<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Film ve Dizi Analizleri arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/film-ve-dizi-analizleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/film-ve-dizi-analizleri/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Sep 2024 09:53:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Şahsiyet Dizisi ve Narin Cinayeti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sahsiyet-dizisi-ve-narin-cinayeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Sep 2024 09:53:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207787</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küçüktüm; fakat şu sahneyi yine de hatırlıyorum: Saçı sakalı birbirine karışmış, berduş kılıklı bir adam (Müşfik Kenter), gecenin bir vakti kendini denize atmak üzere olan bir kadına (Zuhal Olcay) yaklaşıp “Ateşin var mı ateşin?&#8230;” diye soruyor. Adam, cebinden çıkardığı çakmakla sigarasını yakan kadına “Madem ateşin var, ne duruyorsun karanlıkta? Hadi koş hayata…” diye sesleniyor. “Gelmiyorum [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sahsiyet-dizisi-ve-narin-cinayeti/">Şahsiyet Dizisi ve Narin Cinayeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Küçüktüm; fakat şu sahneyi yine de hatırlıyorum: Saçı sakalı birbirine karışmış, berduş kılıklı bir adam (Müşfik Kenter), gecenin bir vakti kendini denize atmak üzere olan bir kadına (Zuhal Olcay) yaklaşıp <a href="https://www.youtube.com/watch?v=QnEMx8Bd6Eo&amp;t=4s">“Ateşin var mı ateşin?&#8230;”</a> diye soruyor.</p>
<p>Adam, cebinden çıkardığı çakmakla sigarasını yakan kadına “Madem ateşin var, ne duruyorsun karanlıkta? Hadi koş hayata…” diye sesleniyor. “Gelmiyorum Karacaahmet, boşuna bekleme beni!..” diye bağırarak gözden kayboluyor sonra da.</p>
<p>Firuzan’ın aynı isimdeki romanından beyazcama uyarlandığını sonradan öğrendiğim <em>Gecenin Öteki Yüzü</em> adlı diziden, her bölümünün başında tekrar oynatılan bu sahne dışında çok az şey aklımda kalmış. Bunlardan biri de, oyunculuğunu İngiltere’de sürdüren Haluk Bilginer’in sırf bu dizide oynamak için muvakkaten Türkiye’ye döndüğü halde, sette tanıştığı Zuhal Olcay’la evlenip Türkiye’ye yerleşme kararı aldığı.</p>
<p>Haluk Bilginer’i ilk bu dizide görmüştüm. Fakat onu takip etmeye, benden başka izleyenine rastlamadığım <em>Gülşen Abi </em>isimli saçma-komediyle başladım. Gülşen Abi’nin internete yüklü bölümlerine bakarsanız, Bilginer’in sadece oyunculuğunu değil ses rengini bile değiştirerek zaman içinde kendini adeta yeniden inşa ettiğini görürsünüz. Öyle ki, Bilginer’in oyunculuğu <em>Şahsiyet</em> dizisindeki rolüyle 2019 yılında kazandığı EMMY ödülüyle uluslararası alanda da tescillendi ve bu prestijli ödülü kazanan ilk Türk oyuncu olarak tarihe geçti (Başarının tek kriteri olarak görmesem de, bu tür prestijli ödülleri önemli buluyorum).</p>
<p>Geçtiğimiz gün önüme düşen bir haber, Bilginer’in bu yıl EMMY’ye yine aday gösterildiğini yazıyordu. Hem de aynı dizi ve karakterle. Haberin devamını okuduğumda, <em>Şahsiyet</em> dizisinin ikinci sezonunun çekildiğini öğrendim. Birazdan yazacaklarım, dizinin ilk sezonuyla ilgili.</p>
<p>Şahsiyet, bunama nedeniyle hafızasını kaybetmeye başlayan eski bir adliye memuru olan Âgâh Beyoğlu’nun gündelik hayatının tasviriyle başlıyor. Karısını kaybetmiş, kızı evli ve çoktandır yurt dışında. Âgâh Bey, tek başına hayat mücadelesi veriyor. Neyse ki maddî sıkıntısı yok. Hatta epeyce birikimli. Bu sayede rahat bir hayat sürüyor. Her geçen gün ilerleyen unutkanlığı da olmasa, fazla bir şikâyeti yok aslında. Bazen arabasına benzin almayı unutup yolda kalıyor, bazen de benzin aldığını unutuyor. Mama vermeyi unuttuğu için kedisi açlıktan ölünce gittiği doktor “<em>gün gelip hiçbir şey hatırlamayacaksınız”</em> deyince, beyninde bir ışık yanıyor: Madem hiçbir şey hatırlamayacağım, vicdan azabı da çekmem!</p>
<p>O saatten sonra bambaşka bir adam oluyor Âgâh Bey. Soğukkanlı bir seri katile dönüşüyor. Bu cinayetleri araştıran dedektif, maktullerin hepsinin aynı kasabadan (Kambura) olduğunu yahut yollarının bir şekilde Kambura’ya düştüğünü fark ediyor. Esasen dedektif de Kamburalı. Bu sayede katil ve polis şefi arasında özel bir iletişim gelişiyor. Katil, işlediği her cinayette polis şefi Nevra’ya bir mesaj bırakıyor, Nevra da sık sık Kambura’ya giderek bu mesajın anlamını çözmeye çalışıyor.</p>
<p>Her bölümde tek tek verilen parçaların birleşmesi sonucu, Nevra’nın ilkokuldan arkadaşı Reyhan’ın oniki yaşından itibaren iki yıl boyunca tecavüze uğradığı ortaya çıkıyor. Üstelik tek kişinin işlediği bir suç değil bu. Kasabanın neredeyse bütün erkekleri bu işin içinde. Bu yüzden herkes susuyor. Reyhan, başına gelenleri tek tek anlattığı bir defter bırakarak intihar etmiş. Bu defter, adlî mercilere intikal etse de, hasıraltı edilmiş. Hâkimi, polisi, öğretmeni… kısaca herkes (tam elliüç kişi) bu pisliğin içinde çünkü. Hepsi, iki yıl boyunca tecavüz etmişler Reyhan’a.</p>
<p>Adliye memuru Âgâh Bey (seri katilimiz yani), muhtemelen kendi çıkardığı bir yangın ile Kambura adliyesinin arşivini yok ederken Reyhan’ın dosyasını “intikamı ileride alınmak üzere” bir kenara ayırmış. Bu intikam sırasında kullanacağı silah ve mermileri de (her cinayet için ayrı bir silah kullanmak gibi bir prensibi var katilimizin) adliyenin deposundan araklayıp saklamış. Çıkan yangında ‘zayiat’ yazıldığından kimse peşine düşmemiş bunların. Yıllar önce çıkan bir yangında ortadan kaybolan silahlarla öldürdüklerinin her birini, Reyhan’ın vaktiyle tuttuğu defterde bahsi geçen isimler arasından seçerek adaleti tecelli ettirmeye çalışan bir katil var karşımızda!..</p>
<p>Narin cinayeti bana bu diziyi hatırlattı. Bu cinayette de bir köy, toplu halde susuyor. Tıpkı Kambura gibi, Kamburalılar gibi…</p>
<p>Cinayette olmasa bile yardım ve yataklıkta, delillerin karartılmasında birden fazla kişinin dahli olduğu belli. Fakat hiç mi temiz, vicdanlı biri yok aralarında? Kamburadakiler gibi, hepsi mi bir köşesinden karıştı bu suça?</p>
<p>Şahsen, kolluk güçlerinin vakayı büyük ölçüde çözdüğünü tahmin ediyorum. Ne var ki vakayı çözmekle delillendirmek farklı şeyler. Muhtemelen bu noktada sıkıntı yaşanıyor.</p>
<p>Bu tıkanıklık iki şekilde aşılacak. Ya Dostoyevski’nin <em>Suç ve Ceza</em>’sındaki Raskolnikov gibi vicdanına yenik düşen biri çıkacak ve ‘Elinizde beni hapse atmaya yeterli delil olmadığını biliyorum. Fakat suçlu benim’ diye itiraf edecek yahut “mahkûmların açmazı”nı izleyeceğiz.</p>
<p>Mahkûmların açmazı teorisine göre, organize biçimde işlenen bir suça bulaşan herkes susarsa, kimse ceza almaz veya küçük bir cezayla dosya kapanır. Suça bulaşanlardan biri veya birkaçı indirimli ceza alma vaadiyle itirafa ikna edilirse düğüm çözülür: Ben itiraf etmesem bile suç ortağım itiraf edecek ve daha az ceza alacak. Öyleyse önce ben itiraf etmeliyim!&#8230;</p>
<p>Bakalım, bu düğüm çözülecek mi yahut nasıl, ne zaman çözülecek?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sahsiyet-dizisi-ve-narin-cinayeti/">Şahsiyet Dizisi ve Narin Cinayeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasal Manipülasyonun Sınırları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Sep 2024 11:30:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207759</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyin mükemmel bilinirliğinin twitter demokrasisi ve bunun sembolik olarak temsil ettikleri, desantralize iletişim ağlarının “kurgulayıcılarını” arayan devlet otoritesi, kendini “gerçeği” ortaya çıkarmakla yükümlü sayan “mass medya”,  somut-kanıtlanabilir olgulara dayanan-rasyonel-bilimsel bilginin üreticisi unvanları ile kendi kendisine devletçi bir yaklaşımla otorite veren ve dağıtan “yüksek eğitim”, yayıncılık “ilkeleriyle” donanmış ve ciddi “sorumluluklar” üstlenmiş kimi kitap-dergi yayıncılığı,  [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/">Siyasal Manipülasyonun Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin mükemmel bilinirliğinin twitter demokrasisi ve bunun sembolik olarak temsil ettikleri, desantralize iletişim ağlarının “kurgulayıcılarını” arayan devlet otoritesi, kendini “gerçeği” ortaya çıkarmakla yükümlü sayan “mass medya”,  somut-kanıtlanabilir olgulara dayanan-rasyonel-bilimsel bilginin üreticisi unvanları ile kendi kendisine devletçi bir yaklaşımla otorite veren ve dağıtan “yüksek eğitim”, yayıncılık “ilkeleriyle” donanmış ve ciddi “sorumluluklar” üstlenmiş kimi kitap-dergi yayıncılığı,  “atomist” bir titizlik ve incelikle bilgiyi-bireyi öğrenen ve yorumlayan kendiliğim…</p>
<p>Bilgi ve bilmenin dünyalarının aktörleri hikmeti ve hakikati aramaya devam ediyor. Kendi sınırlılığım ve “objektifliğimde” ben en azından böyle görüyorum. Her aktör kendi doğruluğunun kendisini ikna ettiği bilgide siyasetten almak istediklerini de gerçekliklerinin içerisinde görebiliyor. Siyasetin içeriğinin bir çatışmalar halini sürekli ve zorunlu kıldığının varsayımında ise gerçekliğin olduğu hali işe yaramayabiliyor. Gerçeklik işlerliği kadar bir renge büründürülüyor. Bir yanıyla da gerçeklikler siyasal isteklerin içerikleri ile yeniden yaratılıyor. Halkın bize seçimler yoluyla ne söylediğinden, çok büyük rakamlardaki sosyal medya kullanımının siyasete verdiği “tekil” mesajlardan, sahiplenicisinin beklentileri ve istekleri doğrultusunda yeniden yorumlanan dinî içeriklerden yaratılan gerçeklikler. Ve sanki, eğer bir gerçeklik varsa siyasal çıkar ve beklenti ile gelişen manipülasyon tamamlayıcı bir rol üstlenebiliyor.</p>
<p>Dolayısı ile geçerli ve siyasal yaşamın mecbur kıldığı sorulardan bir tanesi de şu: Siyasal manipülasyonun sınırları var mı? Sadece ‘reel politik’çi bir makyavelist için sorulmuş soru olmamalı bu. Vasat ve ılımlı iyimser biri için de geçerli olabilir.</p>
<p>Her siyasal olgunun taraflarca algılanması ve doğası tarafları farklı noktalara konumlandırabiliyor. Uzlaşının imkânsız olması ve imkânsız olarak görülmesinin arzu edilmesi önemli bir etken oldukça, manipülasyon siyasal işlerlik alanının en önemli öğelerinden biri olarak önümüzde duracağa benziyor.</p>
<p><strong>İnsansız Sanat</strong></p>
<p>Yapay zeka konusunu izleyerek, dinleyerek ve deneyerek anlamaya çabalıyorum. Bu süreç, insan zekası ve insani olan hakkında çeşitli fikirler elde etmeme yardımcı oluyor ve özellikle hayattaki merkeziliği konusunda insanın yeri hakkında pek çok söz söylüyor. İster dinî-tanrısal, ister evrimsel, insan merkezli bir hayatta yapay zekanın “yarattıklarını” (objektif-nesnel olarak zor olsa da) olabildiğince farklı boyutlardan anlamaya çabalıyorum.</p>
<p>Konunun en önemli olan yanlarından biri sanat üzerinde gerçekleşiyor. Kreatif yazı, müzik ve görsel içeriklerinde yapay zekânın “yarattıkları” çoğunlukla “güzel” oluyor. Bunu inkâr edemem. Bu alanların farklı biçim ve üsluplarını biraraya getirme konusunu ve özellikle görsel içeriklerde neredeyse “ustaca” işler çıkarabildiklerini de&#8230; Öyle görseller türetiliyor ki, o türetilen dünyaların içinde gerçekten yaşama arzusunun içinde kalabiliyorum. Hatta bu ancak yapay zekâ tarafından türetilmiştir diyeceğim kategorilere bile alıştığımı söyleyebiliyorum. Görsel türetiminde yapay zekânın “ilerleme” yaşayıp yaşayamayacağı da önemli bir konu. Zaman bunu gösterecektir.</p>
<p>Her ne kadar “çok güzel” yaratımlar-türetmeler” ortaya çıksa da, benim için bir nokta belirleyici oluyor. İnsanın zihninden çıkmayan bir sanat eserinin, insan zihninin sonsuzluğu ve yaratıcılığından uzak kaldığını zannediyorum. İnsanın gerçek varoluşunun estetik yansımalarını hissedemeyince, algıladığım eser “sanat” olmaktan uzaklaşıyor. Şu sonuca varıyorum pek çok kez: Sanat eserinde öncelikle yaratıcı kişinin varlığını hissetmek istiyorum. Aklı, duyguları, becerileri ve evet, hepsinden öte de varoluşu…</p>
<p>Estetik haz konusunun yeni manalarının ortaya çıktığı-çıkacağı da reddedilemez. Dijital bir varlığın soyut zihninin olup-olamayacağının varsayımları günümüzün felsefe dünyalarını düşünmeye zorluyor-zorluyor olmalı. Bir yanıyla da yapay zeka öyle sanat türetme becerisine kavuşabilir ki gerçekle-gerçek ötesini ayırt edemez hale gelebiliriz. İnsan zihninin kaybolmaya mecbur tutulduğu bir zamanı işaret edebilir bu bize. Heyecanlandırdığı ve merak ettirdiği kadar korkutucu olduğunu da söylemeliyim.</p>
<p><strong>Dünyadan Haberler: Kendine Yetmesini Bilen İnsan </strong></p>
<p>Burada bir film analizini yapmayacağım. Amacım daha çok, etrafında bir “güvenceye” veya işleyen bir dünyaya sahip olmadığı halde bir iş yaratıp veya keşfedip onun etrafında hayatına kendine yeterek devam eden, filmdeki adıyla Captain Jefferson Kyle Kidd’e dair küçük bir “beğenimi” söylemek.</p>
<p>Filmde iç savaş sonrası ABD’sinin kırsalında şehirden şehre-kasabadan kasabaya (town to town) giderek insanlara “haberleri” okuyan Mr. Jefferson’ın para kazanmak (to make money) yöntemi ve uygulamaları bana “piyasa medeniyeti” insanının en zor şartlarda bile nasıl hayatta kalmasını bildiğini yer yer çok sert bir şekilde tekrar gösterdi.</p>
<p>Mr. Jefferson’ın kasabalardaki insanların beklentilerinin ve meraklarının farkında olarak, çok ilgi çekici bir şekilde pek çoğu eski sayılabilecek gazetelerden haberleri kendine özgün üslubuyla ve enerjisiyle okuması, kendine yeterek hayatta kalmasını becerebilen insan tipinin ne kadar önemli ve gerçekçi olduğunu bana bir kere daha anlattı. Böyle bir hayatta kendiniz olmanız kendiniz için yeterli oluyor. Bu müthiş bir güç. Müthiş bir kendiliğine ve kimliğine güven.</p>
<p>Bir yanıyla, kasabadan kasabaya “sürüklenir” gibi görünmesinin sebepleri de belki Mr. Jefferson’ın eski bir asker olarak hayatta sadece kendiliği ile ayakta kalmasını ona bahşetmişti. İçinde saklı görünen derin özlem ve acı, hayata amaç ve “bilgi” katan bir etkene de dönüşmüş olabilir. Bir at arabası, birkaç “bozuk para” ve devam eden bir hayat.</p>
<p>Mr. Jefferson’ın yerinde, haberleri “meraklı” insanlara o anlarda okuyanın kendim olup olamayacağını sürekli sordum filmi izlerken kendime. Ben olsam nasıl yapardım? Hepsinden öte böyle bir fikir aklıma gelir miydi? Gelse bile bunu hayata geçirebilir miydim? Hiçbir zaman gerçeklikte bilemeyeceğim. Gerçeklikte bildiğim şey ise, Mr. Jefferson’ın haber okuyuculuğuna duyduğum saygı…</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/">Siyasal Manipülasyonun Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalist Bakışın Yeniden Kendisini Dayatması, Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hurfikirler.com/narin-guran-cinayeti-toplum-muhendisligi-ve-oryantalist-bakisin-yeniden-kendisini-dayatmasi-prof-dr-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Sep 2024 07:43:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207748</guid>

					<description><![CDATA[<p>Narin Güran Cinayeti, Toplum Mühendisliği ve Oryantalist Bakışın Yeniden Kendisini Dayatması Giriş 8 yaşındaki Narin Güran’ın vahşice bir cinayet sonucu öldürülmesi tüm Türkiye’de infiale yol açtı. Cinayetin üzerinden bir ay geçmesine rağmen toplum Narin’in kim ya da kimler tarafından, neden ve nasıl öldürüldüğünün bir an önce açığa çıkmasını ve cinayeti işleyenler ile işbirliği yapanların en [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/narin-guran-cinayeti-toplum-muhendisligi-ve-oryantalist-bakisin-yeniden-kendisini-dayatmasi-prof-dr-veysel-ayhan/">Oryantalist Bakışın Yeniden Kendisini Dayatması, Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Narin Güran Cinayeti, Toplum Mühendisliği ve Oryantalist Bakışın Yeniden Kendisini Dayatması</strong></p>
<p><strong><br />
Giriş</strong></p>
<p>8 yaşındaki Narin Güran’ın vahşice bir cinayet sonucu öldürülmesi tüm Türkiye’de infiale yol açtı. Cinayetin üzerinden bir ay geçmesine rağmen toplum Narin’in kim ya da kimler tarafından, neden ve nasıl öldürüldüğünün bir an önce açığa çıkmasını ve cinayeti işleyenler ile işbirliği yapanların en ağır cezalara çarpıtılmasını haklı olarak beklemektedir. Hakikaten insanın vicdanını derinden sarsan cinayetin ardından sosyal medya linçleri devreye girmeye başlamış, suçlamaların aile üyelerinden başlayarak tüm Kürt toplumuna yöneldiği dikkat çekmektedir. Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ifade ettiği üzere <em>&#8220;(Narin Güran cinayeti) Bu vahşet öne sürülerek aile müessesesi, dinî kurumlar, hatta Kürt kardeşlerimiz hedef alınıyor. Açık söylüyorum bu vicdansızlıktır.&#8221;</em></p>
<p>Öte yandan başta Diyarbakır olmak üzere tüm ülkede insanların tepkisini açıkça dile getirdiği cinayet sonrası bazı medya organları her gün birilerini suçlu ilan etme yarışına girmiştir. Cinayetin üzerinden günler geçtikçe gazete manşentlerini atanlar ve görsel medyada olayı yorumlayanlar oryantalist bakış açısı ile cinayeti toplumsal kültür, aile bağları, feodalite, despotik aşiret ilişkileri, gizli tarikat yapılanması, kana susamış seri katiller ve benzeri birçok iddia ve itham ile açıklama yoluna gitti. Bu bağlamda konuya ilk dikkat çeken yazarların başında ise Serbestiyet’te iki yazı ile Yıldıray Oğur oldu. Yazar “Neden bir AK Parti’ye ihtiyaç var?” ve “Tavşantepe Köyü masum olabilir mi?” yazılarıyla adlî bir cinayetin nasıl bir toplumsal nefrete, aşağılamaya, itibar suikastleri, toplumsal linçe ve söyleme dönüştüğünü örnekleriyle açıklamaktadır.</p>
<p><strong>Doğu Kültürü mü Cinayetin Sorumlusu? </strong></p>
<p>Oğur’un yazısında belirtiği gibi <em>“Televizyonlara göre köy sessizlik yemini edip, katili koruduğu için” cezalandırılmalı hatta haritadan silinmelidir. Neden diye sorulduğunda ise Oğur’un ifadelerindeki haliyle toplum mühendislerine göre “köy; tarikatçı, Hizbullahçı, feodal ilan edildi, ailede neredeyse herkes hakkında yasak cinsel ilişki iddiası ortaya atıldı, bütün köy halkı sorguda ser verip sır vermeyen Omerta Kanunu’na sadık kararlı militanlar gibi şeytanlaştırıldı</em>! Yazı şöyle devam ediyor: “<em>galiba şu anda soruşturmanın önündeki en büyük engel günlerdir televizyonlardan yayılan kültürel önyargılar, ideolojik propaganda, siyasi hesaplaşmayla dolu bu kanaat çöplüğü.” </em>Nitekim günlerce görsel ve yazılı medyada Tavşantepe köyü üzerinden Kürt toplumunun sahip olduğu gelenek ve görenek sorgulanmakta, aşığılanmakta ve cinayetin ana sorumlusu olarak gösterilmektedir. Cinayetle ilgili bazı medya organlarındaki tartışmalarda Doğu toplumu tanımlanırken “ahlâkî yozlaşmanın normal kabul ediliği (bu söylemlerini doğrulatmak için anne, yenge, amca, amca çocukları vs arasındaki çarpık ilişki söylemleri her gün yazılmakta-söylenmekte), feodalite ve aşiretçiliğin devletten daha büyük bir güç olduğu (Güran ailesinden herkesin korktuğu; suça bile isteye iştirak ettikleri söylemleri), inançların, tarikatların ve cemaatlerin toplumu şeytanlaştırdığı (Narin Güran’ın aile üyelerinin de katıldığı bir ayinle öldürüldüğü söylemleri); töre ve geleneğin tüm ahlâki ve etik değerleri yok ettiği (tüm köy halkının sessizlik yemini ettiğine dair söylemler) yönünde toptancı yargılar kullanılmaktadır. Bu söylemlerin hiç sorgulanmadan doğru olarak kabul edilmesi doğal olarak Doğu toplumunun suç üreten bir yapı olarak algılanmasına yol açar.</p>
<p>Oysa bir toplumu, kültürü ve geleneği topluca suçlu ilan etmenin arkasında daha büyük bir kültürel kod, algılayış, mantık ve söylem olduğunu görmek gerekir.  Nitekim hepimizin ortak acısı haline dönüşen 8 yaşındaki Narin’in cinayeti sonrası medyada boy gösteren bazı yorumcuların toplum mühendisliğine soyunmaları oryatalizm tartışmalarının tekrar hatırlanmasına yol açtı. Daha açık bir deyişle görsel ve yazılı medya organlarında yapılan tartışmalar ve kullanılan ifadelerin adını doğru koyacak olursak Edward Said’in yıllar önce ifade ettiği oryantalist bir bakış açısının sonucu olarak Doğu toplumu taşıdığı tüm değerleriyle yeniden kötülüklerin anası oldu. Nerede bir suç varsa bunun sorumlusu “Doğu’nun geri kalmış; arkaik toplum yapısı” olarak sunulmaktadır.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-207753 size-medium alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1-1024x576.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1-768x432.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1-696x392.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1-1068x601.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/oryantalizm-nedir-temel-ozellikleri-nelerdir-1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Edward Said’in artık bir klasik haline gelen <em>Oryantalizm </em>adlı eserinde belirttiği üzere Oryantalist bilim adamları 1800 ila 1950 yılları arasında Doğu toplumları ile ilgili 60 binden fazla eser üretmişti. Benzer şekilde hem Cumhuriyetin ilk yıllarında hem de daha sonraki yıllarda Doğu üzerine yazılmış yüzlerce eserde ve onlarca Yeşilçam filmlerinde Doğu sürekli feodalitenin, katı otoritenin, gericiliğin, aşiretçiliğin, despotizmin, yalancılığın, aldatmanın, töre cinayetlerinin, gericiliğin, eğitimsizliğin, şiddetin, kısaca barbarlığın yaşandığı bir yer ve toplum olarak tasvir edilmiştir. Bu bağlamda ortak söylem ise Doğu medeniyeti ve toplumunun barbarlık üreten kültürel kodlara sahip olduğu şeklindedir. [1]
<p>Üretilen onlarca kitaba, dergiye, makaleye, konferansa veya aile bağlarına rağmen, ortalama bir Batı şehrinde yaşayan vatandaşın Doğu toplumu hakkındaki bilgisi metinlerde yazıldığı veya filmlerde gördüğü kadardır. Yaratılan imaj ise şudur: Doğunun gerici, statik olduğu; Doğu’da despotik aşiret ve aile ilişkilerinin; kötülük üreten gelenek ve göreneklerin; yaygın çarpık ilişkilerin; kızların haklarından yoksun olduğu; barbar, değişime kapalı, mantıksız, ileriyi düşünemez, zevk düşkünü veya suça meyilli insanların olduğu yönündedir. Nitekim Narin Güran cinayeti sonrası bazı medya organlarına çıkan gazeteciler veya kendisine uzman diyen konuşmacılar da cinayeti kendince analiz ederken kullandıkları ifade ve ithamlarının temel paradigmasını Oryantalist bakış açısı oluşturmaktadır.</p>
<p>Paradigmatik ideolojinin bir sonucu olarak görsel medyada konuyu ele alan bazı uzmanlar Doğu toplumunu TV’lerde gördüğü filmlerden ve okuduğu modernist eserlerle tanımlamaktadır ve işlenen suçu kendisine öğretilen toplumsal kültür kodlarıyla açıklamaktadır. Bunun sonucu olarak bilerek veya farkında olmadan oryantalist bakış açısı ile kavrulmuş ve şekillenmiş kültürel kod ile analiz etme mantığıyla tüm toplumu suçun parçası olarak sunmaktadır. Güran ailesinin ötesinde tüm köyün ve sonra da Doğu toplumunun suçlu ilan edilmesinin başkaca mantığı olamaz, zaten. Oysa aynı günlerde benzer vahşi bebek cinayetinin işlendiği başka bir bölgede medyada hiçbir konuşmacı bir mahalleyi, ilçeyi veya tüm aile bireylerini topluca suçlu ilan etme yarışına girmedi.</p>
<p><strong>Toplum Mühendisliğine Soyunmak: İdeolojinin Gerçeklik Sanısı </strong></p>
<p>Oryantalist bakış beraberinde ideolojik bakışla şekillendirilmiş bir toplum mühendisliği projesi sunar. Bu bağlamda Doğu, Doğu uygarlığı, felsefesi, sanatı, dini ve kültürü Batı’da her zaman merak ve ilgi odağı olmuş, bu ilgilinin Doğu’yu algılayış biçimi ve yarattığı bakış açısı ise Doğu ile Batı arasındaki farklılıklar üzerine kurgulanmış, özellikle de Batı’nın bu yabancı kültürden farklı olduğunu vurgulayan bir algılama biçimine dönüşmüştür. [3] Doğunun sahip olduğu gelenek, görenek, kültür, inanç ve dilinin modern dünyanın kabul etmediği bir yaşam biçimini ürettiğini ileri süren toplum mühendisleri, bundan dolayı Doğu’yu mutlak surette dönüştürülmesi gereken bir yapı olarak sunmaktadır. Söz konusu ideolojik körlük, insanın olduğu her yerde ve coğrafyada yaşanması olası bir suçu, tekil bir vaka olmaktan çıkartıp tüm topluma mal etme eğilimindedir. Bundan dolayı medyada ideolojik körlükle cinayetle ilişkili analizlerde Doğu’nun dönüştürülmesi gereken bir yapı olduğu söylemi, toplumun bir kısmı tarafından sorgusuz sualsiz kabul görmektedir. Yaratılan imaj; doğu geridir, statiktir, barbardır, vahşidir, değişime kapalıdır vs. Şayet vahşi değilse &#8220;bir anne veya aile üyeleri nasıl 8 yaşındaki bir çocuğu birlikte karar verip öldürebilir&#8221; tezi ileri sürülebilir.</p>
<p>Nitekim Narin Güran cinayeti hakkında bazı medya organlarında yapılan tartışmalar ve yazılı analizlere bakıldığında modernist aklın bir sonucu olarak Tavşanlıköyü üzerinden tüm Doğu toplumu “barbar, şehvet düşkünü, ensest, mantıksız, despot, yalancı, acımasız, vicdansız” bir toplum olarak tasvir edilmektedir. Esasında bu yaklaşım yaklaşık 100 yıldır Doğu’nun modernist akıl tarafından nasıl tanımlandığının dışa vurumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Edward Said’in <em>Oryantalizm</em> eserinde ünlü Şarkiyatçıların eserlerinden aktardığı bazı pasajların, bugün TV’lerdeki tartışmalarda ileri sürülen topyekün bir toplumu suçlayan yaklaşımdan farklı olmadığına tanık olmaktayız.</p>
<p><strong>Öteki’nin Dayanılmaz Varlığı Üzerine Bir Varoluş</strong></p>
<p>Doğu toplumunu dönüştürülmesi gerekilen bir yapı olarak gören modernist akıl, toplumu tanımlarken bilgi üretmediğini ileri süremeyiz. Örneğin Şener Şen, Kemal Sunal veya Metin Akpınar’ın Doğu ile ilişkili birçok filminde Doğu&#8217;ya dair bazı kültürel kodlara rastlamamız mümkündür. Ancak burada bilginin yanında ideolojinin üretilmesi de dikkate değerdir. Örneğin toplumun önemli bir <img decoding="async" class="wp-image-207754 size-medium alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/sWXbasTmXWUlAHZJ-637267839419827886-300x167.jpg" alt="" width="300" height="167" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/sWXbasTmXWUlAHZJ-637267839419827886-300x167.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/sWXbasTmXWUlAHZJ-637267839419827886-768x426.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/sWXbasTmXWUlAHZJ-637267839419827886-150x83.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/sWXbasTmXWUlAHZJ-637267839419827886-696x386.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/09/sWXbasTmXWUlAHZJ-637267839419827886.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />kısmının gülerek izlediği <em>Züğürt Ağa</em> filmindeki Ağa’ya atfedilen değer yargıları veya <em>Kibar Feyzo</em>’daki ağalık sistemi veya Gülo’nun babasının kızını para ile açık artırımla satılığa çıkartması gibi birçok ideolojik kurgu Doğu’nun bir gerçekliği olarak topluma sunulmuştur. Dolayısıyla üretilen ideoloji doğrulama yaklaşımı ile genel bir önyargıya dönüştürülmüştür. İdeolojinin bilimsel metinlerden ayrıştırılması ise yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı oldukça güçtür. Çünkü, bir kere “ ideoloji” ve “bilim” metin-dışı soyut metodolojik belirlemeler değil, metinsel olarak üretilen figüratif oluşumlar olarak sürekli birbirlerinin içinden geçer. Bundan dolayı Doğuyu konu alan yüzlerce filmde ve yayında Doğu toplumu sürekli kötü ile özdeşleştirilmiştir.</p>
<p>Buna göre evrensel değerlere sahip olan modernist akıl, Doğu’yu kendine göre tanımlar ve kendisinden hareketle ötekini tanımlar. Ötekinin tanımlanmasında negatif ve kötü olan tüm düşünce, eylem ve yapılar Doğu’ya özgü olarak tanımlanır. Tanımlama olumsuz ve kötü olarak yapıldıktan sonra dönüştürme sürecine meşruiyet kazandırılmış olunur. [2]
<p>Doğu kültürü, geleneği, toplumsal yapısı, aile ilişkileri, inancı ve yaşantısı despotizme, barbarlığa ve gericiliğe yol açıyorsa, o zaman onun zorla ve güç ile değiştirilmesi, dönüştürülmesi bir görev olmanın ötesinde sorumluluk olarak modernist toplum mühendislerine verilirir. Nitekim Narin Güran cinayeti sonrası bazı medya organlarında çizilen tabloda da “hastalıklı bir köy, herkesin suç işlemek için işbirliği yaptığı, zalim bir köy ağası, aile içi çarpık ilişkiler, cinayeti bir rütiel ile işleyen gizli bir tarikat yapılanması vs” ile örülmüş örgüler topluma sunulmaktadır. Oysa insanın olduğu her yerde toplum vicdanının kabul etmediği benzer cinayetlerin ve katliamların yaşandığına tanık olmaktayız. Maalesef bazı gazeteciler ile TV yorumcuları Narin Güran cinayetini analiz etmeye yönelirken, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde oryantalist ideolojinin kültürel kodları ile tüm bir halkı, toplumu ve kitleleri suçladığının farkında bile olmamaktadır. Çünkü toplum mühendisleri ve modernist akıl tarafından üretilen Doğu imajı onların bu tür analizler yapmasına yol açmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong><strong> </strong></p>
<p>Modernist toplum mühendisleri öteki üzerinden kendisini özne konumuna getirirken, Doğu homojen bir yapı olarak ele alınmaktadır. Ancak toplum mühendisliğine soyunanların etkili gücü, ilişkiye geçtiği toplumlar karşısında kendilerine bir üstünlük vermesidir. <strong>Bunda oryantalizmin ürettiği ideolojinin, o toplumlar tarafından içselleştirilmesinin payı yadsınamayacak kadar büyüktür. [4] Bundan dolayı kendilerini modernist ve aydın olarak tanımlayan bazı Kürt yazarlar da cinayeti kültür, inanç, gelenek, cemaat, tarikat, görenek veya aşiret yapısı üzerinden analiz etmeye yönelmişlerdir. Onlara göre de Doğu toplumunun kültürü, inancı, toplumsal yapısı ve yaşam tarzı despotik, feodal, kötü ve geridir</strong>. Bu bağlamda Kürtler ve doğuda yaşayan toplumlar modern, ahlâklı, insancıl ve gelişmiş olmak istiyorsa, öncelikli olarak kendisine ait olan tüm değerlerden ve kültürden arınması gerekir.</p>
<p>Sonuç olarak hakikaten 8 yaşındaki Narin Güran’ın öldürülmesi hepimizde büyük bir acı ve öfkeye yol açmıştır. Cinayete karışan kişi ve kişilerin en ağır cezaları alması tüm toplumun ortak beklentisi haline gelmiştir. Bununla birlikte Narin Güran cinayeti üzerinden yeniden Kürtlere ve Doğu toplumlarına yönelik bir nefret söyleminin dışa vurumu ise toplum mühendisliğine soyunmanın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir.</p>
<p>Son söz olarak bırakın adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Veysel Ayhan</strong></p>
<p><strong>İlgili bazı kaynaklar:</strong></p>
<p>Ahmad,  Aijaz, <em>Teoride Sınıf, Ulus, Edebiyat: Jameson- Salman Rüşdi, Edward Said Eleştirisi</em><strong>,</strong> Çev. Ahmet Fethi, Alan Yay., İstanbul 1995</p>
<p>Arı, Tayyar, <em>Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği</em><strong>,</strong> İstanbul: Alfa Yay., 2002</p>
<p>Boztemur, Recep, “Marx, Doğu Sorunu ve Oryantalizm”, <em>Doğu Batı: Oryantalizm-I</em><strong>,</strong> Yıl:5, Sayı, 20, Ağustos-Eylül 2002</p>
<p>Canbolat, S. İbrahim, <em>Gelişmekte Olan Ülkeler ve Dış Politika</em>, Baskı, Alfa Yay., İstanbul 2001</p>
<p>Keyman,  Fuat, “Globalleşme, Oryantalizm ve Öteki Sorunu 11 Eylül, Sonrası Dünya ve Adalet”, <em>Doğu Batı: Oryantalizm-II</em><strong>,</strong> Yıl:5, Sayı, 20, Ağustos-Eylül 2002</p>
<p>Keyman, Fuat, M. Mutman, M. Yeğenoğlu, <em>Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark</em>, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yay., 1999</p>
<p>Kontny, Oliver, “Üçgenin Tabanının Yok Sayan Pythagoras: Oryantalizm ve Ataerkil Üzerine”, <em>Doğu Batı: Oryantalizm-I</em><strong>,</strong> Yıl:5, Sayı, 20, Ağustos-Eylül 2002</p>
<p>Kömeçoğlu, Uğur, “Oryantalizm, Belirsizlik, Tahayyül, 11 Eylül”, <em>Doğu Batı: Oryantalizm-II</em><strong>,</strong> Yıl:5, Sayı, 20, Ağustos-Eylül 2002</p>
<p>Mutman, Mahmut, “Şarkiyatçılık: Kurumsal Bir Not”, <em>Doğu Batı: Oryantalizm-II</em><strong>, </strong> Yıl:5, Sayı, 20, Ağustos-Eylül 2002</p>
<p><strong>Notlar:</strong></p>
[1] Avrupa’nın da bir Doğu’su olduğu gibi bunun Batı’sında yer alan bir Batı Avrupa’nın varlığı, bu ayrımların gizli olarak Avrupa kıtasında da sürdürüldüğünü göstermektedir. Nitekim Doğu kelimesi kendi başına bir anlam ifade ederken Avrupa’nın Doğu’su diye nitelenen bölgelerin de bu Doğu teriminin yarattığı olumsuz bakış açısını üzerinde taşıdıklarını düşünmekteyiz.</p>
[2] Nitekim günümüzde de ABD veya Avrupalı devletlerin kendilerini insan hakları ve demokrasinin savunucusu olarak görmeleri şaşırtıcı olmasa gerek.</p>
[3] Nitekim Avrupalı Hıristiyanların bir kısmının da Türkiye’nin Hıristiyan olmadığını sürekli vurgulaması bu bağlamda dikkate değerdir.</p>
[4] Jeopolitik teorilerin büyük bir kısmında Avrumerkezciliğin söylemsel kurgusu dikkat çekmektedir. Tüm bu söylemlerde doğu, güney veya geleneksel terimleri ile ifade edilen sınırları Batı’yı içerisine almaz. Avrupa ve ABD kökenli teorisyenlerin öne sürdüğü tüm yaklaşımlarda Dünya’nın Batı güçleri arasında taksimi ve Batı güçlerinin Doğulu toplumlar üzerindeki bariz gücü dikkat çekmektedir. Dolayısıyla Oryantalist bakış açısı diğer bilim dallarında olduğu gibi, bu bilim dalında da etkisini oluşturmuştur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/narin-guran-cinayeti-toplum-muhendisligi-ve-oryantalist-bakisin-yeniden-kendisini-dayatmasi-prof-dr-veysel-ayhan/">Oryantalist Bakışın Yeniden Kendisini Dayatması, Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğitim ve Sinema</title>
		<link>https://hurfikirler.com/egitim-ve-sinema/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali İlkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Jul 2023 08:57:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206847</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir süredir sinemaları izleyip sosyal medya hesaplarımdan tanıtmaya çalışıyorum. Burada da eğitim dünyasının profesyonelleri ve öğrenciler için bir film listesi yayınlamaya çalışacağım. Neden Sinema? Eğitim sisteminde çok farklı yaşantılar, problemler ve bir o kadar da fırsatlar var. Bu çerçeve de  eğitim sektöründe çalışanların dikkatli, özenli sürekli gelişim içinde olmalarını zorunlu kılıyor. Eğitim dünyasındaki güncel zorlukları [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-ve-sinema/">Eğitim ve Sinema</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir süredir sinemaları izleyip sosyal medya hesaplarımdan tanıtmaya çalışıyorum. Burada da eğitim dünyasının profesyonelleri ve öğrenciler için bir film listesi yayınlamaya çalışacağım.</p>
<p><strong>Neden Sinema?</strong></p>
<p>Eğitim sisteminde çok farklı yaşantılar, problemler ve bir o kadar da fırsatlar var. Bu çerçeve de  eğitim sektöründe çalışanların dikkatli, özenli sürekli gelişim içinde olmalarını zorunlu kılıyor. Eğitim dünyasındaki güncel zorlukları veya problemleri şöyle sıralayabiliriz.</p>
<ol>
<li>Geleneksel öğretmen anlayışının yetersiz kalması,</li>
<li>Kozmopolit sınıflar,</li>
<li>Bilgi ve iletişim çağının getirdikleri,</li>
<li>Çok kültürlü eğitim ortamı,</li>
<li>Artan sınıf disiplini problemleri,</li>
<li>Değişen anne-baba beklentileri,</li>
<li>Küresel rekabetin etkileri,</li>
<li>İş dünyasının değişim hızı.</li>
</ol>
<p>….</p>
<p>Yukarıda saydığımız, ya da sayamadığımız yeni  problem ve durumlar öğretmen donanımını bir kez daha gündeme getirmektedir. Öncelikle öğretmenliğin misyonu değişmiştir. Yeni misyon; “öğretim liderliği”dir. Bu durum da beraberinde öğretmen yetkinliklerinin gelişmesini zorunlu kılmaktadır&#8230; Konu hakkında uzun uzun değerlendirme yapmak mümkün ve gerekli olmakla birlikte burada bazı küçük öneriler ve bir film, belgesel listesi sunacağım. Filmler ve belgesellerin tamamını, bazıları çok kez olmak kaydıyla izledim. MEB zaman zaman öğretmenlere yönelik tavsiye film önerileri yayınlamaktadır. Benim listem, bakanlığın yayınladığından farklı bir film listesidir. Listemde 12 sinema ve 2 belgesel yer almaktadır.</p>
<p>Öğretmenlerin, genel olarak yüksek bir genel kültüre, sanat duyarlılığına, pratik zekâya ve hazır cevaplı olması iş başarımını arttırmaktadır.</p>
<p>Öneri film veya belgesel Listem Film/Belgesel, Adı, Yapıldığı Ülke ve Yılı ile Kısa konu bilgileri, benim film ile ilgili değerlendirme görüşüm  (italik karakterdeki cümleler)  ve son olarak tavsiye ettiğim izleme grubu ile liste bilgileri kategorize edilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>Beyaz Sayfa,</strong> 2015-Polonya<br />
Film, işini kaybetmekten ve hayatını kurtarmaya çalışmaktan korktuğu için çevresindeki herkesten meslektaşlarından, öğrencilerinden, hatta onu gerçekten önemseyen insanlardan bile artan görme kaybını saklamaya karar veren bir lise tarih öğretmeninin gerçek hikâyesini ele alıyor.</li>
</ol>
<p><em>Gerçek olaylara dayanan film, bir hayli başarılı bir yapım.</em></p>
<p><em> </em><em>Dünyanın her yerinde çocukların gençlerin iyi öğretmenlere ihtiyacı var.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler</p>
<p><strong>2. Bo’nun Eğlenceli Tatili</strong>, 2015-Hollanda</p>
<p>Bo, zengin ebeveynlerin tek çocuğudur ve İsviçre&#8217;de özel bir okula gider.</p>
<p>Tatil başladığında kaçırılır ve zengin, güvenli ve gözlerden uzak dünyası alt üst olur. Bo ve Fred, fidye teslim tarihini denk getirmek için Hollanda&#8217;ya yaptıkları uzun seyahatleri sırasında garip bir arkadaşlık kurarlar.</p>
<p><em> </em><em>Herkes hayatının bir döneminde öğretmenlik yapmak durumunda kalabilir.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>3. Yedek Parçalar</strong>, 2015-ABD</p>
<p>Orjinal adı <strong>Spare Parts</strong> olan <strong>Yedek Parçalar</strong> filmi, yaşanmış bir hikâyeyi beyaz perdeye taşıyan oldukça başarılı bir yapım. Spare Parts, yalnızca bir film değil izleyicinin ufkunu açacak ilham kaynağı niteliğinde de bir emsal teşkil ediyor. Sean McNamara tarafından yönetilen dram ve spor türünde değerlendirilen filmin başrollerinde Carlos PenaVega, George Lopez ve Jamie Lee Curtis yer alıyor.</p>
<p><em>Film gerçek olaylara dayanıyor. Bu filmde dikkatimi çeken en önemli nokta: “Amerika fırsatlar ülkesidir”in bir efsane olmadığını görmem oldu. Buraya nasıl hangi olaydan ulaştığımı okuyucunun merakına bırakıyorum.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>4. İğne iplik</strong>, 2018-Hindistan</p>
<p>Mauji, babası, annesi ve eşi Mamta ile Delhi yakınlarındaki bir köyde yaşıyor. Varun, Bansal ve oğlu Prashant&#8217;a ait dikiş makineleri satan bir dükkanda çalışıyor. Her ikisinin de Mauji&#8217;ye kötü muamele etme alışkanlığı var ve ona eğlenceli maskaralıklar yaptırıyor. Prashant evlendiğinde Bansal, Mauji&#8217;yi ve tüm ailesini davet eder. Mamta, Mauji&#8217;den Bansals tarafından bir köpeği taklit etmesini istediğini görünce aşağılanmış hisseder.</p>
<p><em>Anne babamızdan dedemizden sadece boyunu posunu göz saç rengini almayız; daha pekçok niteliğin taşıyıcısı ve hayata geçiren kahramanı oluruz.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler</p>
<p><strong>5. Güneşin Çocukları</strong>, 2020-İran</p>
<p>Film, oto tamirde çalışan bir grup sokak çocuğunun, saklı bir hazineyi bulmak için okula kaydolmalarını ve hazine avlarını takip ediyor. Yönetmenin dünyadaki 152 milyon işçi çocuğa adadığı filmde, gerçek hayatlarında da sokakta yaşayan 12 yaşındaki Ali ve çetesi hikâyeye inanılmaz bir performans ve enerji katıyor. Gerçekçi, etkili bir dram.</p>
<p><em>İran sinemasından bir başyapıt. Filmde olaylar okulda geçiyor ve öğretmenlerinin sadece çocuklara “bazı bilgileri anlatan” insanlar olmadığını görüyoruz.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler</p>
<p><strong>6. The Pig</strong>, Romanya-2019</p>
<p><em>Okulda şiddet ve zorbalığa maruz kalan 13 yaşındaki bir çocuğun öyküsü. Çocuk oyuncu çok başarılı.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>7. Öğretmen</strong>, 2016-Solovakya-Çekya</p>
<p>Sene 1983 Bratislava İlkokuluna yeni gelen öğretmen Maria Drazdechova, tüm öğrenciler ve veliler için hayatı cehenneme çevirmiştir. Çocuklardan biri intihar girişimine kalkışınca okul müdürü, tüm velileri acil bir toplantıya çağırır. Toplantı sonunda bir imza kampanyası ile Maria Drazdechovayı okuldan attırmaya karar verirler. Ancak kadının Komünist Parti ile olan sağlam ilişkileri, hepsinin tehdit altında hissetmesine neden olacaktır.</p>
<p><em>Bazen kendimizi “nerde o eski öğretmenler” tartışmasının içinde buluruz. İşte, o eski öğretmen bu filmde &#8230;</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler</p>
<p><strong>8. Şampiyon</strong>, 2016-Estonya</p>
<p>Estonyalı ünlü eskrimci Endel Nelis’in hayat hikayesinden filme aktarılan film, 2. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da gizli polis teşkilatından kaçmak amacıyla Leningrad’dan Estonya’ya kaçarak orada en büyük tutkusu olan eskrim sporunu çocuklara öğretmesini anlatıyor. Nelis, öğretmen olarak çalışmaya başladığı okulda bir eskrim kulübü kurar ve Rusya işgali sırasında birçoğu öksüz kalmış çocuklar için bir idol ve baba figürüne dönüşür. Film, bu yıl hem Altın Küre, hem de Oscar ödüllerinde En İyi Yabancı Film kategorisinde aday olmuştu.<em> </em></p>
<p><em>Önce öğretmen olmak zorunda kaldı, sonra öğretmen oldu ve sanırım öğretmenliğe tutku ile bağlandı. Gerçek olaylara dayanan bu filmi en az 2 kez izleyin!</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>9. Cennet</strong>, 2015-İran</p>
<p><em>Birçok ödül alan bu İran filmi özellikle etkileyici kamerasıyla dikkatimi çekti. Diğer nokta ise, İran eğitim sistemini çok iyi yansıtmış olması.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler</p>
<p><strong>10. Hıçkırık</strong>, 2018-Hindistan</p>
<p>Naina Mathur (rani), sürekli tıkanıklık, kekemelik yaşadığı Tourette sendromunda bir hastalığı vardır. ilerde bir öğretmen olmak istemektedir ancak çevresindeki insanlar, rahatsızlığı nedeniyle başka meslek seçmeleri gerektiğini söylemektedir. Sonunda bir okulda öğretmen olarak iş bulur ancak kendini ispatlamak için birçok zorlukla karşı karşıya kalmaktadır.</p>
<p><em>Öğretmenlik bir yetenek ve tutku mesleğidir. Bu iki özellik varsa başarı vardır.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>11. Umudunu Kaybetme</strong>, 2007-ABD</p>
<p>The Pursuit of Happiness/Umudunu Kaybetme’de, Chris Gardner (Will Smith) iki yakasını bir araya getirmeye çalışan bir aile babasıdır. Ailesini ayakta tutmak için cesurca çabalamasına rağmen, beş yaşındaki oğlu Christopher’ın (Jaden Christopher Syre Smith) annesi (Thandie Newton) maddi zorlukların yarattığı sürekli baskı altında direncini kaybetmek üzeredir. Artık dayanamayacağını anlayınca, istemeye istemeye evi terk eder&#8230; Artık bekar bir baba olan Chris, yılmadan, bildiği tüm satış becerilerini kullanarak daha iyi kazandıran bir işin peşine düşer. Prestijli bir borsa şirketinde stajyerlik bulur ve ücret almasa da programın sonunda iş ve parlak bir gelecek elde edeceğini umarak kabul eder. Parasal güvencesi olmayan Chris ve oğlu, kısa süre sonra oturdukları daireden çıkartılırlar ve düşkünler evi, otobüs durağı, tuvalet; geceyi geçirmek için bulabildikleri her yerde kalırlar. Çektiği sıkıntılara rağmen, Chris, babalık görevini sevgi ve özenle yerine getirmeye devam eder ve oğlunun kendisine karşı duyduğu sevgi ve güveni, karşısına çıkan engelleri aşmak için kullanır.</p>
<p><em>Beni en çok etkileyen filmler arasında daima ilk sırada yer alan muhteşem bir film. Chris Gardner’in gerçek yaşam öyküsüdür. Patronu taksiye vermek için Chris’den 5 dolar isterken yüreğinizden kocaman bir parça kopuyor.</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>12. Amerikan Soygunu</strong>, 2019-ABD</p>
<p>Film, gerçekleşmiş bir olaydan esinlenen bir hikâyeye sahip. Dört genç adam A.B.D. tarihinin en iddialı soygun planlarından bir tanesini gerçekleştirmeye kalkışır. Ancak bu planı yaptıktan sonra kahramanlarımız, planın üzerinde zannetikleri kadar kontrolleri olmadığını fark ederler.</p>
<p><em>Bu filmi lise çağındaki gençlerle, üniversite öğrencileri ile birlikte izleyebilirsiniz. İç konuşmalar, diyaloglar harika!</em></p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>13. Okul Yolları</strong>, Belgesel</p>
<p>Dizi belgesel</p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p><strong>14. Dünyayı Değiştiren 5 Sayı</strong>, Belgesel</p>
<p>Dizi belgesel</p>
<p>İzleme İçin Uygun Grup: Öğretmenler, Öğrenciler</p>
<p>Benim listem bu şekilde, bu filmleri bir baba, bir öğretmen olarak izlemenizi tavsiye ediyorum. İyi seyirler !</p>
<p>Not: Filmler ile ilgili düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz mail adresim: <a href="mailto:maliilkaya@hotmail.com">maliilkaya@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-ve-sinema/">Eğitim ve Sinema</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The King: İktidarı Elinde Bulmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/the-king-iktidari-elinde-bulmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Oct 2022 09:47:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206391</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ölüme doğru sürünmek “Hissettiğin rüzgar İngiltere tarafından geliyor, İskoçya diğer tarafta&#8230;” Gün batımına doğru ölerek sürünmek, bir umudun ölüm anında bile yanında olabileceğini gösteriyor. Tüm yapabileceğin ölüme karşı kıpırdamak mı? Düşmandan nereye kadar kaçacaksın? Hayatı neden bırakmak istemiyorsun? Kaybedilmiş savaştan sonra ülkende nasıl karşılanacaksın? Bugüne kadar doğruyu yaptığından emin misin? O anda ayakta, kazananların arasında [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-king-iktidari-elinde-bulmak/">The King: İktidarı Elinde Bulmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ölüme doğru sürünmek </strong></p>
<p>“Hissettiğin rüzgar İngiltere tarafından geliyor, İskoçya diğer tarafta&#8230;” Gün batımına doğru ölerek sürünmek, bir umudun ölüm anında bile yanında olabileceğini gösteriyor. Tüm yapabileceğin ölüme karşı kıpırdamak mı? Düşmandan nereye kadar kaçacaksın? Hayatı neden bırakmak istemiyorsun? Kaybedilmiş savaştan sonra ülkende nasıl karşılanacaksın? Bugüne kadar doğruyu yaptığından emin misin? O anda ayakta, kazananların arasında kalsaydın yerde yatan kendine nasıl davranırdın? Bir savaşçı için gelen sonun savaşçı tarafından kabul edilmemesinin iradî yanı derinlikli gerçekten. Bir parça daha ilerleyip hayatta kalmak eğer değerli ise, savaş alanında ölmekte olan askerin İngiltere’ye doğru sürünmesinin de anlamı büyüktür. Destansı demek mümkün mü? Her zaman hatırlanabilir mi? Cesaret mi? Ölümü kabul etmemek mi? Ölümden daha büyük olduğunu göstermek mi? Gerçek bir savaşçının onur içinde ölümü mü? Çaresizliğin keskin yanı mı?</p>
<p><strong>İktidar sen onu istemesen de seni bulur</strong></p>
<p>Genç insanların sırtlarındaki yükler belki de normallerinden daha ağır hissedilir. Kral V. Henry de sırtına yüklenen sorumlulukları kaldırmak zorunda. Üstelik bunu beklemese bile&#8230; Hatta bunu tam olarak istemese bile&#8230; Fakat genç bir veliaht her zaman kendisini tahta çıkmaya hazır mı tutmalıdır? Ne ve nereye kadar hazırlanabilirsin? Henry için eğlence ve keyif ile geçirilen zamanlar onun için daha keyifli veya en azından o bize bunu yansıtıyor. Savaştan ve mücadeleden kaçamayacağını bildiği için verdiği bir tepki bu belki de. Saray politikalarının öldürücü yanlarından uzak durmak için de denebilir mi? Sarayın gelecek vaat eden kral adayı olmanın hissettirdiği yükleri üzerinden atmak için mi? Yoksa politikadan kaçamayacağın zamanlar için güç toplamak mı? Henry için krallık, her kral adayı kadar önemli olmalı aslında, zaten Henry bunu her haliyle anlatıyor. Sadece diğerlerinden biraz daha farklı. O geleneksel ve beklenen politikanın dışında kalmak istiyor ama politika bu izni ona vermiyor. Kral adayının iradesinin bile değiştirmeye yetmeyeceği durumlar.</p>
<p><strong>Kılıç savaşının ucundaki iktidar</strong></p>
<p>Boş bir cesaretle mi başlıyor savaş alanda kendisini göstermeye Henry? İlk birebir çarpışmasında kaybetseydi tarih onun için böyle yazabilirdi ama o bir kazanan. Kazanana yüklenen güç ve sorumluluk onu bulmak zorunda. O bunu üzerinde tutmak zorunda. İstemese de önüne gelenlerle mücadele etmek zorunda. İlk birebir çarpışmasının, taht adayı kardeşini savaş alanında silikleştirmesi&#8230; Belki bunu istemiyor ama bu durumda kalmak zorunda. Belki barışçıl bir gelecek bekliyor ama savaş alanı beklemiyor. Belki hayatta başka yaşantılar istiyor ama güç mücadelesi onu fiilen kral yapıyor. Savaş alanlarında üzerinize yüklenen bir kimlik. Güçlü ve kazanan tarafta olmanın verdiği iktidar. Henry için hayatın daha da zor hale geldiğinin işaretleri. Artık büyümek zorunda kalmanın getirdikleri. Kaçmak mümkün değil. Tanrı mı yükledi ona bunu? Yoksa o mu kendi kaderinin çizgisini belirledi. İlk çarpışmasında ölseydi kaderi onu belki de diğer dünyada bulacaktı. O ise artık gerçek ve bu dünyanın insanı olmak zorundaydı.</p>
<p><strong>Yüzleşmek zorunda kaldığın politika oyunları </strong></p>
<p>Gerçek düşman nerededir? Uzakta mı etrafında mı? Bunu nasıl bileceksin? Tecrüben bunun için yeterli mi? Bilmediklerin olduğunu nasıl bileceksin? Güvenliğin nereden başlar? Henry cevapları bilemiyor. Bu soruların karşısına geleceğinden bile bir haber. Genç, akıllı ama neredeyse yalnız. Bir tahtın yalnızlığı onu da buluyor. Bir tahtın gücü ve yükü onu olgunlaştırıyor, yıpratıyor ve büyütüyor. Büyümek zorunda. Ölmemek için büyümek zorunda. Doğruları bulmak için büyümek zorunda. Bir genci kandırmak ve etkisi altına almak isteyenleri siyasetinin gücü ise neredeyse tartışmasız. Etrafınızdaki devam eden politikanın sessiz savaşı belki savaş alanlarındakinden de sert. Hep sakinlikle ve akılla mücadele etmeniz gereken bir gerçeklik. İktidarın etrafındakilerinin kendi politikaları var. Elde etmek istedikleri var. Kullanmak istedikleri genç bir kral var. Kralın bilgisizliği var. Boş bir cesaretle düşmanı uzakta arayan bir kralın kaybettikleri var.</p>
<p><strong>Kimin savaşı?</strong></p>
<p>Herkes kendi savaşını veremeyebilir ama başkalarının savaşlarının piyonu olmuşsa bir kral, orada gerçek bir trajedi vardır. Savaş alanında kazanılan zafer görünürde sizin ama arka planda başkalarının ise, kandırıldığınızı anladığınız anın yoğunluğu insanı büyütmeye yetebilir. Henry de kandırılarak büyüyor. Kandırıldığını anlayarak büyüyor. Kılıcının keskinliğini karşıdaki düşmana değil yanındaki düşmana göstermesi gerektiğini öğreniyor. Belki de bunu çocuğa, eğer orası bir kraliyetse Kralın-Babanın öğretmesi gerekir ama, o kral kendi ölümlülüğünde narsist bir umursamazlık içindeyse, çocuk için tecrübe büyük bedeller ödeyerek elde edilebiliyor ancak. Henry bunu savaştan geriye kalan ölümlerin sert soğukluğunda öğreniyor. Kifayetsiz bir babalık, kral bile olsanız üzerinizde bir silik olabilir. Bunu farklılaştırmaya tahtın dahi gücü yetmeyebilir&#8230;</p>
<p><strong>Muzaffer bir kral kazanırken </strong></p>
<p>Bir kazanan olarak etrafınızdaki kutlamalar sizin için kandırıcı olabilir. Önünüzdeki politikanın yeni mücadelelerinin başlangıcı olabilir. Kazanan olmanın nerede başladığını ve bittiğini size anlatabilir. Bir kral bunların hepsini bilmek zorunda mıdır? Kutlamaların coşkusu ne zaman ve nerede tersine dönebilir? Tercihler ve seçimlerin gerekliliği bilinemez geleceğin politikalarının içine sizi çekebilir. Elinizdeki bir zaferle bunu kurgulamak eskisinden daha kolay olabilir. Büyüyen bir gencin ödediği bedel olan savaş kayıpları, vicdani bir yükü büyümenin anahtarı olarak ortaya çıkarabilir. Gençlik biter, taht daha da keskinleşir&#8230; En büyük unvan, en masum zamanların kaybedildiğinin bir göstergesidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-king-iktidari-elinde-bulmak/">The King: İktidarı Elinde Bulmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Asla Nadiren Bazen Her Zaman Yalnız Bir Çocuktan Yetişkin Bireye</title>
		<link>https://hurfikirler.com/asla-nadiren-bazen-her-zaman-yalniz-bir-cocuktan-yetiskin-bireye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Mar 2022 08:37:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/asla-nadiren-bazen-her-zaman-yalniz-bir-cocuktan-yetiskin-bireye/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaldırabileceğinden Daha Büyük Bir Yük mü? Ergenlikte bireyin fiziki olarak büyüdüğü ve “yetişkinleştiğini” rahatlıkla görebiliriz. Pek çoğumuz bu süreçten geçmişizdir ve yeni bu sürece gireceklerin varlığı da malumdur. Zor zamanlar olarak da değerlendirilebilir bir yanıyla bu süreç. Yetişkin fonksiyonundaki bir bedende çocuksu bir akıl ve duygu durum genellikle bir müddet sizinle devam eder. Bu durum [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/asla-nadiren-bazen-her-zaman-yalniz-bir-cocuktan-yetiskin-bireye/">Asla Nadiren Bazen Her Zaman Yalnız Bir Çocuktan Yetişkin Bireye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaldırabileceğinden Daha Büyük Bir Yük mü?</strong></p>
<p>Ergenlikte bireyin fiziki olarak büyüdüğü ve “yetişkinleştiğini” rahatlıkla görebiliriz. Pek çoğumuz bu süreçten geçmişizdir ve yeni bu sürece gireceklerin varlığı da malumdur. Zor zamanlar olarak da değerlendirilebilir bir yanıyla bu süreç. Yetişkin fonksiyonundaki bir bedende çocuksu bir akıl ve duygu durum genellikle bir müddet sizinle devam eder. Bu durum yaşama güzellik manasında çeşitli renkler katar. Bunu söylemek durumundayız ancak bir yanıyla da kaldırılması ve kontrol edilmesi zor bir zihinsel-ruhsal-psikolojik bir hal kişiyi içine alır. <em>Asla Nadiren Bazen Her Zaman</em> filminin başrol oyuncusu pek çok gelişen durumun merkezindeki kişi olarak Autumn da aslında böyle bir geçiş süreci yaşıyor. Filmi izlerken bu durum sizi içine çekiyor. Autumn belki de tecrübesizliğinden kaynaklanan bir gelişme ile neredeyse tek başına baş etmek zorunda kalıyor. Bir “aile” ve “aile olmak” konusuna da burada gelmemiz gerekiyor.</p>
<p><strong>Bakım Sağlayıcılarının Önemi </strong></p>
<p><strong> </strong>Bir babaya kızı nerelerde ve hangi zamanlarda ihtiyaç duyar? Bir babanın sorumlulukları nerelere kadar uzanır? Autumn bu açılardan bakıldığında en basit haliyle “şanssız”. Hayata karşı sinirli ve geçimsiz olan bir babanın ev içinde yarattığı atmosfer, ilgisizlik ve Autumn’u kötüleme&#8230; Kızını hayatın önemli noktalarında yalnız bırakıyor. Filmde çok az yer alsa da babanın Autumn’un kişiliğinin gelişimi ve oluşumu sürecinde çok etkili olduğu o kısa zamanda gösteriliyor.</p>
<p>Bir de anne var elbette. Aslında kızına kötü davranmayan bir anne. Ancak babanın yıkıcı tavırlarına karşı da kızını savunamayan bir anne. Bağımlı ve kifayetsiz bir halde aslında sadece orada olan bir anne. Kızlarının ihtiyaçlarını anlayamayacak bir ailenin fonksiyonu ve ahlaki anlamı nelerdir? Çocuğu yapmak ve onu olduğu haliyle çıplak hayatın içinde korumasız bırakmak bir kötülük olarak anlaşılabilir mi? Yoksa Autumn kendi mi seçiyor ailesinin ilgisiz kalmasını? Kendisini onlardan uzaklaştırıyor mu? Bence yönetmen burada sorumluluğu aileye yüklüyor. İzleyici kendi düşüncelerini oluşturmuştur elbette.</p>
<p><strong>Aşırı Yalnızlık Ciddi Bir Problem midir? </strong></p>
<p>Yalnızlık bence tamamıyla kötü görülecek bir iletişimsel konum veya hal değil. Ancak mutlak yalnızlık bir sorun ve mesele. Üzerinde daha çok tartışılmayı gerektiriyor. Yaşanmasının maliyetlerinin getirdiği faydalardan daha çok olduğu üzerinde ciddi bir şekilde durulmalı. Evet, yalnız insan bireysel olarak ayakta kalabildiği ölçüde güçlüdür demek de kendisine bir yer edinmiş. İnsan kendiliğindenliğinde cevher bulduğunda bunun sonucu mutlulukla ölçülebilir. Mutluluk da iyi ve doğru ile tanımlandığında karşımızdaki yalnızlık bir “iyidir”. Sizi problemler içerisinde çaresiz bırakacak koyu bir yalnızlık ciddi şekilde edebiyat ve film dünyasında ele alınıyor. Koyu bir yalnızlığın karanlığını iyi olarak görmemek de var ama, edebi bir anlatımda estetik öğeleri de içermesi bizi ona daha derinlemesine itiyor. Bundan da “mutsuz” olmamak gerekiyor herhalde.</p>
<p><strong>Autumn’un Kuzeni</strong></p>
<p><strong> </strong>Gereken yerde bir yetişkin benzeri davranışlarda bulunmaya çabalıyor. Sanki ona da kaldırabileceğinden daha büyük yükler yüklenmiş durumda. Ancak Autumn’a verdiği destek çok değerli. Aralarındaki bağ “sevgi” mi? Kuzenini Autumn’a yardım etmeye iten ne veya neler? Belki de sebepler üzerinde çok zaman harcamadan ortadaki ilişkinin duygusallığından bir anlayış çıkarmalıyız. Dünya sadece yabancılar ile dolu değildir dedirten bir kuzenlik. Belki de kendi yalnızlığını gidermeye dönük bir çaba&#8230; Yetişkin rolünde ve yardımında olmaya çabalamanın kişiyi yetişkinleştirmesi ve olgunlaştırması&#8230; Zor zamanlarda uzattığı bir el olmanın getirdiği duygusal faydalar&#8230; Autumn kendisini nasıl hissediyor acaba böyle bir kuzeni olduğu için? Soğuk bir metro gecesinde sıcak bir el. Durumun olumlu yanlarını görmeye yönelik bir çaba&#8230;</p>
<p><strong>Bir Yabancı Nezaketi Daha </strong></p>
<p><strong> </strong>Autumn’a yardım eden veya etmek isteyenlerin pozitif yanlarını görüyoruz. Müdahale sırasında tutulan bir el sadece güç vermekten daha ötedir. Nerede kalacağınızı düşünen biri, hayatın olumlu yanlarını görmenizi sağlayacak biridir. Sağlık yardımı vermenin parasal kazançtan daha çoğu olduğunu farketmek düşüncelerimiz derinleştirir. Bir yerlerde yardım olabileceğini bilmek bizi rahatlatır. Yardım verenlerin yaptıkları yardım edenleri “iyileştirir”.  Gün sonunda her şey daha iyi olmak için değil mi? Çok büyük bir iddia olabilir bu. Bir parça iyiliğin elinden tutmakla küçülttüğümüz iddiamızı yardım verenlerin dünyaları ile büyüttükçe belki de her şeye doğru yol alırız.</p>
<p><strong>Farklı İnsanlar da Var</strong></p>
<p><strong> </strong>Hep iyilerin iyiliklerinden ibaret değil yaşanılan hal. Kocasının yanında çocuğuna yeteri desteği veremeyen bir anne ve iyi kategorisine uymayan bir baba. Sizin dışarıda zaman geçirmek zorunda kaldığınızı veya birkaç dolarla karnınızı doyurmak zorunda olduğunuzu bilmeyen veya bilse bile umursamayacak olan insanlar. Gelip geçerken anlık iletişimleri olan insanlar. Bir yol tarif eden adamın hissizliğinin tarifsizliği. Size orada kalamayacağınızı söyleyen bir güvenlik çalışanının nötrlüğü. Elinizden tutan hemşire. Kalacak yeriniz olup olmadığını merak eden sağlık görevlisi. Metroda genç kızlara tehdit unsuru olan “kendini bilmeyen”. Biraz iyi vakit geçirmek için etrafında karşı cinsten birinin olmasına çabalayan başka bir genç. Ve şehrin her dakikasında ortaya çıkan farklı iyi ve kötüler, iyilikler ve kötülükler…</p>
<p><strong>Alternatif Bir Son veya Sondan Daha Sonrası </strong></p>
<p>Bir son değil ama Autumn ya hiç hamile kalmış olmasaydı? Ya çocuğu doğurmak isteseydi? Çocuğu doğurmak zorunda kalsaydı? 17 yaşında bir annenin yüklerini çocuğun babasının da yüklenmesi gerekmez miydi? Aile destek verici olsaydı? Çocuğuna şefkat ile yaklaşan bir baba, yalnızlığın içinde sıkışmak zorunda kalmasına izin vermeseydi Autumn’un? Peki Autumn bu tecrübeleri hiç yaşamasaydı? İleride hayatı nasıl şekillenirdi? Burada sonsuz olasılık var mıdır? Yoksa olabilecekler de Autumn’un yaşam süresi kadar mıdır? Bir çocuğun vereceği sevgi ve sevimlilik Autumn’un durgun ve biraz duygusuz-ifadesiz halini değiştirir miydi? 17 yaşında bir çocuk sahibi olmak mesleksiz biri için ekonomik yıkım olur muydu? Çocuğu doğurup evlatlık olarak verseydi nasıl bir yaşantı ortaya çıkardı? İleride bu anınız sizi sadece üzer ve ağlatır mıydı? Yoksa Autumn biraz kader eleştirisi mi yapsaydı? Halen belki de yaşanan pek çok benzer yaşayış beni bugün biraz daha mutsuz mu etmeli? Yoksa ben bu mutsuzluğa karşı tepkisiz mi kalmalıyım?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/asla-nadiren-bazen-her-zaman-yalniz-bir-cocuktan-yetiskin-bireye/">Asla Nadiren Bazen Her Zaman Yalnız Bir Çocuktan Yetişkin Bireye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Madalyonun İki Yüzü: Linç Edilmek veya Kahraman Olmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/madalyonun-iki-yuzu-linc-edilmek-veya-kahraman-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Feb 2022 07:23:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/madalyonun-iki-yuzu-linc-edilmek-veya-kahraman-olmak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde 7 Ocak&#8217;ta vizyona giren yeni bir Asgar Farhadi filmini (Kahraman) izleme fırsatı buldum. Filmde, bir borçlunun (Rahim Sultani) borcundan dolayı hapse girmesi ve sonrasında alacaklıyla anlaşma çabası ve bu süreçte tesadüfen ve bir anda kahraman oluşu konu edilmiş ve bu hikaye üzerinden dallanıp budaklanan, izlerken izleyiciyi içine çeken harika bir yapım olmuş. Farhadi, filmde, Rahim [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/madalyonun-iki-yuzu-linc-edilmek-veya-kahraman-olmak/">Madalyonun İki Yüzü: Linç Edilmek veya Kahraman Olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde 7 Ocak&#8217;ta vizyona giren yeni bir Asgar Farhadi filmini (Kahraman) izleme fırsatı buldum. Filmde, bir borçlunun (Rahim Sultani) borcundan dolayı hapse girmesi ve sonrasında alacaklıyla anlaşma çabası ve bu süreçte tesadüfen ve bir anda kahraman oluşu konu edilmiş ve bu hikaye üzerinden dallanıp budaklanan, izlerken izleyiciyi içine çeken harika bir yapım olmuş. Farhadi, filmde, Rahim Sultani’nin kahraman oluşu üzerinden medyanın ve sosyal medyanın rolüne çarpıcı şekilde dikkat çekerken adeta günümüz dünyasına ışık tutmuş. Ankara sinemalarında halen gösterimde olan bu filmi fırsat bulabileceklerin mutlaka izlemelerini tavsiye ediyorum.</p>
<p>Bu filmin benim zihnimde yankılandırdığı düşüncelerin başında ise hepimizin farkında olduğu şu durum geliyordu:  Günümüzde gerçekten de hepimiz bir sabah kahraman olarak uyanıp aynı günün akşamında linç edilmiş şekilde uyuyabiliriz. Sadece yoldan geçerken bizleri çeken herhangi bir kameraya, yaptığımız iyi veya kötü herhangi bir davranış yansıyabilir ve bir anda kendimizi gündemde bulabiliriz. Üstelik bu davranışın iyi veya kötü olması gündemdeki yeriniz için çok da önemli değildir; iyi bir şeyle de anılsanız meseleye farklı bakan ciddi bir kitle olacaktır. Veya kötü bir şey mi yaptınız? Korkmayın, çok sınırlı sayıda konular hariç azımsanmayacak bir destek kitlesine sahip olursunuz muhakkak. Bu tip durumlarda bir de sizin üstünüzden veya daha doğru bir ifade ile gündemdeki herhangi bir mesele üzerinden kendilerine fayda sağlamak isteyen asalaklar vardır. Yeri gelir överler yeri gelir söverler. Bunun bir sırası veya etiği de yoktur onlar için. Önce sövüp sonra övebilir ya da önce övüp sonra sövebilirler. Sosyal medyanın gücü sayesinde kendi popülaritelerini nasıl arttırabilecekleri, reklamlarını daha iyi nasıl yapabilecekleri genelde tek gayeleridir.</p>
<p>Ne yazık ki sosyal medya ve medya aracılığıyla yaşanan ve ifrat-tefrit arasında gidip gelen bu durum ülkemizde çok sık yaşanmaktadır. Sadece birkaç hafta içerisinde benim hatırladığım kadarıyla, Gülşen’e, Sezen Aksu’ya (2017’de çıkmış olan bir şarkıdan dolayı), Fırat Tanış’a, Fatih Portakal’a linç girişimleri yaşandı. Eminim benim fark etmediğim veya kaçırdığım pek çok linç girişimi daha yaşanmıştır. Birbirinden alâkasız ve farklı mahallelerden olan kişiler, bir anda, kendi mahallelerinden veya karşı mahalleden kişilerce lince uğrayabiliyorlar. Günlerce, konu hakkında en ufak bir fikri olmayan kişilerce dahi haklarında fikir beyan ediliyor. Bu durumun bu kişilerde rahatsızlık yaratmaması mümkün değil. Muhtemelen bu linç durumları sıklaştıkça rahatsızlık artarak travmatik bir hal alıyor ve insanlar bir süre sonra tıpkı Mustafa Öztürk gibi çareyi bu ülkeden gitmekte buluyorlar. Bu tip göçleri daha çok göreceğimizi şimdiden öngörebilmek ise hiç de zor değil.</p>
<p>Bu linç kültürü veya birilerini bir anda yüceltme alışkanlığı sosyal medya ile daha kolay ve daha görünür olsa da aslında neredeyse 100 yıl evvel aramızdan ayrılmış olan Gustave Le Bonn meşhur eseri, <em>Kitleler Psikolojisi</em>’nde şöyle bir tespitte bulunuyor:</p>
<p><em>&#8220;Kitlelerde k</em><em>ö</em><em>rü k</em><em>ö</em><em>rüne inat, hoş g</em><em>ö</em><em>rmezlik ve din duygular üzerinden şiddetli propaganda vardır. Alkışladıkları kahramanları onlar i</em><em>ç</em><em>in ilâh gibidir.&#8221; </em></p>
<p>Yaklaşık 100 yıl evvel yapılan bu tespitteki inat, hoş görmezlik sosyal medya ile o kadar güçlü ve etkin bir hale geliyor ki bunun sınırlarını inanın kestirmekte zorlanabiliriz. Örneğin geçtiğimiz aylarda Arakanlılar, kendilerine yönelik nefret içeriklerini yayınladığı ve böylece soykırıma destek olduğu için Facebook’a 150 Milyar Dolarlık bir tazminat davası açtı. İşin hukuki boyutunu bir yana bırakırsak, Facebook, Twitter, Reddit gibi kitleler üzerinde etkili sosyal medya araçlarının tehlikeli yanına dair bu durum bir örnek sadece.</p>
<p>Tam olarak bu noktada, zaman zaman sosyal medya eliyle, ülkemizde de mülteciler ve mülteci karşıtları arasında bir kıvılcım çıkarılmasından endişe ettiğimi de belirtmeliyim; dikkatli olmalıyız!</p>
<p>Konuya ilişkin bir diğer husus olarak ise sosyal medya araçlarının demokrasi noktasında tehditkâr bir yönünün bulanabileceğine burada değinmek gerektiğine inanıyorum. Nitekim, sosyal medya araçlarının kullandıkları algoritmaların denetlenmesi pek mümkün olmadığı için hangi içerikler öne çıkıyor ya da çıkarılıyor; hangi konular veya kişiler gündeme geliyor, bu konularda bir müdahale var mı yok mu, ne yazık ki pek de açık değil bu soruların yanıtları. Konuyla ilgili Birleşik Devletler’de çeşitli tartışmalar yürütüldüğünü biliyorum ama nihayete erdiğine dair bir içeriğe denk gelmedim. Zaten herhangi bir şekilde bu kadar devleşmiş şirketleri, hele ki bilişim gibi bir alanda denetleyebilmek de çok güç. Ancak ifade hürriyetine zarar verilmeyecek şekilde, bu şirketlerin bu anlamda denetlenmesi, şeffaflık sağlanması kesinlikle çok önem arz etmektedir.</p>
<p>Öte yandan, en azından ülkemizde, sosyal medyanın olmadığı zamanlarda dahi halk örgütlü şekilde kutuplaşıp kendisine düşman bellediği kimselere saldırıyorsa temel problemin sosyal medya olmadığını da görmek gerekir. Ne yazık ki toplumumuzda hoşgörü ve başkalarına saygı gibi en temel öğretiler bir kenara itilmiş ve bireyselleşmesini tamamlayamamış kimseler yüzyıllardır birileri tarafından kolayca yönledirilmiş, yönetilmiştir. Maalesef toplumumuzda -İsmet Özel’in <em>İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır</em> adlı şiirinde dediği gibi- <em>“insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır”</em> kalmış ve dinlemek, anlamak gibi erdemleri yok saymış. Sanıyorum bu yüzden, bu topraklara küsüp giden insan sayısı da bir hayli çok olmuş.</p>
<p>Bu durum nasıl çözülür bilemiyorum. Ancak bize düşenin meselelere daha itidalli, daha hoşgörülü yaklaşıp daha sabırlı şekilde hareket etmek olduğunu biliyorum; her söylenene inanmamak, kötülüklerin değil iyiliklerin yayılmasını sağlamak, yayılan kötülüklere yüz çevirmek, sakin kalmanın zor olduğu durumlarda dahi sakin kalabilmek, ifrat tefrit arasında değil daha dengeli, daha vasat olabilmek olduğunu biliyorum. Bize düşenin ışığın silahlarını kuşanıp, daha vakur davranmak olduğunu biliyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/madalyonun-iki-yuzu-linc-edilmek-veya-kahraman-olmak/">Madalyonun İki Yüzü: Linç Edilmek veya Kahraman Olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Matrix&#8217;teki Piller &#8211; Oğuz Turan Yayla</title>
		<link>https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2022 05:48:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öncelikle belirtmekte fayda var. Bu satırlar bir edebiyat yazarının elinden çıkma değil. Bir ekonomistin veya bir siyaset bilimcinin elinden çıkma da değil. Bu satırlar bir bilgisayar yazılımı kullanılarak tuşlar aracılığıyla adına harf dediğimiz sembollerin çocukluğumuzda öğrendiğimiz kodlara uygun hale getirilmesiyle hazırlanmıştır. Matrix filmi -özellikle ilk film-  sinemada birçok şeyi değiştirdiği gibi düşünce yapılarımızda da bazı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/">Matrix&#8217;teki Piller &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle belirtmekte fayda var. Bu satırlar bir edebiyat yazarının elinden çıkma değil. Bir ekonomistin veya bir siyaset bilimcinin elinden çıkma da değil. Bu satırlar bir bilgisayar yazılımı kullanılarak tuşlar aracılığıyla adına harf dediğimiz sembollerin çocukluğumuzda öğrendiğimiz kodlara uygun hale getirilmesiyle hazırlanmıştır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-84196 alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2022/01/OğuzTuranYayla-Matrix-300x156.jpg" alt="" width="300" height="156" /></p>
<p>Matrix filmi -özellikle ilk film-  sinemada birçok şeyi değiştirdiği gibi düşünce yapılarımızda da bazı şeylerin değişmesine ve sorgulamaya başlamamıza sebep olmuştu. Acaba beynimiz gerçekten bir simülasyonun içinde miydi? 1999 yılındaki internetin ve dijitalleşmenin başlangıcı ile teknolojik inovasyonun eşiğinde olduğumuzu düşündüğümüzde bu kaçınılmaz bir durumdu. İnsanların pil olarak kullanıldığı tarlaları gördüğümüz sahnede, hiç unutmam, o zaman filme birlikte gittiğimiz arkadaşım ve tüm salon bir anda perdeye ağzımız açık baka kalmıştık. İnsanların makinelerin ihtiyaç duyduğu enerjiyi elde edebilmek için pil olarak insan tarlalarında kullanılması, beyinlerinin bir simülasyon içinde “özgür” yaşaması fikri hiç uzak gibi gelmemişti. Üzerinden 20 yıl geçtikten sonra çekilen devam filmi ile birlikte bugüne kadar Matrix hakkında ortaya atılan tüm teoriler yine konuşulur oldu. Bu sefer sorgulatmadı, acaba dedirtmedi, çünkü birer “pil” olarak “makinelerin” ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağladığımızın inkâr edilemez bir gerçek olduğunu ve bundan uyanmanın bir yolunun olmadığını anlayalı çok uzun zaman olmuştu.</p>
<p>Bir pil olarak hayatımızı geçiriyoruz. Belki bir simülasyon içinde değiliz  -ya da içindeyiz bilemeyiz- bedenlerimiz de beyinlerimiz de kısmen “özgür&#8221;, fakat insan tarlalarında olmadığımızı söyleyemeyiz. Belki biraz saçma ya da belki biraz aptalca gelebilir. Devleti bir makine olarak düşünürsek bizlerin o makineye enerji sağlayan piller olduğumuz çok açık. Matrix’te olduğu gibi  “gönüllü” olarak o makineye çalışıyoruz. Nasıl mı? O zaman Matrix’e bağlanalım ve bunu hep birlikte görelim. Tabii Baudrillard&#8217;ın simulakr&#8217;ı ile.</p>
<p>Hayatının hiçbir döneminde bir araba merakı olmayan birini düşünelim. Sıradan bir insanın ulaşmasının imkânsız olduğu ya da milyonerlerin ulaşabileceği şeylere merak duymayan biri. Sıradan, içinde biraz teknoloji barındıran şeylere ilgi duyan biri. Oyun konsolları, bilgisayarlar ve niceleri. Bir türlü kurtulamadığımız pandemi dolayısıyla hareket kabiliyetini daha güvenli hale getirmek için otomobilin bundan sonraki yaşamında ihtiyaç olduğunu hisseder. Aylarca araştırmalar sonucunda otomobil fiyatları hakkında çok şey öğrenir. Fakat her seferinde karşısına ÖTV denilen irrasyonel bir “yazılım” çıkar. Anladığı şey, otomobil onun değil devletin ihtiyacıymış ki ne zaman almak istese öncelikle devlete iki tane otomobil alması gerektiği olur. Araştırmaya devam eder. Düzenli olarak piyasaları takip eder. Sıfır araçlardan ikinci el araçlara kadar tüm piyasayı öğrenir. Sonra ne mi olur? Ne zaman birine niyetlense bir hafta sonra devlet denen makinenin daha çok enerjiye ihtiyacı olduğunu öğrenir.</p>
<p>Evde kapalı kaldığı günlerde vakit geçirebilmek adına oyun konsolu almak isteyen bir başka kişi… Yine araştırır ve öğrenir. Ne mi olur? Yine ondan çok devlet denen makinenin daha çok ihtiyacı olduğunu öğrenir. Cep telefonu bozulduğu için yenisini edinmek ister. Her birini inceler. “Uzun ömürlü”, sağlam ve verilen paraya değecek bir şey olsun ister. Yine ne mi olur? O telefona kendinden çok devletin ihtiyacı olduğunu öğrenir.</p>
<p>Bu kişisel yaklaşımlar bir stereotip oluşturuyor aslında.</p>
<p>Bunun gibi daha niceleri var. İnsani heveslerin yanında artık en temel ihtiyaçlardan olan birçok şeye bizden çok devletin ihtiyacının olması çok garip değil mi? Zaman ve bilgi satılarak kazanılan aylık maaşlar için bile ay başlarını devletin daha bir hevesle beklemesi garip değil mi? Zaman ve bilgi satılarak 30 günde bir edinilen kazançtan hiçbir katkısı olmadığı halde pay istemek garip değil mi? Yediğimiz içtiğimiz şeylerden, evimize aldıklarımıza kadar pek çok şeye bizden çok devletin ihtiyacı olması ve bunları bizden zorla alması bizi bir pil yapmıyor mu? Tabii bunlar en basit örnekleri. Tüm bunlar 1999 yılında yaptığımız o sorgulamaların tam içinde olduğumuzu göstermiyor mu? Hepimiz bir pil olarak makinenin enerjimiz için yerleştirdiği insan tarlalarındayız.  O yüzden artık “acaba bir simülasyon içinde mi yaşıyoruz?” ya da “Matrix nedir?”  sorusunu sormak zaten cevabını bildiğimiz şeyler. Evet, hepimiz Matrix’te yaşıyoruz ve kırmızı haplar sadece filmlerde işe yarıyor.</p>
<p>Yeni filme gelecek olursak eğer… Madem o kadar andık bahsetmek gerekir. Film iki parçadan oluşuyor aslında. İlk kısmında yine bir makinenin daha fazla enerji isteği karşısında bir pil olan yönetmenin alenen isyanını izliyoruz. Tabii içinde yönetmenin kişisel yaşantısından kaynaklanan disforik betimlemeler yok değil. Fakat asıl önemli olanı yönetmen makineye hikayenin 3. Filmle bittiğini söylemesine rağmen filmin daha fazla enerji için yeniden üretilmesinin istendiğini söylüyor bize. İkinci parçasında ise zaten bitmiş olan bir şey ile çok uğraşmanın güzel olanı nasıl berbat bir hale getireceğini gösteriyor. Tabii daha farklı birçok okuma da yapılabilir fakat konumuz değil.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/">Matrix&#8217;teki Piller &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yabancıların nezaketi – Sokakların soğuk acımasızlığında hayatta kalmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yabancilarin-nezaketi-sokaklarin-soguk-acimasizliginda-hayatta-kalmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2021 07:48:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/yabancilarin-nezaketi-sokaklarin-soguk-acimasizliginda-hayatta-kalmak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sayısız rüyanın gerçekleştiği veya gerçekleşmeye yaklaştığı bir şehrin sokaklarında evsiz kaldığınızda rüyalar ve hayaller size nasıl yaklaşırlar? Üstelik soğuk, kar, yağmur, açlık da vardır. Bunlarla ne kadar mücadele edebileceğiniz hayatta kalıp kalamayacağınızı belirleyecektir. Tüm bu sınavlardan geçmek için çelik gibi bir iradeye sahip olmak gerekmez mi? Eğer öyleyse bu meziyetlerde bir insan neden sokaklarda kalkmak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yabancilarin-nezaketi-sokaklarin-soguk-acimasizliginda-hayatta-kalmak/">Yabancıların nezaketi – Sokakların soğuk acımasızlığında hayatta kalmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sayısız rüyanın gerçekleştiği veya gerçekleşmeye yaklaştığı bir şehrin sokaklarında evsiz kaldığınızda rüyalar ve hayaller size nasıl yaklaşırlar? Üstelik soğuk, kar, yağmur, açlık da vardır. Bunlarla ne kadar mücadele edebileceğiniz hayatta kalıp kalamayacağınızı belirleyecektir. Tüm bu sınavlardan geçmek için çelik gibi bir iradeye sahip olmak gerekmez mi? Eğer öyleyse bu meziyetlerde bir insan neden sokaklarda kalkmak zorunda kalır? Bir yol bulamaz mı kendisini daha güzel bir yere götürebilecek? Belki de hayatta kalmak o kadar basit değildir. Bu yüzden sokakların soğuk yüzü sizi içine çekebilir.</p>
<p>Bir de çocuklar var üstelik. Onlara kayıp hayatlarınızı nasıl anlatırsınız? Yavaş yavaş olan biteni anlamaya başlayan çocuklar bunlar üstelik. Keskin merakları ve zekaları ile kötülüklerin onların üzerine yıkılmakta olduğunu kavrıyorlar. Bir anne ise elindekilerle onlara bunları belli etmek istemiyor. Gerçek anneliğin içinde bunlar da var herhalde. Gerçek anneliğin içinde sokakta kaldığınızda çocuğunuza tatilde olduğunuzu anlatmaktan da geçebiliyor. Böyle bir annenin hâlâ hayata gülümseyebilmesinin zorluğunu ve keskinliğini anlayabiliyorum. Ben o annenin yerinde olsaydım nasıl davranırdım ve hissederdim? Ayakta kalabilir miydim? Evsizlerin içtikleri çorbadan içtiğimde, içtiğim şey beni hayata mı tutundururdu ölüme mi götürürdü?<img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-42117 size-medium alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2021/04/yabancilarin-nezaketi-2020217163353-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></p>
<p>Acımasız ve kötü bir babanın kurbanı olmayı çocuklar hak etmezler. Neden bir tanrısallık çocukları bundan koruyamıyor? Neden çocuklar ruhlarının içine işleyen acımasızlığı yaşamak zorunda kalıyorlar?</p>
<p>Dondurucu soğuğun içinde çocukların ellerinden tutup sıcak, güvenli ve mutlu bir yerde tutmak da insanın vicdanına iyi gelecektir. Hayatta bunu da yaşamak varmış demek sonucu, karşınıza çıkar. Dış dünyada doğru bir baba ortaya çıkabilir. Annenin ve çocukların yaralarını sarabilir. Dışarısı ve sokaklar, acımasız bir babadan daha iyi olabilir. Bir babanın kurbanı olarak yaşamak zorunda kalan çocukların sessizliklerine bürünmüş bir sokakta kar yağıyorsa, yağan karı belki de olduğu haliyle bırakmakta fayda vardır.</p>
<p>İyiliğin nereden geleceğini tam olarak bilemez miyiz? Galiba biraz böyle. Dünya karşınızdaymış gibi hissederken bir yumuşak ses ortaya çıkabilir. Bir sıcak yatak kötülükleri tersine döndürmeye çabalayabilir. Böyle olmasını istiyorsunuz siz de işte, anneye ve çocuklara bakarken. Bir restoranın normalliğinden normal yaşamlar çıkıyorsa eğer yaşam için sakin umutlar devam ediyordur. İsterseniz en acımasız yerde olun bir şekilde umut, sakinlik, sıcaklık ve huzur ortaya çıkabilir. Bunu sağlayan kurtarıcılara teşekkür mü etmek gerekiyor?</p>
<p>Beceriksiz bir insan olmayı kim ister? Beceriksizlik içinde soğukta donmak üzere iseniz ne yapmanız gerekir? Öylece asfalta uzanıp ölmeyi beklemeyi mi? Elinizden başkası gelmiyorsa? İşte biraz da böyle beceriksiz çocuğun hikâyesi. İyilik sever tanrının cömertlikleri diyelim mi biz buna? Bundan ne olur ki? Onları bu durumda bırakanın da tanrı olduğu sonucu ortaya çıkabilir ve bu biraz da olsa içimizi burkabilir.</p>
<p>Hastanede şifa bekleyenlere yardım etmek yabancıya yardım etmek midir? Herkes birbirine biraz yabancı değil midir? İşte o da yabancılara iyiliği seçiyor. Yabancıya iyilik yapmak ne oluyor? Sadece sıcak bir yer ve sıcak bir yemek mi? Sanki bundan daha fazlası gerekiyor. Öyle olmasını görmek istiyorum ben. Üstelik kendilerine yardım etmeye başlamaları o insanların belki de hepsinden önemli. Kendine yardım edebilenin karşısında en acımasız sokaklar da olsa, o sokaklar o kimseye, hiçbir şey yapamaz. Peki hiçbir şey demeyelim, çoğu şey diyelim. Bir kilisenin içinden çıkan iyilik havası olsun onlar da. Dünya biraz daha güzel olsun böylece.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yabancilarin-nezaketi-sokaklarin-soguk-acimasizliginda-hayatta-kalmak/">Yabancıların nezaketi – Sokakların soğuk acımasızlığında hayatta kalmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meçhul Müfreze, Meçhul Doktrin</title>
		<link>https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Feb 2021 09:10:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İncil’den “Rejoice O young man in thy youth…” (Neşelen ey genç adam genç iken…) ifadesini bize gösterdikten sonra Platoon (Müfreze) filminin ilk kareleri başlar. Filmin son derece karamsar müziği eşliğinde bir grup yeni asker havaalanına iner. Bu çaylaklar daha uçaktan iner inmez, ceset torbaları içinde nakledilen ölü askerleri ve yaşayan ama fiziken ve ruhen bitik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/">Meçhul Müfreze, Meçhul Doktrin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İncil’den “Rejoice O young man in thy youth…” (Neşelen ey genç adam genç iken…) ifadesini bize gösterdikten sonra <em>Platoon</em> (<em>Müfreze</em>) filminin ilk kareleri başlar. Filmin son derece <a href="https://www.youtube.com/watch?v=c6zClMZ6vi0"><span style="color: #33cccc;">karamsar müziği</span></a> eşliğinde bir grup yeni asker havaalanına iner. Bu çaylaklar daha uçaktan iner inmez, ceset torbaları içinde nakledilen ölü askerleri ve yaşayan ama fiziken ve ruhen bitik askerleri görürler. Chris Taylor (Charlie Sheen) zengin ama mutsuz bir ailede yetişmiş imtiyazlı bir ‘beyaz’dır. Özel yaşamındaki mutsuzluğu ve vatanseverlik idealinin sonucunda Vietnam’a gönüllü gelmiştir. Geldikten sonra sadece büyükannesine mektuplar yazar. Sivil hayatındaki maddi rahatlık ile kıyaslandığında, burada cehenneme düşmüş gibidir. İlk günlerinde, genç, eğitimsiz, fakir ve kırsal kesimden gelen diğer askerlerden ancak birkaçı ile iletişim kurabilir. Daha Vietnam’daki birinci haftanın sonunda, arazi koşulları ve ağır fiziksel çaba gerektiren görevlerden yakınarak, büyükannesine buraya gelmekle hata ettiğini yazacaktır. Henüz düşmanla karşılaşmamışken bile, bu ağır bedeni hareketlilik ona en zor savaşın insanın kendi iradesine karşı yaptığı savaş olduğunu öğretir. Ve çok önemli bir şeyi daha yazar bu ilk mektuplarından birinde, belki de der, “Burada olmamın henüz göremediğim, burada öğreneceğim bir nedeni vardır”.</p>
<p>Taylor bu konuda haklı çıkacaktır. Çünkü bu savaş tecrübesi onu aklına hiç gelmeyecek bir değişim sürecinden geçirir. Kimileri için yozlaştırıcıdır bu süreç, kimilerinin ise savaşı gerçekten olduğu gibi, sadece bir yıkım olarak görmelerini sağlar. Taylor filmin sonunda Vietnam’dan ayrılırken, başlangıca göre çok farklı birisi olacaktır.</p>
<p>Amerikan ordusunun karşılaştığı gerilla direnişi, sivil yerli halka yönelik muamele konusunda bir iç çatışmaya yol verir. Savaşta bile insan kalmaya çalışan Çavuş Elias (Willem Dafoe) Çavuş Barnes (Tom Berenger) ile çatışmak zorunda kalacaktır. Elias sivilleri silahlı çatışmanın dışında tutmaya çalışır. Barnes ise kadın ve çocuklara karşı rahatlıkla silah kullanabilen, savaşın ruhunu aldığı birisidir. Bir gerilla savaşında, düzenli ordunun gözündeki dost ve düşman ayrımı kaçınılmaz bir şekilde, düşman unsurlara yardım ettiğinden şüphelenilen ya da en azından dost olmayan sivillerin de düşman kabul edilmesine neden olur.</p>
<p>Film boyunca kurmayların değil, sıradan piyade askerinin bakış açısı egemendir. Anlatım üç gurup askere dayalı olarak ilerler; Ölenlerin yerini almak üzere yeni gelen acemiler (replacements), ‘henüz ölmeyen’ ve çoğunlukla homurdanan kıdemli askerler (grunts) ve yapışkan düşmanlar (gooks). Her ne kadar asker veya gerilla diye adlandırılsalar da, birbirini öldüren bu insanlar esasen savaşan sivillerdir. Elinde silah yokken gerillayı bir yerliden ayırmak çok zordur. Vietnam savaşı esnasında Amerika’da askerlik zorunludur. Şu işe bakınız ki, zorunlu askerliğe rağmen, olan hep fakirlerin çocuklarına olur. Zenginler askerlik yapsalar bile, Vietnam’ın balta girmemiş ormanlarında savaşma zorunluluğuna muhatap olmamıştır. (Biliyorum, bir yerden tanıdık gibi). Siyahların eşitlik arayışı nihayet askeri birliklerde de sonuç bulmuştur. II. Dünya Savaşı’nda ‘ülkeleri için ölme onuruna’ dahi layık görülmemiş ve cephe gerisinde hizmet ifası ile yetinmişlerdi. İşte şimdi Vietnam’da beyazlarla birlikte ‘ölme hakkına’ kavuşurlar. Hatta zaman zaman bazı ‘pis’ görevlere öncelikle gönderilirler; işte yine bir eşitlik durumundan daha fazlasıyla karşılaşırlar. Ve elbette bu ‘yeni eşitsizlik’ de onları mutlu etmeyecektir.</p>
<p>Taylor müfrezesi ile birlikte çatışmalara girdikçe cesaret kazanır. Gerilla ile bir çatışma anı aynı zamanda Elias ile Barnes arasındaki hesaplaşmayı da içerir. Vahşi bir orman içinde gerçekleşen bu iç içe geçmiş kanlı mücadeleler dizisi adeta bir tür savaş dansına dönüşür. Nihayet, final sahnesini hazırlayan nihaî büyük saldırı kapıya dayanır ve bize savaşın mantığına dair önemli bir ipucu verir. Bilinçli bir şekilde yüzü olmayan adamlarmış gibi çekildikleri bu sahnelerde gerillalar, savunmada kalan Amerikan askerlerince öldürüldükçe, tıpkı bilgisayar oyunlarındaki gibi mütemadiyen çoğalırlar. Tam bir kargaşa içinde ilerleyen gecede, Amerikan tarafı için son çare, gerillalarla göğüs göğüse çarpıştıkları kendi bölgelerini uçaklarla bombardımana tutmaktır. Bombardıman belki kendilerinin de sonunu getirecektir ama mevcut durumda zaten yenilecekleri ve hepsinin öleceği aşikâr iken, bombardıman sayesinde hayatta kalma ihtimali var olabilir. Aynı şartlar altında herkesin düşünebileceği doğru bir mantıktır bu. Ve ihtimal gerçeğe de dönüşür.</p>
<p>Savaş hikâyelerinde kendilerinden beklenmeyen cesareti birden bire sergileyenlerin özel bir yeri vardır. <em>Platoon</em>’da da böyledir. Bombardıman öncesi kaos halinde, artık iyiden iyiye kendini kaybeden, “ne güzel bir savaş” diye çığlıklar atıp siperini terk ederek düşmanın üstüne üstüne koşan Taylor da kendi bireysel kaosunu yaşamaktadır aslında. Bombardıman da bitip sabaha sağ ama kan revan içinde çıkınca, derin bir sessizlikte uyanır. Yalnız bu sefer bu sessizliğe, cehennem gibi geçen o gece hiç yaşanmamış gibi, inadına o geceyle tezat oluşturur gibi öten kuşlar eşlik eder. Taylor oradan ayrılmadan önce son hesaplaşmasını da bitirdikten sonra bindiği helikopterde, kepçelerle toplu mezarlara gömülen, toprağın adeta yuttuğu ‘yok olup giden’ yüzü olmayan adamları görür son kez.</p>
<p>Daha önce göremediği şeyi öğrenmiştir artık. “Biz düşmanla savaşmıyorduk. Biz kendimize karşı savaşıyorduk ve düşman bizim içimizdeydi”. Orada olmasının nedenini anlamıştır ve bunu öğrenmek için çektiği acıların tarifi mümkün değildir.</p>
<p>Öğrendiği şeyi ona ve toplumlara öğretmek için kan ve gözyaşı talep etmeyen büyük ve asil bir düşünce okulu vardı oysa. Isaiah Berlin’in ifadesiyle “Cinayetin çok kötü bir şey olduğuna inanan masum insanların neden birbirlerini coşku ve gururla öldürdüklerini ve bunu yapmakla övündüklerini” açıklamaya gücü yeten bir okuldu bu. Mises’in “İnsanlar birbirleriyle savaşıyorlar çünkü bunu yapmanın kendi refahlarını artırmanın yegâne yolu olduğuna inandırılmışlardır” diye yazmasını sağlayan entelektüel bir zirveydi bu okul. Ama ne Taylor ne Berlin ne de <em>Platoon</em>’u yazan ve yöneten, kendisi de bir Vietnam gazisi olan Oliver Stone’un bildiği bir okul. 20. Yüzyıl’ı bir savaş yüzyılına dönüştüren bilgisizlikti bu. Bedeli halen hepimiz için akla sığmayacak kadar büyük olan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/">Meçhul Müfreze, Meçhul Doktrin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
