CHP ilelebet yaşar mı?

1999’da Ecevit koalisyon hükümeti döneminde başlayan reform süreci, 3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti’nin tek başına iktidar olmasıyla ivme kazanarak devam etti. 12 Eylül 2010’da referanduma sunulan anayasa değişikliği, reform sürecinde kritik bir eşikti. Paketin sıklet merkezini bürokratik vesayetin bel kemiğini teşkil eden yargı bürokrasisi teşkil ediyordu. Referandumun yüzde 77’lik yüksek katılım ve yüzde 58’lik güçlü ‘evet’le sonuçlanması kadar, referandumdaki ‘hayır’ söyleminde de değişimin gerekliliğinin vurgulanması bürokratik vesayet rejiminin tasfiyesini ifade ediyordu.

Bürokratik vesayetin tasfiyesi, kendiliğinden gerçekleşmedi. Bu tasfiyenin arkasında tarihi derinliği ve sosyolojik genişliği olan toplumsal aktörler yer alıyor. Bu toplumsal aktörler dünyadaki, bölgedeki ve Türkiye’deki değişimin hem sebebi hem sonucu olarak yeni bir Türkiye’yi inşa eden dinamikleri ifade ediyorlar. Bu haliyle de değişimi ve yenilenmeyi, umudu ve iyimserliği temsil ediyorlar. Dinamizmin istikametini ve ortak paydasını demokratikleşme teşkil ediyor. Bu ortak paydanın arkasındaki toplumsal kesimlerin talep ve şikayetlerinin, demokratik bir sistemde siyaseti etkilemesi kaçınılmazdır.

Vesayet rejiminin  tasfiyesi, aynı zamanda 1961’in bürokratik vesayet düzeninin siyasi zihniyetini paylaşan siyasi partileri de etkilemeye başladı. 1960 sonrasının siyasi hareketleri olan Milli Görüş, milliyetçi hareket ve sosyalist hareketlerin siyasi partilerinde çok ciddi tartışmalar ve kırılmalar kamuoyunun gündemine geldi. Bürokratik vesayet rejiminin sıklet partisi olan CHP’de ise daha referandum öncesinde yaklaşık 20 yıldır partiyi otoriter bir şekilde yöneten Deniz Baykal’ın bir kaset skandalından sonra istifa etmek zorunda kalmasıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle başlayan bir değişim umudu yaşanıyordu.

ılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelmesiyle ilk günlerde yaşanan umut, anketlerde CHP oylarının yüzde 30’ları bulduğu haberleriyle teyit edildi. CHP açısından bu rüzgar kadar önemli bir başka başarılı husus da, değişim arayışının CHP dışındaki Mustafa Sarıgül’ün Türkiye Değişim Hareketi ve Alevîlerin desteklediği Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin önünün kesilmesi oldu. CHP’ye Kılıçdaroğlu’nun şahsında yenilenme, değişim ve demokratikleşme adına yeni bir kredi açıldı. Ancak Kılıçdaroğlu’nun türbandan darbelere, asker-sivil ilişkilerinin demokratikleşmesinden seçim barajının düşürülmesine, irtica tehdidinin olmadığı tespitinden PKK silah bırakırsa genel affın mümkün olduğuna kadar geniş bir yelpazedeki yenileşme, değişim ve demokratikleşme çıkışları parti içinden aksi çıkışlarla gölgelendi. Bunun yanı sıra, uzun yıllar bürokratik vesayet rejiminin ve ideolojisinin toplumsal destek noktası haline gelmiş olan CHP tabanının değişime ne kadar hazır olduğu da tartışmalı bir konuydu. Bu bağlamda Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlıktan liderliğe yönelmesi bir yana partiyi ne ölçüde temsil ettiği dahi tartışma konusu olmaya başladı. Kılıçdaroğlu’nun mücadele ettiği bürokratın vesayetin parti içindeki temsilcileri “derin CHP” veya “çelik çekirdek”i ise, Kılıçdaroğlu’nun seçilmesini sağlayan Genel Sekreter Önder Sav ve ekibi temsil ediyordu.

Partiye AB ayarı

Kılıçdaroğlu referandumdan sonra, Brüksel’e giderek AB yetkilileri ve sosyalist grupla yaptığı görüşmelerle CHP’de değişim yönündeki kararlığını vurgularken iç tartışma yerine dışa açılmaya öncelik vereceğini gösterdi. Referandumda Kılıçdaroğlu’nun performansı övülürken, parti teşkilatının ve Önder Sav’ın ekibinin eleştirilmesi dikkat çekiciydi. Öte yandan Önder Sav ve ekibi ise, CHP’deki değişimin sınırlarını çizmek ve partinin asıl sahiplerinin kendileri olduğunu gösterecek jestlere devam etmekten geri kalmadı. Tasfiye olan Baykal ve ekibi, CHP içindeki farklılaşmada üçüncü bir kanat olarak Kılıçdaroğlu’nu destekleyen ve Sav ekibini eleştiren bir mevziyi tercih etti. Kılıçdaroğlu parti içindeki bu mücadelede, İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığı sırasındaki kampanya ortağı İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’i genel başkan yardımcılığına getirmeyi başardı. Ancak türban ve Cumhuriyet resepsiyonuna katılma tartışmalarında kamuoyu önünde Kılıçdaroğlu’nu zor durumda bırakacak tartışmalar yaşandı.

Baykal’sız da olmadı

Deniz Baykal’ın genel başkanlıktan gitmesiyle “her şey yoluna girecek” şeklinde düşünen CHP’yi destekleyen merkez medyanın görüşünün parti içi iktidar mücadeleleri ve değişimin yönü üzerindeki tartışmalarla yanlışlanmasıyla, gözler Önder Sav ve ekibine yönelmeye başladı. Öte yandan Baykal’ın 20 yıllık otoriter yönetiminin ortadan kalkmasıyla CHP havzasındaki arayış ve kıpırdanmalar da, değişimin genel başkanlıktan ötelere uzanması gerektiğini ifade ediyordu. Bu arada yaklaşan 2011 genel seçimlerinin de parti içi iktidar mücadelesini arttırması kaçınılmazdı. Çünkü parti içi iktidar ele geçiren grup, seçimlerdeki aday listelerini, teşkilatları ve delegeleri belirleyerek 2011 sonrası parti içi iktidarı tayin ve muhalefeti tasfiye edecek imkanlara sahip olabilecekti. Parti içindeki bu gruplaşmalar, CHP parti tüzüğü tartışmalarının katalizör işlevi üstlenmesiyle parti içi iktidar savaşına dönüştü. Kılıçdaroğlu ile Önder Sav’ın yeni parti yönetiminde anlaşamaması sonucunda ipler koptu ve bugüne kadar kulislerde yürütülen kavga, açıkça ve çok sert bir şekilde kamuoyu önünde yapılmaya başladı. Öyle ki, Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun iptal ettiği Parti Meclisi toplantısı, Genel Sekreter Sav’ın talimatıyla yapıldı. Buna karşılık Kılıçdaroğlu henüz uygulanmamış tüzük maddesindeki yetkisine dayanarak 13 yeni genel başkan yardımcısını ve yeni genel sekreteri atadı. Genel Sekreter Sav ve ekibi, bu atamaların hukuka aykırı olduğunu iddia ederek görevlerinin başında olduklarını iddia ettiler. Böylece CHP içinde biri dördüncü katta, diğeri on ikinci katta toplanan iki ayrı yönetim oluştu.

‘Ömür boyu makamı’

Kılıçdaroğlu yeni CHP’den, özgür CHP’den bahsederken Önder Sav’ın tasfiyesini korku imparatorluğunun sona ermesi olarak değerlendiriyor: “Yetki verin, izin verin; partiyi özgür CHP yapalım. Partideki korku imparatorluğunu yıktık, bundan sonra Türkiye’deki korku imparatorluğunu yıkacağız.Birilerinin partisi değil halkın partisi olacağız. Ömür boyu koltuklarında oturanlar CHP’ye ne verdi? Gücünü halktan değil, bir yerlerden alanlar artık bu partide olmak zorunda değildir.”

Kılıçdaroğlu, CHP’nin 53 yıldır iktidar yüzü görmediğini söylerken, aslında 53 yıldır CHP’de görev yapan Sav’ı kastediyordu. Önder Sav ise Kılıçdaroğlu’nu ve ekibini CHP’nin kimliğini değiştirmek ve yenilik adı altında AKP’ye benzemekle suçluyordu:

“CHP kendi özünden, benliğinden hiç fedakarlık etmeden AKP’ye öykünerek, sağa yanaşarak, bir kısım CHP’ye hayatında oy vermemiş kimselere şirin görünerek, CHP’nin kimliğini, mayasını bozamayacaklardır. CHP’lilerin içlerinin rahat olsun.

Laiklik başka kavramlarla anlatılmaya çalışılamayacak kadar engin bir kavram. Onun için CHP’nin bu kimliğini pazara çıkarmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.”

Rezillik mi kabus mu?

Kılıçdaroğlu’nun güçlerini başka yerden alanların partide olmak zorunda olmadığını söylerken, Sav cephesinin önemli adamı Hakkı Süha Okay’ın artık beraber çalışma imkanı kalmamıştır değerlendirmesini yapması partideki ayrışmanın kopmaya da dönüşmesi ihtimalini akla getiriyor. Nurettin Sözen’in rezillik, İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek’in kabus olarak nitelediği gelişmeleri, Kılıçdaroğlu grubu bir devrim olarak görüyor. Şimdi Kılıçdaroğlu’nun atamalarının ve Parti Meclisi’nin genel başkan olmadan yaptığı toplantı mahkemelik olacak. Mahkemenin veya muhtemel Kurultayın kararı ne yönde olursa olsun, bu kararın parti içindeki savaşı sona erdirmesi beklenmemeli. Önder Sav’ın tavrı ortada. Bundan sonra siyaseten asıl tayin edici olan Kılıçdaroğlu ve ekibinin yenileşme, değişim ve demokratikleşme konularında ne yapacağı. Parti içi bölünme kaygısı ve parti çizgisinden sapma yönündeki eleştirilerin Kılıçdaroğlu’nun değişim sınırlarını daraltması ve referandumda olduğu gibi asıl olarak AK Parti karşıtlığına yöneltmesi kuvvetle muhtemeldir. Kılıçdaroğlu ve ekibi bölünmeyi göze almadan, CHP’yi yeni Türkiye’nin partisi haline dönüştüremezler. Göze almadıkça da, CHP’deki değişim bütün bu olup bitenleri “CHP’de bir iç kavga söz konusu değildir’’ şeklinde yorumlayan Gürsel Tekin kadar inandırıcı olabilir. Esasen Önder Sav’ın yerine Süheyl Batum’um getirilmesi bu değişimin sınırlılığını şimdiden ifade ediyor. Baykal’dan sonra Sav ve ekibinin de tasfiyesi, CHP’deki problemin kişilerin ötesinde bir zihniyet, ideoloji ve kadro meselesi olduğunu daha açık  bir şekilde göstereceği şimdiden söylenebilir. CHP, yeni Türkiye’nin partisi olmayı başaramazsa, Kılıçdaroğlu ile ara verilen CHP dışındaki sol arayışlarının kapısının yeniden açılması beklenebilir.

Star-AçıkGörüş, 08.11.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,732TakipçilerTakip Et