Ali Şafak Balı – Üniversitelerimiz ve Rektörlük Seçimi

 

GİRİŞ

Kısa süre sonra Selçuk Üniversitesi’nde rektörlük seçimi yapılacaktır. Mevcut Rektör Süleyman Okudan son iki dönemdir rektörlük yaptığından mevzuat uyarınca yeniden aday olması söz konusu değildir. Bu durum ise, rektörlük seçimini çok daha önemli ve kritik bir hale getirmektedir. Zira mevcut rektörün katılamayacağı bir seçim hem teorik, hem de pratik açıdan yeni bir rektör ve dolayısıyla yeni bir zihniyet ve iktidar fırsatı sunmaktadır.  Bu durum ise, seçime katılan aday sayısını artırdığı gibi, adaylar arasındaki rekabeti de bir liyakat sorununun ötesine taşımakta, adeta bir siyasal iktidar mücadelesine çevirmektedir. Başka çatışma unsurlarını saymasak bile, en azından son iki dönem (8 yıl) boyunca kurulmuş düzenin sürdürülüp sürdürülemeyeceği sorunu, adaylar arasında yapılacak tercihi belirleyen en temel faktör haline gelmektedir. Adaylar da kendilerini bu çatışmada güçlü olan beklenti çerçevesinde konumlandırmaya özen göstermektedirler. Maalesef bu anlayış ve arayış bir üniversiteye idareci seçmek bakımından sağlıklı bir durum değildir. Peki, üniversitelerimizde rektörlük seçimi niçin bu kadar önemlidir? Bir akademisyen niçin rektör olabilmek için bir siyasetçi gibi kampanyalar yürütür, seçilebilmek adına, ekonomik anlamda ciddi harcamalar yapar? Bunun teorik olarak iki temel nedeni olabilir:

(1) İdealisttir. Nitelikli insan yetiştirmek, bilimsel araştırma ve gelişmeler bakımından lider bir üniversite oluşturmak istemekte, kısacası nitelikli bir üniversite arzulamaktadır. Bu yönde hizmet aşkıyla rektör olmak istemektedir (ki bu durumda mantıksal olarak, maddi bir çıkar beklentisi söz konusu olmayacağı için, maddi bir yatırım, yani seçim harcaması da olmaması gerekir).

(2) Materyalisttir. İktidar heveslisidir. Örneğin, rektörlüğü siyasete geçiş için bir basamak olarak kullanmak, üniversitenin kaynaklarını yönetmek, kendisi ve çevresine menfaat sağlamak, kendi zihniyetine uygun atamalar yapmak, karşıtlarından hesap sormak gibi bir takım maddi beklentileri tatmin etmek istemektedir.

Sadece Selçuk Üniversitesi’ndeki gelecek seçime odaklanmaksızın, bu sorunu genel olarak ele almaya çalışırsak son yıllarda üniversitelerimizde rektörlük seçimlerinde ikinci ihtimalin geçerli olduğunu gösteren pek çok veri ile karşılaşırız. Buna yol açan çeşitli etkenler vardır. Örneğin, çağdaş toplumlardaki mevcut kapitalist yapı ve zihniyet bu etkenlerin en önemlilerindendir. Ancak ülkemiz gerçekliğine özgü çok daha önemli iki temel etkenden söz edilebilir. Bunlardan ilki mevcut yükseköğretim anlayışı ve uygulaması çerçevesinde rektöre olağanüstü yetkiler verilmiş olması, ikincisi ise, toplumsal / siyasal çatışmaların üniversitelere de yansımış olmasıdır. Bu iki sorun doğal olarak birbiriyle bağlantılıdır. Bu bakımdan da üniversiteler de, tıpkı siyaset arenası gibi bir savaş alanı haline dönüşmektedir.  

ÜNİVERSİTE VE REKTÖR

Rektör teorik olarak üniversitenin akademik idarecisidir. Üniversitenin akademik nitelikli işlerini idare etmek, bu konudaki organizasyon, gözetim ve denetim görevlerini yerine getirmekten sorumludur. Yani bir rektör, kural olarak sadece eğitim öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerinin organize edilmesi, eksiksiz biçimde yürütülmesi, aksaklıklarının tespit edilmesi ve giderilmesi, ideal yönde geliştirilmesi gibi konularda faaliyet göstermek üzere seçilmektedir. Ancak günümüz Türkiye’si pratiğinde bir rektör üniversitenin her şeyi, adeta sahibidir. Eğitim-öğretim faaliyetlerinin organize edilmesi ve yürütülmesinden başka, idari ve akademik personel alımı ve çalıştırılmasına, bilimsel araştırma ve uygulama imkânlarının geliştirilmesinden öte, tanıtım, reklam ve pazarlamanın nasıl yapılacağına, bölüm açıp kapatma dışında, bahçe düzenlemek, inşaat yaptırmak gibi pek çok faaliyet alanı doğrudan ya da dolaylı rektörün görevi içinde sayılmaktadır. Dolayısıyla mevcut sistem içerisinde, iyi bir üniversite rektörünün bütün bu faaliyet alanlarında başarılı olabilmesi, ya onun bu konularda eksiksiz bilgi birikimi ve tecrübeye sahip olmasına ya da çok iyi bir ekiple birlikte çalışmasına bağlıdır.

Dolayısıyla rektörlük seçiminde dikkate alınması gereken en önemli husus, belirli dünya görüşlerinden birisi ya da diğerine mensup bir adayı oylamanın ötesinde, üniversiteyi ileriye taşıyabilecek, asli fonksiyonları bakımından diğer üniversitelerin önüne geçirebilecek bir ekibi işbaşına getirmeye çalışmak olmalıdır. Eğer partizanca davranılır, belirli ideolojik hesaplar ve çıkar beklentileriyle tercihte bulunulursa, rektör olarak seçilen/atanan öğretim üyesi ne kadar iyi niyetli olursa olsun, onun seçip atadığı idareciler ne kadar yetenekli olursa olsun, mevcut sistem çerçevesinde iyi işleyen bir üniversite idaresinin oluşturulabilmesi oldukça zordur. Özellikle kurumsallaşmayla ilgili sorunlar yaşayan üniversitelerde bugüne kadar gözlemlediğimiz idari oluşumlar, bilgi ve tecrübe sahibi oldukları bazı alanlarda üniversitenin (özellikle niceliksel) gelişmesi ve ilerlemesine katkıda bulunabilmiş olmalarına rağmen, pek çok diğer (özellikle niteliksel) konularda ise maalesef başarı grafiğini giderek düşürmüşler, daha kötüsü, dinmeyen ve çözülemeyen sorunların oluşmasına yol açmışlardır.

Selçuk Üniversitesi’nde maalesef yılların biriktirdiği böyle bir sorunun varlığını inkâr edebilmek için kör ve sağır olmak gerekir. Bir teselli mahiyetinde olmamakla birlikte, bu mesele sadece Selçuk Üniversitesine özgü bir durum değildir. Benzer kültürel ve ideolojik zihniyetlerin egemen olduğu tüm taşra üniversitelerinin(1) ortak sorunudur. Aslında bu zihniyet, çok daha geniş bir perspektiften bakıldığında, ülkemizin demokrasi kültürü ve siyaset anlayışı ile de örtüşmektedir. Bu sorunların en masumu, kültürümüzün geliştirdiği yönetim anlayışıdır. Bu anlayış, sorunları ve projeleri, nesnel ve realist bir zeminde belirlemek ve analiz etmek yerine, belirli bir ideolojik bakış açısından, daha çok şabloncu bir anlayışın egemenliğinde algılamak ve çözümleri de rasyonel ve bilimsel zeminlerde aramak yerine belirli partizan ya da ekonomik çıkar ilişkileri ekseninde çözmeye çalışmak üzerine kuruludur. Maalesef bu zihniyet, kaçınılmaz olarak, ilerlemeyi yavaşlatan, kutuplaşmalara yol açan, siyasi ve ideolojik çekişmeleri körükleyen, kişisel çatışmaları doğuran bir uygulamaya dönüşmektedir. Kısacası, bu tür bir yönetim anlayışı, genel olarak ülke siyasetinde olduğu gibi, üniversitelerde de sorunların çözülmesine değil ertelenmesine, giderek büyümesine, farklı kutuplar arasında, adeta kan davalarının ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Üzülerek söylemek gerekir ki, Selçuk Üniversitesi de bu anlamda hala kurumsallaşabilmiş, bir taşra üniversitesi olmaktan kurtulabilmiş ve bu duruma istisna teşkil edebilmiş değildir. Maalesef, rektörlük seçim dönemleri, ülke siyasetinden farksız bir atmosferde, kişisel çıkar beklentileri, mesnetsiz ve dayanaksız seçim vaatleri, çirkin ve yakışıksız pazarlıklar ve işbirlikleri arasında, sorunları gerçekten çözmeye değil, maruz kalan ile maruz bırakanların yer değiştirmesi hesapları çerçevesinde gerçekleşmektedir. Ülke siyasetinde olduğu gibi, idareyi ele geçiren kişi ya da ekip açısından her şey aynı kalmasına rağmen, sorunlar çözülmüş sayılmakta, daha önce sorun yaşamayanlar açısından ise sorunlar baş göstermektedir.

YÜKSEKÖĞRETİM VE TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTELER

İlkçağdan günümüze, akademiden üniversiteye dönüşürken yükseköğretim iki temel fonksiyonu yerine getirmiştir. Eğitim-öğretim, bilimsel araştırma. Bununla birlikte, günümüzde maalesef üniversitelerimizin, asli işlevleri olan eğitim-öğretim ile bilimsel araştırma konusuna gerekli özeni gösterdiklerini söyleyebilmek çok kolay değildir. Özellikle YÖK kurulduğundan beri, çok çeşitli sebeplerle, siyasal iktidarlar dışarıdan müdahalelerle, Yükseköğretim Kurulu kendi iç dinamikleri çerçevesinde önemli bir değişim-dönüşüm arayışı içerisinde olagelmiştir. Bu süreç boyunca, iktidara talip olanlar yükseköğretim meselesini, hep önemli bir siyaset aracı olarak görmüş ve propaganda malzemesi yapmış, buna karşılık Yükseköğretim Kurulu da bir türlü kendisini siyasetin dışında konumlandırmayı başaramamıştır.(2) Böyle olunca Ülkemizde yükseköğretim, dolayısıyla üniversitelerimiz meselesi öncelikli bir eğitim-öğretim ya da bilimsel araştırma sorunu olmanın ötesinde çok önemli siyasal bir sorun, hatta bunun da ötesinde neredeyse bir rejim sorunu haline dönüşmüştür.

Bu yüzden de, dünyada eğitim öğretim ve bilimsel araştırma işlevlerine özgü çeşitli nesnel ölçütlerle yapılan değerlendirmelerde Türkiye’den herhangi bir üniversitenin ilk 500 üniversite arasına girmesi büyük bir sürpriz olarak görülmektedir. Bu durum da genellikle niteliksel ölçütler değil niceliksel büyüklükler sayesinde mümkün olabilmektedir. Hâlbuki dünyada kabaca 190 devlet olduğunu, bunlardan en az üçte ikisinin Türkiye’den her bakımdan daha kötü durumda olduğunu varsayarsak, dünyanın en iyi ilk 500 üniversitesi arasında sadece bir değil pek çok Türk üniversitesinin bulunması normal olmalıdır. Oysa Amerika ve Avrupa dışında, İsrail’den, Japonya, Çin, Kore ve Hindistan, İran’dan sadece bir değil birden çok üniversitenin her sene girebildiği listeye ülkemizden maalesef birkaç yılda tek bir üniversite genellikle sayısal büyüklüklerle dâhil olabilmektedir. Bu üniversitelerimiz adına bir utanç tablosudur.   

Bunun neden kaynaklandığının ciddi biçimde analiz edilmesi gerekir. Burada deneysel verilere dayalı bilimsel bir tespit yapacak değilim. Sadece Türkiye’de iki farklı üniversitede yaklaşık yirmi yılda, İngiltere’de ise bir üniversitede 4 yılda edindiğim izlenimlere dayanarak kişisel bir açıklama yapmaya girişeceğim.

Batıda 2000’li yılların başında, Milenyum üniversitelerinin nasıl olması gerektiği, ciltler dolusu teorik ve ampirik araştırmalarla tartışılmıştır. Bu tartışmalar daha ziyade üniversitelerin, hızla gelişen dünya şartlarına uyum gösterecek şekilde yeniden şekillendirilmesi, yeni bilgi ve iletişim teknolojilerin hem araştırma imkanları, hem de eğitim-öğretim süreçlerinde kullanılmasına zemin hazırlanması, globalleşen yükseköğretimin asgari standartları ve evrensel ilkelerini tespit etmek gibi konular üzerinde yoğunlaşmış, bütün bu tartışmaların merkezinde ise yükseköğretimin kalitesi sorunu yer almıştır. Batılı ülke milli eğitim politikaları, adındaki “milli” sıfatına uygun tarzda bir eğitim öğretim anlayışını benimsemiş, ülke çocuklarını kendi toplumsal inanç ve değerleri konusunda eğitmeyi temel hedef haline getirmiştir.

Bizde ise durum oldukça farklıdır. Maalesef temel hedeflerimiz hemen hiçbir zaman eğitim öğretim faaliyetleri ve bilimsel araştırma konusunda nesnel ve evrensel bilgi ve teknolojiye dayalı bir gelişme sağlamak olmadığı gibi, bunu geleneksel inanç ve değerler çerçevesinde yapmak ise çağdaş üniversiteyi kuran ve tanımlayanlar açısından istenmeyen ve kabul edilemez bir düşüncedir. Bu bakımdan ülkemizde son yüzyılda, Vakıf üniversitelerini hariç tutarsak birbirinden sadece nispeten farklı iki üniversite tarzı ortaya çıkmıştır.(3) Her iki tarz arasındaki pek çok benzerliğe ve dolayısıyla, uluslararası alandaki başarısızlıklarına rağmen, görece fark doğuran en önemli etkenlerden birisi kurumsallaşma, diğeri ise belirli bir ekol kaygısı taşıyarak rekabetçi bir ruhu egemen kılma çabasıdır. Bu iki unsura dayalı olarak diğerlerinden ayrılabilen görece olarak başarılı sayılan üniversitelere, ODTÜ, Hacettepe, İTÜ, Boğaziçi, Ankara, İstanbul ve daha yenilerden ise Galatasaray Üniversitesi örnek gösterilebilir. Sayılanlar ve sayılmayıp da sınır çizgisinde olan birkaç üniversite dışındaki tüm devlet üniversitelerimiz maalesef yukarıda vurgulanan zihniyetin egemenliğindeki taşra üniversitesi hüviyetindedir.  

Kurumsallaşma çabası ve olgusu, Cumhuriyetin kurulması sürecinden başlayarak, özellikle 30 yıl öncesine kadar üniversitelerin ülke çapında, bugün öyle sayılmasa da, saygın kimlikler kazanmasında önemli rol oynamıştır. Bu üniversiteler, her ne kadar rejim payandalığı yapmak, sisteme eleman devşirmek gibi üniversal olmayan, siyasal bazı işler yapmışlarsa da, yine de akademik kimlikleri ve nitelikleri açısından bugünkü durumlarından ve diğer üniversitelerden daha iyi olduklarını söylemek imkânı vardır. Eskilere doğru gidildiğinde, her ne kadar amacı bakımından onaylanacak bir durum olmasa da, gerçekten de her türlü olumsuzluğa rağmen Cumhuriyet üniversiteleri “aydın insan”(4) yetiştirme, telif eserler yayınlama ve bilimsel araştırma gibi konularda görece olarak oldukça iyi durumdaydılar.

O dönemlerde, üniversitelere akademisyen olabilmek için, sadece dereceyle mezun olmak yeterli sayılmaz, belli bir kökenden ya da aileden olmak, belli kültürel birikim ve hayat felsefesini benimsemiş olmak, bir dine (özellikler de İslam’a) bağlanmamış olmak gibi bazı ek nitelikler de aranırdı. Bu yüzden her gün sokaklarda görmeye alışık olduğumuz sıradan tiplerin asistan, dolayısıyla da akademisyen olması mümkün değildi… Bu olumsuz sayılabilecek vasıflarla birlikte, olumlu sayılabilecek diğer bazı nitelikler de aranmaktaydı. Örneğin, iyi derecede yabancı dil bilmek, alan bilgisine vakıf olmak, dünyadaki gelişmeleri takip edebilmek, mümkün olduğunca Avrupa görmüş olmak gibi şartlar da akademisyenliğin yazılı olan-olmayan ön şartlarından sayılmaktaydı. Bütün bunlar nitelikli bir üniversite doğurmaya elbette elverişli değildi.

Cumhuriyetin kurulmasından itibaren, özellikle “darülfünun”dan, üniversiteye geçerken, bütün bu ön şart ve nitelik sorgulaması (1980 yıllarda YÖK Kanunu’nun 4. ve 5. maddelerinde açıkça itiraf edildiği gibi) belirli bir siyasal hedef doğrultusunda, Cumhuriyete bekçiler yetiştirmek amacıyla aranmakta, üniversitelerde dersler bu maksatla yürütülmekteydi. Bilimsel araştırmalarda bile temel amaç Atatürk ilke ve inkılâplarını yüceltmek, tek parti zihniyetini, laik demokratik cumhuriyeti korumak, kollamak ve geliştirmeye hizmet etmekti. Amaçlar, örnek alınan çağdaş medeniyetlerde olduğu gibi, nitelikli insan yetiştirmek ve bilimsel gelişme sağlamak olarak belirlenmiş olsaydı, üniversitelerin kurumsallaşması da bilimsel açıdan dünya üniversiteleri arasında saygın yer edinmesi de kolaylaşırdı. Oysa biz batılılaşma ve modernleşmeyi, toplumsal inanç ve değerleri muhafaza ederek değil, toplumu bütünüyle dönüştürerek gerçekleştirmeyi hedef edindiğimizden, bu maksatla ulus-devleti kurgulayarak batıdan ithal ideoloji ve dünya görüşleri doğrultusunda yeni bir toplumsal model ve yaşam tarzı inşasına giriştik. Milli eğitim politikalarımızla, tüm eğitim sistemimizi, bu arada, yükseköğretimi de buna araç kıldık. Bilimsel gelişme ve nitelikli insan yetiştirmek yerine giderek toplumun değer ve normlarından uzaklaşan, kendi tarih ve kültürüne yabancı sözde “bilim adamları” ve “entel”ler yetiştirdik.

Bu olumsuz gelişmeyi tersine çevirmek düşüncesiyle rahmetli Turgut Özal 1980’li yıllarda üniversitelerde akademisyenlik kapılarını, kendi tabiriyle, Anadolulu gençlere açtı. Ona göre, öz benliğine yabancılaşmamış, kültürel değerlerine saygılı, kolej mezunu olmasa, dil bilmese de, çalışkanlığıyla eksikliklerini kapatabilecek idealist Anadolu gençliği, üniversiteleri de, bilimsel gelişmeyi de zirveye taşıyacak, dünyayla rekabet edebilecek hale getirecekti. Bu geçiş sürecinde, özellikle de kurumsallaşmış üniversitelerdeki en büyük çatışma, o zamana kadar bu üniversitelerde egemen (bir bakıma modern ideolojileri temsil eden devrimci) zihniyet ile toplumsal değerlerin muhafazasını savunan gelenekçi zihniyet arasındaki derin ayrışmaya dayanmaktaydı. Ancak Selçuk üniversitesinin de içinde bulunduğu, o yıllarda kurulmuş olan üniversiteler, kuruluşlarından itibaren, ağırlıkla ikinci zihniyetin hâkim olduğu görünüm arz etmekteydiler. Özal’ın hayal ettiği, genç, milliyetçi – muhafazakâr idealist gençlerden kurulu bu üniversiteler, yerel değerleri koruyarak, evrensel bilgi üreten bilim yuvaları olacak, Türk insanının niteliklerini dünyaya gösterecekti.

Üzülerek, itiraf etmek zorundayız. Maalesef öyle olmadı. Anadolu’dan kendi değerlerine bağlı olan gençler akademisyen olarak üniversiteler alınırken çoğu zaman hemen hiçbir liyakat ölçüsüne başvurulmadı. Alınan gençlerden pek çoğu, milliyetçi ve muhafazakârlıklarının gerektirdiği idealist bir tavır sergileyemedi. Yıllarca dil sorunlarını aşamadılar, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını zamanında tamamlayamadılar. Büyük bölümü, akademik unvanlarını ya gecikerek ya da tavassutla elde ettiler. Daha da kötüsü, giderek birbirleriyle post kavgası yapmaya başladılar, ekipler oluşturdular. Kendi dünya görüşlerini başkalarına dayatmaya veya üniversitenin imkânlarını kendi dar menfaatleri için kullanmaya giriştiler.

 

SONUÇ

Sonuç olarak, eskiden devrimcilerle, geleneksel değerleri benimsemiş olanlar arasındaki çatışma, günümüzde hızla egemen olan modernleşmiş, sözde gelenekçi yaklaşımların kendi arasında bir çatışmaya dönüşmüş bulunmaktadır. Eskiden bir tarafta, laikler, sosyal demokratlar, Kemalistler, komünistler topluma ideolojilerini dayatmak, geleneksel yaşam tarzlarını dönüştürmek üzere yer almaktayken, diğer tarafta ise milliyetçi-muhafazakârlar, toplumsal değerleri muhafaza iddiasıyla bu devrimci anlayışa karşı koymakta, direnmekteydi. Bu direnci gösterenler bugün artık hem ülke siyasetine hem de üniversitelere hâkim olmuşlardır. Ama maalesef, siyasal ve ideolojik çatışmalar bitmiş değildir.

Bu yüzden de bugün, ortada ne Özal’ın arzu ettiği gençler var, ne de onun özlediği üniversite mevcuttur. Üniversitelerimizde, sürekli bir çatışma hali ve nitelik bakımından bir geriye gidiş söz konusudur. Üstelik de, Ülke siyasetinde olduğu gibi üniversitelerimizde de roller değişmiş, ideolojiler birbirine karışmış, eskiden anlamlı olan çatışma, şimdi tam bir kör savaşı haline dönüşmüştür. Bugünlerde çatışmanın bir tarafında, eskiden birbirleriyle kavgalı, hatta bir kısmı devrimci olan, şimdi ise, ortak olarak düzeni muhafaza etmek isteyen milliyetçi ve ulusalcılar, diğer tarafta ise eskiden gelenekçi, şimdilerde ise toplumu Avrupa standartlarına taşımak istediğini söyleyen liberal-kapitalist, rasyonalist, cemaat mensupları ve muhafazakârlar yer almaktadır.

Hem utanarak, hem de derin bir üzüntü ile söylemek gerekir ki, Selçuk Üniversitesinde önümüzdeki rektörlük seçimi, 8 yıl önce de olduğu gibi, yine ciddi bir hesaplaşma seçimidir. Hangi aday kazanırsa kazansın, maalesef üniversite kaybedecektir. Yine maalesef ki, bu çatışmanın dışından bir rektör adayının seçim kazanma şansı da bulunmamaktadır. Çünkü ünlü kıssada da denildiği gibi, bir tarafta evlat, diğer tarafta kuyruk acısı çekenler olduğu sürece, kısa dönemde, bu iç savaşı sonlandırıp nitelikli bir üniversite için elbirliğiyle çalışabilmek imkânsız değilse de oldukça zor görünmektedir. Benim en üzüldüğüm mesele ise, her şeye rağmen elbirliğiyle, Atatürk’ün de, Özal’ın da mezarlarında kemiklerini sızlatmış olmayı başarabilmiş olmamızdır.


(1)       Taşra üniversitesi derken, taşradaki değil, başkentte bile olsa, benzer mantığın egemen olduğu, üniversitelerin çiftlik, rektör ve ekibinin de bu çiftliğin ağası olarak algılandığı bütün üniversiteler kastedilmektedir.

(2)       2009 yılında Ergenekon’un 12. dalgasında, bazı mevcut ve rektörlerin gözaltına alınmış / tutuklanmış olması maalesef bu tespiti haklılaştırmak açısından oldukça manidar olmuştur.  

(3)       Gerçi bu fark da giderek daralmış, hatta nerdeyse tümüyle ortadan kalkmak üzeredir.

(4)       Bu maalesef kendi kültürüne ve toplumsal değerlerine uzak, batının kültürü ve bilimsel bilgisi ile teçhiz edilmiş, bilimi inançlarının önüne taşıyan insan demekti.  

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et