14 Mayıs Bugün Ne İfade Ediyor?

Yaklaşan 14 Mayıs 1950 tarihinin Türkiye için özel bir anlamı var. Bilindiği gibi, bu, Cumhuriyet döneminde yapılan ilk serbest seçimler sonucunda Demokrat Parti’nin halk tarafından iktidara taşındığı tarihtir. (Bu arada belirtmeliyim ki, resmi adı “Demokrat Parti” olan bugünkü muvazaa partisinin tarihi Demokrat Parti’yle hemen hemen hiçbir benzerliği yoktur.) Halk iradesine dayalı bu barışçı iktidar değişiminin anlamını daha iyi kavramak için, 1950’den önceki çeyrek asırlık dönemde halkı dışlayan bir bürokratik tahakküm rejiminin geçerli olduğunu hatırlamak gerekir.

 
Hemen belirtmek gerekir ki, tek-parti dönemine ilişkin resmi söylem maalesef 14 Mayıs’ın önemini yeterince, hatta hiç takdir etmez. Çünkü, resmi anlatımın bize sunduğu, sahici bir tarihten çok, “iyi-kötü” veya “ilerici-gerici” şeklindeki kaba bir karşıtlık etrafında kurgulanmış teatral bir resimden ibarettir. Alkışlanacak ve lânetlenecek aktörlerin, başka bir deyişle “kahramanlar”la “hainler”in senaristler tarafından sufle edildiği, sözde “tarih”i anlatırken gerçekte bugünü yargılayan ve bugünümüzü yönetmek isteyen uğursuz bir resimdir bu.

 
Günümüz “ulusalcıları” 14 Mayıs 1950’yi “karşı-devrimin başlangıcı” olarak görmekte kendileri açısından haklıdırlar. Çünkü onlar otoriter tek-parti yönetiminin hükümferma olduğu dönemi bir tür “asr-ı saadet” olarak görüyorlar. Onlar bugün de halâ “o dönem hiç bitmeseydi”, “keşke çok partili hayata geçilmeseydi” diye düşünüyorlar. Bunların bir kısmı hatta böyle düşünmekle kalmıyor, o “eski rejim”i geri getirmek için hukuk-dışı ve antidemokratik yollara tevessül etmeyi bile içlerine sindirebiliyorlar.

Aslına bakılırsa, Türkiye’nin demokrasi yürüyüşü 1950’den çok daha önce, ta Meşrutiyet döneminde başlamıştı. Nitekim, Türkiye’nin ilk parlamentosu kuruluşunu takip eden bir yıl içinde (1877-78) gerçekten de halkın meselelerinin “konuşulduğu” bir platform işlevi görmüş ve kapatılması da bu yüzden olmuştu. Otuz yıl aradan sonra “Hürriyet’in İlânı”nı takip eden dönem (1909-1913 arası), sivil dernek ve partileri, basın-yayın dünyasındaki kamusal tartışması ve seçilmiş parlamentosuyla, modern Türkiye’de demokrasinin gerçek başlangıcını teşkil etmiştir.
İttihatçıların 1913’teki “Babıali Baskını”yla kesintiye uğrayan Türkiye’nin bu ilk demokrasi tecrübesi ancak 1919 Aralık’ında Meclis-i Mebusan için yeniden yapılan seçimlerle restore edilebildi. Bu tarihten 1923 Nisan’ına kadar demokratik süreç esas olarak muhafaza edilmiştir. Bu dönemde halkın demokratik temsilinde sadece kısa bir kesinti olmuş; Meclis-i Mebusan’ ın 11 Nisan 1920’de padişah tarafından feshinden sadece iki hafta sonra Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmıştır.

Milli Mücadele’yi demokratik usullerden ayrılmaksızın başarılı bir biçimde yürüten bu Meclis’in ömrü de, maalesef, 1 Nisan 1923’te yürürlükteki Anayasa’ya aykırı olarak “erken seçim” kararı alınmasıyla sona ermiştir. Tek parti yönetimi de işte bu tarihten itibaren kurulmaya başlanmış ve “Takrir-i Sükun” mevzuatının da katkısıyla rejim daha 1930’lara gelmeden konsolide olmuş bir diktatörlük hüviyeti kazanmıştır. Bundan sonra ancak İkinci Dünya Savaşı ertesindeki uluslararası konjonktürün yardımıyla, 1945 sonlarında başlayan girişimlerle çok-partili siyasetin temelleri yeniden atılmıştır. Bu şartlarda 1950 yılının 14 Mayıs’ında yapılan hür seçimlerle Demokrat Parti iktidara gelebilmiş ve böylece Türkiye yeniden demokratik siyasete geçmiştir.

Kısaca, 14 Mayıs tarihi, Türkiye’de devlet-parti özdeşliğine dayanan bir bürokratik diktatörlükten, öznesini halkın oluşturduğu yeni bir siyasete geçişi temsil etmektedir. Ancak bu tarihten sonradır ki Türkiye’de “halk” cumhuriyetçi retoriğin sırf bir malzemesi olmaktan çıkıp kamu siyasetinde kısmen de olsa belirleyici bir rol edinmeye başlayabilmiştir. “Millet”in kâğıtlara yazılı olan “egemenlik”i ancak bu tarihten sonra işlevsel olmaya, “Millet”in bireyleri “vatandaş” haline gelmeye başlamıştır.

Demokrasiden hazzetmeyen “Devlet”le onun “aydınlar”ı ve siyasi alandaki temsilcileri bu gelişmeyi kabul etmek istemedikleri için, Türkiye’nin demokratikleşme ve medenileşme mücadelesi bugün de hâlâ devam etmektedir. Türkiye’de yönetimin meşruluğunun yegâne kaynağının halk veya millet olduğu herkes tarafından kabul edilinceye kadar da, demokrasi mücadelesi devam edecektir.

Taka Gazete, 04.05.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikNiçin solcu değilim
Sonraki İçerikPKK engeli kalkmadıkça

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et