Laik düzende Müslümanca yaşanabilir mi?

Erdoğan’ın Ortadoğu ülkelerine, anayasalarını laik zeminde yapmalarını tavsiye etmesine en ciddi eleştiri getiren isimlerden biri Ali Bulaç oldu.

Bulaç’ın yazılarında vurguladığı itirazlardan ikisi şöyleydi:

1. “Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman laik bir devleti başarıyla yönetebilir. Devlet her inanç grubuna eşit mesafede olur. İster Müslüman, ister Hristiyan, ister Musevi, ister ateist olsun, hepsinin güvencesidir” fikri doğru değildir.

2. İlişkilerin merkezîleştiği modern devlette, din kamusal rol oynamıyorsa, toplum ve kişiler dindar kalamazlar.

Birinciden başlayacak olursak, Bulaç özet olarak, bir Müslüman’ın laik bir devleti yönetmesinin mümkün olmadığını; bunun eşyanın tabiatına aykırı olduğunu; devlet denen tüzel kişiliğin nihayetinde gerçek şahıslar tarafından yönetildiğini ve bu gerçek şahısların devleti yönetirken duygu ve düşüncelerini, belli inançlarını, âlem tasavvurlarını, dünya telakkilerini evlerinde bırakıp da o koltuğa oturamayacaklarını; o halde devleti de, onu meydana getiren şahısların inanç ve düşüncelerinden, yani dinlerinden de ayrı düşünmenin mümkün olmadığını söylüyor. “Bir dindar laik bir aygıtı başarıyla yönetebiliyorsa, inancını kalbinin dışına çıkarmıyor demektir. Böyle bir yönetici, kendi vicdanında dindar yönetimde laik/la-dini kalarak nasıl ontolojik sorunlar yaşamıyor” diye soruyor.

Evet, devleti insanlar yönetiyor ve bu insanlar nötr varlıklar değil. Sempati ve nefretleri, inançları, fikirleri, idealleri, ideolojileri, ütopyaları var. Ve biz onlardan devletin başına geçtiklerinde bütün fikirlere, ideolojilere, inançlara eşit mesafede davranmalarını, bir nevi tarafsız hakem rolü oynamalarını talep ediyoruz.

Doğrusu, burada bir sorunun varlığını kabul etmek zorundayız. Ama mesele şu ki, bu sadece Müslümanlar’a ilişkin bir sorun değil. Devlet yönetmeye talip olan her insan aynı sorunu farklı ölçülerde yaşıyor. “Tarafsız hakem rolü” oynamak bir Müslüman için zorsa, bir Türk milliyetçisi için de zor olabilir. Çünkü o da, duygularının hilafına, ülkede yaşayan diğer etnik gruplara eşit mesafede durmak zorunda. Sünni bir yönetici de diğer mezhep mensuplarına eşit davranmakta zorlanabilir. Unutmayın ki, futbol hakemlerinin her birinin mutlaka içten içe tuttukları ya da sempati duydukları takımlar vardır ama biz ona rağmen onlardan maçları adil yönetmelerini bekleriz.

Özetle demek istediğim şey, devleti yönetenlerin tarafsızlığından söz ederken, mutlak bir tarafsızlığın mümkün olmadığının çünkü insan unsurunun işin içine katıldığının farkında olmalı ama onlardan mümkün olan en tarafsız yönetimler talep etmeye de devam etmeliyiz.

İkinci itiraza gelirsek… Bulaç’ın işaret ettiği bu nokta, birçok Müslüman’ın din esasına dayalı bir düzende yaşamak isteğinin de temel argümanıdır. “Yaşadığımız toplum Kur’an’ı esas alan yasalarla düzenlenmiyorsa, biz Müslümanlığımızı tam yaşayamayız, eksik yaşarız” derler.

Benim bu konuda söyleyeceğim şey, bir önceki bölümde söylediğimden farklı olmayacak: Evet, böyle bir sorun var. Ama bu da sadece Müslümanlar’ın sorunu değil. Kendi inançları, hayat felsefeleri, düşünce ve özlemleri doğrultusunda yaşayamayanlar sadece Müslümanlar değil. Herkes ama herkes, birlikte yaşamanın getirdiği bazı kısıtlamalar yaşıyor ve kendi istediği hayatı yaşayamadığını hissediyor.

Fanatik bir çevreciyi düşünün. Yaşadığı dünyanın insanoğlu tarafından göz göre göre tarumar edilmesini, ahlaken işlenebilecek en büyük günah olarak görüyor. Gelecek kuşaklara karşı büyük bir suç işlediğimize inanıyor. İçinde yaşadığı toplumun bu aldırmazlığını büyük bir gaflet, dalalet ve hatta ihanet olarak değerlendiriyor. Kendi başına çevreci olmanın bir işe yaramadığını, kendini ancak herkesin çevreci olduğu ve çevreyi korumaya birinci öncelik veren bir düzen içinde yaşadığı takdirde gerçekleştirebileceğine inanıyor.

Ya da cinsel özgürlük meselesini hayatının merkezine koyan birini düşünün. Bütün toplum son derece muhafazakâr bir cinsel ahlaka sahipse, onun tek başına cinsel özgürlükçü olmasının bir anlamı var mıdır? Böyle bir toplumda o cinsel özgürlüğünü yaşayabilir mi?

Şu anda, dini yaşamanın çevreciliği yaşamakla ya da cinsel özgürlüğü yaşamakla aynı şey olmadığını; çünkü bir insanın dinini hakkıyla yaşayıp yaşayamamasının ontolojik bir sorun olduğunu söyleyenleri duyar gibiyim.

Ama unutmayın ki, felsefenin varlığın esasının ne olduğuna ilişkin soruya verdiği tek cevap yoktur. Doğaya ihanet de bir çevreci için pekâlâ varoluşun esasına dair bir sorun anlamını taşıyabilir.

 

Bugün, 24.09.2011

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et