Geçtiğimiz günlerde açıklanan listede, Türkiye A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Vincenzo Montella’nın Adana’da vergi rekortmeni olduğu haberi kamuoyunda geniş yankı buldu. İlk bakışta gurur verici bir tablo gibi görünse de, bu tablo aslında Türkiye’nin vergi sisteminde nerede hata yaptığını gösteren bir ayna gibi. Çünkü mesele Montella’nın çok kazanması değil, Adana gibi bir sanayi kentinde üretim yapan binlerce işletmenin bile bir yabancı teknik adam kadar vergi ödeyememesidir. Vergi ödeyememesi derken, çok vergi ödemeyi önermiyorum ama neden Montella’dan çok kazanıp o oranda vergi ödemediklerini merak ediyorum.
Vergiler aslında, bir ülkenin sadece gelir kaynağı değil, aynı zamanda ahlâkî düzeninin göstergesidir. Geçen haftalarda yine vergi problemine değinmiştim. Ama bu kadar çok örnek olay olunca es geçmek istemedim. Ülkede kim ne kadar güçlüyse, o kadar az vergi ödüyorsa, orada sistemde problem var demektir. Türkiye’de vergi yükü, üretim yapan reel sektörün ve orta gelir grubunun omuzlarında taşınırken; servet, rant ve kayıt dışı gelir alanları neredeyse vergiden azade bir cennet gibi işliyor. Montella’nın yüksek kazancı, onun hakkıdır. Ancak bu durum, Türkiye’nin vergi tahsilatı kapasitesinin yapısal sorunlarını ortaya koyuyor bence. Adana gibi üretimin, ihracatın, tarımın merkezlerinden birinde bile yabancı bir futbol adamı vergi listesinde zirvedeyse, o zaman sormalıyız:
Vergi sistemi gerçekten adil mi? Yoksa sadece kolay tahsil edilebilene mi yöneliyor?
Türkiye’de vergi idaresi uzun yıllardır “kolay hedef” mantığıyla çalışıyor. Yani bordrolu çalışanlar, sabit gelirli esnaf ve üreticiler sistemin yükünü taşırken, büyük sermaye, dijital platformlar, gayrimenkul rantı ve kayıt dışı gelir sahipleri sistemin dışında kalıyor. Bu nedenle Türkiye, OECD ülkeleri arasında dolaylı vergilere en çok bağımlı ekonomilerden biri. Yani devlet gelirinin büyük kısmı KDV, ÖTV gibi tüketim vergilerinden geliyor. Bu da şu anlama geliyor:
Bir işçi de, bir milyoner de aynı suyu içerken aynı vergiyi ödüyor. Bu adaletsiz yapı hem gelir dağılımını bozuyor hem de devlete olan güveni aşındırıyor. İnsanlar, “Ben kazanamıyorum ama ödüyorum; o kazanıyor ama ödemiyor” dediğinde, vergilendirmenin meşruiyeti sarsılıyor. Montella’nın Adana’da vergi rekortmeni olması, sembolik bir olaydır. Çünkü Türkiye’de kazancın üretimden değil, transfer gelirlerinden, faizden, gayrimenkulden, spekülasyondan geldiği bir düzen giderek yerleşiyor.
Üreten değil, kazanan; istihdam sağlayan değil, kazancını gizleyen sistem tarafından ödüllendiriliyor. Bir sanayi kenti düşünün: Yüzlerce fabrika, binlerce üretici, milyonlarca ton mal sirkülasyonu… Ama vergi listesinin başında bir teknik direktör. Bu tablo sadece ironik değil; aynı zamanda iktisadî çöküşün göstergesi.
Türkiye artık göstermelik reformlarla değil, kökten bir vergi reformuyla yüzleşmek zorunda. Dolaylı vergiler azaltılmalı, doğrudan vergilerin payı artırılmalı.
Servet vergisi, rant vergisi, finansal kazanç vergisi gibi alanlar etkinleştirilmeli. Vergi tabanı genişletilmeli, kayıt dışı ekonomiyle gerçek mücadele başlatılmalı. Dahası devletin tahsilat politikası “kimden alırsam kolay alırım” mantığından çıkıp “kim ne kazanıyorsa o oranda ödesin” anlayışına evrilmeli. Bu yapılmadığı sürece Türkiye, her yıl vergi rekortmenleri listesinde üretenlerin değil, ünlülerin ve profesyonellerin yer aldığı bir ülke olarak kalır. Ve bu tablo, bir gün sadece ekonomik değil, sosyolojik bir krize de dönüşür. Montella’nın rekortmenliği kutlanabilir. Ama bu tabloyu alkışlamak yerine, nedenleri üzerine düşünmek gerekir. Çünkü asıl mesele Montella değil; onunla aynı şehirde üretim yapan binlerce insanın neden sistemin dışına itildiğidir. Türkiye vergi toplamada değil, vergiyi adaletli toplamada sınıfta kalıyor.
Ve bir ülkenin ekonomisi, vergi adaletinden uzaklaştıkça; üretimden, refahtan ve toplumsal huzurdan da uzaklaşır.

