Etnisite, cemaat, toplum

Türkiye’nin önde gelen siyasi tarihçilerinden Şükrü Hanioğlu farklı tarihlerde kaleme aldığı yazılarında sürekli olarak etnik kimlik temelli bir toplumun kendi iç barışını sağlayamayacağını, tam tersine o etnik kimlikten olmayanları farklı etnik karşıtlıklar üzerinden radikalleştireceğini söylemektedir. Hanioğlu, Bu temelde, erken Cumhuriyet döneminin tektipleştirici bir “demos” oluşturma düşüncesinin çatışmaları artırıcı tehlikelerine işaret etmekte, farklılıkları dışlamayan, eşitlikçi ve katılımcı bir toplum tasavvuru olmadan toplum içi gerginlik ve çatışmalardan kurtulmanın mümkün olmayacağını vurgulamaktadır.

Başka bir yazar, Etiyen Mahçupyan ise Bizans’tan beri cemaatçi mantıkla yaşayan bir halk olduğumuzu, bu nedenle birbirimize cemaatçi gözlüklerle bakıp, sadece kendi kimliğimizi, isteklerimizi ve mağduriyetlerimizi önemsediğimizi söylüyor.

Her iki yazar da belki uzun bir tarihsel dilimde yaşadığımız sorunların nedeni olan iki olguya, etnik ve cemaat merkezci tutumlara işaret ediyor.

Bu iki yazar elbette cemaatler ya da etnisiteler olmasın demiyor. Tam tersine cemaatler ve etnisiteler özgürce fakat birbirlerini dışlamadan, eşitlik içinde var olabilmenin yollarını bulabilir diyor.

Bu sorunları yaşayan tek ülke Türkiye değil, Nazi döneminde Almanya’nın geliştirdiği etnik köktencilik ile neredeyse tüm Ortadoğu ülkelerinin ırk, soy ve mezhepten sıyrılmış bir toplum oluşturamamalarının yarattığı sonuçlar dikkate alındığında yalnız olmadığımızı görürüz.

Başka ülkelerdeki örnekler geleceğimizi kurgulamamız için önemli ipuçları sunuyor. Bir kere bu sorunlar aşılamaz sorunlar değil. Olumlu örnekler buna işaret ediyor. Olumsuz örnekler ise dışlayıcı etnik kimlikler ile kapalı cemaatçi anlayışlardan kurtulamayan toplumların felakete sürüklendiklerini gösteriyor.

Hep konuştuğumuz ama bir türlü yapamadığımız yeni anayasanın başarısı, sağlıklı bir toplumsal sözleşmeye temel oluşturacak felsefeyi nasıl kurgulayacağımıza bağlı. Vesayetsiz bir ortamda bunu becerebiliriz. Ancak vesayetin olmaması kesin başaracağımız anlamına gelmiyor.

Anayasa, felsefesi düzgün kurulmuş bir çerçeve içinde, hak ve özgürlükler temelinde tüm bireyleri grupları, cemaatleri ve etnisiteleri çoğulcu ve katılımcı bir anlayışla kucaklamadıkça, hükümet sisteminin türü, kaç yüksek yargı organı olacağı, anayasa metninin kısa mı yoksa uzun mu olacağı çok da önem taşımıyor. Bu konular tabi ki önemsiz değil. Fakat yanlış temel üzerinde bir yapının ayakta kalması olanaksız. Temel yoksa yani kapsayıcı bir toplum tasavvuru geliştiremiyorsak ne yapsak nafile.

Her bireyin kendini toplumun bir parçası saydığı, kendisini başkalarının üstünde ya da altında değil eşiti olarak gördüğü, farklılığının kendisine bir üstünlük vermediği gibi başkalarının farklılıklarının da kendisinin ki kadar değerli olduğunu hissettiği bir ortak anlayışı yansıtmalı ki yeni bir anayasa diyebilelim ortaya çıkan ürüne.

Belki de bu nedenlerle güçlü bir başlangıcı olmalı yeni anayasanın. Hukuki değil, edebi bir dille kaleme alınmış, hatta normatif bir değeri de olmayan bir başlangıç. Hepimizi anlatmalı, hiç birimizi dışlamadan, hiç birimizin kimliğini üstün kılmadan ama hepimizin bir toplum olduğumuzu hatırlatan. Her bir taşın öneminden bahseden.

Hamasi olmayan, ama epik; romantik değil ama duygularımızı yansıtan, devleti değil bizi anlatan bir başlangıç. Uzun da değil, bir özeti Anadolu’nun.

Yeni Yüzyıl, 15.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/etnisite-cemaat-toplum-2004

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et