Ana Sayfa Blog Sayfa 274

JİTEM’ciler de aklandı sonunda

Balyozculardan, KCK’lılardan sonra JİTEM’ciler de aklandı sonunda.

90’lı yıllarda gündüz gözü, herkesi gözü önünde karakolun kapısından girip o kapıdan bir daha çıkamayan; gece yarısı evlerinden alınıp bir daha o eve dönemeyen onlarca insan ebediyen “kayboldu”. 1993-1996 arasında “yok edilen” o insanların kemikleri gömüldükleri o çukurlarda ebediyete kadar sızlayacak artık. Tabii, mahkeme salonunda sanıklara “hiç değilse cenazesinin yerini söyleyin” diye bağıran, yalvaran annelerin, babaların, eşlerin, kardeşlerin yürekleri de…

Aşağıdaki satırlar kayıp Ömer Candoruk’un eşi Hanım Candoruk’un ifadesinden:

“Eşimi Kamil Atağ’ın adamları aldılar ve kaybettiler. Eşimin nerede olduğunu Atağ’a sorduğumda tehdit etti beni. Tacize uğradım. Evimin önüne gelen birileri ‘Bir daha eşini sorarsan seni karakola götürür, aklımıza geleni yaparız’ dedi. O devlet nasıl bir devlet ki benim eşimin cenazesini Kamil Atağ’dan alamıyor? Kamil Atağ, 1994’te belediye başkanlığına aday olduğunda yolda gördüm. Eşimin cenazesinin yerini sordum. O da ‘Bana oy verin, söyleyeceğim’ dedi. Biz de ona oy verdik ama yine söylemedi. Kamil Atağ bunları devletin silahı omuzunda olduğu için yapabildi. Bunu biliyoruz.” (Aktaran Abdullah Kıran – Serbestiyet)

Bunun gibi nice tanık ifadesi, nice delil vardı dava dosyalarında. Ama hiçbiri yetmedi adaletin yerini bulmasına. Çünkü mesele artık “gerçeğe ulaşmak” olmaktan çıkmış, bir başka hesaplaşmanın parçası haline gelmişti.

Sadece JİTEM sanıkları mı… Plan semineri adı altında bal gibi darbe planı yapanlar da, KCK adlı gizli örgütle bütün Güneydoğu’da paralel bir devlet kuranlar da aklandı.

Müsebbibi biliyoruz: Gülenci çetenin yargı içindeki uzantıları… Düşmanlarını tasfiye edip kendine alan açma hedefi, adaleti sağlama görevinin önüne geçince ortaya bugünkü tablo çıktı. Davalar itibar kaybetti, yıprandı, alınan kararların üzerine şaibe düştü, sanıklar “kurban”a dönüştü.

İlk sonuç, bu davaların açılmasını mümkün kılan siyasi iradenin davaların arkasından çekilmesi oldu. Ardından toplumun kendini kandırılmış ve kullanılmış hissetmesi ve bu davaların arkasından çekilmesi geldi. Gerçeklerle yalanlar birbirine o kadar karıştı ki, kimse işin içinden çıkamaz hale geldi ve sonuçta bu davaların motoru olan kamuoyu pes etti.

Yıllardır süren “hesaplaşma” yorgunluğu, ortaya çıkan sahteciliklerin yarattığı güvensizlik ve ve elbette Kemalistlerin yürüttüğü etkili propaganda sonucu kitlelerde ortaya çıkan “artık bu defterin kapanması” isteği, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yeniden yargılamayı getirdi. Bu atmosfer altında yapılan yeniden yargılamada, gerçeğe ulaşmaya çalışan değil, ilk yargılamada yapılan haksızlıkların altında ezilen bir yargı gördük karşımızda. Hukuk bir kez daha araçsallaştı. Bu defa da geçmişteki hataları telafi amacıyla davrandı.

Sonuçta darbecilerle, devlet içindeki derin güçlerle hesaplaşamadan kapattık bu defteri.

Geçmişte Ecevit de benzer hatayı yapmıştı. Muhalefetteyken “Kontrgerilla’nın kökünü kazıyacağız” demiş ama iktidara gelince “geçmişe sünger çekmekten” söz etmeye başlamıştı. Bu hatanın bedelini hem o hem de bütün toplum ağır ödedi.

Bugün de durum farklı değil.

Darbecisi, JİTEM’cisi, eski Türkiye’nin bütün suçluları Fırat’ın iki yakasında da kahraman edasıyla aramızda dolaşıyor

ve biz “vesayeti yendik”, “Yeni Türkiye’yi kuruyoruz” diye seviniyoruz.

Kendi adıma, bu adaletsizliği hazmetmem asla mümkün olmayacak. Sessiz bir konsensusla üstünü kapadığımız bu hesaplaşma yüzünden vicdanım sızlayacak. Yaşadığım sürece, düştüğümüz gafletin ezikliği ve tarihi bir fırsatı kaçırmış olmanın ukdesi içimde kalacak.

Derin kuyularda sıkışıp kalan huzursuz ruhların sessiz çığlıkları hep kulaklarımda olacak.

Akşam, 10.11.2015

Doğrudan demokrasi iyi bir şey mi?

0

Son iki yıl içinde üç önemli seçim yapıldı. Her birine son derece gergin bir atmosferde girilen bu seçimlerden sonuncusunun üzerinden henüz beş ay geçmişken tekrar sandığa gitmek zorunda bırakılmak, seçmen nezdinde bıkkınlık yaratmış olmalı ki siyasî hayatımızın belki de en renksiz propaganda dönemini yaşıyoruz.

Hal böyleyken, seçmenin her konuda devreye girerek karar alma süreçlerine bizzat ve bilfiil katıldığı “doğrudan demokrasi” veya “Atina tecrübesi”ni ideal bir model olarak benimseyip sunanların, bu ideallerini gözden geçirmesi gerekiyor.

Diğer faktörler bir yana, karar alma süreçlerine katılmak ve oy kullanmak istemeyen seçmenlerin varlığı bile bu modeli işlemez hâle getirebilir nitelikte.

Bu handikabı aşmak ve ülkenin (veya şehrin) kaderinin, oy kullanmayı kutsal bir görev yada hobi olarak gören ve manipüle edilmeye, hatta satın alınmaya daha müsait küçük bir azınlığın (profesyonel seçmenlerin) eline geçmesini önlemek üzere seçmenler oy kullanmaya zorlanabilir yada alınan kararın bir sonuç doğurabilmesi için nitelikli katılım veya mutlak çoğunluk gibi ilâve şartlar getirilebilir.

Ne var ki seçmenleri oy kullanmaya zorlayacak kadar “kudretli” bir otorite varsa, aynı otoritenin pekâlâ oyların rengini belirleme gücüne de sahip olması beklenir. Başlangıçta değilse bile zamanla sürecin bu yönde ilerlemesi kaçınılmazdır da.

Bu senaryonun gerçekleşmesi hâlinde seçimler formaliteden öte bir anlam taşımamaya başlar. ‘Gerçek demokrasi’ ve ‘daha fazla demokrasi’ sloganıyla yola çıkanlar, gün gelir bu emellerine nail olurlarsa, kendi elleriyle totaliter bir yönetim kurduklarını fark ettiklerinde eminim dehşete düşecek ve çok şaşıracaklardır.

İkinci senaryo, yani kamusal karar alma süreçlerinin “nitelikli katılım” yada “mutlak çoğunluk” gibi ilâve şartlara bağlanması ise “yönetemeyen” demokrasiler dönemini başlatır.

Böyle bir demokrasiyi “yönetebilir” hâle getirmenin yolu, yönetilen alanı daraltmak ve seçmen sayısını azaltmaktan geçiyor.

Atinalılar bu sorunu “şehir devleti” içinde ve yalnızca köle olmayan, erkek ve yerli (Atinalı) nüfusa oy hakkı tanıyarak çözüme ulaştırmış yada ulaştırdığını sanmıştı.

İnsanların bir kısmını oy hakkından mahrum bırakmayı ve şehir (büyük şehirlerde mahalle) boyutunu aşmayan siyasî/idarî yapılar içinde yaşamayı düşünmüyorsak, doğrudan demokrasinin işlevsel bir yanı olmadığını şimdiden söyleyebiliriz. Fakat bırakalım bazı solcu-demokratlar bu fikirle avunmaya devam etsinler!

Ak Parti’nin oyları neden fırladı?

7 Haziran genel seçimlerinden önce en iyi seçim sonucu senaryosunun Ak Parti’nin tek başına iktidar olduğu ve HDP’nin barajı geçtiği bir durum olacağını düşünüyordum.

Sebebi ise Türkiye’nin yeni anayasal rejimini muhafazakârlar ve Kürtlere dayanan bu iki siyasî hareketin kurabilme ihtimalini daha yüksek bulmamdı. 7 Haziran’da beklediğim sonuçlar 5 ay gecikmeyle gerçekleşmiş oldu. Ancak, hiçbir şey eskisi gibi kalmadı, koşullar ve dinamikler tamamen değişti.

Bu yüksek farklı sonuca herkes biraz şaşırdı, ancak en büyük şaşkınlık kategorik Erdoğan karşıtları cephesinde yaşandı. Ak Parti’nin elde ettiği bu büyük başarının nedenlerini anlama, açıklama ve anlamlandırma konusunda seçim gecesinden bu yana pek çok tez ileri sürüldü.

Ak Parti’nin seçim zaferinin nedenlerini açıklamak üzere başvurulan tezlerden biri artık klasik haline geldi.
Çok partili hayata geçişten buyana seçim sonuçlarını beğenmeyenler kabahati kendilerinde, destekledikleri partide veya politikalarında değil, seçmenin aklî, ruhî ve ahlâkî yetersizliğinde buldular. Hâlâ bu teze başvuranlar var, ancak vesayetin gerilemesi ve demokrasinin güçlenmesiyle azınlıkta kaldılar ve ayıplanır, dalga geçilir oldular.

Ciddiye alınabilecek ve üzerinde konuşmaya değer açıklamalar ise, sonuçları, partilerin performansları ve tutumlarına, istikrarsızlığın ekonomik ve güvenlik üzerinde yarattığı kırılganlığa, uluslararası aktörlerin tutumlarına vb. gerekçelerle izah etmeye çalışanlardır.

NORMALLEŞMENİN REDDİ

Elbette bu açıklamalar arasından bazıları anlamlı bulunabilir. Ancak bunların dışında dikkat çekilmesi gereken bir husus daha olduğunu düşünüyorum. Kanaatimce seçmenin önemli bir kesimi, Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin ve kendisinin kuşatıldığı ve ülkenin hızla bir çöküşe doğru çekildiği duygusunu yaşadı. Buna cevap olarak yeniden olağan üstü hale geçiş yaptı ve savunma cephesine koştu.

Oysa 7 Haziran seçimlerinde Ak Parti’yi destekleyen toplum kesimlerinde bir rahatlama, gevşeme ve bir siyasî normalleşme hali ve algısı hakimdi. 2013 Mayıs’ından beri Gezi ve 17-25 Aralık sonrasında yaşanan keskin, riskli ve gevşemeye izin vermeyen sosyolojik-siyasî mücadele bu kesimleri uzun bir süre alarm durumunda tuttu. Bir tür varlık-yokluk mücadelesi olarak görüldü bu süreç.

Bu kesimler Mart 2014 yerel seçimlerinde %45,6’lık ve 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %52’lik yüksek oy oranlarıyla verilen mücadelede yerlerini belli edip saflarını sağlam tuttular.

7 Haziran’a gelindiğinde ise, bu kesimde tehlikenin defedildiği duygusu oluştu. Böylece seçmen olağan ve normal bir siyasî hal içine girdi. Parti’nin hükümeti kurabilecek bir çoğunluğu her halükârda alabileceği inancının getirdiği rahatlama ile oya asılmadı, daha gevşek hareket etti. Parti’nin beğenmediği politikalarını cezalandırma isteği veya HDP’nin meclise girmesini önemseme gibi saiklerle oy kulandı veya kullanmamayı seçti.

Ak Parti destekçileri 7 Haziran’da siyaseti normalleştirdi, ancak muhalefet partileri ve kategorik Erdoğan karşıtı iç ve dış aktörler bu normalleşmeyi reddetti. Oysa siyasetteki bu normalleşme eğilimi en çok bu gruplar için fırsatlar taşıyordu.

Onlar ise -kısmen CHP hariç- bu fırsatı değerlendirmek yerine ellerinin tersiyle iterek, devirmeci ve kategorik karşıtlık pozisyonlarından vazgeçmediler, üstelik eli daha da yükselttiler.

Ülkenin yönetiminde yer almaya veya onu etkilemeye, kendi politikalarını merkez alarak hareket etmeye veya masaya oturmaya yanaşmadılar. Bunun yerine, tek bir cephe gibi hareket ederek bütün enerjilerini, güçlü bir toplumsal karşılığı ve desteği olan muhataplarını/hedeflerini devirmeye, çaresiz bırakmaya ve köşe sıkıştırmaya vakfettiler.

Yalnız unuttukları şey; Erdoğan karşıtı cepheyi genişletmeye ve eli yükseltmeye giriştiklerinde, karşı tarafında da işi gücü bırakıp cepheye koşmaya (sandığa gitmeye) girişecek olmasıydı.

Sonuç olarak, siyasî normalleşme hamlesi açık bir restle geri çevrilen seçmen, 1 Kasım’da yeniden olağan üstü hale geçiş yaptı.

Yeni Yüzyıl, 09.11.2015

İfade özgürlüğünde yeni boyutlar mı?

Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, “Ermeni Soykırımını” inkâr etmenin yasak olduğu İsviçre’de yıllar önce yaptığı açıklamalar nedeniyle 2007’de soykırım inkârı yapmakla suçlanmış ve bir İsviçre mahkemesinde mahkûm edilmişti. Perinçek bu kararı AİHM’e taşıdı ve davayı kazandı. Yani İsviçre mahkemesinin kararı bozuldu. İsviçre AİHM kararına itiraz edince dava AİHM Büyük Dairesi’ne gitti.

İsviçre’nin itirazı 7’ye karşı 10 oyla reddedildi. Böylece AİHM Büyük Dairesi, İsviçre’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü ile ilgili 10. Maddesini ihlâl ettiğini kabul etti. AİHM “Ermeni soykırımı” olmuştur veya olmamıştır demiyor. Bu yüzden, Vatan Partisi çevrelerinin olayı Türkiye’nin zaferi ve “Ermeni Soykırımının” reddedilmesi olarak yansıtması doğru değil. Karar ifade özgürlüğüyle ilgili. Bunun altını çizmezsek doğru bağlamda değerlendirme yapamayız.

Kararı ifade özgürlüğü açısından nasıl yorumlamak gerekir? İfade özgürlüğüne bir katkı teşkil ediyor mu? Ediyorsa sadece “Ermeni soykırımı” ile mi sınırlı kalır yoksa tüm soykırım tartışmalarına yansıtılabilir mi?

İfade özgürlüğü temel sivil özgürlüklerden. Demokratik rejimlerde ifade özgürlüğüne ve türevlerine (basın özgürlüğü, akademik özgürlük gibi) saygı gösterilmesi beklenir. Ancak, neyin ifade özgürlüğüne girdiği neyin girmediği yeni teknolojiler geliştikçe ve değişik olaylar ve mecralar ortaya çıktıkça hep tartışmaya açılmış. Bunun sebebi, ifade özgürlüğünün hak ihlâli aracına dönüşme ihtimâlini bünyesinde barındırması ve insan hayatının sadece ifade özgürlüğüne değil başka değerlere de dayanması. Ülkeler arasından ifade özgürlüğün genişliği bakımından farklar olmakla beraber en geniş ifade özgürlüğüne sahip ülkelerde dahi ifade özgürlüğünün anlamı ve kapsamı üzerinde tartışmalar yapılagelmekte.

İfade özgürlüğü açısından en zor konulardan biri katliamlar ve soykırımlarla ilgili söz serbestisinin bir yerde bitip bitmeyeceği, bitecekse nerede biteceği. Bunun belirlenmesinde hem genel hem özgül tecrübeler rol oynuyor. “Ermeni soykırımı” nispeten yeni bir ifade özgürlüğü tartışması ama Yahudi soykırımı hakkında neredeyse bir ortak tavır belirmiş durumda. Avrupa’da büyük bir ihtimâlle Yahudi soykırımı hakkındaki benzer sözler aynı derecede özgürlüğe sahip olmayacaktır. Yani, Yahudi soykırımını reddetmek bir suç olarak görülecek ve sembolik de olsa cezaya çarptırılacaktır.

Başka bir örnek daha verebiliriz. Avrupa’da faşizm, özellikle Nazizm propagandası yapmak birçok yerde yasak. Sebebi Nazizmin yaşlı kıtaya büyük acılar yaşatması, milyonlarca insanın ölümüne, şehirlerin yakıp yıkılmasına sebep olması. Bunu anlıyoruz. Ancak, komünizm de Avrupa’da büyük felaketlere yol açtı. On milyonlarca insanın katledilmesine zemin hazırladı. Ama bugün Avrupa’da komünizm propagandası serbest olduğu gibi Komünist hareketler de var. Kimse onların da Naziler gibi ifade özgürlüğüne sahip olmamaları gerektiğini düşünmüyor, iddia etmiyor. Bu faşizm ile komünizm arasında ayrımcılık yapmak ve komünizmi pozitif ayrımcılığa tâbi tutmak anlamına gelmez mi?

Bence faşizm ve komünizm dâhil her görüş ifade özgürlüğüne sahip olmalı. “Ermeni soykırımı” gibi Yahudi soykırımının olmadığını söylemek, iddia etmek de ifade özgürlüğü kapsamında görülmeli. Ancak, bu sadece ilkelere sadakatle ve ilkesel tutarlılıkla değil güç dengesiyle de ilgili. Bu yüzden, Avrupa’nın ifade özgürlüğünü gerektiği kadar genişletmesi şimdilik mümkün görünmüyor.

Yeni Yüzyıl, 09.11.2015

Seçim Vaatleri Üzerine

1 Kasım Sonrası Bolluk mu ?

Bu yazımda 1 Kasım seçimlerinde genel ağırlığı oluşturan, partilerin temel motivasyonu olan ekonomik vaatlerine değinmeye çalışacağım. En büyük iki partiyi ele alacağım, ki bu partiler, ya tek başına iktidar ya da iktidar ortağı namzedi konumundalar. Dolayısıyla Ak Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin merkeze aldığım birer projesine değineceğim. Yaptığım değerlendirmedeki eleştirilerden diğer iki parti olan Milliyetçi Hareket Partisi ve Halkların Demokrasi Partisi de beri değillerdir. Zira benzer vaatler bu iki partinin seçim beyannamelerinde de geniş yer tutmaktadır.

Ak Parti “Asgari Ücret 1300 TL”: Asgari Yanlışlar

Asgari ücret konusundaki cömertlikten Ak Parti de etkilendi ve 1000 TL tutarında olan ücret tavanını 1300 TL’na çıkarma vaadinde bulundu. Bu durumda diğer partilerin de tekrarladığı yanlışlar zincirine bir halka da Ak parti eklemiş oldu. Asgari ücret konusundaki gözden kaçan yanlışları şöyle sıralayabiliriz. İlk olarak, asgari ücreti tek başına hükümet belirleyemez, işverenlerin bu konuda ne düşündüğü henüz bilinmiyor. İkinci olarak, asgari ücretin artıştı hele yüksek oranda artışı işsizliği arttırmaktan ve yeni işe giriş oranlarını düşürmekten başka bir işe yaramaz. Üçüncüsü, asgari ücretteki artışları finanse edecek kimseler gereklidir. Bu da doğal olarak işverenlerdir. İşveren, iki seçenekten birini yapar, ya işçi çıkartır ya da üretilen mal ve hizmete zam yapar. “Yo onlar fedakâr insanlar öz sermayelerinden işçilerine farkı öder” diyorsanız o başka. Ben böyle birini tanımıyorum. Dolayısıyla enflasyonun yükselme tehlikesi kapımızı çalar. Ücret artışında oluşacak maliyetin SGK prim oranını arttıracaktır. Böylece ücret artışındaki ek maliyet görünenden daha fazla yük oluşturacaktır bu da kayıt dışılığı arttırır. Son olarak yasa ile ekonomik gelişme sağlanmaz Soma’daki maden kazası sonrası çıkartılan yasa, maden ocaklarının kapatılmasından başka bir işe yaramadı. O zaman iyi niyetle çıkarılan ama ekonomik gerçeklerle uyuşmayan pek çok düzenlemenin zaman içinde tam tersi sonuçlar meydana getirdiğini unutmamak gerek. Sonuç olarak, asgari ücret uygulaması başlı başına yanlışken bir de bunu artış ile sınırlamak işsizlik, işte kalanların daha fazla zorlanması ve enflasyon olarak geri dönecektir.

CHP “Bedava Öğle Yemeği”: Öğretmenler Yaşadı

CHP her seçim döneminde denediği ekonomik popülist vaatlere bir yeni halka daha ekledi. İktidara gelirlerse, öğretmenler bedava öğle yemeği yiyecek. “Kaynak” diye sakın sormayın “onu adı Kemal”… Hiçbir şey bedelsiz olmayacağına göre önce bu öğle yemeğinin bedelini hesaplayalım. Devlet Personel Başkanlığı verilerine göre 858,239 öğretmen var. (http://www.dpb.gov.tr/tr-tr/istatistikler/kamu-personeli-istatistikleri 30 Ekim 2015). Bir öğle yemeği iki şekilde finanse edilir, ya doğrudan her öğretmene okulda fiilen çalıştığı gün için maaşına ek ödeme yapılır ya da öğretmenlerin öğle yemeğinde yemesi için yemek temin edilir. Her iki durumda da söz konusu yemeğin bir bedeli olduğunu ortalama zekâya sahip herkes kabul edilecektir.  Devam edelim. Bir öğle yemeğinin yaklaşık 8-10 TL olduğunu varsayarsak. 800 bin öğretmenin bir günlük yemek maliyeti: 5.6 milyon TL’dir. Bu durumda bir aylık maliyet ise:112 milyondur. Yıllık maliyet yaklaşık olarak 1.120 milyar Türk Lirasıdır. CHP’nin genel başkanının bir çırpıda söylediği bu mavi boncuğun bir milyar Türk Lirasından daha fazla bir maliyeti olacağı görülüyor. Bu maliyeti ise, öğle yemeğini simit, evden götürdüğü soğuk pilav, hatta aile bütçesine yük olamamak için bir şey yemeden akşamı bekleyen milyonlarca insan karşılayacaktır. Yani öğretmenlerin öğle yemeği için başkaları aç kalacak veya onlar için belki 1 saat fazla çalışacak. Son derece hakkaniyetsiz, adaletsiz bir uygulama olacaktır. Son olarak; yemek temini şeklinde yapılacak bir usulde, yemeklerin önemli bir miktarının israf edileceğini, çöpe giderek ciddi bir ekonomik kayıp oluşacağını söylemek yanlış olmayacaktır.  Zira bedava gibi görünün bu yemeğin israfı çoğu kimseyi rahatsız etmeyecektir.

Başta da ifade etmeye çalıştığım gibi meclise girmesi beklenen MHP ve HDP’nin bazı vaatleri yukarıda irdelediğim iki vaadi mumla aratacak türdendir. Hemen hemen tüm partilerin yeniden dağıtım popülizme kapılmaları önümüzdeki en ciddi sorunlardan birisidir. Bu vaatlerin bir kısmının bile yerine getirilmesi, üretimin düşmesi, bireylerin hazırcılığa alışması, ülkemizin koskoca boş gezenler ülkesi olmasına yol açacaktır. Bu ülkede yaşayanlar olarak biraz daha ciddiyet isteme hakkımız var.

Böyle Bir Ülkede Söz Söylemek

0

Bir ülke ki kavramlar, çoğunlukla genel geçer anlamının dışındadır; sağı sağa, solu sola benzemez; kimin iktidar kimin muhalif olduğu kolay kolay anlaşılmaz; halkçı partiler halktan hoşlanmaz; devletçi partileri devlet sevmez; adı barış olan patiler barış istemez.

Bir ülke ki, egemenlik sözde milletindir, özde bürokrasin; iktidar mücadelesi, partiler arasında değil, hükümetle bürokrasi arasında olur; sıradan halk, partiler aracılığıyla iktidar olmak ister, seçkinler ise bürokrasi aracılıyla iktidarını sürdürmek ister.

Bir ülke ki, zihniyeti bürokrasi zihniyetidir; herkes önce bürokrattır sonra vatandaştır. Her daim bürokrat olan aydınları, paşa görünce emir eri konumuna geçerler; başbakan görünce paşa kesilirler; bir taraftan muktedir olmayan hükümetlere kafa tutarak aydınlanmış vicdanlarını rahatlatırlar, diğer taraftan gücü elinde bulunduran bürokrasiyle alttan alta iş tutarlar; zaman zaman teröre karşı durur gibi olurlar, teröristlerle birlikte devletin de silah bırakmasını da isterler.

Bir ülke ki, devleti hizmet aracından çok rant kapısıdır;  söz konusu devlet olunca ne helal bellidir ne haram bellidir; saflar camiden çok bürokraside tutulur; sadece halk imamı dinlemez, cemaat de halkı dinler.

Bir ülke ki, halkın oyuyla iktidara gelmiş olan ilk başbakanı asılır; halkın oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı diktatör ilan edilir; terör destekçileri demokrasi havarisi kesilir; devrim artığı eski tüfek solcular liberal bilinir.

Ve böyle bir ülkede Atilla Yayla “sen bir şeyler söyle” diyor. Söylemesine söyleyelim de neyi nasıl söyleyelim değerli hocam.

Eleştiri nedir?

Eleştiri kusur arama değildir. Hakaret önermeleri de eleştirinin kapsamına girmez. Eleştiri, sanat, edebiyat, siyaset ve felsefede teknik bir mana içermektedir. Kavramın bu boyutunu başka bir yazıya terk etmek koşuluyla, popüler eleştiri anlayışının ciddi bir eleştirisini yapmak gerekmektedir.

Ne yazık ki eleştiri farklı olanı dışlama, hakarete maruz bırakma olarak değer kazanmaya devam etmektedir. Aynı zamanda üstünlük taslama psikolojisinin de aracı olmaktadır. Bu yaklaşım gittikçe kök salmaya ve ‘aydınımsı’ kesim arasında değer kazanmaya devam etmektedir. Özelikle ‘seküler’ kesimin ‘geleneksel’ kesime olan bakışını yansıtmakla beraber, bu yanıltıcı eleştiri anlayışı toplumun her kesimini kuşatmaya başladı.

Nitekim her genel seçim sonrasında, istedikleri partiye oy vermeyen toplumsal kesimleri hakir gören ve aşağılayan ifadeler medyada yer alır ve kişisel tartışmalarda genel ifade tarzı haline gelir. Bu anlayışı dile getirmek için kaleme sarılan gazeteci ya da akademik ünvanlı zevatın yansıttığı zihin dünyası, patoloji incelemelerinin konusunu teşkil etmektedir. Zira bu tür beyanlar sadece farklı olana tahammülsüzlüğü değil, aynı zamanda kendisi gibi düşünmeyenlerin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir amacı da açığa vurmaktadır.

Böylece sağlıklı diyaloğun kanalları kapanırken, emredici, buyurgan dil ideolojik ayrışmayı çatışma düzeyine sürüklemektedir. Bu yapısal bozukluğun ana taşıyıcılarının siyasetçilerden daha çok sanatçı, entelektüel, yazar ya da akademisyen kimlikleriyle ortaya çıkan ve özünde bir tür ‘iletişim bozukluğu’ sendromu yaşayan özel bir grubun olduğu ortadadır. Bu durumu tespit etmek için genel olarak medyaya bakmak yeterli verileri sağlamaktadır. Özel olarak sosyal medyanın şekilsel bakımından kendi içeriğini anlamsızlaştırdığı da ayrı bir gerçek olarak durmaktadır.

Aşağılamayı, küçük görmeyi meşru bir hak olarak gören ve kendilerini aydınlanmış hisseden böylesine bir grubun varlığı bir vakadır. En son yaşanan genel seçimlerde tasvip etmedikleri siyasal hareketin büyük bir başarı kazanarak iş başına gelmesini de aynı ruh haliyle karşıladılar. Eleştiri yerine hakarete, aşağılamaya başladılar. Böylesine sahici olmayan değerlendirmelerin temel nedeni ‘anlama yetisi’nin gelişmemesi ya da yok olmasından kaynaklanmaktadır. Yaşanan bu türden bir yoksunluğun toplumun tüm kesimlerine sirayet etmesi yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bunu önlemenin yolu ise doğru eleştiri kültürünü geliştirmektir.

O halde eleştiri nedir ve nasıl yapılmalıdır? Eleştirinin ya da tenkitte bulunmanın tek bir yolu yoktur. Özel ve özgün eleştiri tarzları geliştirmek mümkün olduğu gibi yaratıcılık bakımında da gereklidir. Eleştiri öncelikle insanın kendi iç hesaplaşması olarak anlaşılmalıdır ve bunu sadece öz-eleştiri şekilciliğine indirgeyerek değil, sahici bir tutum olarak benimsemek gerekir. İnsanın kendisiyle olan iletişimi, kendisiyle kurduğu diyalog olarak eleştiri, zihinsel arınmanın yolunu açacaktır.

Bu durumda eleştiride bulunmanın kusurları sayıp dökmek olmadığını, kusurları da listeleyen gerçek bir ölçünün ortaya konması olduğunu anlamakla insan kendi öz kütlesinin farkına varma şansını yakalar. Kendini fark eden, yetersizliklerinin de farkına varır. Eleştiride bulunan, eğer intihar teşebbüsünde bulunmayacaksa, başkasının kendisi kadar haklı olabileceğinin farkına varır.

Eleştiri zihnimizin anlama çabası olarak değer kazanır. Yoksa negatif bir tutuma dönüşür ki başkasını değersizleştirmeye yönelirken, tenkitte bulunan özne farkında olmadan kendi değersizliğini ifade etmiş olur. Anlama kabiliyetinden yoksun, sıradanlaşmış ve irfandan yoksun değerlendirmeler iyiye ve doğruya dair bir ölçü ortaya koyamazlar. Yaşam tarzlarının daha iyi veya üstün olduğunu sanan ve deformasyona uğramış dünya görüşleriyle haklı ve dolayısıyla bilge olduğunu düşünenleri, gerçek eleştiri kültürü ile tanıştırmak hayırlı bir uğraş olacaktır.

Çoğu zaman cehalet eleştiri kılıfında kendisini dışa vurmaktadır. Oysa eleştiri ortaya bir ölçü koymakla başlar. Saplantıları olduğu kadar, insanın öz fikirlerini gözden geçirmesini sağlar. Eleştiriye tabi tutulmuş düşüncelerle dünyayı ve başkalarını daha iyi anlamak mümkündür.

Hem beynimi aldım geldim, hem de tablomu yaptım geldim

0

tablo-abayhan-yazi

Çok değil seçim sonuçlarının açıklanmasından iki saat sonra sosyal medya kullanıcılarının bir kısmının “bu ülkeyi anlamıyorum artık” nidalarının yükseldiğini duyduk. Pek çok kişinin aksine bu tümcede beni hayrete düşüren kelime “artık” idi.  Zira seçmen davranışları aslında örüntü gösteren, belirli bir yol izleyen davranışlardır. Seçmen bazı dönemlerde oy verdiği partiyi, oluşumu cezalandırabilir, bazı dönemde bir cevap vermek için oyları konsolide edebilir ve Türkiye’de seçmen, yukarıdaki tabloda da görülebileceği gibi, ağırlıklı olarak tercihini merkez sağ partilerinden kullanmaktadır. Seçimlerden Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) birinci parti olarak çıktığı tarihler de ayrıca dikkat çekicidir. 1946 seçimlerinin açık oy gizli sayım olmasının bu seçime yönelik ortaya koyduğu şaibe unutulmamalı, 27 Mayıs 1961 darbesi ile 12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardında gerçekleşen seçimlerde CHP’nin birinci parti olarak meclise girdiği akılda tutulmalıdır.

O yüzden de ülkede Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) oy veren seçmeni anlamaya çalışmaktan ziyade Yılmaz Odabaşı’nı anlamanın zor olduğunu düşünüyorum. Zira Yılmaz Bey’in terk-i diyar eylediği bu memleket yıllardan beri merkez sağ partilerinin tek başına iktidara geldikleri ya da koalisyon hükümetlerinde yer aldıkları bir atmosfere sahip idi. Şimdi ne değişti?

Değişen birbirimizin siyasi tercihlerine yönelik her gün sosyal medyadan bir mesaj alıyor olduğumuz, sosyal kategorileme işlemini artık sanal mecradan hızlıca gerçekleştiriyor oluşumuz ve sosyal kimliğimizin oldukça görünür ve belirgin olması. Tajfel ve Turner’in geliştirdiği Sosyal Kimlik Kuramı’na göre bireyler kendilerini olabildiğince hızlı bir şekilde bir grubun üyesi olarak tanımlama ile güdülenirler. Kimliğimizin “sosyal” olan tarafı sayesinde oluşan “biz” algısı bizim için önemlidir ve günlük yaşamımızda aldığımız kararlarda, yaşadığımız duygu durumunda da oldukça etkilidir. Sosyal Kimlik Kuramı, bireyin kendisini olumsuz görme ihtimalinin görece düşük olması sonucunda kendisinin içinde olduğu “iç grubun” da “dış gruba” kıyasla olumlu değerlendirildiğini ortaya koyar. Birey, etrafındaki kişileri sosyal kimliği temelinde hızlıca “biz” ve “onlar” olarak ayrıştırabilir ancak günlük hayatın akışında sosyal roller hızlıca değiştiği için bu kalıplaşmış bir ayırımı getirmeyebilir. Sosyal medyanın hayatımızda oynadığı rol ne yazık ki sosyal kimliklerimizin eskisi kadar hızlıca değişmesine ve bir önceki kimliklerimizin unutulmasına izin verilmemekte. Hepimizin sahip olduğu sosyal medya hesaplarındaki “profil bilgileri” bizi zaten bir yere yerleştirdiği için ortaya koyduğumuz tüm davranışlar o profil bilgileri ile tutarlı veya tutarsız olarak değerlendirilmekte ve daha da önemlisi bireyler kendi çevresindeki diğer bireylerin “genel”i temsil ettiğine dair bir yanılgıya kapılmakta. “Ulaşılabilirlik yanılgısı” olarak da adlandırılan bu bilişsel kestirmenin işlevsel olduğu alanlar olabilir, ancak bu alanlardan biri seçim sonuçları değil.

O yüzden seçimden önce kendi arkadaş listemizde yer alan bireylere bakarak tahminlerde bulunuyor, Yüksek Seçim Kurulu’nun yasakladığını biliyor olmamıza rağmen “oyumun rengi belli” olsun diyerek oy verirken pusulanın resmini çekip hesaplarımıza yüklüyoruz. Böylelikle iç grup normlarımızı ihlal etmemiş oluyoruz, “saflarımızı sıklaştırmanın” huzurunu duyuyoruz.

Kabul etmek gerekir ki Ali Nesin’in de geçenlerde bu hataya düştüğünü görmek hafiften iç burucu idi. Zira kendi takipçilerinin destekledikleri partileri belirtmesini isteyip, hesaplamalarına dayanarak bir sonuca vardı. Kuşkusuz o hesaplamalara bir sosyal bilimci olarak benim aklım ermez. Ama sanırım bir matematikçinin de sosyal bilim kuramlarını atlayarak hesap yapması gerekmez.

Ne olursa olsun kafamızı geriye çevirdiğimizde ve o çok sıkıldığımız tarih derslerine geri döndüğümüzde görünen bir hakikat var. Bu ülkede merkez sağ partilerinin sahip olduğu oy oranı zannettiğinizden kat be kat fazla. Bu ülkedeki insanlar gazetelere atılan manşetleri unutmuyor, oy vermeye giderken beyinleri ve kalpleri ile bir bütün olarak gidiyor. Bu hakikat bizim gerçekliğimizle uyuşmuyor olabilir. Burada değişmesi gereken bizim algımız değildir de nedir?

Hamiş: Yılmaz Odabaşı’na yeni hayatında başarılar diliyor ve kendi yazdığı nice güzel dizeden şu üçünü hatırlatma gereği duyuyorum:

“…aslolan hayattır,

bir akvaryumu yazmak

akvaryumda yaşamaktan kolaydır…”

İlk yazı…

Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin tekrar yayın hayatına başlayacağını duyduğumda umutlandım ve heyecanlandım. Beni umutlandıran Gazetenin, mevcut medya dünyasının propagandist, partizan ve kalitesiz ahvalinden sıyrılabilecek bir yayın organı olabileceği düşüncesiydi. Heyecanlandıran ise ilk yayınlandığı dönemde hevesle alıp okuduğum bir gazetede yazar olmamın istenmesiydi.

Malum, ülkede cepheleşmiş iki siyasi kesim, iki ayrı kamuoyu ve bu kamuoylarına hitabeden “iki merkez medya” mevcut. Daha önceden hegemonik tek bir merkez siyaseti ve bu siyasi merkeze göre ve yanında konuşlanmış hegemonik tek bir merkez medya vardı. Diğer bir değişle tek kutuplu bir merkez siyaset ve tek kutuplu bir merkez medya mevcuttu.

2003’ten buyana çevredeki toplum kesimlerini Ak Parti’nin merkeze taşımasıyla birlikte yaşanan değişim medyaya da yansıdı.

Eski merkez medya yerinde kalırken, medyada ikinci bir merkez ortaya çıktı. Bu iki merkez medya Mayıs 2013’ten beri kesifleşen Erdoğan karşıtlığı ve Erdoğan destekçiliği ile tanımlanan bir politika üzerinden kutuplaştı. Böylece artık iki “kutba” yerleşmiş iki “merkez” medyamız olmuş oldu.

“İki kutuplu merkez medya” ifadesinde; merkezden kasıt geniş toplum kesimlerine yaygın şekilde ulaşabiliyor olması, kutuptan kasıt aşırılıkta bağnazlık gösteriliyor olmasıdır.

Eski merkez medya cemaat ve PKK medyasıyla birlikte Erdoğan devirmeciliği birleşik siyasi hareketinin aparatı haline dönüştü. Klasik medya sosyal medyanın arkasından gitmek suretiyle hızla üretilen ve yayılan yalan, uydurma, manipülatif, düşmanlaştırıcı ve hedef gösterici haber ve yorumlara platform oldu.

Erdoğan’ı devirme hırsı o kadar yüksek ve cephe o kadar genişti ki Erdoğan karşıtlığı ile bezenmiş yorum ve haberlerin dozu yetersiz bulunarak gittikçe artırıldı. Süflilik klavyelerden akmaya başladı. Koku her yeri aldı.

Tek bir siyasi gayeye odaklanmış bu yayın politikası yeni merkez medyayı da etkisine aldı ve Erdoğan destekçisi merkez medyayı hızla diğer kutba doğru itti. Rakibinin bu işlerdeki mahareti, kurnazlığı, ustalığı ve sebatına yetişememekle birlikte Erdoğan destekçisi medya da bu süfliliğin içine sürüklendi.

Biri Erdoğan’ı devirmeye diğeri Erdoğan’ı korumaya kilitlenmiş iki merkez medya kendisine iki ayrı kamuoyu inşa etti. Kamuoyları diğer merkez medyanın haberine, analizine, yorumuna veya yazarına itibar etmez oldu. Herkes sadece kendileri için inşa edilmiş gerçeklik algısı içine hapsoldu. Bu “ölüm-kalım” savaşında her şey mubah görüldü.

Olgu, gerçek ve algı arasındaki bağlantı ve ilişki bazı örneklerde neredeyse tümden ortadan kalktı. Aynı olay medyanın elinde siyah ve beyaz kadar başka hale geldi. Bunun sonucu olarak elbette medyanın inandırıcılığı, etkisi ve gücü de iyice yitip gitti. Her iki medya da büyük ölçüde hâlihazırda kendi safların katılmış olanlara servis verebilir hale geldi.

Bu durum daha fazla sürdürülebilir görünmüyor. Bölünmüş kamuoyları için bir kesişim kümesinin yaratılmasına ihtiyaç var. Aksi halde aynı ülkede iki ayrı toplum olma durumu pekişip yerleşecek.

Bu kesişim kümesi istikrarlı ve özgürlükçü bir demokratik sisteminin inşası için şart. Bunun için önceliklerden biri “iki merkez medyanın” yerleştikleri kutuplardan merkeze doğru yaklaşmalarıdır. Güvenilirliklerini inşa etmeye, dil ve üsluplarını düzeltmeye ve minimum ortak ilke ve değerler üzerinde uzlaşmaya çalışmaları gerekir.

Merkeze yaklaşmalarından kasıt üst üste çakışarak tek bir merkez olmaları veya tarafsız olmaları (olabilmeleri mümkün değildir) değil elbette. En arzu edilir durum herhalde farklı ve rakip siyasi görüş ve pozisyonlara sahip çoklu merkez medyaların olması, ancak bunların ortaklaştığı, uyuştuğu ve hitap ettiği bir ortak medya kamuoyunun bulunmasıdır.

Dileğim ve beklentim yayın hayatına Perşembe günü başlayan Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin bu ortak zeminin inşasında ve medyaya ahlaki bakımdan bir kalitenin getirilmesinde sürükleyici bir rol oynayabilmesidir. 1 Kasım seçim sonuçlarının da böyle bir dönüşüm için uygun bir siyasi iklimi yarattığı pekâlâ söylenebilir.

Yeni Yüzyıl, 06.11.2015

İsmail Yaprak: 29 Ekim, sorumluluk ve etik

Komşunuzun oğlu gitar çalıyor, sizinki (nedense) zurnaya merak salmış. Komşunuzun oğlu kravat takıyor, süit ceket giyiyor; sizinki (nedense) şalvara merak salmış. Aklınızda oğlunuz için yarattığınız idealle hiçbir ilgisi olmayan bambaşka bir oğlunuz olmuş durumda. Alkol kullanmıyor, sakal bırakıyor, evleneceği kadının türbanlı olmasını istiyor vb. Aklınızı kaçırıyorsunuz haliyle. Siz komşunuzun oğlunu kıskanıyorsunuz. Hayatla, zorluklarla, Tanrı’yla, felsefeyle hiçbir ilginiz alâkanız yok. Elinden elma şekeri alındığı için ağlama krizine giren çocuklar gibisiniz. Oğlunuzun “bu” halini kabullenemedikçe onu “o” hale getirmek için yollar arıyorsunuz. Bu, gerçekliğin reddi demek; gerçekle yüzleşememek, onu bastırmak demek. İlahi dinlediği bir gün caz dinlemesini istiyorsunuz; çocuk dinliyor ve beğenmiyor. Basıyorsunuz tokadı. Evdeki tüm şalvarları yakıyorsunuz. Gece uyurken sakalını kesmeye çalışıyorsunuz. Bira içmesi için yalvarıyorsunuz, içmiyor. Evde zurna çalmaya ne zaman başlasa oğlunuza terlik fırlatıyorsunuz. İnanılmaz moraliniz bozuluyor. Depresyona giriyorsunuz. Bir yolu olmalı, diye geçiriyorsunuz. Benim oğlumun “onlar” gibi olmasının bir yolu olmalı. Kabullenmek istemiyorsunuz. Sinir krizleri geçiriyor, her sinir krizi geçirdiğinizde durduk yere çocuğun odasına gidip tüm eşyalarını yakıp yakıyor ve üstüne ölümüne her seferinde dövüyorsunuz onu. Bu arada ama, rüşvet alıyorsunuz, karınızı aldatıyorsunuz, doktora tezinizi yazarken ünlü yazarlardan fikir çalıyorsunuz, arabanızdaki kül tablasını camdan dışarı boşaltıyorsunuz vb. Eve gelip de oğlunuzu gördüğünüzde ise “onlar” gibi oğul istiyorsunuz.

Şimdi soruyorum: ne yapılmalı? 12. yüzyılda yaşamıyoruz artık. Elimizde her türlü bilgi mevcut… Sosyoloji, psikoloji ve bilimden son noktasına kadar yararlanabilir durumdayız. Yukarıdaki durumu, bu senaryoyu herkese okutup fikrini alsak insanlar ne cevap verirler acaba? Her gün döversek en sonunda adam olur mu derler? “Oturup her gün aralıksız konuşmak lazım” mı derler? “Psikologa göndermek yararlı olabilir” mi derler? Ne derler? Böyle bir durumda oğlunuza nasıl davranırsınız? Ne yapardınız? Nasıl bir yol bulurdunuz kendinize? Oğlunuzu evlatlıktan reddedip kendinize başka bir evlatlık mı alırdınız? LGBT yürüyüşünde o dövizlerde ne yazdığını hatırlıyor musunuz? “Ben oğlumu olduğu gibi seviyorum.” Yani: olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi… Kafamda istediğim haliyle değil, onun istediği gibi… Sonuçta o soru baki kalıyor: oğlunuz, sizin kimliğinizin tam tersi bir noktada yer alırsa ne yaparsınız?

İşte bu ülkenin felsefesi o çocuğun kendi istediği hale gelene kadar dövülmesi ve adam edilmesi üzerine kuruldu. Yıllar boyunca çocuğa ne yapması, ne düşünmesi, nasıl davranması, nasıl konuşması, ne giymesi gerektiği söylendi. Bunları yapmadığında çocuğu ölümüne dövdüler. Çocuğun arkadaşlarını sokak başlarında çevirip öldürdüler. Çocuğun çevresini ölümüne korkuttular. Çocuğa sürekli “komşunun oğlunun” yaptıklarını gösterdiler.  Komşunun oğlunun okudukları, yazdıkları, yedikleri, içtikleri, düşündükleri… Anthony Burgess’in Otomatik Portakal romanından (1962) hareketle Stanley Kubrick’in yaptığı Otomatik Portakal filminin (1971) bilgi empoze edilme sahnesi gibi… S.A. Enstitüsü’nde, doktorun doğru yolu bulması istenen karaktere dediği gibi: “Yanlış rüyalar görüyorsunuz, size rüya reçetesi yazacağım.” Nerdeyse rüyalarına bile karıştılar çocuğun. Doksan yıl boyunca bunlar olurken, tüm bu baskıya, dayağa, şiddete, bilgi empoze edilmesine, ölümlere rağmen çocuk kendi kimliğinden bir adım geri atmadı; yine Allah’a inandı, yine namazını kıldı, yine türbanlı kadınla evlendi, yine caz değil ilahi dinledi…

Babanın davranışları içinde ne demokrasi, ne eşitlik, ne ahlak, ne evrensellik ne de özgürlük yer alıyordu. Türkiye doksan yıllık kariyerinde, toplumu biçimlendirir ve onu muasır medeniyete yükseltmeye çalışırken, işte bu yüzden, hiçbir zaman demokratik, eşit, ahlâklı, evrensel ve özgürlükçü olmadı. Bu beş madde, o sevilen ve tapılan Batının kanıksanmış sol kavramlarıdır. İçinde ne laiklik, ne devletçilik, ne milliyetçilik bulunur. Bu devlet Millî Mücadeleyi kazanmış olan halkından sadece laik ve Türk olmasını istedi. 700 yıl İslam ile yönetilmiş bir imparatorluğun torunlarına bir gün içinde “laik ol” demek, kurucularımızın Batıdan ne kadar çok şey öğrendiklerinin kanıtı olsa gerek. Balığa “artık yüzmüyorsun, karada yaşamaya başla” demek gibi bir şeydi bu. Dolaysıyla tüm dindarlar, laik olmadıkları için; tüm Kürtler ve diğer gayrimüslimler de Türk olmadıkları için dışlandı. Eh, Müslümanlar, Kürtler ve gayrimüslimler dışında Türkiye’de kimse kalmadığına göre, Türkiye’ye “elit rejimi” dendi böylece.

İşte sol laik arkadaşlarım sosyal medyada Hollanda’yı, İsveç’i kıskandıklarında insanın suratında bir gülümseme şekilleniyor ister istemez. Oysa tam da o kıskandıkları Batı, bugün onların fikirlerini “gerici” buluyor. Arkadaşlarım Batıyı kıskanıyor, ama ülkelerinin bu halde olmasının nedeni aslında bizzat kendileri… Onlara kalsa, çocuk yetiştirme konusunda bize yılın dersini verebilirler. Çocuğun fikirlerinin alınması, ona düşünce alanı bırakılması, özgür davranmasının sağlanması… Öyle ya, tüm bunlar hayranı olduğumuz Batının özellikleri değil mi? Herhalde biz laikler çocuğumuzu da böyle yetiştireceğiz. Ama bu ülkenin kurucuları bu ülkeyi hastanede anne doğum yaparken hazır bulmadı. O ülkeyi bulduğunda, ülke zaten kendi kimliğini çoktan oluşturmuş, kazık kadar çocuktu; 18 yaşındaydı, ne yapması gerektiğini zaten biliyordu. Çarıklı, şalvarlı, Arapça konuşan, tek kaşlı bu çocukla karşılaşılınca tüm o okunan  ‘binlerce’ kitap; eşitlik, özgürlük, evrensellik gibi kavramlar unutulup bir çığlık atılıverdi. Hiç öyle derin düşünecek tipte insanlar olmadıkları için de ellerine sopayı aldıkları gibi giriştiler çocuğa. “Çabuk” dediler, “Fransa gibi olacağız, sen daha dinin afyon olduğunu anlayacaksın, çabuk!”

Olmadı tabii. Halbuki birazcık doğru okuyabilseydiler metni, ne kadar güzel olurdu. Laiklik bir zorunluluk olmasaydı, herkes dinini istediği gibi yaşama özgürlüğüne sahip olsaydı, Türk milliyetçiliği değil de çoğulculuk benimsenseydi. Birlikte savaştığın Kürtler kimlikleriyle kabul edilebilseydi. Devlete değil de topluma kulak verilseydi. Hep oğlumla ilgili kararları onun adına ben alırken biraz da oğlumu dinleseydim. Bu çocuk ne düşünüyor, ne okuyor, ne yazıyor, neyi savunuyor, neyi seviyor? Onun isteklerine göre şekillendirseydim keşke odasını. Ona hayatını kurmasında yardım etseydim. Ne giydiğine karışmayıp davranışlarına bakabilseydim. Piercing takan kızla türban takan kızı; sakat bir hayvanı evlatlık alabilmelerine, derslerinde gösterdikleri başarılara ve saygılı olup olmadıklarına göre değerlendirebilseydim. Oruç tutmayan birini döven dindar herife “yobaz” diye kızarken; Alsancak’ta bir Kürte taş atan İzmirli modern kızın da aynı şekilde “yobaz” olduğunu ve aslında yobazlığın dinle, laiklikle de ilgisi olmadığını, zihniyetle ilgisi olduğunu anlayabilseydim.

Şimdi bu arkadaşlarım, sırf modern komşunun oğluna benzemiyor diye yıllar boyunca çekmediği çile kalmayan bu zavallı çocuğu bir de üstüne vatan haini ve şerefsiz görünce, işte benim boğazımda bir yumru oluşuveriyor. Gerçekten tüm suç, tüm suç, çocuğunu ölümüne döven, çocuğun her şeyini yakan, yıkan ve çocuğun tüm yakın arkadaşlarına zarar veren babasında değil de; bizzat çocuğun kendisinde mi?

Serbestiyet, 03.11.2015