Ana Sayfa Blog Sayfa 275

Neden beraber yaşamalıyız?

İnsanların sosyal varlıklar oldukları Plato ve Farabi gibi klasik filozoflardan F. Hayek ve R. Nozick gibi çağdaş filozoflara kadar pek çok düşünür tarafından bir şekilde vurgulandı. Esasen bunu anlamak için filozof olmaya gerek yok. Yaşı biraz kemale ermiş, çocukluktan ergenliğe geçme, meslek öğrenme ve icra etme, aile kurma ve çocuklarla meşgul olma gibi hayatın olağan yollarında yürümekte olan her selim akıl sahibi insan şahsî gözlemleriyle aynı tespite ulaşabilir.

İnsanların toplumlar içinde yaşama mecburiyeti ve gerçeği yeni bir hikâye değil. Geçmişi ilk insan gruplarına, kümelerine kadar gidiyor. Kuşku yok ki bu olgu kısmen biyolojik zorunlulukların kısmense tercihin ve tecrübenin sonucu. İlk insan toplulukları çok küçüktü. İnsanlar uzun zaman ailelerden müteşekkil ve nüfusu elli civarında gruplar içinde yaşadı.

O günlerde dünya nüfus yoğunluğu çok azdı. İnsan tabiat karşısında daha edilgendi. Evleri ve sokakları aydınlatan lambalar olmadığından insanlar hayatını güneşe göre tanzim eder ve karanlık bastığında korkuya teslim olurdu. Beka mücadelesinin en önemli ayağı yiyecek bulmaktı. İnsanlar zamanlarının, enerjilerinin ve kaynaklarının tamamına yakın bir kısmını yiyecek bulmaya harcardı. Üretim ya hiç yoktu ya da çok azdı. Gelecek belirsizlik ve korkularla doluydu.

Bu şartlar altında diğer insanlara yakın durmak hayatta kalmanın ön şartıydı. Grubundan ayrı düşen veya dışlanan bir kimsenin veya ailenin hayatını sürdürebilmesi grupta olduğuna nispetle kat kat zordu. Bu yüzden grup içinde kalmak insanlar için önemli ölçüde bir mecburiyetti. Ancak, insanlar zaman içinde beraber yaşamanın onlara her bakımdan fayda sağladığının farkına vardı. Kimse beraber yaşamanın sonuçlarının teorisini yapmadı. Önce olgular ortaya çıktı, sonra bunun teorisi yapıldı. İşbölümü, sermaye birikimi, emeğin uzmanlaşması toplu yaşamanın eseri olarak doğdu ve birlikte yaşamanın şartlarını geliştirerek bugünkü geniş hacimli toplumların ortaya çıkmasını mümkün kıldı. Böylece, tabiatlarının sonucu olarak beraber yaşamaya yönelmiş insanlar, toplu yaşamanın büyük faydalarını da gördü. Bu da insanların toplum halinde yaşaması için ilâve bir müşevvik temin etti.

Kulağımıza çabuk ulaşan kötü haberler moralimizi bozmasın. Şu anda tarihin en müreffeh, şiddete en az sahne olan, en keyifli döneminde yaşıyoruz. Toplumlar içinde hayatımızı sürdürüyor ve bundan sayılamayacak, dikkatle eğilmeden ve incelemeden anlayamayacağımız kadar çok fayda sağlıyoruz. Bundan vaz geçebilir miyiz? Büyük şehirlerin kalabalık ve gürültülü ortamlarında yaşayan insanlar sık sık kırsal hayata, yalnızlığa özlem ifade eder. Doğada yaşamayı yüceltir. Modern hayattan uzaklaşmanın hayatımızı daha neşeli ve sağlıklı hâle getireceğini zanneder. Kuşku yok ki bu büyük bir yanılgı. Toplumların çözülmesi hayatımıza katkı sağlamaz, zarar verir. Modern toplumlarda bazı insanlar inzivaya çekilebilir. Yani aktif çalışma/üretim hayatından ayrılıp tabiatın kucağına kaçmayı seçebilir. Ancak, onların bunu yapabilmesi herkesin aynı şeyi yapmamasına bağlı. Yani, kır ve doğa hayatı fantezileri bile modern toplumun işlemesi sayesinde gerçekleştirilebilir. Kısaca, beka ve refah için toplum hâlinde yaşamak ve olağan faaliyetlerimizi yürütmek zorundayız.

Yeni Yüzyıl, 06.11.2015

Etyen Mahçupyan: Yeni muhafazakâr modernler

Haziran’da kaybedilen 4.5 milyon oyun henüz beş ay sonra, kasım başında geri kazanılması AKP’nin bugüne dek aldığı en önemli siyaset dersi… Dersin özü yanlış yapanın kaybedeceği, buna karşılık doğru yapanın kazanacağı değil. Bu tabii ki doğru bir gözlem… Ancak bunun ötesinde kritik tespit, bu yanlış ve doğrunun, kendi içinde farklılıklar taşısa da, aynı seçmen kitlesi tarafından değerlendirilerek sandığa yansıtıldığı. Yani AKP iki farklı seçmen kitlesinin kulağına hoş gelen iki farklı ‘doğru’ arasında tercih yapmak durumunda değil. ‘Kime yaranmam lazım’ gibi bir soru AKP için öldürücü nitelikte. Bu tür tercihler yaptığımızda, birileri için doğruların seçilmesi başka birileri için yanlışı ifade edebiliyor. Sonuçta popülizmin balçıklı yollarına saplanıp kalabiliyorsunuz. Çünkü birilerine ‘verdiğiniz’ her avantaj diğerleri için ya bir siyasi taviz gibi gözükerek sizden uzaklaşmalarına neden oluyor ya da bunu pratik bir adım olarak algılayıp kendileri için daha çoğunu isteyecekleri bir yarışın içinde olduklarını düşünüyorlar.

AKP karşısında bu türden bir seçmen kitlesi bulmadığı için çok şanslı… Olaya bu şekilde bakan seçmenler de var ama onlar AKP’nin kaderi üzerinde belirleyici değil. Bu partinin kaderi üzerinde belirleyici olan grup ise popülizmi değil ilkeselliği, pay kapmaya dayalı ‘küçük’ siyaseti değil uzun vadeli yapısal bir tasavvuru öne çıkaran ‘büyük’ siyaseti önemsiyor. AKP’nin toplumsal ve siyasi zemini normalleştirme, hukuki ve kurumsal yapıyı demokratikleştirme, ekonomiden eğitime rasyonel ve adil bir hizmet yönetimini sağlama doğrultusundan sapma yaşaması durumunda cezanın kesilebileceğini anlıyoruz. Buna karşılık söz konusu ilkesel çizgiler üzerinde sebat edildiğinde, samimi olunduğunda, sorumluluk alındığında ve bu yönde doğru işler yapıldığında mükafatın da AKP’nin önüne cömertlikle konacağını görebiliyoruz.

Dolayısıyla hazirandan kasıma geçen bu beş ayın en önemli siyasi dersi, kimin iktidarı hak ettiğini belirleyen bir yeni grubun ortaya çıkmasıdır. Bu grubun içinde her türlü etnik kimlik mevcut ama bu kişiler kimliğe göre davranış göstermiyor… Yani önümüzdeki dönemde iktidara giden yol şu veya bu milliyetçilikten geçmeyecek. Öte yandan bu grup büyük ölçüde ‘yeni’ muhafazakârlaşmanın niteliklerini taşıyor. Diğer bir deyişle, bireyselleşmiş dindarlık, melezleşmiş zihni yapılar, küresel normlarla yerliliği mezceden bir arayış, akılcılığın ve sağduyunun aranması, kendine benzemeyenle birlikte tasavvur edilen bir hayat algısı gibi… Bu, post modern dünyaya adapte olabilen bir ‘yeni’ modernleşme aynı zamanda. Diğer bir deyişle geçmişten gelen, siyaseten arkaik bir ‘İslamcı’ duruşun da iktidar yolunu açmayacağı açık…

Konuyu daha hayati hale getiren nokta ise bu grubun 2002 yılında nüve halinde gözlemlenirken, bugün ‘de facto’ olarak özgüvenli ve giderek genişleyen bir toplumsal ‘lobiye’ dönüşmesi. AKP’nin önünde temas kurması, anlaması ve cevaplaması gereken kesim bu. İlginç olan, söz konusu ‘yeni’ muhafazakârlaşma/modernleşme dinamiğinin AKP’nin kendisine yönelik tasavvuruyla da çakışması ve iç içe geçmesi. Bu durum AKP’nin niçin tek iktidar alternatifi olduğunu ve niçin daha uzun süre öyle kalacağını da söylüyor.

Muhalefet ise halen ideolojik/psikolojik kimliksel duruşlar arasında tıkanıp kalmış halde. Türkiye’nin yeni gerçekliğini anlayacak kapasiteye sahip gözükmüyorlar… Onlar böyle kaldığı sürece, toplumsal değişimin nabzını tutan bir AKP sadece günü değil, geleceği de kazanmaya devam edecek.

Akşam, 05.11.2015

Ceren Kenar: Post seçim stres bozukluğunun dermanı: Kabullenme

Hemen her seçim sonrası Türkiye’de muhalefet yas tutmanın beş evresinden geçiyor: İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme… Bu seçim bir istisna olmadı:

1- İnkâr. Seçimde hile var: Elektrikler kesildi, kaynımın amcasından duydum çöpte oy pusulası bulmuş, arkadaşımın kardeşi görmüş insanlara zorla AK Partiye oy verdirmişler, vb. 

2- Öfke. Halkımız aptal argümanları: Aziz Nesin Twitter’da trending topic olur. Yoksa halkımız celladına mı âşık soruları sorulur, Stockholm Sendromu teşhisleri konulur.

 3- Pazarlık. Tamam seçimi kazandılar ama tek başına yönettirmeyiz, iç savaş çıkarsa hükümeti devirebilir miyiz soruları sorulur.

 4- Depresyon. Bu memlekette yaşanmaz, çekip gitmek lazım bu diyarlardan serzenişleri başlar. Toplumun faşist olduğu yorumları yapılır, Türkiye’de yaşamaktan dolayı utanç ve tiksinti duyduğunu ifade eden “aydınlar”ın hezeyanları köşe yazısı olur.

 Yerel seçimlerden sonra benzer bir girizgâh ile başlayıp, şöyle demiştim: “Eğer kabullenme aşamasına geldiyseniz gelin konuşalım. Küfretmeden, yaftalamadan, suçlamadan. Sakin sakin konuşalım.

 Son on senedir seçim kazanan bir iktidar var. Türkiye gibi bir ülkede kolay iş değil. Hem MHP’nin tabanından oy alıyor, hem Kürtlerden. Hem Saadet Partisi’nin seçmeninin oyuna talip, hem de bu ülkenin en demokrat kalemlerinden Ermeni bir yazar oyunu ona vereceğini ilan ediyor.

 Türkiye’nin her ilinde kazanma iddiası olan tek parti. Seçmeni arasında okuma yazma bilmeyen de var, Harvard doktoralı iktisatçı da.

 Anladım doku uyuşmazlığınız var. Bazıları haklı, bazıları abartılı sebeplerden öfkelisiniz. Son on yılda hayat tarzınıza bir müdahale olmadı, toplumsal ve ekonomik statünüzden bir şey kaybetmediniz. Aksine orta üst sınıfların hayat standardı muazzam arttı bu son on senede. Türkiye’de mantar gibi çoğalan alışveriş merkezlerinden en çok siz alışveriş yapıyorsunuz, İstanbul’un Avrupa’yı aratmayan gece hayatının keyfini siz çıkarıyorsunuz. Eskisinden daha çok yurt dışına tatile gidiyorsunuz. Aslında biraz indirseniz gözünüzdeki öfke perdesini göreceksiniz. Siz kazanıyorsunuz. Bu ülke zenginleştikçe, dünyaya açıldıkça, bendine sığmıyor, aşıyor. Muazzam bir şekilde sekülerleşiyor. Bu ülkenin ideal toplumsal kodlarını, tüketim alışkanlıklarını hâlâ siz belirliyorsunuz.

 Nefret objeniz “hülooğcular”, Gezici aktörlerin, senaristlerin, yönetmenlerin çektikleri dizileri izliyor. Norm olarak aldıkları hayat biçimlerini siz sunuyorsunuz. Nerede yenilir, içilir, adab-ı muaşereti Hürriyet’in Pazar eki ile siz belirliyorsunuz. Siz onlara benzemiyorsunuz, ama onlar gittikçe size benziyor, ama siz bunu görmüyorsunuz.

 Ama bu yetmiyor. Bizim hayatımıza müdahale etme derken aslında siz fazla müdahil oluyorsunuz. Paylaşamıyorsunuz.

 Mütedeyyinlerin okuduğu gazeteler kapılarını seküler yazarlara açarken, siz merkez medyada hükümeti savunan bir başörtülü yazara bile tahammül edemiyorsunuz.

 2007 yılında Cumhuriyet Mitinglerine giden, artık karikatür haline gelmiş Kemalist ailenizden farklı olduğunuzu düşünüyordunuz. O kadar da farklı değilmişsiniz ki yine çareyi kadim aile partiniz CHP’de buldunuz. Laik depresif annenizden ilerici olduğunuza inanıyorsunuz, ancak aynı söylemi biraz farklı bir tonla yeniden ürettiğinizi görmüyorsunuz. Müthiş bir öfkeyi, inanılmaz bir tahammülsüzlüğü, doğruluğundan şüphe duymadığınız bir mağduriyet algısını yeniden üretiyorsunuz. Haklı olduğuna dair sorgusuz inanç, güçlü bir mağdurluk algısı ve ahlaki üstünlük duygusunun ürettiği kötücüllük ve bağnazlıkta merhem bulmaya çalışıyorsunuz.

 Sizden farklı düşünenleri yaftaladınız, onları anlamaya çalışmak yerine onlara küfrettiniz. Sizden bir önceki kuşağın Kemalist refleksini farklı ithamlarla yeniden ürettiniz. Onların işbirlikçi, Amerikan ajanı, satılmış dediklerine siz yandaş dediniz. O kadar emindiniz ki haklı olduğunuzdan, o kadar narsist bir yanılgıdaydınız ki, sizden farklı düşünenin ya zekâ sorunundan ya da ahlak sıkıntısından mustarip olabileceğine inandınız.

 Kendinize yakın insanları bile kazanmayı denemediniz. O kadar doğruydunuz ki, sizinle aynı fikirde olmayan insanların sizin hakkınızda ne düşündüğünü merak bile etmediniz. Kendinizi anlatma ihtiyacı hissetmediniz.

 Matah bir şeymiş gibi, göğsünü gere gere “benim çevremde hiç AK Parti’ye oy veren yok, ayol!” diyenlerin hatasını tekrarladınız. Aldığınız her RT, like edilen her facebook postu ile “bu iş bitti, kazandık” moduna girdiniz. Çok gaza geldiniz. Aslında sizin olmayan bir savaşın en ön neferleri oldunuz.

 Sakin olun diyenleri suçladınız. Kürt barışı önemli, bu küçük meseleler çözülür, asıl soruna odaklanmak lazım diyene kızdınız. “Faşizme karşı kutsal mücadele” ilan ettiniz ve sonrasında “CHP’nin olmadığı yerde MHP’ye oy verin” dediniz. “Faşizme” karşı mücadele etme stratejinizi barış sürecini destekleyenlere küfretmek olarak belirlediniz. En önemli sorun sizinkiydi, en öncelikli mesele sizdiniz.

 Kabul edin biraz şımarık bir tavırdı bu. Size meze olsun diye servis edilen kayıtların nasıl ele geçirildiğini hiç merak etmediniz. Başbakanın ailesi ile dalga geçmeyi siyaset sandınız. Ayıp dendiğinde dalga geçtiniz. Mahrem, edep dinlemediniz. “AK Parti yenilsin de, gerekirse memleket batsın” dediniz. Ekonomik krizi iple çektiniz, Esad kazandıkça sevindiniz…”

 AK Parti yanlışlarını görüp, bir revizyon arayışına girerken, muhalefet bu stratejisine sadık kaldı. Ve hatta el artırdı.

 Yalan olduğunu bile bile hükümetin IŞİD’ci olduğu algısını canla başla savundu, PKK öldürdükçe bundan nasıl bir siyasi kazanım çıkar diye düşündü. ABD’den, AB’yi iç siyasette bir güç olarak kullanmaya çalıştı.

 Ve sonuç Türkiye gerçeği ile sonuçlandı.

Bir Türkiye partisi olma iddiasındaki tek parti kazandı.

Öfke değil, sağduyu.

Sınıf çıkarı değil, ortak iyi.

Kimlik politikası değil. Türkiyelilik kazandı.

Tuttuğunuz yas kendi yasınız, Türkiye’nin yası değil…

Türkiye, 03.11.2015

Halil Berktay: Konya’ya sürülmek

[5 Kasım 2015] Gürbüz Özaltınlı iki önemli yazı yazdı eski  solcular üzerine. Ciddi, programlı, örgütlü  politik faaliyet diye bir şey kalmadığını; bunun yerini, uyuyan ama zaman zaman uyanıp jest ve tavırlar itibariyle aslına rücu eden bir kimliğin aldığını vurguladı (bkz Sorumluluk duygusu ve sağduyunun uğramadığı bir dünya, 12 Ekim ve İngilizcesi, A world of irresponsibility and lack of common sense, 18 Ekim; “İnanç” toplumu, 21 Ekim ve İngilizcesi, A society of “believers”, 25 Ekim 2015).

 

Yukarıda gördüğünüz tweet ise başka bir arkadaşımdan geldi. 13 Ekim’de dolaşıma girmiş; içinde benim de adım geçiyor. İlk baktığımda sadece güldüm. Derken, Özaltınlı’nın parmak bastığı ruh hali ve âlemini bire bir yansıtmasının ötesinde, çeşitli ve çelişkili katmanlarının farkına vardım. İsim tanıdık geldi; kimmiş diye google’ladığımda, Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın yeğeni olduğunu öğrendim. Biraz da “light” takılsam ne olur, dedim kendi kendime. Oysa 1 Kasım sonrasında Batı medyasının “şiddet” sorunu’nu ele alacaktım. Vazgeçtim. Bir yandan kendime Konya’da bir sürgün hayatı tasarlarken, bir yandan da muhatabımın 118 vuruşundan cımbızla kaç ayrı fikir çıkarabileceğimi hesaplamaya koyuldum.

 

(1) Devrim, şiddet ve cezalandırma. Anlıyorum ki devrim mutlaka olacak. Kaçınılmaz.  Ve tabii devrim olacaksa, ister istemez düşmanlarıyla, gerici hakim sınıflar ve karşı-devrimcilerle hesaplaşmaya da girecek. Kimileri ihtilâl eylemi sırasında ölecek-öldürülecek. Kimileri idam edilecek. Kimileri hapse atılacak. Benim gibilerin payına da iç sürgün veya zorunlu ikamet düşecek. Fakat doğrusu pek sevinemiyorum, şahsen vartayı bu kadar ucuz atlatacağıma. Demek, hâlâ bu kafada olanlar var. Birileri, Aurora’nın toplarının tekrar gürlediği “o sabah” ne yapacaklarının; proletarya diktatörlüğü sayesinde kimi, neye mahkûm edeceklerinin hayaliyle yaşamaya devam ediyor.

 

(2) Aydınlar ve aydın düşmanlığı. Bakın şu isimlere: hepsi Türkiye’nin eski sol aydınları. Üstelik, yakın zamana kadar daha radikal solcuların dönek, liberal, reformcu, revizyonist vb dediği kesime mensup. Başka herhangi bir ortak yanları, sürgün yemelerine yol açabilecek bir “suç”ları gözükmüyor. Ama bu da yetiyor zaten. Çin’de, Sovyetler Birliği’nde, Doğu Avrupa’da, sekiz dokuz kademeli ayırımlar vardı, devrimden sonra “halk”tan sayılmayıp tasfiye edilecek sınıf ve kesimlere dair. “Burjuva aydınları” bu kötülerin sonlarında gelir; çeşitli mahrumiyetlerden başlayarak sürekli göz hapsinde tutulup yeniden eğitilmeleri istenirdi. İşte bu da tipik bir “liberal burjuva aydınlarının tasfiyesi” durumu. Fakat benim anlamadığım, bunun neden aydın düşmanlığı sayılmadığı. Türkiye’de böyle bir alışkanlık oluşmuş; aydın düşmanlığı hiç solda değil, sırf sağda aranıyor ve derhal faşizme eşitleniyor. Hattâ bu tür genellemeler somut eleştirilere karşı sol aydınların zırhlanmasına da yarıyor. Ne deseniz, birileri hemen, içeriğe hiç girmeksizin “işte aydın düşmanlığı” yaygarasını koparıyor. Ama iş solun kendisinin aydın düşmanlığına gelince, akan sular duruyor. İnsan hakları ve nefret söylemleri gibi daha bir dizi konuda da, hep aynı çifte standartlılık söz konusu.

 

(3) Konya. Tesadüf mü? Hayır. Çünkü Konya eşittir İslâmiyet eşittir irtica. Laik-sol aydınlar için, yeryüzü cehenneminin tarifi. Ne Gulag, ne Auschwitz, ne Aşkale. Bin beteri. Düşünün; oraya gidecek ve bütün bu Müslümanların arasında kalacaksınız. Müstahaksınız, çünkü geçmişte başörtüsünden başlayarak bir dizi olayda onları savunmuş, parti kapatmalara dahi karşı çıkmışsınız.  Şimdi görün bakalım gerçek yüzlerini; bir içki içemeden ve iki lâf konuşamadan sıkıntıdan patlayın da aklınız başınıza gelsin. (Gerçi bu yorumda bir problem yok değil: “burjuva aydınları”nın sürüleceği Konya’da devrim, asıl dindarlara ne yapmış olacak?)

 

 (4) Tasnif hatâsı. Bu tweet’i yazan, sözünü ettiği beş kişinin halen ne kadar farklı yerlerde durduğunu bilmiyor olmalı. Bilse, eminim beni ayırır ve çok daha ağır bir muameleye tâbi tutardı. Faraza Tuz Gölünü tek başıma süngerle kurutmak gibi. Diğer dört arkadaşa ise büyük haksızlık etmiş. Ben olsam, “devrimin kararsız müttefikleri, işçi sınıfının güvenilmez yol arkadaşları” kategorisine koyar, yani yukarı çeker, çok daha iyisine lâyık görürdüm. Zira günümüzde devrimcilik, anti-AKP cephesine mensubiyetle tanımlanıyor.

Serbestiyet, 05.11.2015

1 Kasım Seçimleri Birilerine Bedel Ödetme Seçimine Dönüştü

Türkiye’de 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası dönemde hükümetin olağan yollarla kurulamaması üzerine ilk defa Cumhurbaşkanı “seçimlerin yenilenmesine” karar verdi. Bu kararın temel sebebi, siyasi sistemin tıkanması neticesinde koalisyon şeklinde de olsa hükümetin kurulamamasıdır. Seçimlerin yenilenmesi kararı üzerine yapılan 1 Kasım 2015 seçimlerindeki tablo ile 7 Haziran 2015 tarihinde yapılan seçimlerdeki tablo çok farklı olmuştur. Deyim yerinde ise tablo alt üst olmuştur; Türkiye’nin koalisyon hükümetinin kurulmasına muhtaç olduğu bulanık bir siyasi manzara, yerini AK Parti’nin açık ara öne geçerek tek başına iktidar olabileceği bir manzaraya bırakmıştır. Bütün bunların çok bariz ve ibretlik manaları vardır. Bunların doğru okunmasında fayda vardır.

Öteden beri ABD’de “Başkan ile farklı siyasi çoğunluğun olduğu Kongre arasında ihtilaf çıktığı zaman, sistemi hangisi tıkarsa, bedelini ilk seçimde o öder, bu vesileyle bu ülkede kısmi bir gerilim yaşansa da, bunlardan hiçbirisi ağır siyasi bedeller ödemeyi göze alamayarak uzlaşma yoluna giderler, bu vesileyle, hiçbir zaman kongre ile başkan arasında uzunca süreye yayılacak şekilde içinden çıkılmaz derin krizler yaşanmaz” şeklinde tespitler yapılır. Nitekim seyrek de olsa bazı dönemlerde bazı gerilimler yaşanmış ise de, mesele derinleşmeden aşılabilmiştir. Mesele Türkiye’ye gelince, daha önceki yıllarda sistemi tıkayanların ödeyeceği bedellerin neler olacağı konusu pek test edilebilmiş değildi. 7 Haziran seçimlerinde yaşananlar bizlere bunu test etme imkânı sundu.

7 Haziran seçimleri sonrasında hiçbir parti tek başına hükümeti kurabilecek çoğunluğu sağlayamadı. CHP-HDP-MHP cenahında koalisyon kurulma ihtimali, MHP’nin “hayırcı” politikası neticesinde mümkün olmadı. Hatta CHP Lideri Sayın Kılıçdaroğlu, MHP Lideri Bahçeli’ye Başbakanlık koltuğunu teklif ettiği halde, Bahçeli HDP’nin içinde yer aldığı ya da dışarıdan desteklediği hiçbir hükümette yer almam dedi. Bu tutum AK Parti haricinde bir koalisyon ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı.

AK Parti tabanının AK Parti-HDP koalisyonuna sıcak bakma ihtimali sıfıra yakın olduğu için, geriye iki seçenek kalmakta idi. Birincisi, AK Parti-CHP koalisyonu, İkincisi, AK Parti-MHP koalisyonu. AK Parti tabanı CHP ile koalisyona pek sıcak bakmadığı için, bu seçenek de uzun uğraşılardan sonra devre dışı kaldı. Geriye sadece AK Parti-MHP koalisyonu seçeneği kaldı. MHP bu seçeneği de kesin kes reddetti. Bu durumda sistemin anahtar partisi olan MHP, kesin “hayırcı” tutumu ile sistemi içinden çıkılmaz hale getirmiş oldu.

Bu durumda geriye tek bir seçenek kalmakta idi, o da, Cumhurbaşkanının, Anayasanın 116. Maddesindeki hükümlere istinaden seçimlerin yenilenmesine karar vermesidir. MHP’nin reddiyeci/hayırcı tutumu, seçimlerin yenilenmesi kararı üzerine kurulan ve siyasi niteliği pek mevcut olmayan hükümete üye vermemek şeklinde tekrardan depreşti. Burada MHP’nin hayırcı tutumu CHP tarafından tamamlandı. Maksat, sırf anayasal zorunluluklar neticesinde kurulan ve siyasi niteliği mevcut olmayan bu hükümete yönelik geliştirdikleri AK Parti-HDP koalisyonu söyleminden medet ummaktı. Fakat çok geçmeden HDP’li bakanların hükümetten çekilmesi üzerine bu senaryo suya düştü.

Ayrıca bu tıkanıklığın ağır ve hissedilir ekonomik bedelleri de oldu. Yarın ne olacağı belli olmayan hiçbir ülkede yatırım olmaz ya da minimize olur, sermaye, ya dışarı kaçar ya da atıl hale gelir. Nitekim son beş ay içerisinde bu belirsizlikler sebebiyle ekonomi dünyasında ciddi daralmalar yaşandı. Bunu iliklerine kadar hisseden esnaf, zanatkar, iş adamı vs. bu durumdan inanılmaz ölçüde rahatsız oldular.

Türkiye’nin hükümetsiz kalmasına ve ekonomik daralmalara bir de bu ortamdan istifade eden terör olaylarının şiddetlenmesinin eklenmesi, sistemi tıkayanları toplum nazarında çok daha suçlu pozisyona düşürdü. Artık “ah keşke elim kırılaydı da sistemi tıkayan bu partilere oy vermeseydim” diyenlerin sayısı çığ gibi arttı.

Diğer yandan HDP, 7 Haziran seçimleri öncesinde kendisinin parlamentoda temsil olunmasını, çözüm sürecinin kansız usullerle tamamlanmasının olmazsa olmaz gereği olarak lanse etti. Nitekim bu söylemler belli çevrelerde etkili de oldu ve bu etkileşim neticesinde bu parti, çoğu kişilerin hayretini celbedecek şekilde oy da aldı. Gerek bazı Kürt vatandaşlarımız, gerekse Ülkenin Batı kesimlerinde yer alan diğer bazı vatandaşlar, bu propagandadan etkilenerek bu partiye oy verdiler. Fakat 7 Haziran seçimlerini müteakiben terör eylemlerinin en üst perdeden artış göstermesi, bu partinin geniş çevreleri ikna edecek şekilde bu terör eylemleri ile kendi aralarına mesafe koymaması, hatta eş başkanlardan birisinin sırtlarını bu terör örgütüne dayadıklarını söylemesi, bu partiye oy veren bazı seçmenlerde aldatılmışlık psikolojisi meydana getirdi. Bu partinin tekrardan terörle anılır hale gelmesi, elbette belli çevrelerde bedel ödetmeye sebebiyet verecek eğilimlerin ortaya çıkmasını tetikledi.

CHP’ye gelince; bu parti esasen koalisyon ortağı olabilmek için oldukça çaba sarfetti, ama, AK Parti ile olan kan uyuşmazlığı, bu parti ile koalisyonu çıkmaza soktu. Her ne kadar HDP, CHP ile koalisyon kurmaya hazır olduğunu söylese de, MHP’nin bu birlikteliğe karşı çıkması, CHP’nin çabalarını akim bıraktı. Beklide CHP’nin sistemi tıkama noktasından katkı sağlayan tek tutumu, geçici hükümete üye vermemesi olmuştur.

Toplum bu süreçte, istikrar ihtiyacını iliklerine kadar hissetmiştir. Son 5 ayda yaşananlar, toplumda istikrar ihtiyacını tavan yaptırmıştır.

Bu ihtiyaç ile sistemi tıkayanlara yönelik duyulan hınç neticesinde, 1 Kasım sonuçları ortaya çıkmıştır. Seçmen bu seçimde hem HDP’yi hem de MHP’yi cezalandırmıştır. Bir diğer ifadeyle bunlara ağır bedeller ödetmiştir. Bu bedellerin neticesinden AK Parti faydalanmıştır. Her ne kadar CHP koalisyon çalışmalarında sistemin tıkanmasını önleme yönünde sıkı bir çaba içerisine girmiş gibi görünse de, geçici hükümete üye vermeyerek sistem krizine kısmi katkı sağladığı için, seçmenler bu partiye de prim vermemiştir. Bu partide sadece çok cüzi bir oy artışı oldu; o kadar. Esasen bu ortamda bu partiye ciddi bir yönelişin olmaması da bir bedel ödetme olarak nitelendirilebilir.

Bundan sonra, gelecek seçimlerde bedel ödetmeye aday konulardan birisinin de “yeni anayasa yapımı” olduğu kanaatindeyim. AK Parti yeni Anayasayı tek başına yapabilecek çoğunluğa sahip olmadığı ve hatta bu yöntem Anayasal istikrar açısından sağlıklı olmadığı için, yeni anayasa yapımı her halükarda diğer siyasi partilerin de anayasa yapımına pozitif katkıda bulunmalarını zorunlu kılmaktadır. Bu süreçte sistemi tıkayıcı yönelimlere girenlerin bir sonraki seçimde biraz daha eriyebileceği söylenebilir. Çünkü bu çağda hala otoriter ve devleti bireylere karşı üstün ve öncelikli kılan anti demokratik unsurlar içeren darbe anayasası ile yaşamanın; yapılan değişikliklerle kevgire dönen bu anayasayı sürdürmeye çabalamanın, Türkiye’nin anayasal ihtiyaçları ile bağdaşırlığı bulunmamaktadır.

Sözünü ettiğim siyasi partilerin bütün bunları sağlıklı bir şekilde okuyamamaları halinde, AK Parti çok bariz hatalar yapmadığı, ekonomik hayatta krizlere sebep olabilecek uygulamalara yönelmediği takdirde, bu partiler muhtemelen biraz daha eriyebilecektir. Bütün bunlar neticesinde, muhtemelen, iktidara da talip olabilecek cesamette daha toparlayıcı bir muhalefet partisi ortaya çıkabilir. Bunun neticesinde diğer sözünü ettiğim partiler ya çok daha ufalır ya da tarihteki yerlerini alırlar. Bu yeni dönem Türkiye için çok daha hayırlı olabilir.

Kürtleri Güruh Sanmayın

Önceki gün Nazlı Ilıcak, Bugün TV ekranlarından iç savaş çağrıları yaparken, kimi savaşa çağırıyordu, merak ettiniz mi? Kimdi Nazlı Hanım’ın kendi amaçları uğruna ölmeye çağırdıkları? Kendi cenahı olmadığı çok belliydi; çünkü bu cenahın bir iç savaş çıkaracak gücü olmadığı çok açıktı. Keza bir iç savaş çıksa, ilk yurtdışına topuklayacak olanlar da bu cenahtı zaten.

Öyleyse kimdi bunlar? Elbette Kürtlerdi. Gezi’den bu yana iç savaş çıkarsınlar diye uğraştıkları; ancak Öcalan’ın engellediği Kürtler. Belli ki Gezi’de başaramadıklarını şimdi başarmak istiyordu Nazlı Hanım. Belli ki büyük bir azimle bozulsun diye uğraştıkları çözüm sürecinin sonunda koşullar iç savaş çağrısı yapmak için hazır hale gelmişti.

Nazlı Hanım ve cenahının bir iç savaş çıkaracak gücü olmasa da iç savaş çağrıları yapmaya gücü ve cesareti olduğu çok açıktı. Peki neydi bu cesareti onlara veren? Tahmin etmesi çok zor olmasa gerek: Elbette HDP’nin canlı yayın ziyareti. Aslında bu Öcalan ve Kürtlere rağmen, Dumanlı’nın Kışanak’ı ziyaretiyle açığa çıkan ittifakı somutlaştıran bir ritüel gibiydi.

Nazlı Hanım ve cenahının bakış açısından Kürtleri tartışmanın pek bir anlamı yok. Kürtleri nasıl gördükleri çok açık. Onlar için Kürtler, KCK operasyonlarıyla suçlu-suçsuz binlercesini içeri tıkıp, “madem bizim amaçlarımıza hizmet etmeyeceksiniz, biz size yapacağımızı biliriz” dedikleri; kendi derin yapılanmaları için “Paris’i şimdi daha güzel yapan” Kürt ölümlerinin devamını hayati gördükleri bir kesimdi. Onlar için kendi amaçları uğruna Kürtlerin iç savaş çıkarması çok önemli ve ancak bu savaşta Kürtlerin ölmesi çok önemsizdi.

Peki ya Demirtaş ve ekibi? Onlar hangi iddiayla Kürtleri bu ilişkiye mahkum ediyorlardı? Haluk Koç’un iddia ettiği üzere CHP gibi bir borçları mı vardı Nazlı Hanım ve cenahına? Bilemem… Ama Demirtaş ve ekibinin Kürtleri nasıl gördüklerini, nasıl görmek istediklerini söyleyebilirim.

Onlar Kürtleri, hangi amaca yönlendirirlerse oraya sürükleyebilecekleri bir güruh olarak görmek istiyor. Bu yüzden onları kendi amaç ve hedefleri olan bireyler olarak kabul edemiyorlar. Bir Kürtün baba, ana, kardeş ya da evlat olduğunu göremiyorlar. Bir Kürtün dindar, liberal, kadın ya da erkek olabileceğini anlamıyorlar. Tüccar, doktor ya da öğretmen olmak isteyebileceğini kavrayamıyorlar. Onu diğer kimlikleriyle, diğer halleriyle düşünemiyorlar. Kürtlerin kendince bir gelecek hayal edebileceği, kendi amaçları uğruna “yaşamak” isteyebileceği fikrine tahammül edemiyorlar.

Bu yüzden hepsini “devrimci halk” sanıyorlar. Bu yüzden onları savaşmaya ve ölmeye çağırmaktan korkmuyorlar. Bu yüzden kahraman olmalarını yaşamalarından daha önemli görüyor, hayata tutunmaktansa silaha tutunmalarını salık veriyorlar.

Nazlı Hanım da, Demirtaş da yanılmasın. Kürtler onların tasavvur ettiğinden ve tasarlamak istediğinden çok daha fazlası. Ne yapmaya çalıştıklarını anlayabilecek sağduyuya sahipler.

Her şeyden önemlisi Kürtler, yalnızca Kürt değil; onlar ana, baba, kardeş, eş, arkadaş… Onlar insan! Hayalleri olan ve yaşamak isteyen insanlar. Sizin ne olduğu bilinmeyen karanlık amaçlarınızın siyasi araçları – malzemesi değiller.

Şükrü Hanioğlu: Tarih, hâtıra yasaları ve ifade hürriyeti

AİHM, Büyük Dairesi kararı 1915’te ne olduğu hakkında herhangi bir “tez”in doğruluğunu vurgulamamakta, hâtıra yasalarının “ifade özgürlüğü” alanında yarattığı sorunları ortaya koymaktadır

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, 2. Daire tarafından 2013 sonunda verilen kararı onaylayarak, “1915’te Ermeni soykırımı olmadığı”nı söyleyen Doğu Perinçek’i cezalandıran İsviçre’nin, İnsan Hakları Avrupa Konvansiyonu’nun “ifade hürriyeti”ni düzenleyen 10. maddesini ihlâl ettiğine karar verdi.

Büyük Daire onayı da 2. Daire kararı gibi karmaşık ve çelişkili tezlere dayanmakta, tarihle ilgili ne tür yorumların “nefret suçu” oluşturacağı konusunda muğlak bir yaklaşım ortaya koymakta ve Yahudi Soykırımı (Holocaust)’ı “ifade hürriyeti” tartışması dışında bir kategori haline sokmaktadır.

Bir yargıcın karara kısmen katılıp kısmen karşı çıktığı, diğer yedisinin muhalefet şerhi koyduğu, bunlardan dördünün bir ek muhalefet şerhi daha kaleme aldığı göz önüne alınırsa konu üzerinde hukukçular arasında da fikir birliği yoktur. Ancak dağınık görüntüsüne karşılık Büyük Daire kararının değişik konularda “inkârcılık”ı yasaklayan “hâtıra yasaları”nın neşir ve bilhassa uygulanması alanında çığır açacağı şüphesizdir.

Büyük Daire kararı, 2007’de İspanya Anayasa Mahkemesi’nin “inkârcılığın yalnızca dile getirilmesinin doğrudan şiddete teşvik olarak yorumlanamayacağı”na hükmetmesi, 2011’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun “tarihî olaylara ilişkin görüşlerin açıklamasını yasaklayan kanunların, devletlerin İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan yükümlülükleriyle bağdaştırılmasının mümkün olmadığı” yorumunu yapması ve bir yıl sonra Fransız Anayasa Mahkemesi’nin “yasayla tanınmış soykırımın varlığının inkârını suç sayan” kanunu ifade ve araştırma özgürlüklerine aykırı bulması ile beraber okunduğunda ağırlık kazanan bir eğilimi yansıtmaktadır.

Bu ise tarihçiler ve ifade özgürlüğü savunucuları tarafından “hâtıra yasaları” adı verilen düzenlemeler hakkında dile getirilen sakıncaların “hukuk” tarafından gecikmeli de olsa paylaşıldığını göstermektedir.

Hâtıra yasaları ve “tarih”

Fransa’da 1990’da, Nürnberg Mahkemesi’nin tanımladığı anlamda “insanlığa karşı işlenen suçları” inkâr etmeyi suç haline getiren Gayssot Kanunu ile başlayan süreç, 1932 Ukrayna Kıtlığı (Holodomor)’dan Romanların marûz kaldığı muamelelere uzanan değişik tarihî olayları kapsayan konularda karşı görüş ileri sürülmesini yasaklayan çok sayıda “hâtıra yasası”nın kabûlü ile devam etmiştir. Avrupa toplumlarının başını çektiği diğer ülkeler de değişik “hâtıra yasaları” neşretmişler ve tarihçiler ile ifade özgürlüğü savunucuları uzun süre bu düzenlemeler konusunda sessiz kalmışlardır.

Bu tutumun benimsenmesinde ana akım tarih yazımı yaklaşımında görülen değişim de önemli rol oynamıştır. Yirminci yüzyılın ortalarına doğru “seçkinler” yerine “ortalama” insanlar üzerine yoğunlaşma eğilimi gösteren ana akım tarih yazımı, daha sonra geçmişi “muzafferler”in değil “ezilenlerin” zaviyesinden inşa etmenin daha anlamlı olacağını kabullenmiştir.

Dolayısıyla “ezilenler”in seslerinin duyulmasını sağlayacağı düşünülen “hâtıra yasaları” tarih yazımında egemen olan yeni yaklaşımla da örtüşmüştür. Ancak “seslerini duyuramamış olanlara bu imkânı sağlama” düşüncesinin yasakçılıkla tahkim edilmesi, tarihî yargılara “ezilenleri koruma” adına res judicata zırhı giydirilmesi nedeniyle ifade özgürlüğüne yönelik ciddî bir tehdidi de gündeme getirmiştir. Buna karşılık siyasal partiler söz konusu yasaları alan genişletme aracı olarak görmüşler, ana akım tarihçilik ise onların yasakçı boyutunu “siyaseten doğru” söylemi benimseme adına gözardı etmeyi tercih etmiştir.

Bu yasalar esir ticareti üzerine kaleme aldığı kitabı önemli ödüller kazanan Olivier Pétré-Grenouilleau’nun 2001’de çıkarılan Taubira Kanunu’na muhalefet nedeniyle yargılanması örneğinde görüldüğü gibi hukukun ifade özgürlüğü ve tarih yazımına ciddî müdahalelerde bulunmasını tetiklemiştir.

Tarihi ezilenlerin gözünden yazmayı hedefleyen söz konusu “hâtıra yasaları”nın bir “ifade özgürlüğü” sorunu haline geldiğini gören “Liberté pour l’Histoire (Tarihe Özgürlük)” benzeri örgütlenmeler bunlara itiraz etmişlerdir. Temel eleştirileri önde gelen Fransız tarihçiler tarafından kaleme alınarak 2005 sonunda yayınlanan bildiriden aktaracak olursak: “Tarihçi güncel olayların kölesi değildir… O güncel hassasiyetleri geçmiş olaylara tatbik etmez. Tarih hafıza değildir… Tarih hafızayı dikkate alır; ama ona indirgenemez. Tarih yasal bir konu değildir.”

Alınacak Dersler

Büyük Daire onayının 1915’te Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı trajedi ile ilişkilendirilmesi anlamlı değildir. Söz konusu karar, hangi tezin “1915’te ne olduğunu” daha anlamlı biçimde yansıttığı ya da “doğru” olduğunu tartışmamaktadır.

Karar, tarihî olaylar hakkında görüş beyan etmenin nefret suçu sınırı aşılmadığı müddetçe yasaklanamayacağını vurgulayarak “ifade özgürlükleri” konusunda daha geniş sınırların çizilmesi gerekliliğini vurgulamıştır. Büyük Daire onayı “Ermenilerin emperyalist güçlerin âleti olduğu” söyleminin “onların katliama uğrama ya da yokedilmeyi hakettikleri” benzeri vurgular taşımaması nedeniyle, ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesinin uygun olacağının altını çizmiştir.

Bu nedenle karardan “tezimizin zaferi” benzeri bir sonuç yerine iki önemli neticenin çıkarılması anlamlıdır. Bunlardan birincisi toplumumuzda 1915’te ne olduğu tartışılırken, Büyük Daire’nin “o ifadeler kullanılsaydı cezaî uygulama meşruiyet kazanırdı” meâlindeki yorumunun önemini kavramaktır. Türkiye’de konu ele alınırken böylesi ifadeler sıklıkla istimâl edilmekte ama bunlar herhangi bir yaptırımla karşılaşmamaktadır.

Daha da önemli olan ise mahkemenin “hâtıra yasaları”nın ifade özgürlüğü alanında oluşturduğu sorunların altını çizmesidir. Türkiye 1951’de kabûl edilerek “Atatürk’ün hâtırasına hakaret”i cezalandıran kanun ile “hâtıra yasaları” alanında pek çok ülkeden önce eyleme geçmiştir. Bu yasanın belirli dönemlerdeki yorumlanma biçimleri “ifade özgürlüğü” sınırları ile tarihte ne olduğu konusunda farklı görüşler ortaya koyabilme serbestisini zorlamıştır. Benzer şekilde TCK’nın 301. maddesi de belirli zaman aralıklarında tarihin tüm gelişmelerini tekil yorumlara indirgeyerek ve onlara res judicata zırhı kuşatan bir “hâtıra yasası” biçiminde yorumlanmış ve böylece “ifade özgürlüğü” üzerinde sallanan bir Demokles kılıcı haline sokulmuştur.

Dolayısıyla Büyük Daire kararının “tezimiz”e katkısını tartışmak yerine aslî mesajının anlaşılması ondan ifade özgürlüğü alanında önemli dersler çıkarabilmemizi mümkün kılabilir.

Sabah, 25.10.2015

Merkezi Tahkim, Milliyetçiliği Tahdit

İçeride ve dışarıda vaki pek çok gelişme neticesinde, 1 Kasım seçimi, Türkiye tarihinin en kritik seçimi halini almıştır…

Ortadoğu’da, son yaşanan gelişmeler neticesinde, bütün ülkelerde merkezler parçalanmış, etnik ve mezhepsel gruplar politize olmuş ve kahredici iç savaşlar başlamıştır…

İçeride ve dışarıda konuşlanmış bir takım karanlık odaklar Türkiye’yi de, milliyetçilikler ve mezhepçilikler ekseninde, alelâde bir Ortadoğu ülkesine dönüştürmek istiyorlar…

Tarihsel olarak çok kritik bir noktadayız. Ortadoğulaşma tehlikesine karşı yeni bir politika geliştirmemiz gerekiyor.

Benim formülüm kısa ve öz: Yükselen sağ ve sol milliyetçilikleri hızla aşağıya çekmeliyiz; buna paralel olarak hızla merkezi güçlendirmeliyiz…

Milliyetçilikler tarihimizde görülmemiş bir seviyeye yükselmiştir. Bu durum sağlıklı bir ülke yönetimini de ekonomi yönetimini de engeller…

***

Milliyetçilik kültürel/toplumsal alanda ve makul düzeyde kaldığı müddetçe iyidir, hoştur… Kimseye zararı dokunmaz…

Ancak siyasallaşmış, silahlanmış ve yüksek bir orana yükselmiş bir milliyetçilik kendine de ülkeye de zarar verir…

Türkiye şu anda bu tehlikeyi yaşıyor. Mevcut bütün milliyetçilikler radikalleşmiştir. Sol milliyetçilik (HDP) ise tamamen zıvanadan çıkmış, silahlı bir örgütün yedeğinde siyaset yapmaktadır…

***

Türkiye’de milliyetçilik akımları tarih boyunca marjinal düzeyde kalmıştır…

İttihat Terakkinin dini içeren milliyetçiliği de CHP’nin dini içermeyen milliyetçiliği de toplumda kendine yaygın bir taban bulamamıştır…

Ancak 70’li yıllardan itibaren karşıt milliyetçilikler birbirini beslemeye ve karşılıklı olarak birbirlerini büyütmeye başlamışlardır…

Önce, soğuk savaş konjonktürünün de iteklemesiyle, Kemalist milliyetçilikten farklı olarak İslam’ı reddetmeyen MHP milliyetçiliği kışkırtıldı, büyütüldü…

Daha sonra 12 Eylül rejimi, ana hatlarıyla MHP fikriyatına dayanan bir sentezi (“Türk-İslam” sentezi) resmi bir ideoloji haline getirip tüm ülkeye yaymaya başladı…

(Türkeş o dönemde, “biz hapisteyiz ama fikrimiz iktidarda” demişti…)

12 Eylül rejimi, bu ana politikasından ayrı olarak, lokal düzeyde ise, özellikle Diyarbakır cezaevinde, Kürtlere sistematik işkence uyguladı. Kürtçe konuşmayı, sokakta bile, yasakladı…

12 Eylül’ün bu genel ve lokal politikası, PKK’nın öncülüğünde Kürt milliyetçiliğinin gelişmesini doğurdu… Konuyu yakından takip edenler, “PKK, Diyarbakır cezaevinde doğdu…” diyorlar…

12 Eylül sürecinde, MHP fikriyatına dayanan milliyetçilik ile PKK fikriyatına dayanan milliyetçilik paralel bir yükseliş trendine girdiler…

***

Zaman içinde, birbirlerine paralel olarak, MHP milliyetçiliği ile PKK milliyetçiliği birbirlerini besleyip büyüttüler…

90’lı yıllara geldiğimizde, MHP % 8 bandında seyrederken, PKK’yı temsil eden partiler %7 bandında seyrediyordu…

PKK terörü ve milliyetçiliği yükseldikçe MHP de yükseldi ve nihayet barajı aştı…

Bu gelişmeye paralel olarak PKK’nın uzantısı HDP de (CHP’nin ve beyaz Türklerin de katkısıyla) barajı aştı…

2015 yılında her iki milliyetçilik de birbirine eşitlendi. Şu anda her iki milliyetçiliğin ulaştığı mebus sayısı birbirine denktir: 80-80

Bu, sağlıklı bir demokrasi için son derece yüksek bir rakamdır.

550 mebusun 160’ı milliyetçidir. CHP içindeki 40 ulusalcıyı da bu rakama dahil edersek 200’e ulaşırız…

200 milletvekilinin (radikal) milliyetçi olması Türkiye demokrasisini kilitlemiştir… Tek parti iktidarı da koalisyon iktidarı da kurulamıyor…

Bu kilitlenmenin tek sebebi milliyetçiliğin ulaştığı bu yüksek düzeydir…

Bu kadar yüksek milliyetçilik demokrasiyi de ekonomiyi de toplumu da kilitler…

Bu kilidin açılması için merkez partilerinin güçlenmesi gerekir…

***

İlk planda, merkez sağdaki Ak Parti’nin güçlendirilmesi gerekiyor… Bunun için de MHP tabanından bir kısım oyun, kenardan merkeze, yani Ak Parti’ye kayması gerekiyor… HDP tabanından bir kısım dindar oyun da eski partisine, Ak Parti’ye, dönmesi gerekiyor…

Merkez solun güçlenmesi için de CHP tabanından HDP’ye gitmiş ödünç oyların geri gelmesi gerekiyor… Buna ilaveten, HDP tabanından bir kısım seküler oyun da CHP’ye kayması gerekiyor…

Fakat görebildiğim kadarıyla CHP’de, HDP’deki ödünç oyları geri çağırmak gibi bir gayret yok… HDP’nin güçlü olduğu bölgelerde CHP, sanki gizli bir anlaşma gereği gibi, siyasi faaliyetlerini sonlandırmış durumda… Son seçimlerde Van’da, CHP, MHP’nin gerisine (%1’e) düşmüş durumda… Bunun başka bir izahı yok: CHP, doğuda sahayı HDP’ye teslim etmiş…

Yani CHP’den, merkez solu güçlendirme bağlamında, bir beklentimiz kalmamış durumda… Ancak Ak Parti, gerek MHP tabanına gerekse HDP tabanına mesaj gönderme konusunda daha gayretli ve daha istekli…

Bunun sonuçlarını da almaya başladı… Anketlere bakıldığında Ak Parti’nin oy oranı %2-3 civarında artmış gözüküyor… Bu artışın %2’si MHP tabanından, %1’i de HDP tabanından kaymış gibi gözüküyor…

***

Gelinen aşama itibariyle 1 Kasım seçimleri hayatî bir öneme sahip oldu:

Bu seçimler, bölgede işleyen tek demokrasi ve gelişen tek ekonomi olan Türkiye için hayati derecede önemlidir…

Cehenneme dönmüş bir coğrafyada Türkiye demokrasisiyle ve ekonomisiyle bir vaha görünümündedir…

Bu vaha, merkezin güçlenmesiyle ayakta kalabilir… Merkezin zayıflaması, kenarların güçlenmesi, bu “son vaha”yı kurutur…

Eğer sağ ve sol milliyetçilikleri marjinalize edip merkezi güçlendiremezsek, Allah korusun, bir de başımıza “teokratik milliyetçilik” belası gelebilir…

***

Özetle; merkezi tahkim, kenarları, yani milliyetçilikleri tahdit etmemiz gerekiyor…

Bu sebeple ben diyorum ki; ülkedeki milliyetçiliklerin ateşini düşürmemiz lazım:

Bir arabanın ısıya ihtiyacı vardır; bir vücudun ısıya ihtiyacı vardır. Ancak aşırı ısınma hararet yapar… Şu anda Türkiye hararet yapmış bir araba gibidir… Hızla harareti düşürmezsek araba devrilecek…

Bu yazı, araba devrilmeden önce, bir bilim adamı sorumluluğuyla yaptığım bir ikazdır…

Ben bu seçimde, şu veya bu sebeple, milliyetçi duygularla, 7 Haziran’da MHP ve HDP’ye oy vermiş seçmene seslenmek istiyorum:

Lütfen harareti düşürmeye katkı verin… Duygularınızla değil aklınızla karar verin

Kendi etnik kültürünüzü sevin, yaşayın ve yaşatın… Buna diyeceğimiz yok…

Ancak, lütfen, oy verirken, etnik duygularınızı bir kenara koyun…

Abdulkadir Pekel – Propaganda Savaşları

Seçimlere on gün kaldı. 7 Haziran seçimlerinin ardından, bitmek bilmeyen ve üzüntülü hadiselerle dolu bir yaz geçirdik. Barış sürecinin getirdiği huzurlu bir dönemin ardından; koalisyon tartışmaları, terör saldırıları, PKK’nın ateşkesi rafa kaldırması gibi vahim konularla yüz yüze geldik bir anda.

Peki nasıl bu hale geldik? Çok değil, bundan 7-8 ay önce, HDP’nin İmralı Heyeti ile Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı, Kamu Düzenliği ve Güvenliği Müsteşarından oluşan Hükümet Heyeti birlikte bir açıklama yapmış, daha sonra binlerce insanın katıldığı Nevruz bayramında Öcalan’ın silah bırakma çağrısı okunmuştu. Barışa en çok yaklaştığımız umutlu günlerdi… Uzun yıllardır, bin bir zorluklarla elde edilen kazanımları bu kadar kısa süre içinde kaybetmek insanı kederlendiriyor…

Bir yandan da “Erdoğan-karşıtı cephe[1]” tarafından “propaganda savaşları” yürütülüyor. “Propaganda savaşları” dediğim olay kısaca şu: Ülkede cereyan eden her kötülük ve şeytanilikten Erdoğan ve Ak Parti sorumlu tutuluyor, bu söylem sosyal medya ve “Erdoğan-karşıtı cephe”nin medyası (Kabaca; Gülen, Doğan ve PKK medyası) aracılığıyla yayılıyor. Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels misali, “yeterince büyük yalan”lar üreterek ve bu yalanları “yeterince uzun bir süre söyleyerek” Erdoğan’ın gayri-meşru bir lider olduğu algısını yaratmaya çalışıyorlar. Halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilmiş bir liderin diktatör olduğunu ve bir şekilde gitmesi gerektiğini ima -hatta bazen ifade- ediyorlar. Erdoğan’ı ve Hükümet üyelerini “asmayacaklarını” ama “yargılayacaklarını” söylüyorlar…

Propaganda savaşlarının en iğrenç örneğini sanırım Ankara Katliamı’nda gördük. Ankara Garı’nın önünde patlayan iki bombanın ardından, daha polis olay yerine ulaşmadan, katliamın planlayıcısı ve sorumlusu olarak Erdoğan ve Hükümet ilan edildi. Daha cansız bedenler yerden kaldırılmadan, olayın şoku atlatılmadan insan canı Erdoğan devirmeciliğinin aracına dönüştürüldü, ahlaksızca.

Ancak propaganda savaşlarının tek örneği tabii ki Ankara Katliamından sonra yaşananlar değil. Uzun bir süredir sürdürülen bu savaşlar, 7 Haziran’dan sonra yoğun bir şekilde devam ediyordu.

Seçimlerden kısa bir süre sonra Türkiye, yoğun bir çatışmanın içinde buldu kendini. Neredeyse her gün şehit haberleri geliyor. Muhtelif haber kaynakları, PKK’nın da çok sayıda kayıp verdiğini bildiriyor. Ama bu seferki savaşın çok farklı bir özelliği var. Ankara Katliamı’ndan sonra gelişen sürece benzer şekilde, Erdoğan-karşıtı cephe, PKK’nın gerçekleştirdiği terör olaylarından PKK’yı değil, Erdoğan’ı sorumlu tutuyor ve bunu yapmak için bazen yalana ya da saptırmaya başvurmaktan da geri durmuyor.

Mantık şu: “Seçimlerden sonra tekrar başlayan savaşı, oy kazanmak için Erdoğan başlattı.” ya da “Erdoğan 400 milletvekilini alamayınca delirdi, savaşı başlattı.”

Tamamen PKK/HDP çevrelerinin dolaşıma soktuğu bir propaganda bu. PKK ya da HDP’nin yöneticileri de zaman zaman savaşın AKP’ye karşı yapıldığını “gezi ruhunun canlanması” gerektiğini ya da “çatışmaları Erdoğana/saraya bağlı Gladyo’nun başlattığını” ileri sürüyorlar.

Bu sözler tabii ki doğru değil. Bu savaşı Erdoğan ya da Hükümet başlatmadı, PKK ve KCK başlattı. HDP’nin %13 oy alarak meclise 80 milletvekili soktuğu seçimlerden bir ay sonra, 11 Temmuz’da, KCK “barajları” gerekçe göstererek ateşkesin bittiğini açıkladı. 80 vekilin, baraj yapımı gibi bir meselede bile siyasi mücadele yürütemeyeceği anlamına gelen, siyaseti anlamsızlaştıran ve hiçbir meşruiyeti bulunmayan bir açıklamaydı bu. Ertesi gün PKK’lıların sivil bir minibüsü taradığı ve bir vatandaşın hayatını kaybettiği haberi geldi. 15 Temmuz’da ise KCK yürütme konseyi eş başkanı Bese Hozat, yeni sürecin “devrimci halk savaşı” olduğunu ilan eden bir yazı yazdı, Özgür Gündem’de. 22 Temmuz’a gelindiğinde, Ceylanpınar’da iki polis, “Suruç’a misilleme” gerekçesiyle, uykusunda şehit edildi ve PKK bu saldırıyı üstlendi. TSK’nın ilk hava operasyonu, tüm bunlardan sonra, 25 Temmuz’da geldi. Açıkça görülüyor ki, TSK’nın ilk operasyonu KCK’nın ateşkesin bittiğini açıklamasından iki hafta sonra gerçekleşti.

Ama ne yazık ki Erdoğan-karşıtı medya, PKK’nın savaş propagandasına salça olmak pahasına, Erdoğan’ı kamuoyu önünde linç edebilmek için, savaşı onun başlattığı söylemini kabullenip dolaşıma sokuyor. PKK’nın terör saldırıları gerektiği biçimde kınanmayıp (hatta bu saldırıları kınayanlar da kınanarak), sanki tetiği çeken Erdoğan’mış gibi, Erdoğan hedefe oturtuluyor. “Erdoğan başlattı savaşı”, “400 vekilin bedeli”, “Daha ne kadar kan aksın, 400 vekil için ey Erdoğan” gibi, saçma, gerçeklikle alakası olmayan sözler ve haber başlıkları… Tabii ki amaç, şehit haberlerinden dolayı ortaya çıkan nefreti Erdoğan’a yönelterek onu siyaseten bitirmek ve önümüzdeki seçimlerde Ak Parti’nin oy kaybetmesini sağlamak. Bu amaca ulaşmak için böyle gerçek dışı yollara sapmayı da uygunsuz bulmuyorlar.

Peki barış olmasını çok arzular görünen, savaştan da olabildiğine yakınıp savaşın nefretini Erdoğan’a yıkan bu kesim, Erdoğan barış için çırpınırken ona destek oluyor muydu? Barışa en çok yaklaştığımız zamanlarda bile, barışın, çatışmasızlığın üstüne titriyorlar mıydı?

Hayır. Burun kıvırıyorlardı. Kimileri, milliyetçi/kemalist kesim, “üniter yapı”, “Terörist başıyla konuşulmasın”, “Bunların başlarını ezeceksin”, “Kürtlerin bizden eksik neyi var ki”, “Doğuda elektrik faturası bile ödemiyorlar” gibi ifadelerle, eski tas eski hamam, barışa karşıydılar. “Çözüm”ü çözülme olarak görüyorlardı.

Kendilerini sosyal demokrat/solcu/sosyalist olarak adlandıran bazı muhaliflerse, “Erdoğan’la barış mı olur?”, “Bu adam sizi kandırıyor”, “PKK türkiye’yi neden terketsin?”, “Kürtler bizi sattı mı?”, “Erdoğan başkanlığı istiyor barış umurunda değil” gibi, saçma bir söylemi sahiplendiler. Belki de kendilerinin başarmak istediği bir şeyi Erdoğan’ın başarmak üzere olmasını kendilerine, gururlarına yediremediler.

Dolayısıyla bugün sanki barışı çok arzularmış gibi, savaşın bütün sorumluluğunu Erdoğan’a yüklemeye çalışanlar, barış olurken Erdoğan’a omuz vermeyi kendilerine yakıştıramamışlardı. “Erdoğan bundan kazançlı çıkar” diye… Bugün de, “Savaş oluyor, sen ne kadar kana susamış bir insansın ey Erdoğan” diye ağlama numarası çekenlerin dertlerinin, savaşı bitirmek ya da barışın üzerine titremek değil, yitirilen canları birer propaganda aracı haline getirerek Erdoğan’dan bir şekilde kurtulmak olduğunu anlamak zor değil.

[1] Kavramsallaştırma Cennet Uslu’ya ait. Bkz.: “Türkiye’nin Dönüşümü, Cepheleşme ve Liberallerin Ayrışması”, Liberal Düşünce, Sayı: 77, 2015/Kış, s. 7-40.

Gürbüz Özaltınlı: Kof söylemler, katı gerçekler

Son yıllarda muhalif siyasi söylemin merkezine demokrasi sorununun yerleştiğini görüyoruz. Yargı uygulamalarından basın özgürlüğüne; keyfilik iddialarından başkanlık tartışmalarına kadar genişleyen başlıklar üzerinden iktidarın otoriterleştiğine ilişkin çok sert, suçlayıcı bir dil egemen. Bazı tekil olaylar karşısında inandırıcılık da kazanan bu kampanya, esasında siyasi aktörlerin ne yapmak istediklerini örten bir nitelik taşıyor. Kimi otoriter savrulmalar karşısında demokratik hakların savunulmasına dönük meşru tepkileri çok aşan bir stratejiye maruz kalıyoruz. Evet bu bir strateji. Demokrasi vaadi olarak etiketlenen bir tasfiye projesiyle karşı karşıyayız. Bize, AKP’nin sistematik olarak, haklarımızı, can güvenliğimizi, huzurumuzu tehdit eden baskıcı bir rejim inşa etmekte olduğu anlatılıyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda AKP’nin bir bileşen değil, tasfiyesi gereken bir engel olduğu söyleniyor. AKP’nin iktidardan uzaklaştırıldığı bir Türkiye’de demokrasinin önünün açılacağı savunuluyor.

 Aslında neresinden baksanız son derece kof bir söylem bu. Bir yandan (Ahmet Hakan olayı ya da katliamlar gibi) son derece karanlık provokatif olaylar, öte yandan (Gazeteye saldırı, HDP broşürünün toplatılması, Tahir Elçi’nin soruşturmaya uğraması, iktidar medyasının köşelerinden tehditler savrulması gibi) gerçekten otoriter girişimler, bu söylemin malzemesini oluşturuyor. Fakat bu strateji gerçek gücünü kültürel kimliklerden kaynaklanan AKP nefretinden alıyor. Çünkü bu nefret, muhalif aktörlerin demokrasiyle olan ilişkisini sorgulamayı neredeyse imkansızlaştırıyor. Örneğin MHP bile Cemaat şirketlerine yapılan bir operasyon karşısında basın özgürlüğü ve demokratik haklar üzerine söz alabiliyor ve “demokrat kürsüsüne” talip olabiliyor. Bizim, MHP’li fakat AKP’siz bir iktidar eliyle demokrasiye doğru yol alabileceğimize inanmamızı bekleyebiliyor.

 Nefretin sorgulamasızlığından, kimlik konforundan en çok yararlananların başında ise CHP geliyor. Kılıçdaroğlu bütün bilinen malzemeler üzerinden AKP’yi otoriterleşmekle suçlayarak Türkiye’de demokrasiyi kendilerinin inşa edeceğini ilan edebiliyor.

 Kürt sorununa ilişkin tabuları kıran, resmi inkar ve asimilasyon politikalarını değiştiren, çözüm sürecini başlatan AKP yerine, her sözü hakim ulus üzerine tekçilik savunusuna dayanan Türkçü MHP ile koalisyonu tercih edeceğini açıklayan bir partiden söz ediyoruz.

 Oslo tutanakları üzerinden AKP’yi sıkıştırmaktan yarar uman; MHP’nin apaçık tavrı ortadayken Kürt sorununun çözümü için katılımı ve onayını şart koşarak onun arkasına sığınmayı kurnazlık sayan; anadilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi temel reformlar üzerine konuşamayan; Anayasada vatandaşlık tanımı için “Türk vatandaşlığı” kavramından vaz geçemeyen; Kürtlere dair en “ileri vaadi”, çoktan aşılmış olan seçim barajının kaldırılmasından öteye gidemeyen bir siyasetçi, gözümüzün içine baka baka Kürt sorununu çözebilecek tek partinin CHP olduğunu söyleyebiliyor.

 Sorun sadece Kürtler de değil…

 Sızmacı yöntemlerle bürokrasinin en temel katlarını denetimi altına almış, milyonlarca insanın oyuyla seçilerek gelmiş bir hükümeti devirmeye kalkışmış, Türkiye’nin siyasi yönünü belirleme iddiası taşıyan konspiratif bir örgüte karşı; tutum alamayan, ağzını açıp tek söz söylemeyen; tersine onunla el ele iktidarı tasfiye kampanyası yürüten bir parti CHP.

 Cemaat demokratik bir aktör müdür? Küresel ayaklarıyla birlikte, siyaset üzerinde son derece etkili olabilen; demokratik denetim mekanizmalarına tamamen kapalı; bütün illegal istihbarat yöntemlerini kullanarak, önünde engel gördüğü güçleri şantaj, tehdit, imha mekanizmalarıyla etkisizleştirebilen bu yapının olası bir CHP- MHP iktidarında konumu ne olacaktır? AKP’nin iktidardan tasfiye edildiği bir Türkiye’de hangi güçlerin inisiyatifi artacaktır? Bu sorulara verilecek cevaplarla “demokrasi beklentisi” uyuşmakta mıdır?

 Özetle; yalnızca Kürt sorunu ve Cemaat tehdidi üzerinden yapılacak bir siyasi sorgulama bile bugün kendisini demokrasinin taşıyıcısı; AKP’yi ise ototriter bir tehlike olarak sunan söylemin kofluğunu göstermeye fazlasıyla yeter…

 Bunlar ortalama bir siyaset takipçisinin kolaylıkla okuyabileceği gerçekler.

 Fakat dönüp dolaşıp aynı gerçeğe tosluyoruz işte…

 Sorun siyasi gerçekleri anlamak isteyip de aldanma, yanılma değil. Sorun “demokrasi” hiç değil.

 Bunlar işin “söylem” kısmı.

 Asıl mesele kimlikler üzerinden inşa edilen karşıtlık… Derin ve aşılamaz duygular…

 Bu duygular gücünü korudukça, söylem ve gerçekler arasındaki uçurum sürecek ve biz samimiyetsiz bir tiyatro sahnesinin oyuncuları olmaya devam edeceğiz…

Serbestiyet, 28.10.2015