Bir Çin atasözü der ki:Yakınındakileri yenmek için uzaktakilerle iyi geçin!

Çin Başbakanı Wen Jiabao’nun Avrupa seyahati bağlamında Ankara’yı ziyareti Asya kıtasının en doğusundaki Çin ile en batısındaki Türkiye arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanması anlamında kritik bir adım olarak görülmelidir. Geçen yıl 5 Temmuz’da Sincan bölgesindeki (Doğru Türkistan) Uygurların Çin rejiminin baskılarını protesto etmek için düzenledikleri sokak gösterilerinin Çin polisince kanlı bir şekilde bastırılması sırasında Türkiye’nin Pekin’i yüksek sesle eleştirmesi ilişkileri germişti. Yürütülen sessiz diplomasi ile tamir edilen ilişkiler, şimdi yeni bir vizyon ve anlayışla küresel düzlemde yapıcı bir ortaklığa doğru eviriliyor.

2008 ekonomik krizinden güçlenerek çıkan ve uluslararası politikada kendi bölgelerinin hegemonik gücü haline gelen Çin ve Türkiye’nin atacağı ortak adımlar, küresel jeopolitik dengeleri etkileyecek önemdedir ve yakından izlenmelidir. Nitekim Mavi Marmara olayı nedeniyle, her yıl Konya’da düzenlen Anadolu Kartalı tatbikatına katıl(a)mayan ABD ve İsrail uçaklarının yerine bu yıl Çin savaş uçaklarının katılması bile şimdiden Washington’da alarm zillerinin çalmasına yetmiştir. Peki, ne oluyor? Çin-Türkiye ilişkileri stratejik bir ortaklığa doğru mu gidiyor? Eğer öyleyse iki ülkeyi birbirine yakınlaştıran nedenler neler? Bu sorulara yönelik aşağıdaki değerlendirmeler 21-27 Eylül 2010 tarihleri arasında Çin’in Ankara Büyükelçiliğinin resmi daveti üzerine, bir grup akademisyenle birlikte gerçekleştirdiğimiz bir çalışma ziyaretinden edinilen izlenimlere ve araştırmalarına dayanmaktadır.

Çin nereye yükseliyor?

Çin üç bin yıllık devlet geleneğine sahip köklü bir uygarlık. Bugün 9 milyon metrekarelik bir alana ve 1,3 milyarlık bir nüfusa sahip. Konfüçyüsçü geleneğin insanlara yüklediği, eğitim ve liyakati teşvik eden ahlak öğretisine ve otoriteye saygıyı öğütleyen derin bir kültürel ve siyasi geleneğe sahip. 1843-44 yıllarındaki Afyon Savaşı’nın ardından Batılıların açık pazarı haline gelen Çin, II. Dünya Savaşı’nda Japonlar tarafından işgal ediliyor. 1949 sonrasında ise Mao Zedong önderliğinde bugünkü Çin yönetimi kuruluyor. Mao komünizmi ülkede siyasi birliği kurma ve otoriteyi sağlamada başarılı olsa da, onun kültür devrimi ekonomik anlamda başarılı olamamış. Mao’dan sonra 1978’de iktidara gelen reformist lider Deng Xiaoping, Çin’in bugün uygulamakta olduğu dışa açık ekonomik büyüme modelinin fikir babası olarak biliniyor. Sosyalist piyasa ekonomisi olarak bilinen Çin’in mevcut politikası, Komünist partinin siyasi tekelinin devamını ve ekonomide kontrollü bir kapitalizmi içeriyor. Mao’ya kurucu lider olarak büyük saygı duyulsa da, halefi Xiaoping’in fikirleri ülkeyi zenginleştirme ve güçlendirme anlamında daha başarılı ve fonksiyonel bulunuyor. Zira Çin son 30 yıldır ortalama yüzde 10 büyüyor. Onun otuz yıl önce Çinlilere çizdiği “barış içinde gelişme” stratejisi bugün hem devlet aklının özünü oluşturuyor hem de entelektüellerin yol haritasını. Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nden bir profesör, “Bizim en önemli hak fakirlikten kurtulma ve gelişme-kalkınma hakkıdır” diyor. Tam da bu nedenle ülke içinde ve yakın çevresindeki her türlü istikrarsızlığa karşı Çin’in tepkisi çok sert oluyor. İçeride sosyal istikrarın ve Asya’da bölgesel barışın korunmasını ekonomik gelişmelerin ön şartı olarak görüyorlar. Şanghay’daki bir profesör, “dünyanın bu parçasında Batı mantığının işlemeyeceğini” söyleyerek üstü örtülü biçimde Batı’nın insan hakları, çoğulculuk ve demokrasi söylemini eleştiriyor.

Çin’in yeni siyasi eliti, ülkelerinin  küresel düzlemde artan siyasi etkisinin farkında ve bundan büyük bir gurur duyuyorlar. Konuştuğumuz bir Çinli ekonomist 2008 krizini hasarsız atlatan Çin’in, gelişmekteki ülkeler için ‘istikrar içinde kalkınma’ anlamında Batı’nın liberal modeline göre daha iyi bir örnek oluşturduğunu söylüyor. Bununla birlikte kişi başına düşen gelir 3 bin dolar ve yüz milyonlarca fakir Çinli hala açlık sınırında yaşıyor. Kentleşme oranı ise yüzde 40. Gerçekten de tüm bu göstergeler Çin’in gelişmekte olan bir ülke olduğuna işaret ediyor. Çin yöneticileri tam da bu nedenle kendilerinin yüksek büyüme oranlarına devam edebilmesi için iç ve dış barışın (statükonun) devamından yanalar. Bu davranış, “herkesten daha güçlü olana kadar güçsüz gibi hareket etmeyi” öğütleyen antik Çin’den kalma siyasi stratejinin özüne de uygun. Konuştuğumuz bir üst düzey yetkili şunu söylüyor: “Biz üç bin yıldır buradayız. Acelemiz yok. Zaman bizim lehimize işliyor.”

Çin’in bugünkü devlet aklını ve siyasi kültürünü özetleyen iki anahtar kavramdan söz edilebilir. Bunlar, harmony and development; yani uyum ve gelişme. Pekin’in iç ve dış siyasetinin özü bu iki kelimede gizli. Nitekim Çin’in ürettiği ve saatte 460 km hız yapan trene Harmony adı verilmesi de, Şangay’da yükselen gökdelenler ve Pekin’deki mimarlık ve teknoloji harikası Olimpiyat stadyumu da bir tesadüf değil. İnce Çin felsefesinin modern bilimle harmanlanmasının sonuçları. Çin için temel sorun ise şu: 2020’li yıllarda GDP olarak ABD’yi yakalaması beklenen Pekin, başta Asya’daki yakın komşuları, dünyanın geri kalanını kendi küresel liderliği için nasıl ikna edecek? Sosyalist sistemi nedeniyle geliştikçe dünyada sempati yerine endişe uyandıran Çin, imajını düzeltmek için dünyanın her yerinde bir yandan Konfüçyüs enstitüleri açarken diğer yandan önemli aktörlerle yeni küresel ortaklıklar kurma arayışına giriyor. Çin ASEAN forumu, BRIC oluşumu, Çin-Afrika ve Çin-Arap ülkeleri platformları bu düşünceye dayanıyor. Şimdi de Türkiye ile yakınlaşma stratejisi izliyor.

Son küresel mali krizde ABD ve Avrupa ekonomileri çöküşün eşiğine gelirken, Çin bir yandan aldığı tedbirlerle ekonomik büyüme rekorları kırıyor diğer yandan ise krizin aşılmasında ABD ile yapıcı bir işbirliği içinde küresel mali sistemin küçük bazı revizyonlarla ayakta kalmasına yardımcı oluyor. Çin, 2009’da GDP olarak dünyanın ikinci büyük ekonomisi, ihracatta ise birinci ülkesi oldu. Son 30 yıldaki büyüme trendleri sürdüğü takdirde, Çin’in 2020’li yıllardan itibaren ABD’nin ekonomik gücüne ulaşacağı varsayılıyor. Çin’de kendine güven patlaması yaşanıyor. Bunun sonucu olarak küresel sistemin istikrarı için statüko güçleri olan ABD ve AB ile her türlü işbirliğine destek veren Çin, konu yakın çevresine geldiğinde çıkarlarını korumak adına komşularına karşı oldukça sert tavırlar sergilemekten kaçınmıyor. Çin’in Japonya ile yaşadığı restleşmeler ve Tayvan konusunda ABD ile girdiği polemikler tam da bunun göstergesi. Çin’in savaş stratejisini anlatan bir atasözü şöyle diyor: Yakınındakileri yenmek için uzaktakiler ile iyi geçinmelisin.

Öte yandan Çin küresel sistemin işleyişinde de güç dengelerinin hızla kendi lehine değiştiğinin farkında. Soğuk Savaş sonrasında doruk noktasına ulaşan ABD’nin hegemonik gücü, 11 Eylül sonrasında neocon’ların izlediği yanlış politikalar nedeniyle zayıflamaya başladı. 2008’de patlak veren küresel kriz ise ABD eksenli Batı hegemonyasını temelden sarstı. Buna karşın son on yıldaki gelişmeler, Çin gibi yavaş fakat emin adımlarla bir dünya devi olmaya doğru ilerleyen yeni güç merkezlerine (challanging powers) beklemedikleri bir anda ummadıkları fırsatlar sundu. Aslında Soğuk Savaş sonrasında kurulması gereken çok kutuplu dünya düzeni şimdi gecikmeli bir şekilde inşa ediliyor. Daha doğrusu, herkes yeni dönemdeki güç dengelerinin nasıl oluşacağından tam emin olamadığı için küresel sistemde ciddi bir kararsızlık gözleniyor.

Kriz sadece ekonomik değil

Şu söylenebilir: İçinden geçmekte olduğumuz kriz ortamı yalnızca ekonomik bir kriz değildir. Mevcut küresel sistemin üzerine kurulduğu siyasal ve ahlaki değerler, normlar ve uluslararası kurumlar derin bir meşruluk krizi yaşıyor. Bu nedenle uluslararası toplum, akademisyenler ve entelektüeller bir yandan ABD’nin izlediği politikaları hiç olmadığı kadar yüksek sesle sorgularken, diğer yandan Fareed Zakaria’nın ifadesiyle “Amerika sonrası dünyanın” hangi siyasi değerler, kurumlar ve ittifaklar üzerine inşa edileceğini tartışıyor.

Yeni bir uluslararası ilişkiler düzeni kurulurken objektif güç parametreleri kadar, siyasi iradenin de de önemli olduğunu fark eden Türkiye ve Çin gibi dünyanın farklı coğrafyalarındaki yükselen güçler ise birbirlerinin önemini fark etmeye başlıyor. Özellikle Çin gibi Asya’nın 3 bin yıldır hegemon gücü olan bir devlet, pek çok farklı nedenle bugünlerde Türkiye ile ilişkileri geliştirmek için ciddi çaba sarf ediyor. Çin’in ‘yumuşak karnını’ oluşturan Uygur sorununun Türkiye-Çin ilişkilerini etkilememesi gerektiğine inanıyor, Ankara’nın olaylarda taraf olmasını istemiyor. Bunun karşılığında Çin Yönetimi, Uygur Özerk Bölgesi’nin ekonomik kalkınması için Türk firmalarının yatırımlarına açık olduğunu söylüyor. Bu amaçla yakında Urumçi-İstanbul arasında doğrudan hava yolu seferleri başlatılacak. Çin uluslararası sistemde yıldızı parlayan Türkiye ile çok kutuplu dünya düzeninin kurulmasında işbirliği yapmaya çalışıyor. Zira Afrika’da ağırlıklı enerji yatırımlarına girişen Çin’in diplomat ve iş adamları gittikleri her yerde Türk yatırımcıları, okulları ve yardım kuruluşları ile karşılaşıyor. Öte yandan Çin’in enerji tedariki açısından önemli olan Ortadoğu ve diğer İslam ülkelerinde Türkiye’nin artan siyasi etkisi de Çin açısından dikkate değer. Pekin, Ankara’yı karşısına almaktansa yanına çekmeyi küresel stratejik hedefleri açısından daha doğru bir tercih görüyor.

Aynı yakınlaşma iradesi Ankara için de söz konusu. Türkiye de Çin’i işbirliği yapılacak önemli bir partner olarak görüyor. Şangay İşbirliği Örgütü ve BRIC ülkeleri gibi oluşumlarla yakınlaşma çabasındaki Türkiye için Çin’in desteği çok önemli.

Geçen yıl Haziran’da Cumhurbaşkanı Gül’ün Çin ziyareti ile başlaması planlanan siyasi yakınlaşma, Urumçi’deki olaylar nedeniyle kesintiye uğramıştı. Buna karşın Türkiye ve Çin BM ve G-20 gibi platformlarda görüşmeye devam ettiler. Bu yıl Haziran ayında ise Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Şangay 2010 Fuarı’na katılıp Pekin’i ziyaret etmesi ile ilişkiler ivme kazanmaya başladı. Nitekim bu ziyaret sırasında 2012’de Türkiye’de Çin yılı, 2013’te de Çin’de Türkiye yılı düzenlenmesine yönelik bir protokol imzalandı. Dahası bir zamanların Kızıl Çin’ine ait savaş uçakları artık Konya’da savaş oyunlarına katılıyor. Jiabao’nun Ankara ziyareti böyle bir atmosferde gerçekleştiği için önemli.

Açık Görüş, Star, 10.10.2010
 

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et