Bir Kadın Cinayetini “Hak Etmek”: Pınar Gültekin Kararının Hukukî Mantığı

Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Pınar Gültekin dosyasına ilişkin gerekçeli kararı[1], yüzeyde ağır bir cinayeti ayrıntılı biçimde ortaya koyan güçlü bir ceza hukuku metni gibi görünse de yakından incelendiğinde ciddi mantık hataları, seçici delil değerlendirmeleri ve yapısal bir bakış eksikliği içermektedir. Karara göre sanık Cemal Metin Avcı, maktulü bağ evine götürdüğünü, darp ettiğini, boğduğunu ve ardından varil içinde yakarak cesedi yok etmeye çalıştığını kabul etmektedir. Metinde sanığın “maktulü yere düşürdüğü, boyun bölgesine halat dolayarak sıkıştırdığı ve daha sonra demir varil içinde yakarak cesedi yok etmeye çalıştığı” belirtilmektedir. Buna rağmen mahkemenin olay örgüsünü kurma biçimi, ortaya çıkan kritik soruları sistematik biçimde tartışmamaktadır. Özellikle olayın fiziksel olarak gerçekleşme ihtimali, delillerin bütünlüğü ve olası iştirak ihtimali gibi konular kararın gerekçesinde yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir. Örneğin davaya katılan vekilinin duruşmada dikkat çektiği önemli bir nokta, cinayetin tek kişi tarafından işlenmiş olmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığıdır. Vekil, maktulün fiziksel özelliklerini hatırlatarak “1.83 boyunda, 68 kilo maktulün tek başına varile konulmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu” ifade etmiştir. Bu iddia yalnızca retorik bir savunma değildir; ceza muhakemesinde maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından ciddi bir soru doğurmaktadır. Eğer cinayet, gerçekten tek kişi tarafından işlenmişse bunun fiziksel olarak nasıl mümkün olduğu ayrıntılı biçimde açıklanmalıydı. Başka kişiler olayın belirli aşamalarında rol oynamışsa, mahkemenin bu ihtimali çok daha derinlemesine incelemesi gerekirdi. Gerekçeli karar ise bu kritik noktayı büyük ölçüde sanığın anlatısına dayanarak çözmüş görünmektedir.

Kararın bir diğer büyük problemi, sanığın savunmalarındaki açık çelişkilerin değerlendirilme biçimidir. Dosyada sanığın farklı aşamalarda tamamen farklı savunmalar yaptığı görülmektedir. İlk aşamada maktulün kendisini ailesine söylemekle tehdit ettiğini iddia etmiş, daha sonra şantaj ve para talebi savunmasına başvurmuş, ardından maktulün kendisine bıçak çektiğini ileri sürmüştür; ancak, olay yerinde bir bıçak bulunmamış, adli tıp raporları da bu iddiayı desteklememiştir. Raporda sanığın kolundaki yaranın bir bıçak kesişi değil, “abrazyon (sıyrık)” olduğu belirtilmiştir. Bu durum yalnızca sanığın savunmasının inandırıcılığını zayıflatmakla kalmaz, ceza yargılamasında sıkça görülen bir stratejiye de işaret eder.

Kadın cinayeti davalarında failin mağdurun davranışlarını cinayetin nedeni gibi sunması oldukça yaygındır (Russell 1992). Bu tür savunmalar, sanık avukatının ifadesiyle “Türkiye’de birçok kadına yönelik şiddet dosyasında görülen ve cezayı minimize etmeye yönelik haksız tahrik anlatılarıdır.” Bu noktada kararın temel mantık hatası ortaya çıkar: Mahkeme bir yandan sanığın eylemini planlı ve tasarlanmış bir cinayet olarak kabul ederken diğer yandan haksız bir tahrik indirimi uygulamaktadır. Tasarlama, soğukkanlılık ve önceden düşünülmüş iradeyi ifade ederken; haksız tahrik ani öfke ve kontrol kaybına dayanan psikolojik bir zemini ifade eder. Mahkeme, sanığın bağ evini seçmesini, delilleri yok etmesini, telefonu ve sim kartı parçalayarak izleri yönlendirmesini planlı davranış olarak kabul etmekte ancak aynı failin, mağdurun davranışı nedeniyle anlık tepki verdiğini söyleyerek cezayı indirmektedir. Böylece karar kendi içinde çelişkili bir model üretmektedir: Hem son derece planlı bir fail hem de anlık tahrikle hareket eden bir fail. Mahkeme, savunmanın bir kısmını “hikâye” olarak nitelendirirken; o hikâyenin içinden faili kurtaran kısmı, normatif gerçeklik gibi kabul etmektedir. Bu, maddi gerçeğe ulaşma değil, fail lehine seçici inanma pratiğidir.

Kararın diğer bir problemi, canavarca his veya eziyet çektirerek öldürme nitelikli halinin dışlanmasıdır. Dosyadaki adli tıp raporlarında maktulün “hayatta iken yangına maruz kaldığının kabul edilmesi gerektiği” belirtilmiştir. Buna rağmen mahkeme, taraflar arasında önceden bir ilişki bulunduğu için sanığın sırf öldürme amacıyla hareket ettiğinin kesin olmadığını ileri sürerek bu nitelikli hali uygulamamıştır. Oysa diri diri yakılma fiilinin kendisi zaten eziyet çektirerek öldürmenin en tipik örneklerinden biridir. Mahkemenin bu olguyu kabul edip yine de ilgili nitelikli hali uygulamaması, kavramın fail lehine daraltılması anlamına gelmektedir.

Kararın başka bir problemi, sanığın ileri sürdüğü şantaj anlatısının delil mantığı bakımından yeterince sorgulanmamış olmasıdır. Sanık, savunmasında, maktulün kendisini bayıltarak yanına erkekler yatırdığını, bu görüntüler üzerinden kendisine şantaj yapıldığını, bu nedenle para göndermek zorunda kaldığını ve ATM görüntülerinin de bunu doğruladığını ileri sürmüştür. Ancak ATM görüntülerinin veya para transferlerinin varlığı, bu iddianın doğruluğunu otomatik olarak kanıtlayan deliller değildir. Bir kişiye para gönderilmiş olması, gönderim nedeninin gerçekten şantaj olduğu anlamına gelmez; bunun pek çok farklı açıklaması olabilir. Ceza muhakemesinde deliller yalnızca varlıklarıyla değil, nedensel bağlarıyla anlam kazanır. Bu nedenle mahkemenin para transferlerini şantaj anlatısının doğrulanması yönünde yorumlamadan önce bu iddianın iç tutarlılığını, maddi delillerle desteklenip desteklenmediğini ve alternatif açıklamaları ciddi biçimde tartışması gerekirdi. Karar metninde ise bu kritik nedensellik tartışmasının yeterince yapılmadığı görülmektedir.

Kararın diğer bir hatası, mağdurun özel hayatının dolaylı biçimde yargılamanın merkezine yerleştirilmesidir. Savunma vekili, maktulün özel hayatına ilişkin görüntü ve kayıtların araştırılmasını eleştirerek “burada yargılanan maktulün özel hayatı değil” demiştir. Buna rağmen yargılama sürecinde mağdurun yaşamı ve davranışları sürekli tartışmaya açılmıştır. Feminist hukuk literatüründe bu durum “ikincil mağdurlaştırma” olarak adlandırılır: Kadın öldürülür fakat yargılamada failin fiilinden çok kadının davranışı tartışılır (Koğacıoğlu: 2007). Katılan babanın “Türkiye’de katledilen bütün kadınlar üzerine genelde aynı iftirayı atarlar” sözleri, bu yapısal kalıbı açık biçimde ortaya koymaktadır.

Kararın bir başka hatası, erkek şiddetinin toplumsal bağlamının tamamen göz ardı edilmesidir. Oysa dosyanın kendi anlatısı bile bu cinayetin sıradan bir kişilerarası anlaşmazlık olmadığını göstermektedir. Sanık, ilişkiyi ailesinden gizlemekte, ifşa ihtimalini varoluşsal bir tehdit olarak algılamakta ve kadını ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmektedir. Feminist kriminoloji literatürü bu tür olayları hegemonik erkeklik ve erkeklik krizi kavramlarıyla açıklar (Connell: 2016; Messerschmidt: 2016; Messerschmidt: 2019; Sancar: 2020). Erkek, toplumsal statüsünün tehdit altında olduğunu düşündüğünde şiddete başvurabilir.

Bu dava üzerinden de görülmektedir ki kadın üzerindeki erkek tahakkümünün ölümcül formu kısmen sıradanlaştırılmaktadır. İnsanî perspektiften bakıldığında bu dosyada tartışılması gereken soru “Pınar Gültekin ne yaptı?” değil; “bir erkek neden bir kadının hayatı üzerinde bu kadar mutlak bir sahiplik iddiasında bulunabilmektedir ve hukuk sistemi bunu neden ceza indirimiyle karşılayabilmektedir?” sorusudur.

Kısacası bu karar, olguyu görmekte kısmen başarılı fakat anlamlandırmakta derin biçimde başarısızdır. Mahkeme cinayeti, planı ve delil karartmayı görmekte fakat bütün bunların üzerine yine de haksız tahrik örtüsü sererek erkek şiddetini kadın davranışıyla açıklamaya meyyal bir yorum üretmektedir. Bu nedenle kararın temel sorunu, hukuki teknikten çok, erkek egemen şiddeti yorumlama biçiminde ortaya çıkan yapısal bir zihniyet problemidir. Pınar Gültekin dosyası bu yönüyle yalnızca bir ceza davası değil, Türkiye’de kadınlara yönelik ölümcül şiddetin hukuk tarafından nasıl anlamlandırıldığına dair çarpıcı bir toplumsal metin niteliği de taşımaktadır.

Kaynaklar

Connell, R. (2016). Toplumsal cinsiyet ve iktidar (C. Soydemir, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Koğacıoğlu, D. (2007). Gelenek söylemleri ve iktidarın doğallaşması: Namus cinayetleri örneği. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, (3), 92–120.

Messerschmidt, J. W. (2016). Masculinities and femicide. Culture, Masculinities, and Femicide in Europe Conference, Ljubljana.

Messerschmidt, J. W. (2019). Hegemonik erkeklik: Formülasyon, yeniden formülasyon ve genişleme. Çev. Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi. Özyeğin Üniversitesi Yayınları. İstanbul.

Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi. (2022). Pınar Gültekin cinayeti davası gerekçeli kararı (E. 2020/230, K. 2022/214). (E.T. 04.04.2026) Erişim linki: https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf

Russell, D. E. H. (1992). Femicide: The politics of woman killing. New York, NY: Twayne Publishers.

Sancar, S. (2020). Erkeklik: İmkânsız iktidar. İstanbul: Metis Yayınları.

[1] https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et