Refah devleti ve geleceği

Siyasetin hem teorisinde hem pratiğinde en çok tartışılan konulardan biri refah devletidir.

Yirminci yüzyıl bir refah devleti yüzyılıydı. Ancak, şimdilerde refah devleti zor günler yaşamakta. Ne olacağını kesin olarak tahmin etmek imkânsız ama, refah devletinin gelecekte önemli oranda erozyona uğrayacağı kesin. Türkiye de bu süreçte yol alacak. Nitekim, emeklilik yaşının yükseltilmesi, özel bireysel emeklilik sisteminin kurulması gibi gelişmeler bunun işareti.

Her toplumda bir refah fonksiyonu vardır; fakat, refah ile refah devleti ayrı ayrı şeylerdir. Refah fonksiyonu insanlık tarihi kadar eskiyken, refah devleti terimi ve uygulaması hayli yenidir. Bu terimi kullanan ilk kişi İngiltere’de Kent Piskoposu William Temple’dır. Temple 1942’de yayımlanan “Christianity and Social Order” (Hıristiyanlık ve Sosyal Düzen) adlı kitabında Britanya gibi modern devletlerin temel görevlerinden birinin bütün vatandaşlarına bir asgarî hayat standardı temin etmek olduğunu ileri sürdü. Kavram zamanla benimsendi ve yayıldı. Ancak, refah devleti sistemini ilk kuran ülke Bismarck yönetimindeki Almanya’ydı. Bundan önce, ülkelerde, “hak eden” fakirlere karşılıksız gıda (tahıl) yardımı yapılırdı. Bismarck “sosyal yardım” programlarını önce bütün fakirleri, sonra bütün vatandaşları kapsayacak şekilde genişletti. Vatandaşlara ihtiyaçtan, istihdamdan ve ailevî durumdan bağımsız olarak refah yardımı sağlamaya başladı. 20. yüzyılın başlarında Alman devletinin bu tür harcamaları GSYİH’nin % 3’ünü aşmaktaydı.

SİSTEMDEKİ AKSAKLIKLAR VE NEDENLERİ

Model Batı dünyasında süratle yayıldı. 1929 Büyük Buhranı, II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım ve demokrasinin yaygınlaşması devletlerin refah alanına girmesini hızlandırdı. Refah devleti olma yolunda nispeten daha yavaş ilerleyen ABD dahi zamanla bir refah devletine dönüştü. Refah harcamaları 1932’de tüm devlet harcamalarının % 6,5’iydi; 1939’da % 27,1’ine çıktı. Refah devletiyle ilgili tartışmalarda genellikle ABD’nin Avrupa modeline nispetle refah devleti sayılamayacağı söylenir. Bu yanlış bir tespittir. Danimarka, Fransa, Almanya ve İsveç gibi ülkelerde refah harcamaları GSYİH’nin yaklaşık % 25’ini tüketmektedir. Bu oran ABD’de % 15’tir. Ancak, Amerikan ekonomisinin büyüklüğü dikkate alındığında durum daha net ortaya çıkmaktadır. Bugün ABD’de federal devlet 80 ayrı programda her yıl 477 milyar dolardan fazla parayı refah harcamalarına yöneltmektedir. Bunun anlamı ülkedeki her fakir için 12.892 dolar harcanmasıdır. Amerikan refah harcamaları devamlı artmaktadır. Kontrol altına alınmazsa, harcamaların, 21. yüzyılın sonunda, GSYİH’nin % 50 ila % 70’ine ulaşacağı hesaplanmaktadır.

Refah devleti çeşitli yönlerden aksamaktadır. En önemlisi, klasik refah devletinin yüksek maliyetler ve yetersiz kaynaklar yüzünden artık sürdürülemez hale gelmesidir. Bundan dolayı, refah devleti, dünyanın her yerinde, üstelik çoğu zaman sosyalist ve sosyal demokrat hükümetler eliyle, budanmaktadır. Bu trend devam edecektir. Bunun “emekçi sınıfı” önemsememekle bir ilgisi yoktur; bir mecburiyettir. Bir diğer önemli nokta, refah devleti uygulamalarının fakirliği çözmeye yetmemesidir. Bunun tipik örneği ABD’de gözlemlenmektedir. Bu ülkede Başkan Lyndon Johnson 1964’te fakirliğe savaş ilan etmişti. O günden bugüne fakirlik problemini çözmek için 9 trilyon dolar harcandı. Buna rağmen, ilginçtir, fakirlik oranı yerinde saydı.

Refah devletinin bir diğer sorunu, politik idare altında olduğu için refah kesintilerinin etkin değerlendirilememesidir. Araştırmalar refah sistemi üyelerine ödenen miktarların, üyeler kazançlarını kendileri özel yatırımlarla değerlendirselerdi elde edebileceklerinin daha altında olduğunu göstermektedir. Refah devleti ekonomik büyümeyi yavaşlatmak suretiyle de topluma büyük bir maliyet bindirmektedir. Refah devletini yaşatmak amacıyla asgari ücret uygulanması işsizlik yaratmakta, vergilerin yükseltilmesi özel sektörün verimli biçimde kullanabileceği kaynakların kamuya akmasına ve müteşebbisliğin caydırılmasına yol açmaktadır. Başka bir deyişle, refah devleti kaynak tahsisini çarpıtarak ve memur zihniyetini teşvik ederek ekonomik büyümeyi baltalamaktadır.

Refah devletinin ahlâkî zararları da vardır. Refah harcamaları fakirleri bir “fakirlik tuzağı”na düşürebilmektedir. Yardım alanları kendi ayakları üstünde durmak için çabalamak yerine yardıma bağımlılık geliştirmeye iterek fakirliği geçici olmaktan çıkartıp kalıcı hâle getirmektedir. Demokratik ve sivil toplumun altyapısı olan “burjuva değerleri”ni eritmektedir. Vatandaşların hayatında refah devletinin aldığı sorumluluk arttıkça bireysel sorumluluk alanı daralmaktadır. Devlet büyüdükçe insanların çalışma ve tasarruf etme eğilimi zayıflamaktadır. Gönüllü sosyal dayanışma aşınmakta, hatta tamamıyla ortadan kalkmaktadır. Refah devleti sosyal bağları ve dokuları gevşetmekte, cemiyetleri ufalamakta, atomize bireyciliği teşvik etmektedir. Araştırmalar, devletin refah harcamaları arttıkça vatandaşların hayır kurumlarına bağışta bulunma eğiliminin de zayıfladığını göstermektedir.

MODELİ YENİLEYECEK YOLLAR

Refah devletinin klâsik haliyle sürdürülemeyeceği kesin. Peki ne olacak? Refah devletinin gerilemesi toplumların refah fonksiyonundan vazgeçeceğini veya vazgeçebileceğini göstermez. Hiçbir cemiyet-toplum refah fonksiyonsuz olamaz. Önümüzdeki yıllarda refah devletiyle ilgili tartışmalar alevlenecek ve insanlar yeni yollar arayacaktır. Herkese minimum bir gelir garantisi (vatandaşlık geliri) mevcut sistemi işlemez kılan şartlar yüzünden bir hayaldir. Negatif Gelir Vergisi uygulaması ise muazzam hesaplama zorluklarıyla karşılaşmaya ve yine kaynak kıtlığından mustarip olmaya mahkûmdur. Refah sistemini yenileyecek yolların bazılarının izleri refah devleti öncesinde bulunacaktır. Klasik liberal�liberteryen yazarların ısrarla vurguladığı üzere, refah aileye, cemiyete, sivil topluma ait bir alandır. Refah devleti geriledikçe insanlar bunun daha çok farkına varacaktır. Refah fonksiyonunda aileler ve kolektif kendi kendine yardım daha çok yer işgal edecektir. Ailede zaten her zaman bir refah fonksiyonu var olacaktır. Ailelerin yeterli olmadığı yerde “karşılıklı yardım” ve hayırseverlik mekanizmaları devreye girecektir. Bu ikisinin önemi çok fazladır. İlk kolektif refah fonksiyonu karşılıklı yardım sandıklarında (friendly societies) ve mahalli veya sektörel (kredi birlikleri, kooperatifler, cemiyetler, cemaatler) olarak ortaya çıkmıştır. Bu sistem devletler refahı merkezileştirip mecburileştirinceye kadar başarıyla işlemiştir. Hayırseverlik faaliyetleri de çoğu zaman tahmin edilemeyecek kadar etkili ve başarılı olabilir. Ayrıca, refah devletinin tersine, hayırlı ahlâkî sonuçlar da doğurabilir; sorumluluğu, bağımsızlığı ve sosyalliği teşvik edebilir. Fakirlere politikacı ve bürokratlar tarafından kontrol edilmek yerine kendi kendilerini kontrol etme gücünü verebilir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Refah devleti, gelecekte, tamamen ortadan kalkmasa bile ciddi oranda küçülecek ve bazı uygulamalarına veda edecek, bundan doğan boşluk ise aile ve sivil toplum tarafından doldurulacaktır. Kısaca, dünya refah devletinin küçülmesine, refah toplumunun büyümesine şahit olacaktır.

Zaman, 11.06.2010

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et