‘Yeni anayasa’ için ihtiyaç devam ediyor

Liberal anayasacılık felsefesi açısından anayasa yapmak demek, kısaca, devlet iktidarını sınırlayan ve onun kötüye kullanılmasını önleyecek güvenceleri içeren yazılı bir belge üretmek demektir. Yoksa, sadece devlet teşkilâtını gösteren bir belge sahici anlamda anayasa sayılamaz. Bu gelenek içinde devlet iktidarını sınırlamanın ilkeleri ile kurumsal araç ve mekanizmaları da üç aşağı beş yukarı bellidir. Bunlar insan haklarının, yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı ile diğer denetim ve denge araçlarının, yargı bağımsızlığı öncelikli olmak üzere hukukun üstünlüğünün anayasallaştırılması olarak özetlenebilir.

Devletin yazılı bir anayasayla sınırlanmasında gözetilmesi gereken en temel ilke, hiç şüphe yok ki, insan haklarıyla ilgili başlıca hukuki güvencelerin anayasallaştırılmasıdır. Bu nedenle, “anayasa” olmak iddiasındaki bir metnin bu adı sahiden hak edebilmesi için, onun en başta insan haklarını devlet iktidarının kötüye kullanılmasına karşı güvence altına alması gerekir.

Sahici bir anayasa insan haklarını tanır ve onların korunması için elzem olan teknik-hukuki güvenceleri resmileştirir.

Toplumun iradesi

Anayasa yapmak, öte yandan, toplumun kendisini siyasi bir özne olarak inşa etmesi ve tanımlanmış bir alan dahilinde faaliyet gösterecek bir koruma ve hizmet örgütü olarak devleti kurması anlamına gelir. Bu da anayasanın, toplumun kendisini siyasi olarak teşkilâtlama kararından, kısaca “toplumun iradesi”nden türemesini gerektirir.

Böylece anayasa devletin statüsünü belirleyen bir belge olarak da ortaya çıkar. Anayasa bu yanıyla bir “yetki beratı”dır; böylece toplum anayasayla devleti yetkilendirir. Kısaca, anayasa-yapımı aynı zamanda demokratik bir işlevdir.

Demokratik görev

Anayasanın bu şekilde hem “liberal” hem de “demokratik” bir başarı olarak ortaya çıkması işin özü olmakla beraber, elbette her toplumun içinde bulunduğu özel şartlar o toplumun anayasa-yapımına daha başka işlevler veya roller de yüklemesini gerektirebilir.

Toplumsal-kültürel çeşitliliğin barışçı bir şekilde idamesinin gereklerine, bu arada ulusal azınlıklar ve/veya etnik-kültürel grupların kimlik ve hak taleplerine cevap verme arayışının bunlar arasında şüphesiz öncelikli bir yeri vardır. Bu işlevsel açıdan “liberal”, öznesinin topumun kendisi olması açısından ise “demokratik” bir görevdir.

Türkiye toplumu Cumhuriyet’in başından bu yana kendi özgür iradesiyle bir anayasa yapma şansına ne yazık ki hiç sahip olmadı.

Cumhuriyetin anayasaları ya darbe ürünü olarak ya da bir şekilde olağandışı şartların eseri olarak ortaya çıktılar. İlk defa 2011 genel seçimleri sonrasında Türkiye sivil-demokratik yöntemle anayasa yapma fırsatını ele geçirdi, ama öyle görünüyor ki bu fırsat da iktidarı ve muhalefetiyle parlamentodaki siyasi partilerin el birliğiyle heba edilmek üzere. Oysa, 2010 Anayasa referandumu sonrasında baştanbaşa yeni bir anayasa yapabileceğimiz konusunda ne kadar da ümitlenmiştik!

İstediğini almıştı

Aslına bakılırsa, Ekim 2011’de çalışmaya başlayan partiler arası Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun oybirliğiyle karar alma usulü izleyeceği belli olduktan sonra bugünkü sonucu öngörmek hiç de zor değildi. 

“Yeni anayasa” hedefine ulaşmanın önündeki bunun kadar önemli başka bir engel ise gerek iktidar partisinin gerekse muhalefet partilerinin gerçekten “yeni” bir anayasa istediklerinin veya bunu toplumun geneli için istediklerinin baştan beri kuşkulu olması idi.

Esasen iktidar partisi AKP 2010 Anayasa değişiklikleriyle büyük ölçüde “istediğini almış”tı. Onun için, yeni anayasa sürecinden bir sonuç çıkmaması halinde iktidar partisinin pek fazla kaybedeceği bir şey yoktu.

Şu an itibariyle görünen o ki, AKP liderliğinin asıl istediği belki yargı hariç- bütün devlet iktidarını sayın Tayyip Erdoğan’da toplayacak “Başkancı” bir hükümet sistemini anayasallaştırmaktır. Muhalefet partilerine gelince: CHP ve MHP’nin ise statükoda ciddi bir değişmeye ve genel olarak da anayasal liberalleşmeye yanaşmayacakları belliydi. BDP’nin ise “Kürtlerin hakları” dışında pek bir şeyle ilgilendiği yok gibi.

Böyle devam etmez

Şu var ki, bütün bunlar can alıcı bir gerçeği değiştirmiyor: Bugün gelinen aşamada Türkiye’nin yeni bir anayasaya olan ihtiyacı devam ediyor.  Türkiye toplumu temelinde 12 Eylül zihniyetinin yattığı halihazırdaki anayasal-hukuki statükoyla daha uzun süre devam edemez.

Sadece Kürt sorunundan kaynaklanan toplumsal barışı tesis etme ihtiyacı değil, genel olarak daha hür ve müreffeh bir toplum haline gelme özlemi de Türkiye toplumunun ayaklarındaki zincirden, yani anayasası başta olmak üzere bütün bir “12 Eylül hukuku”ndan kurtulmasını gerektirmektedir.

Ancak bu tasfiye işleminden sonradır ki, anayasadan başlayarak hukukumuzu sahiden yenileyebiliriz.

Milliyet, 04.01.2013

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et