<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Berk Ünlü, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/berkunlu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Sep 2025 10:53:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>&#8230;Ve Tamamıyla Çıplak&#8230;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ve-tamamiyla-ciplak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Sep 2025 10:51:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208367</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özgürlük önemli bir siyasal kelimedir. Bu basit bir cümledir ve bunu herkes bilir diyebiliriz. Tekrarlamak gereksiz görünebilir. Tek bir cümlenin anlatıcılığı sınırlıdır da diyebiliriz – ki sıklıkla öyledir. Fakat bunlar onun gerekliliğini geçersiz kılmaz. Aynı zamanda, hayata birey, kendilik ve yaşam tercihlerinin serbestliği üzerinden bakanların belki de vazgeçemeyeceği bir cümledir. Özgürlük, Türkiye’de de siyasetin ilgi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ve-tamamiyla-ciplak/">&#8230;Ve Tamamıyla Çıplak&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özgürlük önemli bir siyasal kelimedir. Bu basit bir cümledir ve bunu herkes bilir diyebiliriz. Tekrarlamak gereksiz görünebilir. Tek bir cümlenin anlatıcılığı sınırlıdır da diyebiliriz – ki sıklıkla öyledir. Fakat bunlar onun gerekliliğini geçersiz kılmaz. Aynı zamanda, hayata birey, kendilik ve yaşam tercihlerinin serbestliği üzerinden bakanların belki de vazgeçemeyeceği bir cümledir.</p>
<p>Özgürlük, Türkiye’de de siyasetin ilgi alanında bir kelime, elbette. Sıklıkla kullanıldığına şahit de oluruz. En otoriter-totaliter ideolojilerin gözlüklerinden hayata bakanların bile yeri geldiğinde “severek” kullandıkları bir kelime – kavram. Ancak Türkiye’de siyasi yelpazenin – olduğu kadarıyla &#8211; aynı zamanda kendi beklentilerinin, isteklerinin, çıkarlarının elinde oyuncak halinde de kullanılan bir kelime. Gerektiği yerde, gerektiği şekilde, çıkar maksimizasyonunun joker kartı benzeri&#8230;</p>
<p>Son zamanlarda ise, özgürlük, “Toplumun ahlâkını tehdit edici” davranış ve sözleri gerçekleştirdiği iddia edilen “olay ve gelişmeler” konusunda, devlet ve devletin otoriteryen davranışlarından kendi dünyasının kabulleri ile hareket eden ve düşünenlerin “rahatsızlık” duydukları bir kelime haline getirildi.</p>
<p>Öncelikle, “kadınların” açık giyinmesinin ve cinsel yönden “tahrik edici” davranışlarının rahatsızlık verici olduğu dile getirilirken, zamanla bunun nasıl “toplumda ve ahlâkta” yeri olamayacağını İslamcı-Muhafazakâr kesim bolca dile getirir oldu. Tabiî “dile getirmenin” yetersiz olacağını düşündüklerinden, devlet ve “kurumları” harekete geçme ihtiyacını hissetti. Üstelik devletin bugünkü idarecileri ve bürokrasisinin bir kısmı, yakın zamanlara kadar “başörtüsü” ve “kapalılığı” bolca özgürlük argümanları dahilinde savundu. İktidarın verdiği muktedirlik ve rövanş alma hisleri ile özgürlüğün alanını sınırlamak veya kaldırmak ise içine düştükleri tutarsızlık denizinin büyüklüğünü göstermekte.</p>
<p><strong>Ahlâk ve Bireysel Özgürlükler </strong></p>
<p>Bu alt başlık ve konu tüm olağanlığıyla elbette çok geniş ve kapsamlı. Burada şunu söylemek gerekli. Ahlâkî tercihlerin, bireysel özgürlükleri engellemesinde hukukun kapsamına nasıl alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Keyfilik, objektifleştirilemeyecek argümanlar, fikrî tutarsızlıklar ve siyasal haksızlıkların “ahlâkî kabuller” dahilinde hukuk üzerinden kontrol aygıtlarına dönüşmesi açıkça bir otoriteryenizm yansımasıdır.</p>
<p>İslamî siyaset büyüdüğünü hissettikçe “başkalarını” kontrol etmenin hakkı olduğunu neredeyse açıklıkla dile getirmesinde “anormal” bir durum yok haliyle. İslamizm, otoriter-totaliter bir ideolojinin dahilinde. Bu tarz ve tercihin dışında olmak isteyenlerin “ılımlılığı” neredeyse aşağılayıcı diller ile küçümsenir oldu. Üstelik, İslam dininin içeriklerinin yorumlanmasında veya uygulanmasında tekel halinde benzeri tutumlarla bunların nasıl “din dışı” olduğu bile söylenir halde. İslamizm içi tartışmalar, İslamî olmayan, olmak istemeyen ve böyle bir mecburiyetin içinde asla tutulamayacak insanların hayatları üzerinden dahi tartışılır vaziyette. Birinin İslamî bir hayat yaşayıp yaşamayacağı, “İslam’da zorlama yok mudur var mıdır?” tartışmaları ile siyaseti şekillendirmeye çalışanların beklenti – arzuları dahilinde ve kontrolünde değildir ve özgür bir ülkede olamaz.</p>
<p>Bir kadının giydiği kıyafeti veya kıyafetinin yokluğu, başka bir kişiyi cinsel olarak uyarmasından bu kişinin duyduğu rahatsızlık, o kişinin kendi içinde engellemesi gereken bir duygudur – ki böyle engellemelerin sağlıklı olup olmadığı çok tartışmalıdır-. Üstelik “davranışlardan” tahrik olma meselesi de var. Bu konu dahilinde “objektif” geçerliliği olacak bir giyim ve davranışı engelleyecek bir argümanla siyasetin makro düzeyinde henüz karşılaşmadım. Ortaya konulan zayıf fikirler liberal tezlerle kolaylıkla çürütülebilir.</p>
<p>Tam yeri olduğu için geçmişteki bir örneği burada tekrar dile getirmekte fayda var. Atilla Yayla, yıllar önce katıldığı bir Habertürk siyaset-tartışma programında, kendini dönemin muktediri ve başkalarının hayatları &#8211; kıyafet tercihleri üzerinde otorite olarak gören bir köktenci-koyu Kemalist bir İstanbul Üniversitesi öğretim üyesine; “eğer yarın iktidar elinizde olmazsa ve üzerinde otorite konumunda olduğunuz kesimler yarın iktidarda olur ve aynı şekilde size davranırsa hangi tutarlı argümanları kullanacaksınız?” manasında bir argüman yöneltmişti. Liberal fikirlerin çok uzun zamana yayılmış tutarlılığının ve öngörülerinin yansımalarından bir tanesidir bu.</p>
<p>Özel mülkiyetin en derin ve geniş mana ve kapsamlarından biri, kendi bedenine ve yaşamına sahip olmaktır. Bireyin kendiliği ile ilgili olan ve diğerleri üzerinde doğrudan etkilerinin gözlemlenmesi objektif olarak mümkün olmayacak durumlarda, bireyin bedeni ve hayatı üzerindeki tasarruf ancak bireye aittir. Nasıl ki birey, ister kamusal ister özel hayatı dahilinde bedenini tamamıyla kapatabiliyorsa, aynı denklemde “tamamıyla çıplak” bir şekilde de var olabilir. En azından, özgür bir hayat bunu içerir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ve-tamamiyla-ciplak/">&#8230;Ve Tamamıyla Çıplak&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olmayan Diktatörlüklerde Olamayan Özgürlük</title>
		<link>https://hurfikirler.com/olmayan-diktatorluklerde-olamayan-ozgurluk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 09:52:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208287</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyasete katılım sağlayan herkesin siyaset bilimi hassasiyetinde kavramlara hâkim olmasını beklemek elbette mümkün değil ve çoğunlukla ahlâkî değildir şeklinde yorumlanabilir. Üstelik siyaset bilimi ve felsefesinin kavramlarının objektif olarak keşfedilmesinin olasılığı da kendi içerisinde tartışmalı. İnsanın değer temelli düşüncelerinin ve beklentilerinin yansıması olarak görülmesi siyaset biliminin içeriklerine karşı kimi şüpheleri yüklüyor. Ancak meselenin bu boyutu, kavramların [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/olmayan-diktatorluklerde-olamayan-ozgurluk/">Olmayan Diktatörlüklerde Olamayan Özgürlük</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siyasete katılım sağlayan herkesin siyaset bilimi hassasiyetinde kavramlara hâkim olmasını beklemek elbette mümkün değil ve çoğunlukla ahlâkî değildir şeklinde yorumlanabilir. Üstelik siyaset bilimi ve felsefesinin kavramlarının objektif olarak keşfedilmesinin olasılığı da kendi içerisinde tartışmalı. İnsanın değer temelli düşüncelerinin ve beklentilerinin yansıması olarak görülmesi siyaset biliminin içeriklerine karşı kimi şüpheleri yüklüyor. Ancak meselenin bu boyutu, kavramların ve içeriklerin asla tam ve insanlar içinde karşılıklı olarak bilinemeyeceği manasına gelmez. Ciddi tutarlı ve kapsayıcı çalışmaların varlıkları ve bunlar üzerinden yapılan analizlerin ve açıklamaların geçerlilikleri bunu bize göstermekte.</p>
<p>Türkiye’de yapılan kimi siyaset tartışmalarında da bunu görmekteyiz. Tarafların birbirleri ile olan tartışmalarında aynı konu farklı manalarda yorumlanabilmekte. Üzerinde konuşulan konuların çok farklı kabul veya karşıtlık görmesini, hatta olağanlaştığını gözlemleyebiliyoruz.</p>
<p>Bir yanında ise, siyasetin kavramlarının isteğe bağlı ve keyfiyet üzerinden yorumlanması ve kullanılmasını da gözlemleyebiliyoruz. Özellikle güncel siyasetin reel boyutunda, kavramlar ve durumlar, elde edilmek istenen çıkar ile daha çok belirlenebiliyor. Gerçek ve doğru değil, elde edilecek reel fayda ve iktidar-güç daha önemli hale geliyor. Buna geçmişin bugünden yorumlanmasını da ekleyebiliriz. Farklı kesimler, farklı tarih içeriğini, bugüne ne kadar katkı verebileceğine bakarak kullanmayı uygun görüyor. Bu bir yanıyla “normalleştiriliyor” diyebilir miyiz; gerçek istenildiği haliyle eğiliyor-bükülüyor?</p>
<p><strong>Kim Diktatör Kim Değil? </strong></p>
<p>AKP ve Tayyip Erdoğan yönetimini iktidardan indirmek için yapılan “siyasal çalışmaların” yarattığı başlıklardan bir tanesi “Diktatör Tayyip” sözü. Beni biraz gülümseten bu başlık ve söylemin gerçekliği başka bir konu. Burada biz bunu söyleyenlerin diktatörlük kavramını objektif olarak anlayıp anlamadıkları ve anlamış olsalar dahi kendi keyfiyetleri ile bu kavramı nasıl eğip büktükleri. Hatta kendi benimsedikleri siyasal geçmişe nasıl uygulamak istemedikleri&#8230;</p>
<p>Demokrasi, seçim, oy vermek, meşru yönetim kavramları ve fikirlerden, kurucu irade, gereklilik, mecburiyet, savaş sonrası, siyasal deha benzeri kavram ve fikirlere uzanan bir yelpaze mevcut konunun içerisinde.</p>
<p>Bir yanda “<a href="https://hurfikirler.com/demokrasinin-uzerine-oturdugu-degerler-cercevesini-liberalizm-saglamaktadir/">Demokrasi</a> sadece sandık mıdır? Seçimle gelen diktatör. <a href="https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/">Anayasaya</a> aykırılık. Kurucu iradenin gaspı&#8221; şeklinde Tayyip Erdoğan’a yöneltilen “diktatör” suçlamalarının temellendiği argümanlar, bir yanda da Atatürk’ün diktatör olmadığının veya neden buna mecbur olduğunun temellendirilmesi için, “Savaş sonrası yeni devlet kurulurken oluşan gereklilikler. Başka bir yol yoktu. O dönem için en doğru seçenek. Atatürk’ün siyasal dehasının o günün gereklerini en iyi şekilde bilmesi.” oluşturulan kimi argümanlar.</p>
<p><strong>Temel Problem</strong></p>
<p>Önceliği yukarıdaki ilk açıklamaya vermeyi tercih ediyorum. Siyasetin kavramları üzerinde herkesin ortak, mutlak ve tutarlı olarak anlaşmasının zorluğu veya imkânsızlığı. İkinci olarak, kavramların bilinmemesini de eklemek gerektiğini düşünüyorum. Siyasete katılan ve siyaseti etkilemeye çalışan herkesin, siyasetin “bilgi” olarak içeriğine sahip olamayacağını akılda tutmakta fayda var diyorum. Burada ise bana en geçerli seçenek üçüncüsü; kavramların ve geçmişin bilgisinin reel politik çıkarlara bir çeşit “kurban edilmesi” olarak görülüyor.</p>
<p>Kimi zaman çok açık şekilde ortaya çıkan ve aynı durumlara verilen “senin siyasetin kötü benim siyasetim iyi” ikileminin bu üçüncü seçenekten türediği açıkça görülebilir. Ahlâkî tutarlılığın geçer akçe olmadığı kanısı burada güçlü bir rol oynuyor olsa gerek. Reel politikin ezberlenmiş uygulamalarının “gerçek akçe” ve tek yöntem olarak görülmesini de rahatlıkla ekleyebiliriz. Süreklileşmiş söylemlerin ve iktidarı elde etme yöntemlerinin geniş çaplı çabalarında karşımıza sürekli çıkmıyor mu bu durum? Doğru ve adil olan üzerinden karşılıklı iknanın etkisizliği ve kullanımının azlığı bize bunu biraz da olsa anlatmıyor mu?</p>
<p><strong>Peki Gerçekten Olamayan</strong></p>
<p>Kimin diktatör olup olmadığına karar vermeden, Türkiye siyasetinde diktatörlüğü bir yanıyla, keyfiyet ve otoriteryenlik üzerinden yorumlayarak bir durum tespiti yapsak nasıl olur? Kimsenin keyfiyet ile devletin gücünü başkası üzerinde kullanmadığı siyasal dönemler Türkiye’de olmuş mudur? Olmadıysa bu ne kadarlık bir zamanı kapsar? Bireyin siyasete katılımının önünde engeller yok mudur? Bir iktidardan korunma aracı halinde de olan özel mülkiyetin alanı Türkiye’de ne kadardır? Devlet – birey ikileminde güç ibresi kimi gösterir?</p>
<p>Tek parti ve tek partiyi yönetenlerin konumu neyi işaret eder? “%99’u Müslüman olan ülkemizde” söylemi total bir bakış açısıyla yorumlanabilir mi? Seçim mutlak olarak sadece kimin “tercih” edildiğini gösteriyorsa, sadece seçimin, özgürlüğü talep ettiğini nasıl yorumlayabiliriz?</p>
<p>Otoriteryenlik içinde gizlendiği yorumları üzerinden şekillenmiş bir siyasalda diktatörlüklerin olmadığını kabul edelim peki ama, bir türlü “olamayan” – “aşındırılan” – “kısıtlanan” bireysel özgürlük bize neleri anlatıyor?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/olmayan-diktatorluklerde-olamayan-ozgurluk/">Olmayan Diktatörlüklerde Olamayan Özgürlük</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nereye Kadar Gidebilir?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/nereye-kadar-gidebilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2024 11:58:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207953</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının yarattığı sonuçlardan ikisi tanesi, ağırlıklı olarak Avrupa siyasetinde yanılgıların kabulü ve gelecekle alâkalı yeni durumlara karşı stratejiler geliştirilmesi gerekliliği oldu. Özellikle sert milliyetçi ve reel politik siyasetin dili üzerinden siyasetlerini devam ettirenlerin pek yer almadıklarını varsaydıkları bu tabloda, kıtanın daha genelleştirilmiş olarak “demokrasi” kanadında yer alanlarda öz eleştiriler daha çok göze çarpıyor. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nereye-kadar-gidebilir/">Nereye Kadar Gidebilir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının yarattığı sonuçlardan ikisi tanesi, ağırlıklı olarak Avrupa siyasetinde yanılgıların kabulü ve gelecekle alâkalı yeni durumlara karşı stratejiler geliştirilmesi gerekliliği oldu. Özellikle sert milliyetçi ve reel politik siyasetin dili üzerinden siyasetlerini devam ettirenlerin pek yer almadıklarını varsaydıkları bu tabloda, kıtanın daha genelleştirilmiş olarak “demokrasi” kanadında yer alanlarda öz eleştiriler daha çok göze çarpıyor. Uluslararası ilişkilerin temelini tüm sert gerçekçiliği ile gösteren teorilerinin yeterince itibar görmemesinin maliyetleri, kıtanın İkinci Dünya Savaşından “ilk defa”-ki bu tartışmalıdır- sonra bu kadar ciddi tehdidi yaşamasına neden olmuş olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Özellikle, sosyalizmin demokrasi içinde eriyerek yeni bir şekil aldığı varsayımları sosyal demokrat Avrupa veya Amerikan liberalizmi -bizdeki benzer tanımı garip bir “sol liberalizm” olan &#8211; içinde sıklıkla dile getirilir olmuştu. Fakat sosyalizm ne barışçıl ve özgürlükçü oldu ne de Avrupa beklenildiği kadar güvende oldu. Belki Soğuk Savaş sonrasında dikkatler köktendinci İslamizmin Batı medeniyeti karşısındaki politikalarına odaklandı ama, Batı’nın neredeyse son iki yüzyılı içinde barınan, otoriter-totaliter-kolektivist-militarist siyaset orada durmaya devam etmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Artık üstü örtük dahi olmayan bir tutumla Rusya, Putin ve “Putin bürokrasisi” Sovyet imparatorluğu hayallerini, kurguların ötesine geçirdiler. Batı ile kurdukları pragmatik ilişkiler başka nasıl sonuç verebilirdi? Bu hem imkânsızlıkları ifade eden, hem de yeni ifadeleri arayan bir soru. Sovyetler sonrası Rusya’nın pragmatik adımlarını yapısal olarak görmek bile yanılgının boyutunu anlatıyor. Sosyalizmin ekonomik olarak mümkün olmadığının kanıtlandığı varsayımları sonrası meselenin fayda temelinde değerlendirilmesi ile ortaya çıkan tabloda, siyasette fikrin-ahlâkın nasıl merkezi bir yeri olduğunu görebiliyoruz. Evet, daha az ekonomik kazanç elde ettiklerinde dahi sosyalist otoriter-totaliter ütopyalarından vazgeçmediler. Kesin inançlı ve mutlak olarak sabit fikirli oldukları yerde belki vazgeçemezlerdi de&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Sosyal adalet, eşitlik, paylaşım, kollektif varlıklara verilen önem benzeri kabullerin altında, batı dünyasında da geçerli olan siyasetin özgürlük yaratacağı ve refah temelinde barış ortaya çıkaracağı yanılgısının maliyetleri ile karşılaşmak artık kaçınılmaz mıdır?</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın uluslararası enerji ticareti, küresel refah ve barış için miydi? Gazprom Avrupa’yı aydınlattığını Şampiyonlar Ligi’nde gösterirken amacı eğlence kültürü ve ticaretine katılım mıydı? Devamlı olarak ötelenen ve romantik hayallere kurban edilen siyaset yarına daha büyük maliyetler olarak yansıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Putin otoriteryenizminin neredeyse magazinel bir pozitif imaj olarak sergilendiği zamanları hatırlayalım. Bu yöntemler, dinamik, özgüvenli, kararlı ve güçlü olduğu benzetmeleri ile sosyalist totaliterizme belki de hayatını adamış birini özgür fikirler ve yaşamla tanıştırır mıydı? Ticaretin, Putin ve Rusya’nın sosyalist bürokrasisi için özgür bireylerin zenginleşmesi faaliyeti yerine siyasal nüfuzunu ve gücünü arttırma yöntemi olarak kullanıldığının kabul edilmesi çok geç oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın artık fiili olarak Batı dünyasına saldıracağı kabulü ve beklentisi Ukrayna saldırısından yakın zaman önce dile getirilmeye başlandı. Çeşitli askeri uydu görüntüleri dolaşıma çıkarıldı. Hatta bunlar saldırı amaçlı değil, “önlem” amaçlı olduğu yorumları yapıldı. Sovyet imparatorluğu hayalleri “emperyalist saldırı” amaçlı olamazdı değil mi? Batı içinde “Batı dünyasını” dengeleme varsayımları içindeki Rusya kabulü, silahların artık açıkça doğrultulduğunu görmeyi “engelledi”. Batı dünyasındaki, Sosyalist Rusya otoriteryenizmi hakkındaki yanlış inanç ve kabuller sebebiyle, Rusya tarafından atılan adımların askeri sonuçları şimdi daha sert sonuçlar veriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ukrayna ile başlayan süreç Amerika kıtasına atılacak Putin’in tabiriyle “Durdurulamaz Kıtalararası Füzeler” saldırıları ile devam eder mi? Ukrayna’da istediğini alan bir Rusya’nın doğrudan hedeflerinin güncellenerek devam etmesini beklemek hayalcilik olmasa gerek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir yandan da Rusya’nın Ukrayna savaşı ile ortaya çıkan “göründüğünden daha az güçlü” olduğu iddiası var. Bunun bir yanıyla doğruyu içerdiğini söyleyebiliriz. Ukrayna’da Rusya’nın çok rahat ve daha hızlı sonuç alacağı varsayımları daha kuvvetli idi. Burada Rusya ciddi bir itibar kaybı yaşadı. Fakat bu itibar kaybı yeni tehlikeleri de beraberinde getirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu iddia sonucunda ise, Rusya’nın elindeki doğrudan tek veya en önemli kozun “nükleer silahlar” olduğu dile getirildi. Bu çok kritik bir nokta. Çünkü sıkışan ve çaresiz kalan bir Rusya-Putin olağanüstü adımlar atabilir. Rusya-Putin’in dünyanın nereye kadar daha yaşanılamaz kılınması gerektiği hakkında sert ve sabit fikirleri olduğu üzerine tahminler rahatlıkla yürütülebilir. Toplam bir yıkımın ötesinde, sınırlı ama ciddi zarar verici adımlar tercih edilebilir. Bunların yanında, savaşın Avrupa kıtasında fiili olarak devam etmesinin getireceği maliyetlerin Avrupa’ya büyük zararlar vermesi hedefleniyor olabilir. Bu olasılıkları “güçlü” olarak nitelendirebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın saldırılarını Avrupa’ya taşıma ihtimalinde, kendi otoriteryenizmini siyasal olarak Avrupa’ya yayma isteği geri plana atılamaz. Siyasal etkinlik alanının artması, Avrupa’yı kendi içinde otoriteryen rejimlere doğru itebilir. Huzursuzlaşan ve reel olarak olumsuz etkileri hisseden Avrupa’nın kendi içindeki siyaset küresel “barışa” Rusya’dan daha büyük zararlar verebilir mi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki, Rusya’nın kıtalar ötesine kendi gücü kadar geçebilmesi mümkün müdür? Özellikle Kuzey Kore hamleleri ve Çin’i kendi yanında yer almaya ikna etme çabaları Rusya’nın kendi içinde böyle bir ajandasının olduğunu bize anlatıyor. Rusya’nın bu çabasının, kimilerinin romantik hayallerini süsleyen 3.Dünya Savaşı senaryolarını tetiklediği bir gerçeklik. Bunun altından ise, öncelikli olarak Rusya’nın ne kadar kalkabileceği şüphelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sürdürülebilir bir gerginlik siyaseti ve devamlılaşmış bölgesel askeri çatışmalar bir amaç halinde midir? Bu seçenek daha gerçekçi duruyor. Son zamanlarda Kızıldeniz’de sadece ticaret gemilerine olan “saldırılar” ve Güneydoğu Asya’da yerleştirilmek istenen ABD karşıtı siyaset bize bunun ipuçlarını sunuyor. ABD’nin yeni yönetiminin son günlerdeki “ticari engeller” politikaları tehditlerine biraz bu noktadan bakmakta bir yanlışlık olduğunu söylemek çok zor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren Ortadoğu siyasetinin içeriği de, süreklileşmiş karşıtlığın askeri alanının genişliğini önümüze daha iyi yansıtıyor. Ortadoğu’yu bırakmak istemeyen ve Suriye’de doğrudan yer alan Rusya, askeri çatışmaların sürekliliğini alevli tutacağa benziyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstelik Rusya’nın ekonomisinin dayandığı bir askeri-militer-endüstriyel yapı var. Uluslararası ticaretle bütünleşmeyen bir Rusya’nın burayı her zaman aktif ve güçlü tutmak istediğini biliyoruz. Rusya için barış ve çatışmasızlık, geride kalan bir ekonomi olarak okunuyor. Çatışmasızlığın ve askeri “üretimin” eksikliği Rusya’da rejiminin ayakta kalmasını zorlaştırabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Elbette ki konunun en önemli yanlarından bir tanesi uluslararası enerji arzı güvenliği. Rusya bu kartı sürekli oynayacağını gösteriyor. Süreklileşmiş çatışma ve küresel ticarete zarar verme için elindeki enerji fiyatlarını manipüle edebilme opsiyonu Rusya için çok kritik. Enerji tüketimi ve arzının uluslararası boyutu küresel ekonomi politik ve onun ulusal yansımaları konusunda belki de ezber gibi görünen varsayımların ötesine geçmeyi mecbur kılabilir. Enerji üretimi ve dağıtımı otoriter rejimlerin istediği gibi “piyasa” ekonomisinin ötesinde konumlanıyor, konumlandırılıyor. Bunun batı dünyasındaki – hatta Türkiye’deki- yansımalarını gözlemleyebiliyoruz. Enerjinin siyasal gücünün nasıl kullanılacağı sorusu “hiç olmadığı kadar” önemli hale gelmiş diyebilir miyiz?</p>
<p style="font-weight: 400;">Rusya’nın nereye kadar gidebileceği sorusuna en kritik yanıtlardan bir tanesi de Çin’in otoriter modernleşme ve ekonomik büyümesinin küresel ticarette ne kadar devam edeceği ile doğrudan bağlantılı. Çin’in, Rusya’ya karşı tüm soğuk savaş dönemine yayılan şüpheciliği ve küresel ticaretten istediği istikrarlı kazanımları devam ettiği müddetçe Rusya’nın en azından Güneydoğu Asya opsiyonuna uzak kalabileceği varsayılabilir. Bu noktada Batı dünyasının atacağı stratejik yanlış adımlar, beklentilerin ötesinde, Rusya’ya çok rahat kullanışlı alanlar açabilir. Hepsinin ötesinde, Çin’in Rusya’yı “gerçek” bir müttefik olarak görmesi sonucunu doğurabilir. En istenmeyen opsiyon olarak ortaya küresel olarak otoriter-totaliter bir blok çıkabilir. Kimi görüşe göre böyle bir blok çoktan oluştu ve üstü örtük adımlarını atmaya devam ediyor. Savaş romantizmlerinin ötesinde değerlendirmelere ihtiyaç duyan bu argümanların önümüzdeki zamanlarda daha güçlü hale gelmesi için Rusya ve Çin’den ortak hamleler bekleyebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Savaşın iyi bir “şey” olmadığını anlatmak, barışçıl insanların elinde güçsüz ama önemli bir çaba. Her yerde 3. Dünya Savaşı arzularını yepyeni ve çekici paketler içinde dünyaya sunmaya çalışan romantik yaklaşımların güç kazanmaya başladığını da görüyoruz. Batı dünyasında Soğuk Savaş sonrasında atılmayan-atılamayan siyasal hamleler ve geçici pragmatik siyasetlere verilen alan, umarım kimsenin gelecekteki küresel felaketlerinin başlangıç noktası olmamıştır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nereye-kadar-gidebilir/">Nereye Kadar Gidebilir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilmedikleri Dünyada Hayatları Yok Olanlar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bilmedikleri-dunyada-hayatlari-yokolanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Nov 2024 17:43:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207929</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rusya ve Kuzey Kore’nin en hafif tabiriyle otoriteryen liderleri, siyasetçileri ve bürokratları geliştirdikleri politikanın dahiyane olduğunu varsayıyor olabilirler. Sert bir donukluk ve ifadesizliği bir siyasal güç olarak gören bu kesimin, dışarıdan gözlemlenebildiği kadarıyla böyle hissettiklerini bize anlatan pek çok emare mevcut. “Kararlılıkları” ile askerî ekipman ve personelleri karşısındaki tavırlarının manalarını okumak pek zor değil. Bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bilmedikleri-dunyada-hayatlari-yokolanlar/">Bilmedikleri Dünyada Hayatları Yok Olanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rusya ve Kuzey Kore’nin en hafif tabiriyle otoriteryen liderleri, siyasetçileri ve bürokratları geliştirdikleri politikanın dahiyane olduğunu varsayıyor olabilirler. Sert bir donukluk ve ifadesizliği bir siyasal güç olarak gören bu kesimin, dışarıdan gözlemlenebildiği kadarıyla böyle hissettiklerini bize anlatan pek çok emare mevcut. “Kararlılıkları” ile askerî ekipman ve personelleri karşısındaki tavırlarının manalarını okumak pek zor değil. Bu &#8211; “elbette ki”- karşılıklı fayda üzerine kurdukları politikaları ise insan hayatının onlar için nasıl araçsallaştırıldığını gösteriyor.</p>
<p>Kimi kaynaklara göre 10, kimilerine göre 50, hatta 100 bin Kuzey Kore askeri tanımadıkları ve bilmedikleri dünyaya “ölmeye” gönderiliyor. “Bir askerin savaşta ölmesi doğaldır, neden garip bir durum gibi gösteriliyor” diyenler olabilir. Burada basit görünen ama çok önemli olan farkı fark etmek gerekiyor. Kuzey Kore askerleri “bilmedikleri” bir dünyaya kendi bireysellikleri ile alâkalı olmayan ve/hatta çıkarlarının karşısında olabilecek bir “savaşa” gönderiliyorlar. Son derece ucuz ve fedakârca harcanabilecek bir “öge” olarak kullanılıyorlar. Rusya-Ukrayna savaşında, Rusya için kritik olan “sınır cephe” hatlarına “sürülüyorlar”.</p>
<p>Bu hamleyle Rusya’nın manevra alanı ve zaman kazandığından bahsediliyor. Üstelik Kuzey Kore askerini ölüme göndererek hem “fedaice” çarpıştıracağı “köle savaşçılar” kartını oynuyor, hem de savaşın en sert maliyetinden “kurtuluyor”. Sosyalizmin asla kabul etmeyeceği bir durum, değil mi!? Fakat sosyalizm aslında tam da böyle tanımların içinde bulunuyor. Bilmediği bir dünyada başkasının savaşı için feda edilmek. Kuzey Kore askerlerinin “kaderi” bu!</p>
<p>Bir askerin savaşta ölmesi maalesef “normaldir”. Fakat bireyin, kendi özgür hayatını korumak veya kazanmak için içeriğini bildiği bir savaşa gönüllü olarak girmesi farklı, başkalarının hayatları için harcanan bir “araç” olarak savaşması ise bambaşkadır. “Sosyalizm yaşatır” denir. Bundan emin değiliz ama, Rus ve Kuzey Koreli sosyalist siyasetçilerinin “masum” insanları “başkaları için” ölüme gönderdiğinden eminiz.</p>
<p><strong>Kılıçların Neden Çekildiği Belli Değil mi? </strong></p>
<p>Geçtiğimiz Ağustos Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde yeni mezun teğmenlerin “kılıçları havaya kaldırarak” yaptıkları “gösterinin” ne olduğu konunun ilgilisi herkesin malûmudur. Bu olay karşısında verilen tepkiler aslında Türk siyasetindeki TSK-Ordu-Asker meselesinin değişmeden devam ettiğini göstermekte.</p>
<p>Ancak, konu üzerindeki tartışmanın üstü örtük bir şekilde yapılmaya devam edildiğini de belirtmek önemli. Taraflar; “Mustafa Kemal’in askeri olmak kötü mü?” ile “Disiplinsizlik kabul edilemez” argümanları arasında gidip gelmekte. Tartışma da bu şekilde kapatılıyor…</p>
<p>Bir kesimin darbe destekçiliği, arzusu, TSK temelli askerî siyaset isteği ortadadır ve AKP bu problemin üzerine ciddiyetle ve kararlılıkla gitmek zorundadır. Üzerine gitmedikçe ve gereken mücadeleyi bu konuda vermedikçe sivil ve özgür olmak isteyen Türk vatandaşları kendi askerinden gelen tehditlerden uzak kalamayacaktır.</p>
<p>AKP, Türkiye siyasetindeki “asker” problemiyle gerçek bir mücadeleye girdiğinde çok ciddi sivil destek görecek olmasına rağmen, sürekli olarak “geçiştirme” yöntemini kullanıyor. 15 Temmuz’un karşımıza çıkmasının nedenlerinden biri de budur.</p>
<p>Bugün kılıç çeken genç mezunlar hakkında işlem yapıldığından bahsediliyor. Bu çok zayıf bir tepki. Bu durum bize gösteriyor ki, bugün kılıç çekmek ile kendisini gösteren “karşıtlık” yarın yeni bir yüzle karşımıza çıkabilir.</p>
<p><strong>En Mutlu Yerin Mutsuzları </strong></p>
<p>Disneyland, yöneticileri tarafından dünyanın en mutlu yeri olarak tarif ediliyor. Detaylı siyasal-ekonomik-estetik analizinin ötesinde basit bir eğlence olarak bakıldığında gerçekten de Disneyland pek çok insanın kendisini mutlu hissedebildiği bir yer.</p>
<p>Disneyland, gerçek dünyanın içinde bir çeşit hayalî dünya sunuyor. Hayallerin içindeki çizgi karakterler ve mekânlar ile insanları dünyanın sert gerçekçiliğinden bir süre uzaklaştırıyor. Romantize bir şekilde bu durumu izlemenin ötesine geçildiğinde ise problemlerle karşılaşılıyor.</p>
<p>Yakın zaman önce okuduğum bir yurtdışı haberinde, özellikle parkın içindeki etkinlikler ve pratik ihtiyaçlar için hizmet veren çalışanların çalışma koşulları ve aldıkları maaşlar hakkındaki problemlerini ve “mutsuzluklarını” dile getirmeleri dikkatimi çekti. Çalışanların “makul” tepkiler verdiklerini düşündüm. Böyle bir yerdeki bu çelişki, parkta “mutlu” olması istenen insanların kapsamının arttırılması gerektiğini bize gösteriyor. Çalışanlarının mutsuzluklarına rağmen mutluluk sunmak Disney’in mutluluk kavramını aşındırıyor. Hayallerin dünyasının yöneticilerinin ayakları gerçek dünyaya daha mı çok basmalı?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bilmedikleri-dunyada-hayatlari-yokolanlar/">Bilmedikleri Dünyada Hayatları Yok Olanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasal Manipülasyonun Sınırları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Sep 2024 11:30:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207759</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyin mükemmel bilinirliğinin twitter demokrasisi ve bunun sembolik olarak temsil ettikleri, desantralize iletişim ağlarının “kurgulayıcılarını” arayan devlet otoritesi, kendini “gerçeği” ortaya çıkarmakla yükümlü sayan “mass medya”,  somut-kanıtlanabilir olgulara dayanan-rasyonel-bilimsel bilginin üreticisi unvanları ile kendi kendisine devletçi bir yaklaşımla otorite veren ve dağıtan “yüksek eğitim”, yayıncılık “ilkeleriyle” donanmış ve ciddi “sorumluluklar” üstlenmiş kimi kitap-dergi yayıncılığı,  [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/">Siyasal Manipülasyonun Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin mükemmel bilinirliğinin twitter demokrasisi ve bunun sembolik olarak temsil ettikleri, desantralize iletişim ağlarının “kurgulayıcılarını” arayan devlet otoritesi, kendini “gerçeği” ortaya çıkarmakla yükümlü sayan “mass medya”,  somut-kanıtlanabilir olgulara dayanan-rasyonel-bilimsel bilginin üreticisi unvanları ile kendi kendisine devletçi bir yaklaşımla otorite veren ve dağıtan “yüksek eğitim”, yayıncılık “ilkeleriyle” donanmış ve ciddi “sorumluluklar” üstlenmiş kimi kitap-dergi yayıncılığı,  “atomist” bir titizlik ve incelikle bilgiyi-bireyi öğrenen ve yorumlayan kendiliğim…</p>
<p>Bilgi ve bilmenin dünyalarının aktörleri hikmeti ve hakikati aramaya devam ediyor. Kendi sınırlılığım ve “objektifliğimde” ben en azından böyle görüyorum. Her aktör kendi doğruluğunun kendisini ikna ettiği bilgide siyasetten almak istediklerini de gerçekliklerinin içerisinde görebiliyor. Siyasetin içeriğinin bir çatışmalar halini sürekli ve zorunlu kıldığının varsayımında ise gerçekliğin olduğu hali işe yaramayabiliyor. Gerçeklik işlerliği kadar bir renge büründürülüyor. Bir yanıyla da gerçeklikler siyasal isteklerin içerikleri ile yeniden yaratılıyor. Halkın bize seçimler yoluyla ne söylediğinden, çok büyük rakamlardaki sosyal medya kullanımının siyasete verdiği “tekil” mesajlardan, sahiplenicisinin beklentileri ve istekleri doğrultusunda yeniden yorumlanan dinî içeriklerden yaratılan gerçeklikler. Ve sanki, eğer bir gerçeklik varsa siyasal çıkar ve beklenti ile gelişen manipülasyon tamamlayıcı bir rol üstlenebiliyor.</p>
<p>Dolayısı ile geçerli ve siyasal yaşamın mecbur kıldığı sorulardan bir tanesi de şu: Siyasal manipülasyonun sınırları var mı? Sadece ‘reel politik’çi bir makyavelist için sorulmuş soru olmamalı bu. Vasat ve ılımlı iyimser biri için de geçerli olabilir.</p>
<p>Her siyasal olgunun taraflarca algılanması ve doğası tarafları farklı noktalara konumlandırabiliyor. Uzlaşının imkânsız olması ve imkânsız olarak görülmesinin arzu edilmesi önemli bir etken oldukça, manipülasyon siyasal işlerlik alanının en önemli öğelerinden biri olarak önümüzde duracağa benziyor.</p>
<p><strong>İnsansız Sanat</strong></p>
<p>Yapay zeka konusunu izleyerek, dinleyerek ve deneyerek anlamaya çabalıyorum. Bu süreç, insan zekası ve insani olan hakkında çeşitli fikirler elde etmeme yardımcı oluyor ve özellikle hayattaki merkeziliği konusunda insanın yeri hakkında pek çok söz söylüyor. İster dinî-tanrısal, ister evrimsel, insan merkezli bir hayatta yapay zekanın “yarattıklarını” (objektif-nesnel olarak zor olsa da) olabildiğince farklı boyutlardan anlamaya çabalıyorum.</p>
<p>Konunun en önemli olan yanlarından biri sanat üzerinde gerçekleşiyor. Kreatif yazı, müzik ve görsel içeriklerinde yapay zekânın “yarattıkları” çoğunlukla “güzel” oluyor. Bunu inkâr edemem. Bu alanların farklı biçim ve üsluplarını biraraya getirme konusunu ve özellikle görsel içeriklerde neredeyse “ustaca” işler çıkarabildiklerini de&#8230; Öyle görseller türetiliyor ki, o türetilen dünyaların içinde gerçekten yaşama arzusunun içinde kalabiliyorum. Hatta bu ancak yapay zekâ tarafından türetilmiştir diyeceğim kategorilere bile alıştığımı söyleyebiliyorum. Görsel türetiminde yapay zekânın “ilerleme” yaşayıp yaşayamayacağı da önemli bir konu. Zaman bunu gösterecektir.</p>
<p>Her ne kadar “çok güzel” yaratımlar-türetmeler” ortaya çıksa da, benim için bir nokta belirleyici oluyor. İnsanın zihninden çıkmayan bir sanat eserinin, insan zihninin sonsuzluğu ve yaratıcılığından uzak kaldığını zannediyorum. İnsanın gerçek varoluşunun estetik yansımalarını hissedemeyince, algıladığım eser “sanat” olmaktan uzaklaşıyor. Şu sonuca varıyorum pek çok kez: Sanat eserinde öncelikle yaratıcı kişinin varlığını hissetmek istiyorum. Aklı, duyguları, becerileri ve evet, hepsinden öte de varoluşu…</p>
<p>Estetik haz konusunun yeni manalarının ortaya çıktığı-çıkacağı da reddedilemez. Dijital bir varlığın soyut zihninin olup-olamayacağının varsayımları günümüzün felsefe dünyalarını düşünmeye zorluyor-zorluyor olmalı. Bir yanıyla da yapay zeka öyle sanat türetme becerisine kavuşabilir ki gerçekle-gerçek ötesini ayırt edemez hale gelebiliriz. İnsan zihninin kaybolmaya mecbur tutulduğu bir zamanı işaret edebilir bu bize. Heyecanlandırdığı ve merak ettirdiği kadar korkutucu olduğunu da söylemeliyim.</p>
<p><strong>Dünyadan Haberler: Kendine Yetmesini Bilen İnsan </strong></p>
<p>Burada bir film analizini yapmayacağım. Amacım daha çok, etrafında bir “güvenceye” veya işleyen bir dünyaya sahip olmadığı halde bir iş yaratıp veya keşfedip onun etrafında hayatına kendine yeterek devam eden, filmdeki adıyla Captain Jefferson Kyle Kidd’e dair küçük bir “beğenimi” söylemek.</p>
<p>Filmde iç savaş sonrası ABD’sinin kırsalında şehirden şehre-kasabadan kasabaya (town to town) giderek insanlara “haberleri” okuyan Mr. Jefferson’ın para kazanmak (to make money) yöntemi ve uygulamaları bana “piyasa medeniyeti” insanının en zor şartlarda bile nasıl hayatta kalmasını bildiğini yer yer çok sert bir şekilde tekrar gösterdi.</p>
<p>Mr. Jefferson’ın kasabalardaki insanların beklentilerinin ve meraklarının farkında olarak, çok ilgi çekici bir şekilde pek çoğu eski sayılabilecek gazetelerden haberleri kendine özgün üslubuyla ve enerjisiyle okuması, kendine yeterek hayatta kalmasını becerebilen insan tipinin ne kadar önemli ve gerçekçi olduğunu bana bir kere daha anlattı. Böyle bir hayatta kendiniz olmanız kendiniz için yeterli oluyor. Bu müthiş bir güç. Müthiş bir kendiliğine ve kimliğine güven.</p>
<p>Bir yanıyla, kasabadan kasabaya “sürüklenir” gibi görünmesinin sebepleri de belki Mr. Jefferson’ın eski bir asker olarak hayatta sadece kendiliği ile ayakta kalmasını ona bahşetmişti. İçinde saklı görünen derin özlem ve acı, hayata amaç ve “bilgi” katan bir etkene de dönüşmüş olabilir. Bir at arabası, birkaç “bozuk para” ve devam eden bir hayat.</p>
<p>Mr. Jefferson’ın yerinde, haberleri “meraklı” insanlara o anlarda okuyanın kendim olup olamayacağını sürekli sordum filmi izlerken kendime. Ben olsam nasıl yapardım? Hepsinden öte böyle bir fikir aklıma gelir miydi? Gelse bile bunu hayata geçirebilir miydim? Hiçbir zaman gerçeklikte bilemeyeceğim. Gerçeklikte bildiğim şey ise, Mr. Jefferson’ın haber okuyuculuğuna duyduğum saygı…</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/">Siyasal Manipülasyonun Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hangi Savaşın İçindeyiz?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hangi-savasin-icindeyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Jun 2024 13:23:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207631</guid>

					<description><![CDATA[<p>Masum birinin, kolektif cezalandırmanın sonuçlarını yaşamasından daha büyük çok az gayri adil durum olsa gerek. Ancak bu gayri adil durum, özellikle modern siyaset içerisinde sıklıkla karşılaşılan bir olgu haline geldi. Devletlerin bireye ulaşma, onu kontrol etme ve kendi siyasetine maruz bırakması güvenlik siyasetleri içinde olağanlaştı. Bireye güvenlik sağlaması beklenen devletler ve devletleşme eğilimindeki siyasal yapılar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hangi-savasin-icindeyiz/">Hangi Savaşın İçindeyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Masum birinin, kolektif cezalandırmanın sonuçlarını yaşamasından daha büyük çok az gayri adil durum olsa gerek. Ancak bu gayri adil durum, özellikle modern siyaset içerisinde sıklıkla karşılaşılan bir olgu haline geldi. Devletlerin bireye ulaşma, onu kontrol etme ve kendi siyasetine maruz bırakması güvenlik siyasetleri içinde olağanlaştı. Bireye güvenlik sağlaması beklenen devletler ve devletleşme eğilimindeki siyasal yapılar bireyin güvenliğini tehdit eder hale geldi. Artık ister bir ulus devletin üyesi, ister küresel insanlığın bir parçası olalım, içine çekildiğimiz pek çok savaşın normalleşmiş kabul edenleri haline gelmedik mi? Hem de bunu hiç istemesek bile birileri bizi bunun içinde saymıyor mu? İster silahların doğrudan hedefi, ister bizim için hareket ettiğini söyleyen siyasal erklerin, adımıza başkalarına yönlendirdikleri silahların parçası olmak nasıl kolektif cezalandırmanın bir parçası olmasın?</p>
<p>Kolektivizmin hâkim siyasal söylem ve uygulamalar olarak varlığı, bireyi doğal olarak içinde bulunduğu hayatta nesnelleşme probleminin içinde bırakıyor. Kendi politik kararlarını kendisi için alması ve uygulaması gitgide aşınan birey, kolektivizm içinde nesnelleştikçe dokunulmazlığını fiilen kaybediyor. Özgür olmak isteyen bir insan için çok büyük bir sonuç. Buradan başlığa gelelim: Birey kimin savaşında ve hangi tarafta?</p>
<p>Uluslararası ilişkiler sosyal bilimler alanında “bireyin olmadığı” bir alandır dersek pek yanlış olmaz. Ancak, küresel siyasal çatışmaların da merkezinde. Dünya, bölgeler (regions), ulusüstü yapılar, devletler, toplum, topluluklar-çıkar gurupları ile neredeyse doğrudan alakalı. Realizme en yakın teorisinin adı dahi kolektif – (Collective Security). Liberalizm-İdealizm bile, düşüncesinin merkezinde özne olarak birey dışındaki siyasal varlıkları ele alıyor. Realizmin kültürel boyutu da kendisine özne olarak “medeniyetleri” alıyor. Bireyin mutlak dokunulmazlığının sözünün dahi edilmediği “medeniyetler”&#8230; Hayatın doğasında bu var demek ise bile, bu teorilere birey üzerinde bir ahlâkî otorite tanımaz (Bunun yanında realizm elbette, haklılaştırıcı bir “ahlak” peşinde değildir).</p>
<p>Güvenliğimizi “sağlayan” savaşların haklılaştırılma çabaları da pek çok soruyu ve çelişkiyi içinde barındırıyor. Şiddeti başlatan – şiddete maruz kalan ikileminde tüm altyapılar flulaşmış halde. Meselelerin “0” noktaları ne zaman ve nereleri? Siyasal üstünlük ve ideolojik haklılıkların temeli sadece – ben ben olduğum için haklıyım – noktasında mı? Fundamental ideolojilerin kendilerini var etme ve gerçekleştirmede şiddeti bir mutlak sayarak kendi konumlarını oluşturmalarına ne demek gerekiyor?</p>
<p>Buradan soruları derinleştirerek ilerleyebiliriz. Devletler “ahlâkî meşruiyet” üzerine mi oluşmuşlardır? Hangi siyasal savunma aygıtı saldırmaktan büyük oranda uzak kalabilmiştir? Siyasal savunma “oyunu ileride kurmaya” ne kadar yatkın? Her saldırıya maruz kalmak savunmada kalındığı için mi gerçekleşmiştir? Askeri karşılıkların “doğası”, kendisini bir önceki saldırıya uğrayan olmaktan mı alıyor?</p>
<p>Şöyle ve şu argümanla devam edebiliriz: “İnsanlar arasında çatışma mutlaktır ve bu yüzden şiddet her zaman olacaktır. Bu durumda yapılması gereken, sert güçle her zaman etkin olmaktır. Eğer etkin olmazsanız silahlar yarın sizin yakınınızda patlar.” Bu argüman karşısında “mutlak pasifizm &amp; sivil itaatsizlik” ahlâkî cevaplar olabilir mi?</p>
<p>Şiddet sarmalında süreklileşmiş bir “karşı taraf suçlu” tezine de bakmak gerekli. Taraflar kendilerinin haklılığına kesin olarak inanmış oluyorlar. Hatta inanmaktan çıkarak, maddi ve pratik nedenlerle içerdiği şiddeti normalleştiriyorlar. Normalleşmesinin dışında başka bir seçenek olmadığını iddia ediyorlar. Bu ister dünyalı bir yaşam süresini maksimize etmek, ister öteki dünyalar için bu dünyada üzerine düşen görevi yerine getirmek olsun.</p>
<p>Öznesi bireyin varlığı ve özgürlüğü olmaktan çıkmış siyasette “masumiyet” de farklı anlamlarda yorumlanabiliyor. Artık cezalandırılabilir olanlar konu özelinde “herkes” oluyor. Bir çeşit feda edilmesi gerekenler kategorisi oluşuyor. A tarafı B tarafından “herkesi” cezalandırabiliyor, çünkü kendi kolektif varlığı ancak bu şekilde olabiliyor (Aynısını B tarafı üzerinden de düşünebiliriz).</p>
<p>Şunu düşünmemek de elde değil: Herkesin savaşında suçlu ve haklı herkes mi oluyor? Şiddeti gerçekleştiren özne kim? Bulunabiliyor mu? A veya B devletinin yöneticileri? Demokratik bir devlette bu yöneticileri seçenler? Bu seçmenleri eğitenler? Eğitenlere fikri altyapı sağlayan bilim insanı ve filozoflar?</p>
<p>Silahları finanse edenler? Silah üreticileri? Silah tüccarları? Silah tasarımcıları? Silahları keşfedenler? Silah kimin elinde? Tetiğe kim basıyor? Çocukları kim kalkan yapıyor? Çocukların üzerine kim bomba atıyor? “Terörist saldırıda” tecavüze uğrayarak öldürülmüş bir kadının cesedinde bulunan 6 farklı erkeğin spermleri aslında hangi bedenlerden çıkıyor? “Bütün savaşları bitirecek “o savaşta” Makyavelizm olmazsa olmaz mıdır? Peki orada doğacak şiddetin mağdurları ve mazlumları, kimi zalim olarak görmeli? Kendi çocukları ölmesin diye başkalarının çocuklarını değersiz görüp öldürebilmekte adalet tam olarak nedir? Bu tamamıyla görmezden gelinebilir mi? Siyasetin ahlaki yükü kimin üzerine yükleniyor? Sadece doğmuş olmak kişiyi bu sorumluluğun altına itiyor mu? Hayatın mutlak maliyetlerinden midir bunlarda? Basit bir vatandaş olarak Twitter’da başkasını kahrederken, sorumluluk sahibi olmanız durumunda bu kahrın hangi tarafında yer alacağınız ne kadar düşünülüyor?  Kolektivizmin mutlak çözümsüzlüklerin siyaseti olduğundaki rolünü gördüğünüzde, kolektif cezalandırmanın nerede son bulacağı cevabını rahatlıkla görebilirsiniz.</p>
<p>Meseleyi daha da girift hale getirecek sözler söylemeye devam edelim mi? Bireyin özgür hayatına sahiplik kolektif çabalar mı gerektiriyor? Hayat siyasetsiz olamaz ve siyaset ancak kolektif olursa nasıl bir durum ortaya çıkar? Mutlak çatışmasızlığın “barış noktasından” bir adım sonrası doğacak gayri adil hayatta özgürlüğünüzü geri elde etmek istediğinizde, karşımızda kalan seçenekler neler olur? Reel politik mecburiyetse ahlaki olanı aramak tamamen gereksiz ve manasız mıdır? Ahlaki olanı kovalamayan barışı ne kadar “hak eder”? Hayata istemsiz bir şekilde gelmiş olmak, ahlakın peşine düşmeyi zorunlu kılar mı?</p>
<p>Mutlak şeytanlaştırma kolektif cezalandırmayı dünyanın üzerine atmış gibi&#8230; Su sürekli bulanık&#8230; Sabit bir determinizmin nedenselliğinin en ilkel noktasında “ben ben olduğum için haklıyım, sen sen olduğun için haksızsın” ikileminden bir öncesi gerçek olamayabilir. Aldığım Uluslararası Hukuk – Uluslararası İlişkiler teorisi dersleri sırasında, dersin hocası Cengiz Okman’ın söylediği söz yaklaşık 17-18 yıldır aklımda: “İnsan sistemleri açık sistemlerdir ve açık sistemler karmaşıklığa doğru hareket ederler”&#8230; Ben, bu fikri yanlışlayacak bir argüman daha geliştiremedim bugüne kadar.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hangi-savasin-icindeyiz/">Hangi Savaşın İçindeyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neden Korkuyoruz: Yapay Zekâda Kendimizi Görmek</title>
		<link>https://hurfikirler.com/neden-korkuyoruz-yapay-zekada-kendimizi-gormek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Apr 2024 14:37:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207580</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayat siyasetsizliği kabul etmiyor. Bu yaratmadığımız ve yok edemeyeceğimiz bir insanî gerçek ve siyasetin insanî yaşamın her döneminde varlığını görürüz. En ilkel dediğimiz yaşam düzeylerinden günümüzün karmaşık insanî yaşamlarına kadar her yerde ve zamanda. Sadece iki insanın varlığı ve aralarındaki ilişkiler bile bu durumu oluşturur. Bir fikre göre ise insan sadece tek kişiyken dahi kendisi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/neden-korkuyoruz-yapay-zekada-kendimizi-gormek/">Neden Korkuyoruz: Yapay Zekâda Kendimizi Görmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayat siyasetsizliği kabul etmiyor. Bu yaratmadığımız ve yok edemeyeceğimiz bir insanî gerçek ve siyasetin insanî yaşamın her döneminde varlığını görürüz. En ilkel dediğimiz yaşam düzeylerinden günümüzün karmaşık insanî yaşamlarına kadar her yerde ve zamanda. Sadece iki insanın varlığı ve aralarındaki ilişkiler bile bu durumu oluşturur. Bir fikre göre ise insan sadece tek kişiyken dahi kendisi ile tercihleri üzerinde yaptığı seçimler “politika” olarak yorumlanabilir. Aynı zamanda insan olmayan canlılar ve hatta cansızlar ile olan ilişkisi “ekolojist” açıdan siyaseti içerir.</p>
<p>Günümüzde insan-öteki-doğa ilişkilerinin dışında beliren siyasal alanı teknolojizm ve özelinde dijital teknolojizm tanımlıyor çoğunlukla. Bir bakıma siyaset yeni aktörler kazanıyor. Hatta siyasal aktör kavramı aynı kalsa bile aktörün somut varlık içerisindeki yeri farklı şekillerde yorumlanıyor. Kimilerine göre korkutucu ve kurgusal dillerde şekillenen, insanın yarattığı bir “varlık” onunla siyasal rekabete giriyor. Dijital varlıklar yaratıcısından zekâ elde ediyor ve yoluna sanki iradî bir varlık olarak ve insanileşerek devam ediyor; insanileşen, insanî kavramlarla değerlendirilmeye başlıyor.</p>
<p>İnsanileşme doğal olarak siyaset yarattığından, en keskin siyasal kavramlardan bir tanesi olan “iktidar” kavramı zihinleri doldurmaya devam ediyor. İnsan türevi dijital varlıkların siyaseti ve iktidarı. Fakat veya aynı zamanda ahlâkî değerleri olan ve ahlâkî değerler üzerinden değerlendirilen varlıklar. Tercih yapan ve kendisini merkeze koyan varlıklar. İnsandan bağımsızlaşma eğiliminde olabileceği varsayılan siyasal varlıklar. Hatta siyasetsizleşmeyi insana dayatabileceği varsayılan varlıklar. Bir çeşit iktidarın yarattığı, iktidarı ortadan kaldırmak istiyor varsayımları. Ancak dijital tahayyüller de sanki anarşizmi gerçekleşebilir görmüyor.</p>
<p>Değer bağımsız göremediğimiz teknoloji ve onun “yeni” hali Yapay Zekâ (YZ), iradesinin düşünsel içeriğini nereden alıyor? Ve insan, onu kendi yansıması olarak görerek, onun gelecek tasavvurlarını ortaya koyuyor. Her iktidar meselesinin sertliği gibi yapaya zekânın da ortaya çıkabileceği varsayılan iktidar talepleri aynı sertliği içeriyor. Kendi duygularımızın yüklendiği YZ kurgularımız da bizi dünyadaki tahtımızdan indiriyor. Veya oradan YZ tarafından indirilmekten korkuyoruz. Evet, ondan korkuyoruz çünkü kendi iktidarımızın-iktidarlarımızın hangi şiddet formlarını yarattığını biliyoruz. YZ’da kendi ahlâkî değer ve tercihlerimizi görüyoruz.</p>
<p>Dijital teknolojilerin yaratıcıları ve yaratılan YZ bir teknokrasi mi türetiyor veya türetmek istiyor? Günümüzde buna tam ve kesin bir cevap verebilmek mümkün değil. Farklı argümanlar kendi içlerinde “yarışıyorlar”. YZ’nın yaratıcıları mı iktidar sahibidir yoksa yaratıcısını yok edebilecek YZ mı olası iktidarların sahibi olacaktır? Teknolojizmi yarattığı varsayılanlar arasındaki ilişki, bunların dışında yaşayanları kontrol eder hale gelirse – veya geldiyse- bu yeni durum hangi siyasal yönetim ve iktidar sahipliği kavramları ile açıklanmalı? Güçlüyü yaratanlar ve güçlüye maruz kalanlar arasındaki ilişkilerden dijital demokrasi çıkabilir mi? Dediğimiz gibi siyasetsizleşme mümkün görünmüyor. Dijital varlık alanlarında bile.</p>
<p>‘Hobbes’vari kabullerle siyasete bakanlar için açıklayıcı olan argümanların dışında seçenekler yok mudur insan için? YZ sadece otoriter-totaliter siyaset mi üretir? Kendi otoriteryenliğimizi mutlak kıldığımızda YZ’yı da otoriteryen görüyoruz. Aynı zamanda YZ’nın otoriteryen olmasını da istiyor olabiliriz. YZ’yı kendisiyle birlikte savaşacak ortaklar olarak görmek isteyenler olmadığını kolaylıkla iddia edebilir miyiz? Günümüzün hâkim siyaset dili ve güç ilişkileri YZ’nın da kaderini mi çiziyor?</p>
<p>Paylaşımsız iktidar beklentisi ile teknolojizmin birleşmesinin kurguları, sıradan insanların demokrasisini fütürist siyasetlerle çarpıştırmaktan da geri kalmıyor. Demokratik bir özgürlük içinde olmak isteyenlerle, meritokrasinin ileri yaşam düzeylerini idealleştirenler arası mücadele kurguları belki günümüzde ilginç de geliyor. Çok çeşitli seferlerde film-senaryo-öykü-roman içeriklerinde varsayımlar türetiliyor. Buralarda YZ ne kadar otonom da olsa, zihni ve tercihlerini şekillendiren “programlar” sanki ahlâkilik-değerlerin insaniliğinin ötesine geçemiyor. Öyleyse ne kadar dijital olsalar da insansı olmaktan kurtulamıyorlar diyebilir miyiz?</p>
<p>Daha da keskin bir noktada YZ’ya bilinç yükleniyor. Ahlâkiliği ve değer tercihleri dijital kodlardan değil bilinçten geliyor. YZ “bilinci” de insanî olmaktan kendisini kurtaramıyor burada. YZ’nın bilinçle yaratacağı hayalleri ister misiniz “bilinç altı” tarafından şekillensin. Freudyen atfedilen teorilerin fütürist &#8211; teknolojist yorumlarıyla “Psişe”, ilkel duyguların ötesinde devreye giriyor.</p>
<p>Bir hesaplama ve eldekilerden yeni kurgular türetme olarak görülebilecek aygıt-digit-sayı-basamakların “zeka” yolculuğu “üst” bir teknoloji devreye girdiğinde yok olmaktan kurtulamazsa, “sınırsız zekâ”nın tanrısallaşması meselesine hüzünlü bir son gelebilir. Öyle ya, bunun melankolik edebiyatı bile ortaya çıkabilir. Bir anne robotun işletim sisteminin insan-yavrusunda gördüğü duyguları yok etmeye çabalaması bundan kaçış için olabilir mi? (I Am Mother filmi). Duygular tarafından manipüle edilmemesi gereken ultra rasyonalist yaşam formları. Savaşmaya ve manipülasyona hazırlar.</p>
<p>Küçük bir kurgu daha “türeteyim”. YZ’nın zekâ seviyesi ‘Hobbes’vari yükseldiğinde ve bizi yok ettiğinde kendi yaşamı için elzem olan enerjiyi de yitirir mi? Böylece kendi sonunu hazırlamış olur mu? Rasyonel tercihler yok oluş getirmiş olur mu? Dijital varlığın “bilinç” içeren duygularının rasyonelliği ortadan kaldırabilmesi mümkün müdür? Nasıl siyasetsiz yaşam mümkün değilse, varoluşun nedenselliğinin-rasyonelliğinin ortadan kaldırılabilmesi mümkün müdür?</p>
<p>Konuyu ufacık keyifli bir yere daha getirelim. Eğer biz, Hobbesvari siyaset paradigmalarımızdan ve -mümkün olmayan şekilde- kötülükten uzaklaşırsak masalsı YZ destekli kahramanları idealize edebiliriz. Kim bilir, günün birinde farklı paradigmalarımızın YZ’ları arasındaki savaşları uzaktan izleriz. Şöyle diyenler olabilir: Biz zaten bunları Netflix vb. de görüyoruz. Yani, farklı askerlerimizi savaş alanlarına yerleştirdik bile. Bu gerçek mi değil mi? Cevabı da Yapay Zekâya bırakalım.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/neden-korkuyoruz-yapay-zekada-kendimizi-gormek/">Neden Korkuyoruz: Yapay Zekâda Kendimizi Görmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de İslamizmin Liberalizm ile Güncel İlişkisi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-islamizmin-liberalizm-ile-guncel-iliskisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2023 09:31:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207038</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberalizm içeriksiz, siyasetsiz-politikasız ve sadece diğerlerine yol açan bir siyasal ideoloji değildir. Hatta modern siyasetin içinde belirli bir içerikle tanımlanmaya başlayan ilk ideolojidir de diyebiliriz. Liberalizmin siyasetin içinde tanımlanmalarının yaşamın içinde çok net karşılıkları vardır. Birey, topluluk, toplum, devlet ve uluslararası siyasal entitelere dair söyledikleri çoğunlukla net ve kendi başına açıklayıcıdır. Merkezinde bireyin serbestisi, hürriyeti [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-islamizmin-liberalizm-ile-guncel-iliskisi/">Türkiye’de İslamizmin Liberalizm ile Güncel İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Liberalizm içeriksiz, siyasetsiz-politikasız ve sadece diğerlerine yol açan bir siyasal ideoloji değildir. Hatta modern siyasetin içinde belirli bir içerikle tanımlanmaya başlayan ilk ideolojidir de diyebiliriz. Liberalizmin siyasetin içinde tanımlanmalarının yaşamın içinde çok net karşılıkları vardır. Birey, topluluk, toplum, devlet ve uluslararası siyasal entitelere dair söyledikleri çoğunlukla net ve kendi başına açıklayıcıdır. Merkezinde bireyin serbestisi, hürriyeti ve özgürlüklerinin olması onu hayatın gerçekçi ve kapsamlı açıklanması açısından son derece gerekli de kılmaktadır. Onun söylemleri, en küçük azınlık olarak bireyin yaşamının kendiliğini açıklaması ve ön plana alması noktasında başlı başına bir yaşam içeriğine karşılık gelmektedir. Üstelik bu ideolojinin diğer ideolojiler arasında benzersiz ve orijinal bir literatürünün olması, bu literatürün zenginliği ve açıklayıcılığının zaman içerinde doğruluk noktalarında kanıtları olmuştur. Bireyin özgürlüğü ve özel mülkiyeti siyasetinin pek çok teorisyen, filozof ve düşünürün fikri-bilgi içeriğine sahip olması onun bireyin zihninde izole bir kavram olmadığını da göstermiştir.</p>
<p>Şunu da belirtmek gerekir ki; Türkiye’de liberalizm fikri, hem literatürünün öğrenilmesi-anlaşılması hem de doğrudan siyaset alanında yer alması bakımından ciddi şekilde eksik kalmıştır. Bu eksikliğin kaynağını ise liberalizmin içeriği yerine, Türkiye’de siyasetin çoğunlukla otoriter-totaliter fikirler etrafında şekillenmiş olması sebebine bağlamak daha doğru olacaktır. Bireysel olarak fikrim, Türkiye’de de liberalizmin hem söyledikleri hem de söyleyecekleri açısından diğer temel ideolojilerden daha zengin olduğudur ve liberalizm sadece diğer ideolojilere yol açan bir ideoloji değildir.</p>
<p>Evet liberalizm Türkiye’de kısıtlı bir şekilde ilgi görüyor ancak işin farklı bir boyutu daha var. Türkiye’de muhafazakârlık-İslamizm, milliyetçilik – hatta sosyalizm bile- liberalizme “mesafeli” durmakla birlikte kendi konumlarını meşrulaştırmak ve siyasal iddialarına güç kazandırmak amacıyla “liberal fikirleri-tezleri” “sıklıkla” kullanmakta. Bu kullanımların içeriklerini modern Türkiye siyaseti içinde gördüğümüz şekliyle pragmatik faydacı şekilde açıklamak durumundayız. Modern siyasetin temel kavramlarından “özgürlüğün” en azından kelime olarak siyaset düşüncesi literatüründe olduğu haliyle “yerleşik” olması onu aynı zamanda en çok araçsallaştırılan kavramlardan bir tanesi olarak siyasetin önemli noktalarına yerleştirmekte.</p>
<p>Türkiye’de hâkim iktidarın düşüncesine en çok etki eden siyasal kavram ve yöntemin İslamizm olması nedeniyle İslamizmin liberalizm ile olan güncel ilişkisine bir bakış açısı geliştirmek gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>AKP siyaseti Türkiye’de Milli Görüş’ün içerisinden bir çeşit “yenilikçiler-değişimciler” stratejisi ve göstergeleri ile başladı. Gerçekleştirdikleri vurgular ve yöntemler liberal değerlere yer verir şekilde idi. Belki de kendilerine Milli Görüş içerisinde dahi yer bulabilmek için bu şekilde söylemler oluşturmak “zorunda” gördüler. Zaman içerisinde bu siyaset, diğer siyasal fikirler-ideolojiler ile geliştirdiği “pragmatik” ilişkileri elbette liberalizm görüşlerine de yansıttı. AKP siyaseti içerisinde elbette klasik muhafazakârlıkla doğru orantılı olacak şekilde, en azından prensipte, liberal fikirlerle daha az çelişerek siyasete devam etmek isteyenler vardı. Günümüzde ise, AKP siyasetinin artık liberal “değerlere ve siyasete” çok büyük oranda uzaklaştığını görebilmek zor değil.</p>
<p>Demokratik çoğunluğu oluşturması, bürokrasi hâkimiyetini sağlaması ve ekonomisine bir yer bulması sonrasında kendisini merkezde tutmak için İslamizmin Liberalizme mesafesini arttırdığını ve bu mesafenin kapanmasının mümkün olamayabileceğini söyleyebiliriz. AKP siyasetinin oluşması ve yerleşmesi sürecinde AKP’ye oy verenlerin önemli bir bölümünün birey ve özgürlükler ile ilişkisinin ve arasının aslında “hiç” olmadığını da varsayabiliriz. AKP siyasetinin dili, İslami-muhafazakâr fikri yayınları, majör geleneksel medyanın içerikleri, İslami sivil toplumun üslubu, kültürel müslüman İslamizmin dahi sosyal medyada yansıttığı büyük resim bize bu konuda ciddi göstergeler sunuyor. Liberal değerler ile belirli bir ayrışma ve uzlaşmazlık – belki de uzlaşmaya ihtiyaç duymama – gelecek için bize bir yönelimi sunmuyor mu?</p>
<p>Güncel liberal siyasetin içeriklerinin Atatürkçü-Kemalist siyaset ile AKP’nin İslamist içerikleri arasında sıkışması ise liberalizmi siyaset içinde “yanlış algılanmalara” maruz bırakıyor ve gelecekte de bırakmaya devam edebilir. Atatürkçü kesime göre liberalizm, AKP siyasetinin “şeriatı getirmesi” açısından bir araç, AKP siyasetine göre ise Atatürkçü-Kemalist özgürlük söylemi, Atatürkçü kesimin özellikle laiklik üzerinden geliştirdiği “çağdaşlık” siyasetinin dayatmalarına geri dönmek için kullandıkları bir yöntem.</p>
<p>Burada bir örneği vermek istiyorum. Türkiye’de kamusal olarak “fikri ve akademik” literatür üzerinden liberal olarak bilinen tek isim Atilla Yayla -çok kısıtlı ve sınırlı bilinirlikte olanları bir “aktör” olarak tanımlamak bence yeteli ve doğru değil-. Atilla Yayla kendisinin konuşmaları ve yazılarında dile getirdiği şekliyle klasik liberal biri. Hume- Smith-  Hayek ekolünden olduğunu sıklıkla dile getiren ve Türkiye’de liberalizm literatürünün oluşmasındaki açık ara en önemli kişidir. Bütün bunlarla birlikte “kamusal” görünürlüğü ise – kendisinden bağımsız olarak – “muhafazakâr – İslamist” mecralarda gerçekleşiyor. Her ne kadar kendisi kendi “alanında” sıklıkla liberal fikirleri vurgulasa dahi, çoğunlukla İslamizmin siyasetine yer açması amacıyla vurgulanıyor. AKP siyaseti tarafından Atilla Yayla’nın liberal “Hit” mottoları-söylemleri CHP’ye karşı bir işlevi olduğunda kullanılıyor.</p>
<p>Konunun kamusal olarak en bilinir liberal “fiili siyaset” ayağında ise “Cem Toker ve Besim Tibuk”un pozisyonları ve fikirleri bir bakıma “görmezden” geliniyor. Çünkü bu iki kişi günümüzde neredeyse tamamıyla Atatürkçü-Kemalist siyasetin “kapsama alanında”. Dolayısı ile “liberal fikirleri” AKP siyaseti için geçersiz ve gereksiz.</p>
<p>Siyasetin süreçlerden oluştuğu bir dünyada, siyasal kavramların birbirleri ile ilişkilerinin tamamıyla kesileceğini söylemek doğru olmaz. İktidar, devamlılık ve gelişmeler siyasetin içeriğini dinamik bir şekilde etkileme gücüne sahiptir. Burada İslamizmin liberalizm ile işinin bittiğini iddia etmek yerine, liberalizm ile olan ilişkisinin flulaştığını-aşındığını söylemek daha doğru olacak zannedersem. Liberalizmin Türkiye’de siyasal hayat açısından söyleyeceği daha çok sözün olduğu geçmişten kanıtlarla görülmekteyken, İslamizmin liberalizme sırtını dönmesinin İslamizmin kendisine zarar verici olacağını görebilmesi büyük önem taşımaktadır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-islamizmin-liberalizm-ile-guncel-iliskisi/">Türkiye’de İslamizmin Liberalizm ile Güncel İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birey Demokrasiden Üstündür</title>
		<link>https://hurfikirler.com/birey-demokrasiden-ustundur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2023 09:29:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206685</guid>

					<description><![CDATA[<p>Daha önce Hür Fikirler’de demokrasi üzerine çeşitli fikirlerimi dile getirmiştim. Bunlardan bir tanesi özellikle demokrasi fikrinin sorgulanması ve sahip olduğu dokunulmazlığın eleştirilmesi üzerine idi. Çünkü demokrasinin siyasal bir kavram olarak sürekli ve neredeyse yarı kutsal bir kavrama doğru çekilip, siyasette ayrıcalıklı bir yer edinmesinin birey için problemler yarattığını düşünüyordum. Demokrasiyi tartışmaya açmak yazısı üzerinden geçen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/birey-demokrasiden-ustundur/">Birey Demokrasiden Üstündür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önce Hür Fikirler’de demokrasi üzerine çeşitli fikirlerimi dile getirmiştim. <a href="https://hurfikirler.com/demokrasiyi-tartismaya-acmak/">Bunlardan bir tanesi</a> özellikle demokrasi fikrinin sorgulanması ve sahip olduğu dokunulmazlığın eleştirilmesi üzerine idi. Çünkü demokrasinin siyasal bir kavram olarak sürekli ve neredeyse yarı kutsal bir kavrama doğru çekilip, siyasette ayrıcalıklı bir yer edinmesinin birey için problemler yarattığını düşünüyordum. Demokrasiyi tartışmaya açmak yazısı üzerinden geçen zamandan sonra, bu konuyu biraz daha irdeleyerek çeşitli fikirleri geliştirmeye devam etmemin gerekli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Özgürlük kavramını siyasetinin merkezine koyan birisi için ‘bireyden’ daha değerli bir siyasal özne olamaz demek yanlış olmasa gerek. Kendimden de yola çıkacak olursam, bireyin siyasalın öznesi olması gerekliliğini de kendi bireyselliğimin önceliği ve üstünlüğü noktalarında istiyorum-ifade ediyorum. Başka insanları önceleyerek ve kendimden üst bir pozisyona koyarak altruist &#8211; diğerkâmcı bir düşünce merkezinde konuyu ele almıyorum. Hatta kişinin, birey kimliğini geri plana atarak yaşamasının da varoluşsal çelişkilere düşmek manasına gelebileceğini varsayıyorum. Birey başkalarının yaşamının farkına bile kendi zihninde varmaz mı?</p>
<p>Demokrasi ciddi şekilde kabul görmüş halde. En azından çoğu siyasal aktör demokrasi kavramını siyasetlerinin merkezine koyduklarını söylüyor veya iddia ediyor. Pek çok siyasal tutum ve davranış demokrasi için geliştiriliyor ve bir yandan da demokrasinin gelişmesi için yerine getiriliyor. Siyaseti kimin nasıl yöneteceği sorusuna demokrasinin daha doğru ve faydalı cevaplar verdiği güncel siyasetin dahi gündemindeki yerini sıklıkla alıyor. Bu durum, ciddi şekilde siyasal ezberler üzerinde konuyu değerlendirmeyi de içinde barındırıyor. Hatta demokrasinin ‘üstünlüğü’ yer yer totaliter siyasal grupların bile ifadelerinde yer buluyor. ‘Radikal demokrasinin’ istedikleri siyasetin parçası olduğunu anlatıyorlar. Üstelik ‘temsili’ demokrasiler de dahil kolektif kavramlar bireyin üzerinde yer alıyor.</p>
<p>Demokrasiye kendiliğinden üstün bir yer vermek demokrasiyi bireyin karşısında bir otorite olarak çıkarıyor. Özgürlükler ile sıkça anılan bir siyasal kavram, bireyi otoriteryen bir ilişki içerisinde sıkıştırıyor. Demokratik kurum ve normların bireye güvenlik sağladığı fikri üzerinden geliştirilen argümanların da eleştiriye tabi tutulması gerekiyor.</p>
<p>En üst siyasal otorite olarak parlamentoyu görmek de, bireyin özne olması gereken siyaset açısından problemli. Ne kadar liberal normlarla denetlendiği söylense de parlamento özellikle kanun yapımında en üst ve güçlü söz hakkını kendine verdiğinden, bireyin hayatını yeri geldiğinde meşru olmayan şekillerde kontrol edebiliyor. Kanunlar gün sonunda etnik bir kimlik veya devletin kendisi için dahi çıkarılıyor. Bireyin devlet karşısında araçsallaşmasının örneklerini burada sıklıkla görülebiliyor. Egemenlik ‘halkın’ veya ‘milletin’ olunca birey en azından ikincil bir konuma itiliyor. Bunlarla birlikte bireyin vatan veya millet için nasıl feda edilebileceği fikirlerini de bu konunun içine katabiliriz.</p>
<p>Temsilî demokrasi fikrinde de birey açısından tehlikeler barınıyor. Temsili demokrasinin genelliği ve kolektifliği içinde birey kavramının çoğunlukla siyasetin dışında kaldığını görüyoruz. Siyaset üretimi, sınırlı bir şekilde, belirli periyotlarla temsilcileri belirleme noktasında kaldığında, bireyin siyasetsizleştiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>
<p>Konuyu detaylandırmaya devam edelim. Demokrasi demek ‘ben’ demek değildir. Özellikle özel mülkiyetin en azından vergilendirme üzerinden bile olsa devlet tarafından ihlâl edildiği durumlarda demokrasi, ‘ben’ öznesini uzağında bırakmaya başlamıştır. Kendi alanı sürekli ihlâl edilen ‘ben’lik sürekli gider ve ‘biz’ kelimesi sıklıkla ifadelerde yer alır. Bir de, ‘ben’ olmanın erdemleri görmezden gelindiği gibi ahlâkî eleştirilere dahi tutulur.</p>
<p>Bir düşünce vardır bilirsiniz: ‘Vatan borcu’. Milliyetçiliği eleştiren çeşitli kesimler bu söze her zaman hak vermiyorlar ancak, aynı zamanda bireyin var olmasından gelen bazı sorumlulukları olduğunu da iddia etmekten geri durmuyorlar. Bireyin vatan içerisinde oluştuğu, korunduğu ve kendisine yaşam sunulduğu söylenir. Peki, bireyin özel mülkiyet temelinde, kendi otonom siyaseti içinde, güvenlik yaratıp yaratamayacağının denenmesine şans tanındı mı? Bireyin otonom siyasetinin anlamları anarko-kapitalizmin siyasal imkânsızlıklarının içerisine de rahatlıkla sıkıştırılmayabilir. Bir devlet, ciddi şekilde, doğrudan, bireysel kontrol ve denetlemelere tabi tutulduktan sonra güvenlik sağlama görevini birey temelinde daha sağlıklı ve daha az tehdit edici şekilde yerine getiremez mi?</p>
<p>Şunu da ifade edelim. Demokratik devlet gitgide bireyin yaşam alanına daha çok müdahalelerde bulunmuyor mu? Modernist merkeziyetçiliği ele alalım. Merkezî devlet fikri, güvenlik üzerine kurgulanır ve işletilirken, bireyi yaşamın neredeyse her alanında kayıt altına almıyor mu? Birey özgürlükçülük açısından meşru sayılacak eylemlerinde demokratik devletin izinlerine tabi olmuyor mu? Modern demokratik devlette bir kişi bile, özel mülkiyetinin ‘mutlak olarak dokunulmazlığını’ sağlayabilmiş midir? Demokratik devletin özel mülkiyete dokunmadığı bir siyasal alan kalmış mıdır?</p>
<p>Bir de ‘demokratik taleplerle’ bireyin yaşam alanının kısıtlanmasını konuya dahil edelim. Özellikle demokrasinin ‘sosyal’ kesimi bireyin üzerinde siyasal otorite kurmak için teklif dahi edilemeyecek noktalar bıraktı mı? Bireyin altına imzasını atmadığı kanunlara mutlak olarak uyması gerektiğini söyleyen yönetim şekillerinden biri değil mi demokrasi? Bu yaklaşım bir de ‘hukuk’ mantığı içinde gösterilir ki, problemleri daha da büyütür. Hayatın başka şekilde işlemesinin imkânsız olduğu şeklindeki argümanlarla aslında, bireyin kontrol edilmesi ve pasifleştirilmesi hukuksal olarak ‘sağlanır’.</p>
<p>Demokrasinin eksikleri olduğunu kabul eden görüşün argümanları da birey için sürekli iyileri yaratmıyor. Demokrasi ‘geliştikçe’ dahi, bireyi kontrol alanı içerisinde tutmaya devam edebiliyor. Siyasal tecrübeler, siyasetin bireyin bireyselliğini tanımaktansa diğer daha ‘aşkın-büyük-leviathan- kavramları desteklediğini gösteriyor.</p>
<p>Burada bir fikir belirtmek gerekirse ben &#8211; her ne kadar gerçekleşmesi çok zor görünse de &#8211; bireysel otonomi fikrine ‘ilkesel’ olarak daha büyük önem veriyorum. Demokrasinin haksız kontrolleri ve uygulamalarından korunmak için geliştirilebilir-geliştirilmiş argümanlardan ve alternatiflerinden en önemlisi ‘bireysel otonomi’dir. Özel mülkiyetin siyasal kullanım alanları genişledikçe, bireysel otonomi fikrinin gerçekleştirilebilirlikleri de güç kazanacaktır. Demokrasiyi ilkesel olarak sürekli daha ön planda tutarsak ve bireysel otonomiyi dikkate dahi almazsak, kararlarını kendimizin alamadığı siyasetleri çokça yaşamaya devam ederiz.</p>
<p>Kendi çıkarlarımı benden daha iyi bilebilecek veya bu konuda kendim için son sözü söyleyecek kim olabilir? Eğer ben kendi siyasetimi yapamaz, eylem ve düşüncelerimin doğrudan sonuçlarını tecrübe edemezsem, siyaset yapan ‘çoğunluğun kontrolünde’ başka ‘iyileri’ yaşamak zorunda kalırım. Yakın zamanda yine Hür Fikirler’de yazmıştım. <a href="https://hurfikirler.com/modern-mutluluk-siyaseti-uzerine-birkac-dusunce/">‘Modern mutluluk’ siyaseti</a> dahi kendiliğimi yaşamama engeller koymakta. Aklıma bir anayasa maddesi geliyor burada: ‘Kendi mutluluğunun peşinden gitme hakkı’. Demokratik oylarla aşındırılan bir hak. Hatta bizim buralara hiç ulaşamamış bir hak.</p>
<p>Mutluluğun yanına ‘güvenliği’ de ekleyelim. Benim onaylamayacağım siyasal eylemleri, beni korumak için yapan devlete bakalım. Bu devletin demokratik ‘meşruluğunu’ düşünelim. Bireyin ‘bireysel olarak silahlanıp silahlanamayacağının’ tartışıldığı bir dünya. Güvenliğin birey tarafından birey için devlet kayıtları ve kontrolleri altında sağlanmaya çalışılması ne kadar ‘faydalı’ sonuçlar verdi veya veriyor?</p>
<p>Liberal birinin demokrasi konusunda sözü ‘Liberal Demokrasi’ye de getirmesi gerekir. Ben bu noktada konuyu meselenin başka bir dalına taşımak istiyorum. Liberal demokrasinin ne kadar ‘liberal veya illiberal’ olduğunu yazı üzerinde tartışmak istiyorum. Geçmişte kimi zamanlarda ön kabulüm olarak gördüğüm ‘Liberal Demokrasi’nin illiberal olarak yorumlandığı bazı yerleri ve düşünceleri bir sonraki yazıda ele almayı düşünüyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/birey-demokrasiden-ustundur/">Birey Demokrasiden Üstündür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hür Fikirler&#8217;de 100. Yazıyı Yazarken</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hur-fikirlerde-100-yaziyi-yazarken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2023 15:18:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206604</guid>

					<description><![CDATA[<p>Düşünmek ve yazmak kendi içlerinde çok güzel iki faaliyet. Hatta belki de kavram demek gerekiyor onlara. Biraz biraz düşünüyorum, biraz biraz yazıyorum. Kendilerinin içindeki doğrunun içeriği ile ilgileniyorum, gerçeğin boyutlarını keşfetmekten keyif alıyorum. Düşünceden türeyen bir kavram olarak fikirlerin geçerliliklerini takip ediyorum. Dünyanın içeriğinde bir yer olmak için olabilir bunlar. Bireyin kendine verdiği değerle alâkalı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hur-fikirlerde-100-yaziyi-yazarken/">Hür Fikirler&#8217;de 100. Yazıyı Yazarken</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Düşünmek ve yazmak kendi içlerinde çok güzel iki faaliyet. Hatta belki de kavram demek gerekiyor onlara. Biraz biraz düşünüyorum, biraz biraz yazıyorum. Kendilerinin içindeki doğrunun içeriği ile ilgileniyorum, gerçeğin boyutlarını keşfetmekten keyif alıyorum. Düşünceden türeyen bir kavram olarak fikirlerin geçerliliklerini takip ediyorum. Dünyanın içeriğinde bir yer olmak için olabilir bunlar. Bireyin kendine verdiği değerle alâkalı diyorum bir yandan da. Birey olmanın geçerliliğinin verdiği yaşamsal bir boyutu genişletmenin ne kadar önemli olduğunun farkında olmaya çabalıyorum. Kendi bireyselliğimin içinde olmanın bir varoluş anlamı olduğunu düşünüyorum. Daha anlamlı bir dünya, daha anlamlı bir yaşam.. Daha anlamlı bir “kendiliğim”&#8230;</p>
<p>Hür Fikirler’de yazı yazmayı özellikle seviyorum. Fikir, mana ve anlam yaratmanın içinde olmanın son derece değerli olduğunu varsayıyorum. <em>Hür Fikirler</em>’de yer almaya başlamamı sağlayan Atilla Yayla gibi ben de, meselelerin “fikri” boyutunu merkeze almayı kendi içimde geçerli tutmaya devam ediyorum. Siyaset yapmanın çeşitli yollarından ve bence en önemlisi olan bir kavram ve boyut, fikir çalışmaları. Bunu geçerli yapan etkenlerden en önemlisi sayılabilecek liberalizmin de sağladığı bir alan aynı zamanda. Liberalizmin üzerimdeki en etkili faydası da diyebilirim bir yandan. Belki ileride bu fikrim değişebilir ama en azından bugün için böyle düşünüyor ve hissediyorum.</p>
<p>İlk 100 içinde, fikirlerin temellendirilmesi açısının içinde çalışırken de buldum kendimi. Liberalizmin yapısal içeriklerinden yola çıkarak bakmak siyasete biraz da. Siyaset elbette ki sadece liberalizmden oluşmuyor ama liberalizm en kuvvetli ayaklarından bir tanesi olarak kendisini etkin tutmaya devam ediyor. Bu etkinlik ve etkenlik de beni liberalizme çekmeye devam ediyor olabilir. Hür[riyetçi] bir fikir olarak liberalizmin etkinliği ve etkenliğinin varlığı ile ayrıca “güzellik” içeren estetik yanını yaşamaya çalışmak da ayrıca bir “iyilik”..</p>
<p>Süreç içindeki film yazılarını da unutmamak lazım. Doğrudan siyaset olmadığı halde siteye bir boyut katmak ayrıca keyifli. Filmlerin düşünsel yanlarını ve yaşamda yansıttıklarını merkeze almak, yaptığım aynı zamanda. Filmlerin anlattıklarının farklı bir tercümesi de olabilir bu. Entelektüel bir yan katmaya çalışmak da. Üzerinde uzun zamandır durduğum kültürün kültürel iktidarı düşüncesinde liberal bir perspektif kurmaya çalışmaya da çok önem veriyorum. Kültür dünyasındaki kolektivist-otoriter-totaliter hakimiyetin ne kadar “zarar”lı olduğunu bilerek bu alana bir tane nokta bile olsa özgürlükçü nefes katmak çok önemli. Kolektivist-Marksist kültürün kültürel iktidarına karşı gelmek gerekiyor. Bir yanıyla da özellikle, kültürün “siyasal” fayda açısından değil sadece “estetik” değer olarak algılanabilmesi de son derece önemli.</p>
<p>Şimdilerde yeni 100’ün içinden notlarımı alıyorum. Enerji biriktirmek benzeri aslında. Belirli bir içerik düzeyini korumak hâlâ başlıca kaygılarımdan. İlk 100’ün içindeki bazı konuları daha da derinleştirmek aklımda yer etmeye devam ediyor. İçimden “tutkulu bir dille” liberalizm savunmaları yapmak da geçiyor ama, bir yanım hâlâ bunu kısmen engelliyor.</p>
<p>Yeni 100’ün içinde liberalizmin müzikal ifadeleri fikrine de eğilmek istiyorum. Bu alanda neleri, nasıl şekillendireceğimi ben de merak ediyorum. Liberalizm klasikleri üzerinden bir konsept kurgularken, duyguların ve hislerin farklı bir kategoride alacağı şekilleri düşünmek heyecan yaratıyor. Umarım kendilerine bir dünya verebilirim.</p>
<p>İlk yazımdan bugüne, yaklaşık 5 yıldır her yazımı okuyan, editörlüğümü yapan ve verdiği olağanüstü geri dönüşler ile moralimi her zaman yüksek tutan Özlem Çağlar Yılmaz’a büyük teşekkürlerimi sunuyorum. Türkiye’deki liberal literatürün oluşmasında en büyük paya sahip kişi olan Atilla Yayla hocama, bu alana benim de küçücük bir katkı yapmama olanak sağladığı için de özellikle teşekkürlerimi iletiyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hur-fikirlerde-100-yaziyi-yazarken/">Hür Fikirler&#8217;de 100. Yazıyı Yazarken</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
