1982 Anayasası’na göre Cumhurbaşkanlığı ve vesayet

1982 Anayasası topluma belli bir ideolojik temelde vesayet etme anlayışı üzerine yapılmış bir anayasadır. Anayasaya yansıdığı şekliyle, bu ideolojinin bel kemiğini Kemalizm oluşturmaktadır, ama Anayasaya hakim olan felsefeyi bundan ibaret görmek yanıltıcıdır. Bu, Kemalizmle geleneksel hikmet-i hükümet anlayışını birleştiren bir felsefedir. Bu karma felsefenin kurucu unsurlarından biri ‘devletçilik’tir. Kemalizmin toplumu devlet eliyle dönüştürme/modernleştirme anlayışı ile, ‘devletin bekası’nı toplumsal var oluşun öncelikli amacı sayan hikmet-i hükümetçi fikir devletçilikte birleşmektedir. Devlet-merkezli bu anlayışa göre, toplum devletin bir eseridir ve dolayısıyla varlığını ona borçludur, yoksa devlet toplumun iradesinin bir türevi ve onun bir aygıtı değildir. Öte yandan, ‘hikmet-i hükümet’ felsefesi devletin esas olarak ahlâk, hukuk ve adaletten bağımsız olduğunu buyurmaktadır.

Lâik milliyetçilik (veya, ulusalcılık) Anayasanın felsefesinin ikinci ayağını oluşturmaktadır. Anayasa bunu ‘Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları’ ve ‘lâik Cumhuriyet’ formülleriyle özetlenmiştir. Bu ilkenin temel amacı toplumu hem etnik-kültürel bakımdan, hem de dinsel bakımdan türdeşleştirmektir. Milliyetçilik siyasi kimliği ‘Türklük’e indirgemeye dönük politikaları meşrulaştırmaya yaramakta, lâiklik ise dini hayatı baskı altına almaya hizmet etmektedir. Anayasa ‘Atatürkçülük’ konusunda o kadar hassastır ki, gençlerin sadece Atatürkçülük doğrultusunda eğitilmesini (m.24/3) değil, ayrıca Atatürkçülük dışındaki görüş ve ideolojilerden korunmasını (m.58) da buyurmaktadır.

Lâiklik ayrıca toplumun “çağdaşlaşma”sını sağlayacak ana kılavuz olarak görülmekte, bundan dolayı da, Anayasa Mahkemesi’nin içtihadının da teyit ettiği üzere, Cumhuriyet’in diğer niteliklerinden üstün sayılmaktadır. Meselâ, Anayasa’nın 13. maddesine göre, “lâik Cumhuriyet” temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasında gözetilecek bir esastır; 14. maddeye göre temel haklar “lâik Cumhuriyet”e aykırı olarak kullanılamaz; 26. maddeye göre ifade özgürlüğü “Cumhuriyetin temel nitelikleri”nin korunması amacıyla sınırlanabilir.

Üçüncü esas korporatizmdir. Bununla, toplumun farklı kesimlerinin çıkarlarının devlet aracılığıyla uyumlulaştırılmasını ve bu grupların tek bir organik bütün olarak tasarlanan ‘millet’in uyumlu parçaları halinde bir arada tutulmasını öngören anlayışı kastediyorum. Buna göre, sosyal sınıfların çıkarları arasında çatışma söz konusu olmadığından, hepsinin devletin öncülüğünde ‘ortak yarar’a uygun olacak şekilde hareket etmesi gerekir. Anayasa toplumun değişik kesimlerinin kendi ‘dar’ sınıf veya zümre çıkarlarını aşarak, devletçe belirlenen ‘ulusal çıkar’ etrafında kenetlenmesini öngörmektedir. ‘Türk milli menfaatleri’nin ne olduğu sadece devletçi seçkinler tarafından bilinir, sabir bir kategoridir ve bütün yurttaşlar için bağlayıcıdır.

Siyaseti kuşutan vesayet

Anayasa bağlamında korporatist anlayış devletçilik ve milliyetçiliği tamamlamaktadır. Gerçekten de, korporatizm Anayasanın dayandığı, tasada ve kıvançta bir, yekpare millet anlatımında ifadesini bulan dayanışmacı milliyetçilikle olduğu kadar, hikmet-i hükümetin devlet-merkezli toplum anlayışıyla da uyumludur. Tabiatıyla, arka planında böyle bir siyasi felsefe yatan Anayasanın devletin topluma vesayet etmesini öngörmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Temel haklar rejiminin yanında, Anayasa’nın kurduğu iktidar şeması da vesayetçiliği kurumlaştırmıştır. Meselâ, yasama yetkisi Anayasanın ideolojisiyle sınırlanmıştır. TBMM kanunları yapar ve değiştirirken vesayetçi ideolojinin gerekleriyle kayıtlanmış bir çerçeve içinde hareket etmek durumundadır. Bu arada Meclis “İnkılâp Kanunları”nı değiştiremez.

Anayasanın iktidar haritası içinde doğrudan doğruya vesayet organı olarak tasarlanmış kurum veya makamlar da vardır. Örnek olarak, Meclis için Anayasa Mahkemesi, yürütme ve idare için MGK ve Danıştay, dini hayat için Diyanet İşleri Başkanlığı, üniversiteler için YÖK, yargı için HSYK ve kısmen Yargıtay, siyasi partiler için Anayasa Mahkemesi birer vesayet organı konumundadırlar. Cumhurbaşkanı ise hem genel olarak devlet sistemi için hem de daha özel olarak yürütme ve idare için bir vesayet makamı olarak öngörülmüştür.

Cumhurbaşkanının durumuna daha yakından bakmak gerekirse: 1982 Anayasasının cumhurbaşkanlığı makamını hem devlet başkanı olarak hem de yürütmenin bir unsuru olarak güçlendirmesi, yürütmede etkinlikten ziyade “devlette uyum”u sağlama amaçlıydı. Ancak burada söz konusu olan teknik olmaktan çok ideolojik bir ‘uyum’dur: Cumhurbaşkanı devletin Anayasa ideolojisine göre işlemesini garanti edecek bir vesayet organı olarak düşünülmüştü. Onun anayasal tarafsızlığı da asıl anlamını burada bulmaktadır: Tarafsızlık anayasa ideolojisine sadık olmak demektir; yoksa, toplumsal ve siyasal çoğulculuğun muhtelif unsurları karşısında aynı mesafede durmak değil. Başka bir ifadeyle, bu bağlamda tarafsızlık taraf tutmak anlamına gelmektedir.

Uzlaşma kamuflajı

Bu perspektife uygun olarak Cumhurbaşkanı “Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı” kalmak üzere and içmek durumundadır. Cumhurbaşkanı  vesayet görevini bir yandan yüksek yargıya, HSYK’ya ve YÖK’e atamalar yapmak, bu arada üniversite rektörlerini seçmek, öte yandan da Devlet Denetleme Kurulu aracılığıyla kamu kurumlarında inceleme, araştırma ve denetleme yapmak yoluyla yerine getirecekti. Yine aynı nedenle, cumhurbaşkanı MGK’nın başkanıdır ve olağanüstü rejimlerin ilânında ve yürütülmesinde bakanlar kurulunun başındadır. Bu arada, cumhurbaşkanının TBMM’nin kabul ettiği kanunları “bir daha görüşülmek üzere” geri gönderme yetkisi de vesayetçi amaçlarla kullanılmaya elverişlidir.

Öte yandan, vesayetçi ideolojinin hedefi, halkı ve halk oyundan çıkan organları bürokratik kurum veya makamlar aracılığıyla denetim altında tutmaktır. Anayasa’nın ilk halinde cumhurbaşkanının her ne kadar TBMM tarafından “seçilmesi” öngörülmüş idiyse de, bunun sahici bir seçim olmadığı açıktır. “Devlet”in, devletçi seçkinlerin ve onların sözde sivil müttefiklerinin Cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesine karşı çıkmasının temel nedeni, böyle bir durumda cumhurbaşkanlığına yüklenen vesayet işlevinin işlerliğini yitireceğini düşünmeleriydi. Ayrıca, Anayasayı yapan güç cumhurbaşkanlığına her zaman Anayasanın ideolojisiyle uyumlu bir kişinin seçileceğini varsaymıştı. Bu kişinin ille de asker kökenli olması şart değildi; “sivil” bürokrasi de, özellikle yüksek yargı, “devletçi” bir cumhurbaşkanı için uygun bir kaynaktır. Cumhurbaşkanlığına böyle bir kişinin seçilmesini sağlamanın en işe yarar aracı ise “uzlaşma” söylemidir. Son yıllardaki gelişmeler ayan-beyan ortaya koydu ki, sistem, “uzlaşmaya dayalı seçim”le, Anayasa ideolojisine bağlı bir asker veya sivil bürokratın bu makama getirilmesini kastetmektedir. Son cumhurbaşkanlığı seçiminin bu sahte “uzlaşma” kavramı etrafında şekillenen söylem aracılığıyla bir krize dönüştürülmesinin esas sebebi buydu. Buna benzer bir durum, bir ölçüde Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesinde de yaşanmıştı. Mesele, Özal ve özellikle de Gül’ün Anayasa yapıcılarının öngördüğü cumhurbaşkanı profiline uymamasıydı; uzlaşma söylemi ise bunun kamuflajından başka bir şey değildi.

1982 Anayasasının vesayetçi mantığı, şüphe yok ki, cari rejimin ideolojik yapısıyla tamamen uyumludur. Son iki anayasada vesayetçi kurum ve mekanizmaların daha da öne çıkmasının temel nedeni, Türkiye toplumunun sınırları içinde tutulmak istendiği çerçeveyi 1950’den itibaren zorlamaya başlamasıdır. Toplum çoğulculaşmaya ve devletten özerk hale gelmeye başladıkça, anayasalar toplumu kontrol altında tutmak için vesayetçi yapıları daha da güçlendirdiler. 1982 Anayasası bu yönelimin zirve noktasını temsil etmektedir.

Bununla beraber, cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesinin anayasallaştırılması Anayasanın başlangıçta öngördüğü vesayetçi yapıya ciddi bir darbe vuracaktır. Şüphe yok ki, makamını halk oyuna borçlu olan bir cumhurbaşkanının halka karşı devletin yanında yer alması beklenemez. Onun için, 2007’deki anayasa değişikliğinin politik anlamını, en özlü bir şekilde, cumhurbaşkanlığının devletten halka geçmesi olarak belirtebiliriz.

Mamafih, bu değişimin bazı istenmedik sonuçları da olacaktır. Esasen, cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül’ün seçilmesiyle bunun işaretleri belirmeye başlamıştır: En önemli vesayet makamının devletten halka geçmesinin statükocu kesimlerde yarattığı hüsran ve hatta infial duygusu, bu kaybı telâfi etmek üzere, normalde politik olmayan veya olmaması beklenen başka vesayet kurumlarının daha aktif hale gelmesine yol açacaktır. Esasen bu süreç zaten başlamıştır. HSYK ile yüksek yargının gerek Ergenekon davası sürecinde gerekse son anayasa değişikliklerinde takındıkları tutum bunu göstermektedir.

Açık Görüş, Star Gazetesi, 27.06.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et