu ayrışmadan payını aldı. Bu ayrışmada, hem bir tekerrür eden tarih var hem de tarihten çıkarılan bir dersin sonuçları var.

“17-25 Aralık neydi?” sorusuna üç şekilde cevap verilebilir. (1) darbe girişimiydi, (2) “sadece” bir yolsuzluk soruşturmasıydı, (3) yolsuzluk soruşturmasıydı ama bazı gariplikler de yok değil. Bu cevaplar durduğunuz yeri de belirliyor. Eğer sizin için “sadece bir yolsuzluk soruşturması” ise yanlış yazıyı okuyorsunuz, vakit kaybetmeden başka yazılar okumaya geçin derim.

Bu süreçte kimin yanında durduğunuz değil, kimin karşısında durduğunuz pozisyonunuzu belirleyecek. Erdoğan’ın karşısında duranlar da kimin yanına denk düştüklerini iyi biliyorlar, dolayısıyla bundan on yıl sonra bu günleri tekrar değerlendirirken kimin itibarlı kaldığını göreceğiz.

Yaşanan ayrışmada iki taraf da çeşitli argümanlar üzerinden birbirini itham ediyor. Ayrışmada eleştirilerimi muhafaza ederek otonom yapı ve içinde olduğu koalisyonun karşısında duruyorum. Ben “vesayet”in karşısında durdum ve bu yer Erdoğan’ın tarafına denk düşüyorsa bundan gocunmuyorum, bunun öneminin farkındayım ve özgüvenle bunu ifade ediyorum. On yıl sonra bana en fazla “zaten sen AKP’liydin” denebilir, AKP meşru zeminde siyaset yapan, milyonlarca üyesi olan ve milyonlarca oy alan bir siyasi parti. Kaldı ki bu bir itham bile sayılamaz.

Peki ben haklıysam? Şimdiden yazmakta fayda var, 17-25 Aralık’ın bir darbe girişimi olduğunu düşündüğüm için, bu stratejiye destek veren, inanan, içinde bulunan kim olursa olsun, nazarımdaki itibarı, bundan önceki darbecilerinki ne kadarsa o kadar olacak. Sadece benim için değil, birçok insan için bu durum böyle.

Ben “kimin karşısındasınız?” diye soruyorum, sevgili arkadaşım Arda Akçiçek geçen hafta kimin yanında olduğunu yazdığı ve “meşru olanın yanında duruyorum” dediği bir yazıdan dolayı çok ciddi ve ahlaksızca bir tehdide maruz kaldı. Bir şeyin farkındayız, meşru olanın yanında durmak aynı zamanda gayri meşru olanın karşısında durmak demek. Her ne kadar hayat alanımızı daraltsa da bu tavır, yapacak başka bir şeyimiz yok, meşru olanın yanında durmaya devam edeceğiz.

Not: Zor bir hafta geçirsek de, hayat devam ediyor. Arda bugün 33 yaşına girdi. Nice yıllara Arda…

Ergenekon ve Balyoz davalarını kim yozlaştırdı?

Ergenekon Davası’nın temyiz duruşmaları ilginç bilgilerin ve iddiaların ortaya çıkmasına sebep oldu. Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ davalarda yaşanan hukuk skandallarının failleriyle ilgili açıklamalar yaptı. Yaşananlarda hükümetin ve ABD Bush yönetiminin de payı olmakla beraber en büyük sorumluluğun Gülen cemaatine ait olduğunu söyledi. Diğer sanıklar da benzer sözler sarf etti. Hemen hepsi bir şekilde GC’nin olaylardaki rolüne işaret etti.
Bu sözlerden, açıklamalardan, iddialardan ne anlamalıyız?

En başta belirmek isterim ki, hâlâ Ergenekon ve Balyoz gibi yargılamalarda dava konusu edilmesi gereken suçların ve/veya suç teşebbüslerinin bulunduğuna kaniyim. Hukukî bir değeri olmasa bile bu kanaati paylaşan birçok kişi olduğunu da biliyorum. Söz gelimi, Balyoz davasında, seminerin ses kayıtları dahi tek başına bir darbe hazırlığı yapıldığını göstermeye yeterli. Dava sulandırılmayıp tepedeki beş on kişi ile sınırlı tutulsaydı haklı ve gerekli cezai sonuçlar doğardı. Maalesef, böyle olmadı ve dava büyüyerek adeta koca bir cephe yarattı. Davanın bu ölçüde büyümesi bile tek başına sağlıklı bir yargılamayı haddinden fazla zorlaştırdı. Bununla beraber bu davalarda büyük yanlışlıkların ve haksızlıkların yapıldığını görmezden gelebilecek durumda değiliz.

Neden böyle oldu? Bunların sorumluları kimler? Bunu ne için ve nasıl yaptılar?
Bilinen hikâyeyi tekrar özetlemekten kaçınmayacağım. Türkiye’de 1960’dan beridir devam eden ve 1982 Anayasası ile pekiştirilen askerî vesayet düzenine karşı mücadele edilmesi gerekiyordu. Özal bunu bir ölçüde yaptı ama sonuç alması zordu. Onun iktidar yıllarında Türkiye’nin toplumsal yapısı bugünkü gibi değildi. AK Parti iktidarı bir taraftan sosyolojik değişikliğin ivme kazandığı bir döneme denk geldi diğer taraftan da bu değişikliği hızlandırdı. Halının ayaklarının altından kaymak üzere olduğunu gören bürokratik vesayet odakları AK Parti’ye bazen açık bazen gizli yürütülen bir savaş açtı. Bu AK Parti’yi bir çeşit ölüm kalım cenderesine soktu. Öbür yandan, bürokratik vesayete kafa tutmayı gerektiren ve kolaylaştıran bir toplumsal yapı da ortaya çıkmıştı. Bu ortam içinde kıran kırana bir mücadele başladı.

Erdoğan önderliğindeki AK Parti vesayete karşı mücadele vermeye istekli ve kararlı hâle geldiğinde geri dönüşü olmayan bir süreç başlamıştı. Ancak, bu mücadeleyi vermek kolay değildi. En başta gereken siyasî meşruiyet, irade ve kararlılık hükümette vardı, ama alandaki mücadele bürokratlarla verilebilirdi. Devlet dairelerinde AK Parti kadroları ya yoktu ya çok cılızdı. Ana kadrolar Kemalistti. MHP de en azından bazı yerlerde bir bürokratik gücü elinde tutmaktaydı. Bir de GC’nin yaklaşık 50 yıldır sessiz sedasız hazırladığı kadrolar vardı. AK Parti bunlardan yalnızca GC’ne ait kadrolara dayanabileceğini hissetti. Dindar olmaları AK Parti’yi Gülen kadroları hakkında hayalci bir iyimserliğe itmişti. Böylece AK Parti ile Cemaat arasında adı konmuş veya konmamış, pazarlığı yapılmış veya yapılmamış bir işbirliği başladı. Bu, Cemaatin devlet dairelerinde önünün iyice açılması anlamına geldi. Cemaat önemli bürokratik kadroları adeta istila etti. Bugünden bakan bazıları AK Parti hükümetlerini ve Erdoğan’ı bunun için suçluyor, fakat o zaman ortada bilinen bir suç yoktu. Bu şartlar altında Gülen cemaati mensuplarını bürokratik makamlardan uzak tutmak negatif ayrımcılık yapmak, hâlen belli makamlarda bulunanları tasfiye etmek ise cadı avı uygulamak anlamına gelirdi. Ayrıca, açıkça söylemek gerekirse, Cemaat yapılanması içindeki “ölü gibi itaat” ilkesine uyan polis, savcı ve hâkimler olmasaydı, kudretli ve kibirli generallere karşı dava açılamazdı.

GC dışardakiler için sırlarla dolu bir yapıydı. Ondan hoşlanmayan ve eleştiriler yöneltenler dahi Cemaat mensuplarının ne yaptıklarını, niçin yaptıklarını, nasıl bir ruh hâli içinde olduklarını tam olarak bilmemekteydi. Cemaat bu süreçte sadece bürokratik vesayete karşı savaş cephesinde yer almakla yetinmedi. İliştiği her şeyi kendisinin güç toplama aracına dönüştürdü. Böylece Cemaat içine gömülü otonom yapılanma ile devlet içinde devlet olmaya doğru yürüdü. İstediği, açık ve meşru siyaset yapmadığı hâlde iktidara kim gelirse gelsin devlet iktidarına egemen olmaktı. OY gözüne kestirdiği bürokratik makamları önce boşaltmak ve sonra kendi adamlarıyla doldurmak için davalar, ihbarlar vs. dâhil her yolu ve aracı kullandı.

Bazıları her şeyin 17/25 Aralık operasyonlarıyla başladığını ve Erdoğan’ın yolsuzlukların üstünü örtmek için Cemaat’e savaş açtığını söylüyor. Bu doğru değil. Erdoğan ilk şaşkınlığı Yargıtay’daki blok atamalarla ve HSYK’nın Cemaat kontrolüne geçmesiyle yaşadı. Bürokraside Cemaat ağırlığını kısıtlamaya niyetlenip yavaş adımlarla ilerlerken, bunu sezen OY hükümete savaş açtı. Yani savaşı başlatan hükümet değil Cemaatti. Bu savaştaki ilk önemli muharebe de MİT olayıydı. Oslo görüşmelerini deşifre ederek çökerten Cemaat onun üzerinden MİT müsteşarına ulaşmaya çalışı. Asıl hedef ise Erdoğan’dı. Bunlar olduğunda tarihler Şubat 2012’yi gösteriyordu, ortada ne Gezi isyanları ne de 17/25 Aralık vardı.

İlker Başbuğ’un ve diğerlerinin açıklamaları bilinen olaylarla ve delillerle örtüşüyor. Dış bağları bir yana bırakalım, 2010 Referandumu’ndan beridir yaşananlar Cemaat içine gömülü illegal OY’nın nasıl adım adım ilerlediğini ve davaları yozlaştırdığını açıkça gösteriyor. Öyle sanıyorum ki gelecekte bunu teyit eden çok miktarda delil ortaya çıkacaktır.

Yeni Şafak, 22.10.2015