<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Uluslararası İlişkiler arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/dosya/uluslararasi-iliskiler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/dosya/uluslararasi-iliskiler/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 31 Aug 2026 05:27:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.7</generator>
	<item>
		<title>AİHM Kutsal bir Mahkeme midir? </title>
		<link>https://hurfikirler.com/aihm-kutsal-bir-mahkeme-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2026 05:27:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209494</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin varlığı bana göre iyi ve yararlı bir şey. İnsan haklarının korunmasının yalnızca millî devletlerin hukuk düzenlerine bırakılmaması, bireyin gerektiğinde kendi devletine karşı uluslararası bir yargı merciine başvurabilmesi önemli bir medeniyet kazanımıdır. Türkiye de AİHM sisteminden yararlandı. İfade özgürlüğünden mülkiyet hakkına, kötü muamele yasağından adil yargılanma hakkına kadar pek çok alanda Strasbourg [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aihm-kutsal-bir-mahkeme-midir/">AİHM Kutsal bir Mahkeme midir? </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin varlığı bana göre iyi ve yararlı bir şey. İnsan haklarının korunmasının yalnızca millî devletlerin hukuk düzenlerine bırakılmaması, bireyin gerektiğinde kendi devletine karşı uluslararası bir yargı merciine başvurabilmesi önemli bir medeniyet kazanımıdır. Türkiye de AİHM sisteminden yararlandı. İfade özgürlüğünden mülkiyet hakkına, kötü muamele yasağından adil yargılanma hakkına kadar pek çok alanda Strasbourg kararları Türk hukukunun gelişmesine katkıda bulundu.</p>
<p>Ancak, Türkiye’de özellikle bazı çevrelerde AİHM’e bundan daha ileri bir anlam yüklenmektedir. Mahkeme âdeta hata yapması mümkün olmayan, kararları tartışılamayacak kutsal bir makam gibi görülmektedir. AİHM Türkiye aleyhine karar verdiğinde yalnızca kararın bağlayıcı olduğu değil, aynı zamanda kararın hukuk, demokrasi ve insan hakları açısından tartışılmaz biçimde doğru olduğu varsayılmaktadır.</p>
<p>Liberal düşünce açısından bu problemli bir yaklaşımdır. Liberalizm hiçbir siyasi veya hukukî otoriteyi kutsallaştırmaz. Devletler gibi mahkemeler de hata yapabilir. Hâkimler içinde yaşadıkları dönemin fikrî, kültürel ve siyasi atmosferinden etkilenebilir. Millî mahkeme kararları nasıl eleştirilebiliyorsa uluslararası mahkeme kararları da eleştirilebilir. Uluslararası olmak yanılmaz olmak anlamına gelmez.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı Baş Hukuk Müşaviri Mehmet Uçum’un AİHM’in son Kavala kararından sonra yaptığı değerlendirmeler bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Uçum’un özellikle AİHM’in Türk mahkemelerinin üzerinde bir istinaf veya temyiz mahkemesi olmadığı yolundaki hatırlatması önemlidir. Gerçekten de AİHM’in görevi Türk ceza davalarını yeniden görmek veya Yargıtay’ın üzerinde yeni bir temyiz makamı olarak hareket etmek değildir. Görevi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edilip edilmediğini denetlemektir.</p>
<p>Ancak, buradan AİHM kararlarına uyup uymamanın tamamen millî makamların tercihine bırakıldığı sonucu da çıkmaz. Kesinleşmiş AİHM kararlarının bağlayıcılığının temel kaynağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesidir. Burada önemli ayrım şudur: Bir devlet çoğu zaman kararın nasıl uygulanacağı konusunda belli bir serbestiye sahip olabilir; fakat kararı tamamen yok sayma konusunda aynı serbestiye sahip değildir.</p>
<p>Dolayısıyla, bana göre, iki uç yaklaşım da yanlıştır. “AİHM karar verdi, artık hiçbir şey tartışılamaz” demek de, “AİHM bir üst mahkeme değildir, öyleyse kararlarına uyulması tamamen tercihe bağlıdır” demek de doğru değildir. Bir karara hukuk gereği uymak ile o kararın doğru olduğunu düşünmek birbirinden farklıdır.</p>
<p>Leyla Şahin, Refah Partisi ve AİHM’in yanılabilirliği</p>
<p>AİHM’in geçmişte Türkiye hakkında verdiği bazı kararlar mahkemenin insan hakları konusunda yanılmaz olmadığını göstermektedir. Leyla Şahin/Türkiye davasında AİHM Büyük Dairesi üniversitedeki başörtüsü yasağını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bulmadı. Bu karara ne yazık ki o zamanki mahkeme kadrosunda Türkiye hakimi olan ve bugün Kavala kararı üzerine aşırı yorumlar yapmakta bir beis görmeyen Rıza Türmen de katıldı. Oysa, klasik liberal açıdan, yetişkin bir üniversite öğrencisinin başkalarına hiçbir şekilde zarar vermeyen kıyafet tercihinin devlet tarafından yasaklanmasının din ve vicdan özgürlüğüne ciddi bir müdahale olduğu açıktır. AİHM burada bireysel özgürlüğü genişletmek yerine dönemin Türkiye’sindeki oldukça katı laiklik anlayışına geniş bir takdir alanı tanıdı. Bireylerin mağdur edilmesini görmezden geldi.</p>
<p>Refah Partisi kararı da benzer biçimde tartışmalıdır. Milyonlarca seçmenden oy alan ve demokratik seçimlerde ülkenin en büyük partisi hâline gelen bir siyasi partinin kapatılması, demokratik rejimin karşılaşabileceği en ağır darbelerden biridir. Elbette demokrasi kendisini şiddet yoluyla ortadan kaldırmak isteyen bir örgüte karşı savunmasız kalmak zorunda değildir. Ancak, gerçek ve yakın bir şiddet tehdidi bulunmadıkça fikirlerle mücadele edilmesi gereken yer siyasi alandır. AİHM’in Refah Partisi’nin kapatılmasını Sözleşme’ye uygun bulması, onun çoğulculuk ve ifade özgürlüğü konusundaki diğer kararlarıyla birlikte tartışılmayı hak etmektedir.</p>
<p>Bu kararlar, görüldüğü gibi, AİHM’in insan haklarının kendisi olmadığını hatırlatmaktadır. İnsan haklarını korumakla görevli bir mahkeme de zaman zaman hakları daraltıcı kararlara imza atabilir.</p>
<p>Kavala davasına tek taraftan bakmamak</p>
<p>Osman Kavala davası ise çok daha karmaşıktır. Bu davayı yalnızca “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün cezalandırılması” şeklinde anlatmak doğru olmaz. Türkiye’de ilgili savcılığın ve mahkemelerin Kavala’ya yönelttiği suçlama sıradan bir gösteriye katılmak veya sivil toplum faaliyeti yürütmek değildi. Kavala’nın Gezi olaylarının hazırlanması, örgütlenmesi ve finansmanında önemli roller oynadığı; uluslararası bağlantıları yönettiği ve demokratik meşruiyete sahip hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya yönelik girişimin organizasyonunda bulunduğu iddia edildi.</p>
<p>Gezi olaylarının tamamını barışçı gösterilerden ibaret saymak da doğru değildir. Olayların çeşitli safhalarında katılımcılar tarafından ciddi şiddet kullanıldı, kamusal ve özel mülke zarar verildi ve güvenlik güçleriyle çatışmalar meydana geldi. Dolayısıyla böyle bir hareketi organize eden, finanse eden veya şiddeti hükümeti devirmeye yönelik bir araç olarak kullanan kişilerin bulunduğuna dair delil varsa devletin bunları soruşturması meşrudur.</p>
<p>Fakat, bir suçlamanın ağır olması onun ispatlandığı anlamına gelmez. AİHM’in Kavala dosyasındaki temel yaklaşımı da burada ortaya çıkmaktadır. Mahkeme, Kavala ile meydana gelen şiddet arasında kendisine yüklenen ağır ceza sorumluluğunu kuracak derecede somut bir bağ bulunmadığına hüküm verdi.</p>
<p>Son Kavala kararında AİHM adil yargılanma meselesine de geniş yer ayırdı. Daha önce beraat kararı veren hâkimlere ilişkin süreçleri, davanın farklı mahkemeler ve heyetler arasındaki seyrini, siyasi makamların devam eden yargılama hakkında kullandığı dili, mahkemenin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin tartışmaları ve savunmanın bazı temel iddialarının yeterince cevaplandırılmadığı kanaatini birlikte ele aldı.</p>
<p>Bu değerlendirmeler de elbette tartışılabilir. AİHM’in millî mahkemelerin delil değerlendirmesine ne kadar yaklaşabileceği ciddi bir hukuk meselesidir. Mehmet Uçum’un AİHM’in bir üst derece mahkemesi olmadığı yolundaki itirazı özellikle burada önem kazanmaktadır. Bir insan hakları mahkemesinin “adil yargılanma gerçekleşmedi” demesi ile millî mahkemenin delillerini yeniden tartarak “bu mahkûmiyet ayakta kalamaz” sonucuna ulaşması arasında hassas bir sınır vardır.</p>
<p>Dolayısıyla, Kavala konusunda iki şeyi aynı anda söylemek gerekir: Türkiye’nin ileri sürdüğü iddialar ifade özgürlüğüyle sınırlı değildir ve son derece ağırdır. Fakat ağır suçlamalar da güçlü delillerle ispatlanmak zorundadır. AİHM kendi açısından bu ispat standardının karşılanmadığını düşünmektedir. Bunun doğru olup olmadığı ise eleştirilebilir ve tartışılabilir.</p>
<p>AİHM kararlarına direnişin örnekleri</p>
<p>AİHM kararlarının uygulanmamasının Türkiye’ye özgü olmadığını gösteren çeşitli örnekler vardır. Bunlardan birkaç tanesine göz atmakta fayda var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yunanistan: Türk azınlığının dernekleşme hakkı</p>
<p>Türkiye açısından belki de en çarpıcı örnek Yunanistan’dır. Batı Trakya’daki Türk azınlığı kendisini “Türk” olarak adlandıran dernekler kurmak istemekte, Yunan makamları ise Lozan Antlaşması’nda “Müslüman azınlık” ifadesinin kullanıldığını ileri sürerek “Türk” kelimesini taşıyan derneklere uzun süredir problem çıkarmaktadır.</p>
<p>AİHM, Tourkiki Enosi Xanthis, yani İskeçe Türk Birliği davasında derneğin kapatılması konusunda Yunanistan aleyhine karar verdi. Bekir-Ousta ve Diğerleri ile Emin ve Diğerleri davalarında da Türk azınlığına ait derneklerin tescil edilmemesinin örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Buna rağmen, mesele çözülmedi. Yunan mahkemeleri yıllar sonra dahi bu derneklerin statüsünü AİHM kararlarının gerektirdiği şekilde düzeltmedi ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararların uygulanmasındaki gecikmeden duyduğu ciddi rahatsızlığı defalarca dile getirdi. Dahası, konu geçmişte de kalmadı. 2025 tarihli Sagir ve Diğerleri/Yunanistan kararında AİHM bu defa İskeçe İli Türk Kadınları Kültür Derneği&#8217;nin tescil edilmemesini Sözleşme’ye aykırı buldu.</p>
<p>Bu tablo Türkiye bakımından üzerinde durulmaya değer. Türkiye’den AİHM kararlarının uygulanması büyük bir kararlılıkla talep ediliyorsa Yunanistan’dan da kendi vatandaşlarının kendilerini Türk olarak tanımlama ve bu kimlikle dernek kurma haklarını koruyan AİHM kararlarını uygulaması aynı kararlılıkla istenmelidir. İnsan haklarının evrenselliği bunu gerektirir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Birleşik Krallık: Mahkûmların oy hakkı ve 13 yıllık direnç</p>
<p>AİHM kararlarına karşı direncin yalnızca Doğu veya Güney Avrupa ülkelerinde görülmediğini gösteren en ilginç örneklerden biri Birleşik Krallık’tır. AİHM Büyük Dairesi 2005 tarihli Hirst v. United Kingdom (No. 2) kararında cezaevindeki bütün mahkûmların oy kullanmasını otomatik olarak yasaklayan İngiliz sistemini Sözleşme’ye aykırı buldu. Fakat İngiliz siyasi sistemi kararı hemen uygulamadı. Tam tersine, AİHM’in İngiliz Parlamentosunun alanına müdahale edip etmediği konusunda çok sert bir egemenlik tartışması başladı. İngiliz hükümetleri yıllarca kapsamlı bir değişiklik yapmaktan kaçındı. Parlamento içinde AİHM kararına açıkça karşı çıkan güçlü bir siyasi çoğunluk oluştu. Neticede İngiltere oldukça sınırlı düzenlemeler yaptı. Belirli koşullardaki az sayıdaki mahkûmun oy kullanabilmesine imkân sağlandı ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi dosyanın denetimini ancak 2018’de kapattı. Yani AİHM Büyük Dairesi&#8217;nin kararından kararın uygulanmış sayılmasına kadar yaklaşık 13 yıl geçti.</p>
<p>Bu örnek önemlidir. İngiltere dünyanın en eski anayasal ve parlamenter demokrasi geleneklerinden birine sahiptir. Buna rağmen, bir AİHM kararı yıllarca tartışılmış ve uygulanmasına karşı direnç gösterilmiştir. Bu, AİHM ile millî demokrasi ve egemenlik arasındaki gerilimin Türkiye’ye özgü olmadığını göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Macaristan: Cezaevi koşulları ve bitmeyen yapısal problem</p>
<p>Macaristan’da Varga ve diğerleri kararları cezaevlerindeki aşırı kalabalık ve kötü şartlara ilişkindir. AİHM cezaevlerinin bazı koşullarının insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı bakımından ciddi problem oluşturduğunu ve mahkûmların etkili bir hukuk yoluna sahip olmadığını tespit etti.</p>
<p>Macar hükümeti yeni cezaevleri açarak ve kapasiteyi artırarak bazı adımlar attı. Fakat Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bu tedbirlerin sorunun temelini çözmeye yetmediği kanaatine vardı. Cezaevlerinin yeniden dolması, mahkûm sayısının yüksekliği ve etkili başvuru mekanizmaları konusundaki eksiklikler devam etti.</p>
<p>Burada Macaristan AİHM kararını açıkça “tanımıyorum” demedi. Fakat kararın gerektirdiği yapısal değişikliklerin tam olarak gerçekleştirilmemesi nedeniyle mesele yıllardır sürmektedir. AİHM kararlarının uygulanmamasının her zaman açık siyasi ret şeklinde ortaya çıkmadığını bu örnek iyi göstermektedir. Bazen devlet kararı kabul ettiğini söyler fakat kararın gerektirdiği düzenlemeleri yıllarca tamamlamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Polonya: AİHM ile Anayasa Mahkemesi karşı karşıya</p>
<p>Polonya örneği çok daha doğrudan bir hukuk ve egemenlik çatışmasını göstermektedir. AİHM, Polonya’da özellikle hâkimlerin atanması ve Yüksek Mahkemenin bazı dairelerinin oluşumu konusunda bir dizi ihlal kararı verdi. Reczkowicz kararında bazı hâkimlerin atanma süreci nedeniyle başvurucunun “kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme” hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaştı. Broda ve Bojara davasında ise mahkeme yöneticilerinin Adalet Bakanı tarafından görevden alınmasına karşı etkili yargısal denetim bulunmamasını problemli gördü.</p>
<p>Polonya Anayasa Mahkemesi ise AİHM’in bazı yorumlarının Polonya Anayasasıyla bağdaşmadığı yönünde karar verdi. Başka bir ifadeyle millî anayasa yargısı ile Strasbourg açık biçimde karşı karşıya geldi. Avrupa Konseyi buna, devletlerin iç hukuklarını Sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmemek için gerekçe gösteremeyeceği cevabını verdi.</p>
<p>Daha sonraki Polonya hükümetleri bu çatışmayı azaltmak ve AİHM kararlarının gereklerini yerine getirmek için reform yapacaklarını açıkladılar. Fakat olay, bir AB üyesi devletin dahi AİHM’in yetkisinin sınırları konusunda açık bir hukukî mücadeleye girebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İtalya: Açık ret değil, yıllarca süren uygulama</p>
<p>İtalya’nın durumu biraz farklıdır. İtalya çoğunlukla AİHM kararlarına siyasi olarak meydan okumamış, fakat özellikle yargılamaların aşırı uzunluğu gibi yapısal problemlerin çözümü yıllarca sürmüştür. İtalya hakkında AİHM’e uzun yıllar boyunca hukuk, ceza ve idare davalarının makul sürede tamamlanmaması nedeniyle binlerce başvuru yapılmıştır. Strasbourg, yargının yavaşlığını sürekli bir hak ihlali kaynağı olarak görmüştür.</p>
<p>İtalyan devleti çeşitli tazmin yolları oluşturmuş, yeni hâkimler ve yardımcı personel istihdam etmiş, yargının dijitalleşmesine yönelmiş ve usul kanunlarında reformlar yapmıştır. Ancak, yapısal problemlerin büyüklüğü nedeniyle bazı karar grupları uzun yıllar Bakanlar Komitesi&#8217;nin denetiminde kalmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dolayısıyla, İtalya örneğinde “AİHM kararına karşı çıkıyorum” şeklinde siyasi bir restten çok, “kararı uygulamak için gerekli yapısal reformu bir türlü tamamlayamıyorum” durumu söz konusudur. Bu ayrım önemlidir. Bir devletin AİHM kararını tanımamasıyla onu tanıdığı hâlde uzun yıllar tam olarak uygulayamaması aynı şey değildir. Ancak her iki durumda da kararın gereğinin uzun süre yerine getirilmemesi sonucu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Romanya: Yüzlerce kararın uygulama denetiminde kalması</p>
<p>Romanya da AİHM kararlarının yapısal sorunlarla karşılaştığı ülkeler arasındadır. 2025 sonu itibarıyla Romanya hakkında yüzlerce karar Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi&#8217;nin uygulama denetimi altında bulunmaktaydı. Bunların bir kısmı cezaevlerindeki kötü koşullar, psikiyatri kurumları, aile içi şiddet, kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanması ve etkili soruşturma yükümlülüğüne ilişkin yapısal sorunlarla bağlantılıydı.</p>
<p>Romanya son yıllarda önemli ilerlemeler de kaydetmiştir. Uygulanmayı bekleyen dava sayısını azaltmış ve bazı yapısal reformlar gerçekleştirmiştir. Bu yüzden Romanya’yı AİHM kararlarını açıkça reddeden ülke olarak tarif etmek doğru olmaz. Ancak örnek yine önemli bir gerçeği gösteriyor: AİHM’in ihlal kararı vermesi ile ihlali üreten devlet yapısının değiştirilmesi arasında bazen yıllar, hatta on yıllar bulunabilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bosna-Hersek: 2009’dan beri çözülemeyen ayrımcılık</p>
<p>AİHM kararlarının uygulanmasındaki en çarpıcı örneklerden biri Bosna-Hersek’tir. 2009 tarihli Sejdić ve Finci/Bosna-Hersek davası ülkenin anayasal sistemindeki doğrudan bir ayrımcılıkla ilgiliydi. Dayton Anlaşması sonrasında oluşturulan sistem devlet başkanlığı ve Halklar Meclisi&#8217;ndeki belirli görevlere aday olma imkânını üç “kurucu halk”a, yani Boşnaklara, Sırplara ve Hırvatlara bağlamıştı. Roman kökenli Dervo Sejdić ile Yahudi kökenli Jakob Finci bu nedenle ülkenin en yüksek siyasi görevlerinden bazılarına aday olamıyordu. AİHM bunun açık bir ayrımcılık olduğuna karar verdi. Kararın uygulanması için Bosna-Hersek Anayasası&#8217;nın değiştirilmesi gerekiyordu. Fakat ülkenin etnik ve siyasi yapısı nedeniyle gerekli uzlaşma sağlanamadı.</p>
<p>Sonuç olarak 2009 tarihli karar on yılı aşkın süre boyunca tam olarak uygulanamadı ve ayrımcı anayasal sistem büyük ölçüde varlığını sürdürdü. Buradaki hak ihlali son derece açıktır. İnsanlar yalnızca etnik kimliklerinden dolayı bazı kamu görevlerine aday olamamaktadır. Buna rağmen AİHM kararı uzun süre hayata geçirilememiştir. Bu durum, AİHM kararlarının uygulanmasının yalnızca hukuk meselesi değil, bazen çok ağır bir iç siyasi uzlaşma problemi olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Azerbaycan: Kavala prosedürünün ilk örneği</p>
<p>Azerbaycan’daki İlgar Mammadov davası Kavala tartışması bakımından ayrıca önemlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mammadov muhalif bir siyasetçiydi. AİHM onun tutuklanmasının ve özgürlüğünden mahrum bırakılmasının görünürdeki ceza soruşturmasının ötesinde siyasi bir amaç taşıdığı sonucuna vardı.</p>
<p>Azerbaycan kararı uzun süre gereği gibi uygulamadı. Mammadov serbest bırakılmadı ve mahkûmiyetinin sonuçları ortadan kaldırılmadı. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Sözleşme’nin 46/4. maddesindeki olağanüstü ihlal prosedürünü ilk defa işletti. Mesele yeniden AİHM Büyük Dairesinin önüne taşındı ve Mahkeme Azerbaycan’ın AİHM kararını yerine getirme yükümlülüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Daha sonra Mammadov serbest bırakıldı, Azerbaycan Yüksek Mahkemesi mahkûmiyet kararını bozdu ve tazminata hükmetti. Bunun ardından ihlal prosedürü kapatıldı.</p>
<p>Bu prosedürün tarihte ikinci kez kullanıldığı dava Osman Kavala/Türkiye olmuştur. Dolayısıyla Kavala konusunda Türkiye’ye yönelik mekanizmanın yalnızca Türkiye için oluşturulduğunu söylemek doğru değildir. Fakat aynı zamanda AİHM sisteminin kararlarını uygulatmak için millî hukuk sistemleri üzerinde giderek kuvvetlenen bir uluslararası denetim geliştirdiğini de görmek gerekir.</p>
<p>AİHM gerekli ama kutsal değil</p>
<p>Bütün bu örneklerden çıkacak sonuç “Başkaları AİHM kararlarına uymuyor, Türkiye de uymasın” olamaz. Bir başka devletin hukukî yükümlülüğünü ihlal etmesi Türkiye’ye aynı şeyi yapma hakkı vermez. Fakat bunun tersi de doğrudur: Türkiye’yi AİHM kararlarının uygulanmasında Avrupa’nın tek veya bütünüyle istisnai problemi gibi göstermek gerçeklere uygun değildir.</p>
<p>Yunanistan Türk azınlığının örgütlenme hakkıyla ilgili kararları yıllarca uygulamamıştır. Birleşik Krallık mahkûmların oy hakkı kararına on yılı aşkın süre direnmiştir. Macaristan cezaevi koşullarındaki yapısal ihlalleri tam anlamıyla giderememiştir. Polonya AİHM ile kendi Anayasa Mahkemesi&#8217;ni doğrudan karşı karşıya getiren bir hukukî çatışma yaşamıştır. İtalya ve Romanya’da yapısal kararların uygulanması uzun yıllar sürmüştür. Bosna-Hersek 2009 tarihli temel bir ayrımcılık kararının gerektirdiği anayasal değişikliği hâlâ tamamlamakta zorlanmaktadır. Azerbaycan ise AİHM kararını uygulamadığı için Sözleşme tarihindeki ilk 46/4 ihlal prosedürüne muhatap olmuştur.</p>
<p>Mehmet Uçum’un son Kavala kararı sonrasında yaptığı değerlendirmeler de bu tartışmaya başka bir boyut eklemektedir. Uçum’un AİHM’in Türk mahkemelerinin hiyerarşik üstü olmadığı yolundaki tespiti doğrudur ve üzerinde durulmalıdır. Özellikle AİHM’in millî mahkemelerin delil değerlendirmesine ne kadar müdahale edebileceği ciddi bir hukuk meselesidir. Ancak, buradan, kesinleşmiş AİHM kararlarına uymanın bütünüyle ihtiyarî olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Sözleşme’nin 46. maddesi bu konuda devletlere açık bir yükümlülük getirmektedir.</p>
<p>Asıl ayrım şudur: AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul etmek AİHM’in yanılmazlığını kabul etmek değildir. Leyla Şahin kararını eleştirebiliriz. Refah Partisi kararını yanlış bulabiliriz. Kavala kararında AİHM’in millî yargının alanına gereğinden fazla girdiğini savunabiliriz. Yunanistan’ın Türk azınlığı kararlarında Avrupa kurumlarının yeterince kararlı davranmadığını ileri sürebiliriz. Bunların hiçbiri insan haklarına karşı çıkmak değildir. Tam tersine, liberalizm açısından insan haklarını gerçekten ciddiye almak hiçbir mahkemeyi insan haklarının üzerinde görmemeyi gerektirir.</p>
<p>AİHM değerli bir kurumdur, ama kutsal değildir. AİHM insan haklarının koruyucu mekanizmalarından biridir; ama insan haklarının kendisi değildir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aihm-kutsal-bir-mahkeme-midir/">AİHM Kutsal bir Mahkeme midir? </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Neden Kaybediyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunya-neden-kaybediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Jul 2026 15:47:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209367</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaklaşık iki haftalık bir aranın ardından yeniden sizlerle buluşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki bu satırları umut dolu gelişmeler eşliğinde değil, dünyanın giderek ağırlaşan yükünü hissederek yazıyorum. Bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın; savaşlar, ekonomik krizler, siyasi kutuplaşmalar, ticaret savaşları, göç hareketleri ve derinleşen güvensizlik ortamı karşımıza çıkıyor. İnsanlık, teknolojide tarihinin en büyük ilerlemesini yaşarken, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunya-neden-kaybediyor/">Dünya Neden Kaybediyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık iki haftalık bir aranın ardından yeniden sizlerle buluşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki bu satırları umut dolu gelişmeler eşliğinde değil, dünyanın giderek ağırlaşan yükünü hissederek yazıyorum.</p>
<p>Bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın; savaşlar, ekonomik krizler, siyasi kutuplaşmalar, ticaret savaşları, göç hareketleri ve derinleşen güvensizlik ortamı karşımıza çıkıyor. İnsanlık, teknolojide tarihinin en büyük ilerlemesini yaşarken, barış ve huzur konusunda belki de en büyük gerilemeyi yaşıyor.</p>
<p>Peki dünya neden bu hale geldi?</p>
<p>Çünkü devletler artık ortak refah üretmek yerine birbirlerinin zayıflıklarından kazanç sağlamaya çalışıyor. Rekabet, iş birliğinin önüne geçti. Diplomasi yerini tehdide, serbest ticaret yerini korumacılığa, uluslararası hukuk ise çoğu zaman güçlünün yorumuna bıraktı. Bugün dünyanın birçok bölgesinde insanlar bombaların altında yaşam mücadelesi verirken, milyarlarca dolar yeni silah sistemlerine harcanıyor. Bir tarafta açlıkla mücadele eden milyonlar, diğer tarafta yalnızca birkaç dakikalık savaş için üretilen füzeler&#8230;</p>
<p>Oysa insanlık tarihinin bize öğrettiği en önemli gerçek şudur:</p>
<p>Savaşlar kazanan üretmez; yalnızca kaybedenlerin sayısını artırır.</p>
<p>Son yıllarda yaşanan Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze&#8217;deki insanlık dramı, Orta Doğu&#8217;da yükselen gerilim, Afrika&#8217;daki iç çatışmalar ve Asya-Pasifik&#8217;teki güç mücadelesi yalnızca ilgili ülkeleri değil, dünyanın tamamını etkiliyor. Küresel ekonomi artık birbirine öylesine bağlı ki bir limandaki kriz, binlerce kilometre uzaktaki market raflarını boşaltabiliyor. Dünya ekonomisinde yaşanan en büyük kırılmalardan biri de serbest ticaret anlayışının zayıflamasıdır. Gümrük duvarları yükseliyor, yaptırımlar artıyor, ülkeler üretimi kendi sınırlarına çekmeye çalışıyor. Korumacılık kısa vadede bazı sektörleri koruyor gibi görünse de uzun vadede tüm dünyayı fakirleştiriyor.</p>
<p>Çünkü refahın gerçek kaynağı savaş değil üretimdir.</p>
<p>Zenginliğin gerçek kaynağı silah değil ticarettir.</p>
<p>Güvenliğin gerçek kaynağı korku değil karşılıklı bağımlılıktır.</p>
<p>Liberal ekonomik düşüncenin yıllardır savunduğu temel ilke tam da budur. Ticaret yapan toplumlar birbirlerini düşman olarak değil, ortak olarak görürler. Bir ülkenin limanına mal gönderen tüccar, aynı limana bomba göndermeyi tercih etmez. Ekonomik entegrasyon yalnızca büyümeyi değil, barışı da besler.</p>
<p>Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey yeni askeri ittifaklar değil; yeni ekonomik ortaklıklardır. Yeni yaptırımlar değil; yeni serbest ticaret anlaşmalarıdır. Yeni duvarlar değil; yeni köprülerdir. Daha fazla kutuplaşma değil; daha güçlü uluslararası kurumlar ve kurallardır.</p>
<p>Elbette yalnızca ekonomik politikalar yeterli değildir. Adalet duygusunun güçlenmediği, hukukun üstünlüğünün sağlanmadığı, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı toplumlarda kalıcı huzurdan söz etmek mümkün değildir.</p>
<p>İnsanlar kendilerini özgür hissetmedikleri yerde üretmezler. Üretmeyen toplumlar zenginleşemez. Zenginleşemeyen toplumlarda ise huzur kalıcı olamaz.</p>
<p>Dünyanın yeniden nefes alabilmesi için beş temel ilkeye ihtiyaç vardır:</p>
<p>Birincisi; uluslararası hukukun tüm devletlere eşit uygulanması.</p>
<p>İkincisi; serbest ticaretin yeniden küresel ekonominin temel ilkesi haline gelmesi.</p>
<p>Üçüncüsü; eğitim, bilim ve teknoloji yatırımlarının silahlanma yarışının önüne geçirilmesi.</p>
<p>Dördüncüsü; farklılıkların çatışma sebebi değil zenginlik olarak görülmesi.</p>
<p>Beşincisi ise insan onurunu merkeze alan özgürlükçü yönetim anlayışlarının yaygınlaşmasıdır.</p>
<p>Unutmamalıyız ki dünya yalnızca ekonomilerden veya ordulardan oluşmuyor. Dünya, çocukların güven içinde büyüdüğü, insanların gelecek kaygısı duymadan yaşayabildiği, üretimin ve özgürlüğün değer gördüğü zaman gerçekten güçlü olur.</p>
<p>Belki bugün dünyanın bütün sorunlarını tek bir yazıyla çözemeyiz. Ancak doğru ilkeleri savunmaktan vazgeçersek, geleceğin daha iyi olmasını da bekleyemeyiz.</p>
<p>İnsanlık tarihinin en büyük medeniyetleri korkuyla değil; hukukla, özgürlükle, ticaretle ve ortak akılla yükselmiştir. Aynı reçete bugün de geçerlidir. Çünkü barış, savaşın olmadığı bir dönem değil; adaletin, özgürlüğün ve karşılıklı güvenin var olduğu bir düzendir. Dünya yeniden huzuru arıyorsa önce silahların sesini değil, vicdanın sesini dinlemelidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunya-neden-kaybediyor/">Dünya Neden Kaybediyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rusya&#8217;nın Kendi Doğrularıyla Var Olma Hakkı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/rusyanin-kendi-dogrulariyla-var-olma-hakki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alp Eren Şermet]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jun 2026 11:42:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209279</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öteki Avrupa’nın Aynası: Rusya&#8217;nın Kendi Doğrularıyla Var Olma Hakkı ve Batı Medeniyetinin Kalıcı Üveyliği Üzerine Mülâhazalar &#8220;Rusya Avrupa değildir, ama Avrupa&#8217;sız da değildir. O, Avrupa&#8217;nın kendi kendine söyleyemediği şeyleri söyleyen yarımdır.&#8221; Fyodor Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü &#8220;Batı, Rusya&#8217;nın kendisi olmasına hiçbir zaman izin vermek istemedi; onu ya ehlileştirmek ya da yok saymak istedi.&#8221; George Kennan, 1993 [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rusyanin-kendi-dogrulariyla-var-olma-hakki/">Rusya&#8217;nın Kendi Doğrularıyla Var Olma Hakkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Öteki Avrupa’nın Aynası: Rusya&#8217;nın Kendi Doğrularıyla Var Olma Hakkı ve Batı Medeniyetinin Kalıcı Üveyliği Üzerine Mülâhazalar</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>&#8220;Rusya Avrupa değildir, ama Avrupa&#8217;sız da değildir. O, Avrupa&#8217;nın kendi kendine söyleyemediği şeyleri söyleyen yarımdır.&#8221;</em> Fyodor Dostoyevski, <em>Bir Yazarın Günlüğü</em></p>
<p><em>&#8220;Batı, Rusya&#8217;nın kendisi olmasına hiçbir zaman izin vermek istemedi; onu ya ehlileştirmek ya da yok saymak istedi.&#8221; </em>George Kennan, 1993</p>
<p>Bu deneme-makale, Rusya&#8217;nın Avrupa medeniyeti içindeki konumunu epistemik egemenlik ve kültürel kimlik ekseninde ele almaktadır. Rusya&#8217;nın, kendi tarihsel deneyiminden, dinî-felsefî geleneğinden ve coğrafî gerçekliğinden türeyen özgün bir hakikat çerçevesiyle — kendi doğrularıyla — var olma hakkına sahip olduğunu savunmaktadır. Bu hak, salt siyasî egemenlikten farklıdır: Düşünsel, kültürel ve medeniyetsel bir özgünlük talebini kapsar. Öte yandan Batı medeniyetinin Rusya ile kurduğu ilişki, bir ikili çekicilik ve itme dinamiği olarak okunmaktadır: Rusya, Avrupa kültür mirasına katkıda bulunmuş; ancak Avrupa&#8217;nın kurumsal ve kimliksel öz-tanımından kalıcı biçimde dışlanmıştır. Bu dışlanma tarihsel bir kaza değil, Batı&#8217;nın kendi kimliğini inşa etmek için muhtaç olduğu öteki figürü olarak Rusya&#8217;yı işlevselleştirdiği yapısal bir tercihin ürünüdür. Bu bağlamda makale, Rusya&#8217;yı yalnızca jeopolitik bir mesele olarak değil; Batı medeniyetinin kendi iç çelişkilerini yansıtan kalıcı bir ayna olarak konumlandırmaktadır.</p>
<p>Anahtar Sözcükler: epistemik egemenlik, Rus kimliği, Slavofil-Batıcı gerilim, Avrupa&#8217;nın ötekisi, kültürel dışlanma, medeniyetsel çoğulculuk</p>
<h4><strong>1. Giriş: Hiç Sorulmayan Soru</strong></h4>
<p>Rusya tartışmalarında neredeyse hiç sorulmayan bir soru vardır. Rusya&#8217;nın ne yapması ya da yapmaması gerektiğini soran yüzlerce analiz mevcuttur; Rusya&#8217;nın Batı ile nasıl bütünleşebileceğini ya da bütünleşemeyeceğini inceleyen pek çok çalışma kaleme alınmıştır. Ama şu soru, akademik literatürde sandığımızdan çok daha az yer bulmaktadır: Rusya&#8217;nın kendisi olarak var olma hakkı var mıdır? Kendi hakikat çerçevesini, kendi tarihsel deneyimini ve kendi varoluş biçimini referans alarak — başka bir medeniyetin norm setini kendisine rehber edinmek zorunda kalmaksızın — dünyada yer tutma hakkına sahip midir?</p>
<p>Bu soruyu sormak, Rusya&#8217;nın her eylemini meşrulaştırmak anlamına gelmez. Bu noktayı baştan açıkça belirtmek gerekir; çünkü günümüzde söz konusu soruyu sormak, otomatik olarak bir savunuculuk olarak okunma riskiyle yüzleşmek zorundadır. Oysa burada savunulan şey, bir devletin spesifik politikaları değil; çok daha temel bir ilkedir: bir uygarlığın kendisini başka bir uygarlığın değer hiyerarşisine göre yeniden kurma zorunluluğu olmaksızın var olabilmesi. Bu ilke kabul edildiğinde, Rusya&#8217;nın durumu salt bir güvenlik ya da hukuk sorunundan çıkarak çok daha derin bir felsefi ve kültürel sorunun içine yerleşir.</p>
<p>Bu felsefi sorun şu şekilde formüle edilebilir: Avrupa medeniyeti, Rusya&#8217;yı kendi içinde tanımlamaya ya da kendi dışında konumlandırmaya çalışırken, aslında kendi kimliğinin sınırlarını çizmektedir. Rusya, bu sınır çizme eyleminin faturasını ödeyen taraf olmuştur. Zamanın öteki¹ olarak işlevselleştirilen Rusya, Avrupa&#8217;nın ihtiyaç duyduğu bir ayna işlevi görmüştür: Avrupalı olanı tanımlamak için, Avrupalı olmayanın kim olduğunu belirlemek gerekir; bu belirleme için ise Rusya biçilmiş kaftandır.</p>
<h4><strong>2. Kendi Doğrularıyla Var Olmak: Epistemik Egemenlik Üzerine</strong></h4>
<p><strong>2.1. Evrensellik İddiasının Gizli Hiyerarşisi</strong></p>
<p>Batı liberalizminin evrensellik iddiası, tarihsel ve felsefi açıdan son derece sorunlu bir zemin üzerinde durmaktadır. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlük ve çoğulcu demokrasi; değerleri bütün insanlığı kapsayan evrensel ilkeler olarak sunulmaktadır. Bu sunum, bu değerlerin kökenini, gelişimini ve tarihsel bağlamını görünmez kılan bir retorik işlev görür: söz konusu değerler, yüzyıllar boyunca Batı Avrupa&#8217;nın kendi iç çatışmaları —Kilise ile devlet arasındaki gerilim, sınıf mücadeleleri, sömürgecilik eleştirisi— içinden doğmuş, belirli tarihsel koşulların ürünü olan özgün bir değer kümesidir.</p>
<p>Bu köken, söz konusu değerlerin geçersizliğini kanıtlamaz. Ancak evrensellik iddiasının, aslında belirli bir kültürel formun bütün dünyaya dayatılması anlamına gelebileceğini gösterir. Postkolonyal teorinin bu konudaki tespiti nettir: evrensellik adına konuşmak, çoğunlukla kendi özgünlüğünü evrensel saymak anlamına gelir.² Rusya&#8217;ya &#8220;evrensel değerlere&#8221; uyması yönünde yapılan çağrılar, bu perspektiften bakıldığında, Rusya&#8217;nın Batı Avrupa&#8217;nın tarihsel deneyiminin ürünü olan bir değer kümesini özümsemesi talebi olarak okunabilir.</p>
<p>Bu talep ile Rusya&#8217;nın kendi tarihsel deneyimi arasındaki gerilim, yüzeysel bir inat ya da otoriter dirençten kaynaklanmaz. Rus düşünce geleneğinin yüzyıllarca üzerinde durduğu bir gerilimdir bu: Kilise ile devletin hiçbir zaman Batı&#8217;da yaşandığı gibi birbirinden ayrışmadığı bir tarih; kolektif kimliğin bireysel özgürlükten önce geldiği bir toplumsal deneyim; coğrafyanın, iklimin ve göçlerin şekillendirdiği varoluş koşulları. Bu koşullar, Batı liberalizminin tarihsel olarak içinden çıktığı koşullardan farklıdır. Farklı koşullar, farklı değer hiyerarşileri üretir. Bu farklılık, bir kusur değil; bir gerçektir.</p>
<p><strong>2.2</strong>. <strong>Slavofil Gelenek ve Özgün Bir Medeniyet Talebi</strong></p>
<p>On dokuzuncu yüzyıl Rus entelektüel yaşamının en belirleyici gerilimlerinden biri, Slavofiller ile Batıcılar arasındaki tartışmadır. Batıcılar — Belinski, Herzen, Çaadayev — Rusya&#8217;nın modernleşmesini Batı kurumlarını ve değerlerini benimsemekle özdeşleştirmiştir. Çaadayev&#8217;in 1836 tarihli Felsefi Mektubu, Rusya&#8217;yı tarihten dışlanmış, değersiz geçmişi olan bir ülke olarak tanımlamış ve büyük bir kamuoyu şokuyla karşılanmıştır.³</p>
<p>Slavofiller — Khomyakov, Kireevsky, Ivan Aksakov — bu okumaya şiddetle itiraz etmiştir. Onlara göre Rusya&#8217;nın Batı&#8217;dan farklı olması bir geri kalmışlık değil, bir özgünlüktür. Ortodoks Hristiyanlığın kolektif ruhsallığı (sobornost),⁴ Batı&#8217;nın bireyci rasyonalizminden üstün bir cemaat anlayışını barındırmaktadır. Rus köy komünü (mir),⁵ Batı kapitalizminin atomize ettiği toplumun bir alternatifidir. Bu argüman, ne kadar tartışmalı olursa olsun, özünde meşru bir felsefi talebi ifade eder: Rusya&#8217;nın kendi geleneğini, kendi kurumlarını ve kendi değer hiyerarşisini Batı&#8217;nın norm setiyle ölçmek zorunda olmaksızın meşru sayma hakkı.</p>
<p>Bu talep on dokuzuncu yüzyılda filozofların tartışmasıydı; yirminci ve yirmi birinci yüzyılda ise jeopolitik bir gerilime dönüştü. Ama özündeki soru değişmedi: Rusya, kim olduğunu kendisi mi tanımlayacak, yoksa başkalarının ona biçtiği kimliği mi kabul etmek zorunda?</p>
<p><strong>2.3. Epistemik Egemenlik: Kendi Hakikat Çerçevesini Meşru Saymak</strong></p>
<p>&#8220;Epistemik egemenlik&#8221; kavramıyla kastedilen şey, bir devlet ya da toplumun kendi deneyimini, kendi tarihini ve kendi normlarını referans alarak gerçekliği çerçeveleme hakkıdır. Bu kavram, doğrudan görecilik (relativism) ile eş tutulmamalıdır; her hakikat çerçevesinin eşit derecede doğru olduğunu iddia etmez. İddia ettiği şey, farklı kültürel ve tarihsel deneyimlerin farklı soruları öne çıkaran, farklı değer hiyerarşileri benimseyen özgün perspektifler ürettiği; ve bu perspektiflerin a priori hatalı sayılamayacağıdır.⁶</p>
<p>Rusya&#8217;nın bu anlamda epistemik egemenliği, somut örneklerle tartışılabilir. Rusya&#8217;nın devlet otoritesine ilişkin algısı, Batı liberal teorisindeki devlet-birey ilişkisinden farklıdır; ama bu fark, Rusya&#8217;nın yanlış anladığını değil, farklı tarihsel koşullar içinde farklı bir denge kurduğunu gösterir. Rusya&#8217;nın Ortodoks Kilisesi&#8217;nin kamusal hayattaki rolüne ilişkin tutumu, Batı&#8217;nın laiklik anlayışından ayrışır; ama laikliğin tek meşru form olduğu, kendisi tarihsel olarak tartışmalı bir önermedir. Rusya&#8217;nın Ukrayna kriziyle ilgili hakikat anlatısı, Batı anlatısından köklü biçimde farklıdır; bu fark salt bir propaganda ürünü olarak açıklanamaz, en azından bütünüyle açıklanamaz; zira altında yüzyıllık tarihsel deneyimden türeyen gerçek bir perspektif farkı yatmaktadır.</p>
<h4>3. Avrupa&#8217;nın Üvey Kardeşi: Kültürel Dışlanmanın Yapısı</h4>
<p><strong>3.1. Sahiplenmek ile Dışlamak Arasında: İkili Hareket</strong></p>
<p>Avrupa&#8217;nın Rusya ile kurduğu kültürel ilişki, ilginç bir ikililik barındırır. Bir yanda, Rus kültürünün Avrupa medeniyetinin mirası olarak sahiplenilmesi vardır: Tolstoy dünya edebiyatının zirvesi, Çaykovski Avrupa müziğinin vazgeçilmez bir parçası, Mendeleev kimyanın babası, Dostoyevski varoluşçu edebiyatın öncüsü sayılır. Bu isimlerin ürünleri, Batı Avrupa kültür kurumlarında — opera sahnelerinde, müze duvarlarında, üniversite müfredatlarında — merkezi bir yer tutar.</p>
<p>Öte yanda, aynı isimlerin ürettiği kültürün kaynağı olan ülkenin Avrupa kimliğinden sistematik biçimde dışlanması vardır. Rus edebiyatının insanlığa kazandırdıkları sahiplenilir; ancak bu edebiyatı mümkün kılan Rus zihni, Rus dini deneyimi ve Rus toplumsal gerçekliği, Avrupa kimliğinin dışında tutulur. Kültürün ürünleri evrenselleştirilir; ürünlerin kaynağı yerelleştirilir ve dışlanır. Bu, üveyliğin kültürel mekanizmasının tam da kendisidir: mirasçı sayılmak ama aile üyesi kabul edilmemek.</p>
<p>Bu ikili hareketin tarihsel örnekleri çarpıcıdır. Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Rusya, Batılı müttefiklerle omuz omuza savaştı; ama savaş sonrası Paris Konferansı&#8217;nda Bolşevik Rusya masanın dışında bırakıldı.⁷ İkinci Dünya Savaşı&#8217;nda Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası&#8217;na karşı savaşın en ağır yükünü taşıdı — yaklaşık yirmi yedi milyon kayıp;⁸ Batı cephesi 1944&#8217;te açılırken Sovyet cephesi 1941&#8217;den beri kanıyordu. Savaşın hemen ardından aynı Batı, Rusya&#8217;yı yeni düşman olarak konumlandırdı. Kullanılmak ama tanınmamak; bu kalıp, tarihte defalarca yinelenmiştir.</p>
<p><strong>3.2. Öteki Olarak Rusya&#8217;ya Duyulan İhtiyaç</strong></p>
<p>Kimlik kuramı, bireylerin ve toplulukların kim olduklarını tanımlamak için çoğunlukla kim olmadıklarını belirlemeye ihtiyaç duyduklarını gösterir. Lacan&#8217;ın ayna teorisinden⁹ Derrida&#8217;nın différance kavramına¹⁰ uzanan bir çizgide, kimlik daima bir dışarısını, bir ötekiyi, bir eksikliği varsayar. Avrupa&#8217;nın kimlik inşası bağlamında Rusya bu öteki işlevini tarihsel olarak üstlenmiştir: Avrupalı olanı, Avrupalı olmayandan ayırt etmek için Rusya bir sınır çizisi oluşturmuştur.</p>
<p>Bu öteki işlevi, Rusya&#8217;ya çeşitli tarihlerde çeşitli içeriklerle yüklenmiştir. On sekizinci yüzyılda Rusya, uygarlıkla henüz temas etmiş kaba bir doğu güçtü; Peter Büyük&#8217;ün reformları onu Avrupa&#8217;ya yaklaştırsa da asla tam üye yapmadı. On dokuzuncu yüzyılda Kutsal İttifak çerçevesinde Avrupa monarşilerinin koruyucusu, ancak liberalizme karşı bir tehdit olarak görüldü. Yirminci yüzyılın ilk yarısında komünist devrimin taşıyıcısı olarak Batı burjuva düzeninin varoluşsal düşmanıydı. Soğuk Savaş döneminde totalitarizmin cisimleşmiş formu olarak özgür dünyanın karşı kutbunu oluşturdu. 1991 sonrasında ise ya ehlileştirilmesi beklenen bir geçiş ülkesiydi ya da bu beklentiyi boşa çıkaran bir tehdit.</p>
<p>Bu dönemlerin her birinde Rusya farklı bir içerikle tanımlandı; ama tanımlamanın biçimi değişmedi: Rusya, her zaman Avrupa&#8217;nın olmak istemediği şeyin adıydı. Bu yapısal ihtiyaç, Rusya&#8217;nın Avrupa kimliğine dahil edilmesini baştan itibaren imkânsız kılıyordu. Çünkü Rusya içeride olsaydı, Avrupa&#8217;nın ötekiye duyduğu ihtiyaç karşılıksız kalırdı.</p>
<p><strong>3.3. İhtiyaç Duyulduğunda Çağrılan, Sonra Unutulan</strong></p>
<p>Rusya&#8217;nın Batı ile kurduğu ilişkinin belki de en acı boyutu, ihtiyaç duyulduğunda çağrılmak, ihtiyaç geçince unutulmak — ya da daha kötüsü, tehdit olarak yeniden çerçevelenmek — biçiminde işleyen kalıptır.</p>
<p>Napolyon&#8217;a karşı 1812&#8217;de Avrupa&#8217;nın kurtarıcısı olan Rusya, 1815&#8217;te Avrupa düzeninin jandarmasına dönüştürüldü; ancak liberal reformların önünde engel olarak da görüldü. İkinci Dünya Savaşı&#8217;nda müttefik olan Sovyetler Birliği, 1947&#8217;de düşmana dönüştü — öyle bir hızla ki bu dönüşüm, ittifakın resmi sona erişinden yalnızca iki yıl sonra gerçekleşti. 1991&#8217;de soğuk savaşı &#8220;kazanan&#8221; Batı, Rusya&#8217;yı ortak kalkınma projesine dahil etmek yerine NATO&#8217;yu doğuya genişletti.¹¹ 2001&#8217;de terörle mücadelede iş birliği arayan Bush yönetimi, Putin&#8217;in gözünün içine bakarak ruhunu gördüğünü söyledi; birkaç yıl sonra aynı Putin, Batı&#8217;nın baş tehdidi haline getirildi.</p>
<p>Bu kalıbın tutarlılığı, tesadüfi değildir. Rusya&#8217;yı gerçek bir ortak olarak kabul etmek, Rusya&#8217;nın kendi koşullarını, kendi çıkarlarını ve kendi hakikat çerçevesini müzakere masasına getirmesine izin vermek demektir. Batı kurumsal düzeni, bu müzakereyi yapısal olarak güç kılan bir mimari üzerine kurulmuştur: kurallar önceden belirlenmiştir ve Rusya bu kuralların yapımına katılmamıştır. Bu düzende Rusya&#8217;ya sunulan seçenek, her zaman hazır kuralları kabul etmek ya da dışarıda kalmaktır. Bu, gerçek bir ortaklık teklifi değil; koşullu ve hiyerarşik bir kabulün davetiyesidir.</p>
<h4><strong>4. Daha mı Az Eşit? Egemen Eşitlik ve Medeniyetsel Ayrımcılık</strong></h4>
<p><strong>4.1. Hukukun Söylediği ile Pratiğin Yaptığı</strong></p>
<p>BM Şartı&#8217;nın 2. maddesinin 1. fıkrası, tüm üye devletlerin egemen eşitliğine dayanır. Bu ilke, uluslararası hukukun en temel normlarından biridir ve teoride herhangi bir ayrım gözetmeksizin her devlete eşit bir hukuki statü tanır. Ancak bu biçimsel eşitlik ile fiili eşitsizlik arasındaki mesafe, uluslararası ilişkiler teorisinin en eski sorularından biridir.</p>
<p>Rusya örneğinde bu mesafe, kültürel ve medeniyetsel bir boyut kazanmaktadır. Batı&#8217;nın normlarını benimseyen devletler ile bu normlara mesafeli duran devletler arasındaki muamele farkı, yalnızca güç dengesinin değil, medeniyetsel uyumun da bir fonksiyonudur. Batı değer sistemine entegre olmuş, kurumsal uyum göstermiş devletler, uluslararası arenada daha fazla hareket alanına sahiptir; Batı değer sistemine mesafeli devletler ise daha sıkı bir denetim ve daha yüksek bir meşruiyet baskısıyla karşı karşıyadır.</p>
<p>Bu asimetri, Hardt ve Negri&#8217;nin¹² &#8220;imparatorluk&#8221; kavramıyla ifade ettiği şeyle örtüşmektedir: hukuki biçimde eşit olan devletler, aslında normatif bir hiyerarşi içinde konumlandırılmaktadır. Bu hiyerarşide üst sıralarda yer almak, Batı kurumsal düzeninin koyduğu kuralları kabul etmek ve bu kuralların uygulayıcısı olarak tanınmakla ilişkilidir. Alt sıralarda yer almak ise bu kurallarla çatışmakla. Rusya, bu hiyerarşide tarihsel olarak dışarıda ya da en alt sıralarda konumlandırılmıştır. Oysa hiyerarşinin kendisinin meşruiyeti, hiç bu kadar doğrudan sorgulanmamaktadır.</p>
<p><strong>4.2. Kim&#8217;in Kuralları?</strong></p>
<p>Bugün uluslararası düzeni tanımlayan kurumların — BM, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu, NATO ve onlarca başka yapının — kurucu üyeleri ve kural koyucuları kimlerdir? Bu kurumların büyük çoğunluğu, 1945&#8217;ten sonra Batılı güçlerin öncülüğünde şekillenmiştir. Sovyetler Birliği BM&#8217;nin kurucu üyelerinden biridir; ancak Soğuk Savaş boyunca bu kurumdaki gerçek karar alma mekanizması, Batı bloğunun kurumsal egemenliği altında işlemiştir.</p>
<p>Bu tarihsel gerçek şu soruyu gündeme taşır: Rusya&#8217;nın &#8220;kurallara dayalı uluslararası düzeni&#8221; ihlal ettiğine ilişkin eleştiriler, hangi kurallara atıfta bulunmaktadır? Eğer bu kurallar, Rusya&#8217;nın ya kural yapım sürecinin dışında tutulduğu ya da azınlık konumunda yer aldığı bir süreçte belirlenmiş ise, bu kuralların evrensel bağlayıcılığı tartışmaya açıktır. Bu soru, Rusya&#8217;nın kuralları ihlal etmesini haklı kılmaz; ancak &#8220;kimin kuralları&#8221; sorusunu yanıtsız bırakmak, analizin entelektüel dürüstlüğünü zedeler.</p>
<p><strong>4.3. Eşit Olmayan Eşitlik ve Ahlaki İkiyüzlülük</strong></p>
<p>Batı&#8217;nın Rusya&#8217;ya yönelik eleştirilerindeki seçici uygulamanın dikkat çekici boyutları bulunmaktadır. ABD&#8217;nin Irak işgali, BM Şartı&#8217;nın açık metni çerçevesinde tartışmalı bir hukuki zemine sahipti; ancak bu işgal, Rusya&#8217;ya yönelik yaptırımlara benzer ölçüde kurumsal bir müeyyideyle karşılaşmadı.¹³ NATO&#8217;nun Libya müdahalesi, manda olarak verilenden çok daha geniş bir operasyona dönüştü; bu aşım da kurumsal hesap verebilirlik mekanizmalarını devreye sokmadı. İsrail&#8217;in Gazze&#8217;deki operasyonları Uluslararası Adalet Divanı süreçlerine konu olmuşken, bu süreçlerin yaptırım kapasitesi son derece sınırlı kalmaktadır.</p>
<p>Rusya&#8217;nın eylemlerini bu örneklerle eşitleme girişiminde bulunmak, bu makalenin amacı değildir. Amaç, uygulamanın seçiciliğini göstermektir: aynı hukuki çerçeveye yapılan atıfların farklı aktörlere farklı biçimlerde uygulanması, hukukun evrenselliğine değil; hukuku yorumlama ve uygulama gücünün dağılımına dikkat çekmeyi gerektirir. Bu güç dağılımı Rusya aleyhine işlediğinde, Rusya&#8217;nın sisteme duyduğu güvensizlik, salt bir paranoya olarak değil; tecrübeye dayanan bir sonuç olarak okunmayı hak eder.</p>
<h4><strong>5. Aynanın Ötesi: Rusya Bir Batı Sorunu Mudur?</strong></h4>
<p><strong>5.1. Rusya Sorunu Olarak Batı&#8217;nın Öz-Yüzleşme Kaçınması</strong></p>
<p>Rusya&#8217;nın &#8220;problem&#8221; olarak çerçevelenmesinin kendisi sorunludur; zira bu çerçeveleme, analizin başlangıç noktasını otomatik olarak Rusya&#8217;yı açıklamaya çalışmak olarak belirler. Oysa farklı bir başlangıç noktası da mümkündür: Batı&#8217;nın Rusya ile kurduğu ilişki biçimini, Batı&#8217;nın kendi çelişkilerinin bir semptomu olarak okumak.</p>
<p>Bu perspektiften bakıldığında Rusya, Batı&#8217;nın sahip olduğunu iddia ettiği evrenselcilik, hukukun üstünlüğü ve medeniyetsel çoğulculuk gibi değerlerin gerçekte ne ölçüde içselleştirildiğini sınayan bir aynadır. Batı, kendi değerlerini gerçekten evrensel sayıyor olsaydı, Rusya&#8217;nın bu değerlerle olan mesafesini, hedef olarak sunulacak bir tehdit değil; diyalog ve dönüşüm için bir alan olarak ele alma kapasitesi göstermesi beklenirdi. Bunun yerine sergilenen tepki, çoğunlukla tecrit, dışlama ve cezalandırma biçimini almıştır.</p>
<p><strong>5.2. Rusya&#8217;yı Anlamamak: Tercih mi, Yetersizlik mi?</strong></p>
<p>Batı&#8217;nın Rusya&#8217;yı anlama çabası, tarihsel olarak son derece yetersiz kalmıştır. Dostoyevski&#8217;nin romanlarında ders veren bir Batı akademisi, aynı romanlardaki toplumsal dinamikleri Rus siyasetini anlamak için nadiren referans almıştır. Tolstoy&#8217;un savaş anlatılarını okuyan Batılı stratejistler, bu anlatıların derininde yatan kolektif psikolojiyi askeri hesaplamaya nadiren dahil etmiştir. Kennan, kendi hükümetini Rusya&#8217;yı anlamamakla¹⁴ defalarca uyarmıştır; bu uyarılar, kariyer boyunca dinlenmekten çok görmezden gelinmiştir.</p>
<p>Rusya&#8217;yı anlamamak bir tercih midir? Bu soruyu doğrudan yanıtlamak güçtür. Ama şunu söylemek mümkündür: anlamak, anlaşılanın kendi hakikat çerçevesini ciddiye almayı gerektirir. Rusya&#8217;nın hakikat çerçevesini — Ortodoks dinî geleneğini, devlet-toplum ilişkisine dair özgün deneyimini, Batı&#8217;dan farklı bir tarihsel bellekten gelen güvenlik kaygılarını — ciddiye almak, bu çerçevenin her öğesiyle hemfikir olmak anlamına gelmez; ama bu çerçeveyi salt bir propaganda ürünü ya da otoriter manipülasyon olarak bir kenara koymak, anlamayı baştan imkânsız kılan bir önyargıdır.</p>
<h4><strong>5.3. Medeniyetsel Çoğulculuğun Gerçek Sınavı</strong></h4>
<p>Batı medeniyetinin kendisini tanımlarken sıklıkla başvurduğu kavramlardan biri, çoğulculuktur. Düşüncelerin, kimliklerin ve yaşam biçimlerinin bir arada var olabileceği, herhangi bir tekil formun tümüne dayatılmadığı bir düzen ideali. Bu ideali ciddiye almak, medeniyetler arası ilişkide de geçerli olmasını gerektirir: Batı&#8217;nın özgünlüğü evrensel olduğunu iddia ederken, başka bir medeniyetin kendi özgünlüğünü ileri sürmesi, bu özgünlüğü meşru görmemek, çoğulculuğun seçici uygulamasından başka bir şey değildir.</p>
<p>Rusya&#8217;nın kendi doğrularıyla var olma hakkı, bu anlamda Batı&#8217;nın kendi idealleriyle yüzleşmesini zorunlu kılan bir sınav olarak okunabilir. Rusya&#8217;yı kendi norm setiyle ölçmek yerine Rusya&#8217;nın özgün deneyimini meşru bir perspektif olarak ciddiye almak; anlaşmazlıkları yönetme biçimini değiştirmeyebilir ama bu anlaşmazlıkların üzerine kurulduğu zemini köklü biçimde dönüştürür. Rusya&#8217;nın üveyliği, Rusya&#8217;nın bir başarısızlığı değil; Batı&#8217;nın kendi idealleriyle arasındaki mesafenin yansımasıdır.</p>
<h4><strong>6. Sonuç: Ayna Kırılırsa Ne Olur?</strong></h4>
<p>Avrupa&#8217;nın Rusya&#8217;ya ihtiyacı, Rusya&#8217;nın Avrupa&#8217;ya ihtiyacından belki daha büyüktür. Rusya olmadan Avrupa, kim olmadığını tanımlayamaz; ötekisini kaybeder; kendi sınırlarını çizemez. Bu varoluşsal ihtiyaç, Rusya&#8217;nın dışlanmasını işlevsel kılmaktadır; ancak aynı zamanda bu dışlanmanın kalıcı olamayacağını da göstermektedir. Çünkü dışlanan ötekinin, dışlayanın kimliğine bu denli içkin olması, ikisi arasındaki ilişkiyi gerçek bir kopuşun mümkün olmadığı bir bağa dönüştürür.</p>
<p>Rusya&#8217;nın kendisi olarak var olma hakkı bu bağlamda soyut bir felsefi talep değil; somut bir siyasi önermedir. Rusya&#8217;yı kendi hakikat çerçevesiyle, kendi tarihsel deneyimiyle, kendi toplumsal değerleriyle meşru bir özne olarak muhatap almak; onu ya ehlileştirmeye ya da dışlamaya çalışmaktan vazgeçmek anlamına gelir. Bu, Rusya&#8217;nın her eylemini onaylamayı değil; Rusya ile kurulacak ilişkinin gerçek bir müzakere olmasını, yani iki tarafın da kendi koşullarını ve sınırlarını masaya getirebildiği bir diyaloğu gerektirir.</p>
<p>Bugüne kadar bu diyalog gerçekleşmedi. Bunun yerine, Rusya&#8217;nın Batı norm setiyle uyumlu hale gelmesini talep eden tekil yönlü bir iletişim kuruldu. Bu iletişimin başarısızlığının faturası, büyük ölçüde Rusya&#8217;ya kesildi; Batı&#8217;nın kendi önyargısına, kendi seçici evrenselciliğine ve kendi üvey evlat üretme mekanizmasına kesilen fatura ise hâlâ ödenmemiştir. Bir ayna kırıldığında, parçalar yerde kalır. Rusya meselesi, bu parçaları görmezden gelmenin artık mümkün olmadığını göstermektedir.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1. Laclau, E. ve Mouffe, C. (1985). <em>Hegemony and Socialist Strategy</em>. Verso; öteki (the Other) kavramının kimlik inşasındaki rolü için bkz. ss. 105-114.</p>
<p>2. Chakrabarty, D. (2000). <em>Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference</em>. Princeton University Press, s. 3-23. Avrupa tarihinin evrensel bir referans olarak kullanılmasının sorunlu boyutları.</p>
<p>3. Chaadayev, P. (1836/1991). <em>Philosophical Letters and Apology of a Madman</em>. Knoxville: University of Tennessee Press. Çaadayev&#8217;in Rusya&#8217;yı tarihsiz bir ülke olarak değerlendirmesi ve yarattığı şok için bkz. Walicki, A. (1980). <em>A History of Russian Thought</em>. Stanford University Press, s. 83-91.</p>
<p>4. Sobornost (соборность) kavramı, Khomyakov&#8217;un (1804-1860) Ortodoks teolojisi içinde geliştirdiği kolektif birlik ve manevi cemaat ilkesidir. Bkz. Khomyakov, A. S. (1872). <em>L&#8217;Église latine et le protestantisme au point de vue de l&#8217;Église d&#8217;Orient</em>.</p>
<p>5. Mir (мир), Rus köy komünü; kolektif toprak mülkiyeti ve müşterek karar alma üzerine kurulu geleneksel örgütlenme biçimi. Slavofil düşüncenin Batı kapitalizmine alternatif olarak öne sürdüğü kurumsal model için bkz. Walicki, A. (1980), ss. 92-114.</p>
<p>6. Epistemik egemenlik kavramının felsefi temelleri için bkz. Mignolo, W. D. (2011). <em>The Darker Side of Western Modernity: Global Futures, Decolonial Options</em>. Duke University Press, s. 3-27.</p>
<p>7. Paris Barış Konferansı&#8217;nda (1919) Sovyet Rusya&#8217;nın dışlanması için bkz. MacMillan, M. (2001). Paris 1919. Random House, ss. 67-78.</p>
<p>8. İkinci Dünya Savaşı&#8217;nda Sovyet kayıpları — yaklaşık 27 milyon — için bkz. Overy, R. (1997). <em>Russia&#8217;s War</em>. Penguin Books, s. 287-300.</p>
<p>9. Lacan, J. (1949/2006). <em>The Mirror Stage as Formative of the I Function</em>. In Écrits: The First Complete Edition in English. Norton, s. 75-81.</p>
<p>10. Derrida, J. (1967/1976). <em>Of Grammatology</em>. Johns Hopkins University Press. Différance kavramı ve anlam üretiminde dışarısının zorunluluğu.</p>
<p>11. Sarotte, M. E. (2021). <em>Not One Inch: America, Russia, and the Making of Post-Cold War Stalemate</em>. Yale University Press.</p>
<p>12. Hardt, M. ve Negri, A. (2000). <em>Empire</em>. Harvard University Press, s. 3-21; biçimsel eşitlik altındaki normatif hiyerarşi analizi.</p>
<p>13. Irak işgalinin uluslararası hukukî tartışması için bkz. Gray, C. (2004). <em>International Law and the Use of Force</em>. Oxford University Press, s. 186-207.</p>
<p>14. Kennan, G. F. (1967). <em>Memoirs 1925-1950</em>. Atlantic/Little, Brown; Rusya&#8217;yı anlama ve yanlış anlama üzerine değerlendirmeler s. 503-532.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Chakrabarty, D. (2000). Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference. Princeton University Press.</p>
<p>Derrida, J. (1976). Of Grammatology. Johns Hopkins University Press. (Orijinal eser 1967)</p>
<p>Gray, C. (2004). International Law and the Use of Force. Oxford University Press.</p>
<p>Hardt, M. ve Negri, A. (2000). Empire. Harvard University Press.</p>
<p>Kennan, G. F. (1967). Memoirs 1925-1950. Atlantic/Little, Brown.</p>
<p>Kennan, G. F. (1997, 5 Şubat). A Fateful Error. The New York Times.</p>
<p>Khomyakov, A. S. (1872). L&#8217;Église latine et le protestantisme au point de vue de l&#8217;Église d&#8217;Orient. Lausanne.</p>
<p>Lacan, J. (2006). The Mirror Stage as Formative of the I Function. In Écrits: The First Complete Edition in English. Norton. (Orijinal makale 1949)</p>
<p>Laclau, E. ve Mouffe, C. (1985). Hegemony and Socialist Strategy. Verso.</p>
<p>MacMillan, M. (2001). Paris 1919: Six Months That Changed the World. Random House.</p>
<p>Mignolo, W. D. (2011). The Darker Side of Western Modernity: Global Futures, Decolonial Options. Duke University Press.</p>
<p>Overy, R. (1997). Russia&#8217;s War. Penguin Books.</p>
<p>Sarotte, M. E. (2021). Not One Inch: America, Russia, and the Making of Post-Cold War Stalemate. Yale University Press.</p>
<p>Walicki, A. (1980). A History of Russian Thought: From the Enlightenment to Marxism. Stanford University Press.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rusyanin-kendi-dogrulariyla-var-olma-hakki/">Rusya&#8217;nın Kendi Doğrularıyla Var Olma Hakkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Silahların Gölgesinde Kaybedilen Refah</title>
		<link>https://hurfikirler.com/silahlarin-golgesinde-kaybedilen-refah/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2026 08:42:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209246</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya yine zor bir dönemden geçiyor. Bir yanda Orta Doğu&#8217;da yükselen gerilimler… Diğer yanda Ukrayna-Rusya savaşı… Asya&#8217;da artan jeopolitik rekabet… Avrupa&#8217;nın güvenlik endişeleri… Ve küresel ekonominin üzerinde dolaşan belirsizlik bulutları&#8230; Ne yazık ki insanlık, teknolojide çağ atlarken akılda aynı hızla ilerleyemiyor. Yapay zekâ ile geleceği şekillendiren ülkeler, aynı zamanda milyarlarca doları savaş bütçelerine ayırıyor. Uzaya [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/silahlarin-golgesinde-kaybedilen-refah/">Silahların Gölgesinde Kaybedilen Refah</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya yine zor bir dönemden geçiyor.</p>
<p>Bir yanda Orta Doğu&#8217;da yükselen gerilimler…</p>
<p>Diğer yanda Ukrayna-Rusya savaşı…</p>
<p>Asya&#8217;da artan jeopolitik rekabet…</p>
<p>Avrupa&#8217;nın güvenlik endişeleri…</p>
<p>Ve küresel ekonominin üzerinde dolaşan belirsizlik bulutları&#8230;</p>
<p>Ne yazık ki insanlık, teknolojide çağ atlarken akılda aynı hızla ilerleyemiyor.</p>
<p>Yapay zekâ ile geleceği şekillendiren ülkeler, aynı zamanda milyarlarca doları savaş bütçelerine ayırıyor.</p>
<p>Uzaya araç gönderen medeniyetler, yeryüzünde barışı tesis etmekte zorlanıyor.</p>
<p>Oysa tarih bize çok açık bir gerçeği gösteriyor:</p>
<p>Birbirleriyle ticaret yapan toplumlar, birbirleriyle savaşmayı daha az tercih ederler.</p>
<p>Çünkü ticaretin olduğu yerde karşılıklı bağımlılık vardır.</p>
<p>Karşılıklı bağımlılığın olduğu yerde ortak çıkar vardır.</p>
<p>Ortak çıkarın olduğu yerde ise çatışma maliyeti yükselir.</p>
<p>Bugün dünyanın en gelişmiş ekonomilerine baktığımızda bunu net şekilde görüyoruz.</p>
<p>Avrupa, yüzyıllar boyunca savaşlarla anıldı.</p>
<p>Milyonlarca insan hayatını kaybetti.</p>
<p>Şehirler yıkıldı.</p>
<p>Ekonomiler çöktü.</p>
<p>Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ekonomik iş birliği mekanizmaları, zamanla Avrupa&#8217;nın kaderini değiştirdi.</p>
<p>Kömür ve çelik ticaretiyle başlayan süreç, bugün devasa bir ekonomik entegrasyona dönüştü.</p>
<p>Bir zamanlar birbirlerine kurşun sıkan ülkeler, bugün birbirlerine mal satıyor, yatırım yapıyor ve ortak üretim gerçekleştiriyor.</p>
<p>Çünkü ticaret, düşmanlığı pahalı hale getirir.</p>
<p>Savaşın kazananı yoktur.</p>
<p>Ama ticaretin kazananı herkestir.</p>
<p>Bugün Orta Doğu&#8217;nun ihtiyacı olan şey daha fazla füze değil, daha fazla fabrika kurulmasıdır.</p>
<p>Daha fazla askeri üs değil, daha fazla lojistik merkezidir.</p>
<p>Daha fazla çatışma hattı değil, daha fazla ticaret koridorudur.</p>
<p>Bir ülkenin limanına gelen yük gemisi, çoğu zaman savaş gemisinden daha değerlidir.</p>
<p>Çünkü savaş gemisi korku taşır.</p>
<p>Yük gemisi ise refah taşır.</p>
<p>Bir konteynerin içinde sadece ürün yoktur.</p>
<p>İstihdam vardır.</p>
<p>Gelir vardır.</p>
<p>Üretim vardır.</p>
<p>Umut vardır.</p>
<p>Bugün küresel ekonominin karşı karşıya olduğu en büyük risklerden biri de artan korumacılık eğilimidir.</p>
<p>Ülkeler duvarlarını yükselttikçe dünya küçülmüyor; aksine fakirleşiyor.</p>
<p>Ticaret yolları daraldıkça maliyetler yükseliyor.</p>
<p>Maliyetler yükseldikçe en büyük bedeli sıradan insanlar ödüyor.</p>
<p>Daha pahalı gıda&#8230;</p>
<p>Daha pahalı enerji&#8230;</p>
<p>Daha pahalı yaşam&#8230;</p>
<p>Bu nedenle dünyanın yeni dönemde ihtiyaç duyduğu şey, ekonomik milliyetçilik ile ekonomik iş birliği arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir.</p>
<p>Ülkeler elbette kendi çıkarlarını koruyacaktır.</p>
<p>Ancak bu çıkarların yolu sürekli çatışmadan değil, akılcı iş birliğinden geçmektedir.</p>
<p>Türkiye açısından da tablo son derece nettir.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin gücü sadece askerî kapasitesinden gelmez.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin asıl gücü; üretim yapabilmesinden, ihracat gerçekleştirebilmesinden, lojistik ağlarını genişletebilmesinden ve farklı coğrafyalar arasında köprü kurabilmesinden gelir.</p>
<p>Bugün devletler arası projeler, demir yolu yatırımları, liman bağlantıları yalnızca ekonomik yatırımlar değildir.</p>
<p>Bunlar aynı zamanda barış yatırımlarıdır.</p>
<p>Çünkü birbirine bağlanan ekonomiler, birbirinden uzaklaşan ekonomilere göre daha istikrarlı ilişkiler kurar.</p>
<p>İnsanlık artık yeni bir tercih yapmak zorundadır.</p>
<p>Kaynaklarını savaşlara mı harcayacak?</p>
<p>Yoksa üretime, ticarete ve kalkınmaya mı yönlendirecek?</p>
<p>Çünkü tanklar sınırları koruyabilir.</p>
<p>Ama refahı koruyan şey üretimdir.</p>
<p>Füzeler caydırıcılık sağlayabilir.</p>
<p>Ama gelecek inşa eden şey ticarettir.</p>
<p>Gerçek güç; yıkabilmekte değil, inşa edebilmektedir.</p>
<p>Gerçek liderlik; çatışmaları büyütmekte değil, iş birliklerini artırabilmektedir.</p>
<p>Ve unutulmamalıdır ki;</p>
<p>Tarihin en zengin toplumları savaşmayı en iyi bilenler değil, ticaret yapmayı en iyi bilenler olmuştur.</p>
<p>Dünya bugün bir yol ayrımında bulunuyor.</p>
<p>Ya gerilimlerin peşinden giderek fakirleşecek</p>
<p>Ya da ticaretin peşinden giderek zenginleşecek.</p>
<p>Tercih insanlığın.</p>
<p>Ama sonuç hepimizin olacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/silahlarin-golgesinde-kaybedilen-refah/">Silahların Gölgesinde Kaybedilen Refah</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AB Yaptırımları ve Seçicilik</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ab-yaptirimlari-ve-secicilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdulkadir Pekel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2026 12:56:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209215</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazze Soykırımı&#8217;ndan dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesi&#8217;nin haklarında tutuklama kararı çıkardığı Binyamin Netenyahu ve Yoav Gallant gibi savaş suçluları hakkında bir yaptırım kararı yokken, bazı AB politikacılarının Türkiye Adalet Bakanı&#8217;na yaptırım uygulamayı tartışması yalnızca gülünçtür. Bu, yaptırımların seçici olduğunu, başka bir ifadeyle insan hakları ya da demokrasi gibi ilkelerden hareket etmediğini, siyasal saiklere dayandığını bir kez [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ab-yaptirimlari-ve-secicilik/">AB Yaptırımları ve Seçicilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gazze Soykırımı&#8217;ndan dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesi&#8217;nin haklarında tutuklama kararı çıkardığı Binyamin Netenyahu ve Yoav Gallant gibi savaş suçluları hakkında bir yaptırım kararı yokken, bazı AB politikacılarının Türkiye Adalet Bakanı&#8217;na yaptırım uygulamayı tartışması yalnızca gülünçtür. Bu, yaptırımların seçici olduğunu, başka bir ifadeyle insan hakları ya da demokrasi gibi ilkelerden hareket etmediğini, siyasal saiklere dayandığını bir kez daha teyit etmektedir.</p>
<p>Dış yaptırım en çok soykırım, savaş suçları, ırk ayrımcılığı rejimi (apartheid) gibi uygulamalar karşısında anlamlı olur. İsrail bütün bunları uygularken, üstelik bu uygulamalar Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi merciiler tarafından tespit edilmişken, İsrail&#8217;li devlet görevlilerine AB tarafından hiçbir yaptırım kararı verilmedi. Türkiye Adalet Bakanı&#8217;na ise sadece demokratik süreçleri sekteye uğratan yargı kararlarındaki rolü sebebiyle yaptırım uygulanması tartışmaya açılıyor. Bir yanda insan onurunu en ağır şekilde ihlal eden uygulamalar görmezden gelinirken, diğer yanda siyasal mücadelenin taraflarından biri diğer tarafa haksızlık etti diye cezalandırılmak isteniyor.</p>
<p>Vurgulamak gerekir ki AB&#8217;nin, özellikle de Gazze soykırımından sonra, kendine vehmettiği gibi bir ahlâkî itibarı kalmamıştır. O yüzden bu tür yaptırım kararları insan hakları ve demokrasi kavramlarına zarar vermekten ve bunları savunanların işini zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Seçici olduğu konusunda herkesin mutabık olduğu bu tür yaptırımlar, hedef aldığı kişi ya da grubu iç siyasal mücadelede güçlendirmekten başka bir sonuç da doğurmaz.</p>
<p>Elbette ki bu söylenenler, 19 Mart ve 21 Mayıs süreçlerinin dış aktörler tarafından eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Özellikle (sözde de olsa) bir ortaklık pazarlığına girdiğimiz ve çeşitli platformlarında temsil edildiğimiz Avrupa&#8217;da bu tür vakaların politikacılar tarafından eleştirilmesi doğaldır. Ancak yaptırım, müdahale etmek anlamına gelir. Temelsiz dış müdahale, en çok da müdahalenin hedefindeki kişi/grupla siyasal mücadele yürütenlere zarar verir. Yaptırım fikrini dillendiren AB politikacıları kendilerini kurtarıcı rolünde tasavvur ediyor olabilir ama Türkiye&#8217;de siyasal mücadele yürüten hiç kimsenin AB yaptırımlarına ihtiyacı yoktur. Velhasıl, gölge etmeyin&#8230;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ab-yaptirimlari-ve-secicilik/">AB Yaptırımları ve Seçicilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyayı Zenginleştiren Şey Ne Olacak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyayi-zenginlestiren-sey-ne-olacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 May 2026 09:13:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209142</guid>

					<description><![CDATA[<p>İran ile Amerika arasındaki gerilim bir gün tamamen sona erecek. Ortadoğu yeniden sakinleşecek. Petrol fiyatları düşecek. Küresel piyasalar rahatlayacak. Ancak son yıllarda yaşanan krizler, devletlerin zihninde çok güçlü bir korku bıraktı: “Başka ülkelere bağımlı olmak.” Pandemiyle birlikte maskeye ulaşamayan ülkeler… Rusya-Ukrayna savaşıyla enerji krizine giren Avrupa… Kızıldeniz’de aksayan ticaret yolları… Çin-ABD geriliminde kırılan tedarik zincirleri… [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyayi-zenginlestiren-sey-ne-olacak/">Dünyayı Zenginleştiren Şey Ne Olacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İran ile Amerika arasındaki gerilim bir gün tamamen sona erecek. Ortadoğu yeniden sakinleşecek.</p>
<p>Petrol fiyatları düşecek. Küresel piyasalar rahatlayacak. Ancak son yıllarda yaşanan krizler, devletlerin zihninde çok güçlü bir korku bıraktı:</p>
<p>“Başka ülkelere bağımlı olmak.”</p>
<p>Pandemiyle birlikte maskeye ulaşamayan ülkeler…</p>
<p>Rusya-Ukrayna savaşıyla enerji krizine giren Avrupa…</p>
<p>Kızıldeniz’de aksayan ticaret yolları…</p>
<p>Çin-ABD geriliminde kırılan tedarik zincirleri…</p>
<p>Tüm bunlar devletleri korumacılığa itti. Bugün artık sadece Çin değil, Amerika ve Avrupa bile kendi sanayisini korumaya çalışıyor. Gümrük duvarları yükseliyor, devlet teşvikleri artıyor, stratejik sektörlere müdahaleler çoğalıyor. Fakat burada çok kritik bir soru var:</p>
<p>Korumacılık gerçekten ülkeleri uzun vadede güçlendiriyor mu?</p>
<p>Tarih bize bunun cevabını çok net veriyor:</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Çünkü dünya tarihinde refahı artıran, teknolojiyi geliştiren ve insanlığı zenginleştiren temel güç; kapalı ekonomi değil, serbest ticaret olmuştur. Bugün dünyanın en gelişmiş ekonomilerine baktığımızda bunu açık şekilde görüyoruz. ABD’nin küresel güç olmasının temelinde yalnızca askeri gücü yoktur. Açık piyasa sistemi, girişimcilik kültürü ve küresel ticaret ağlarını yönetebilme kapasitesi vardır. Avrupa’nın refahı; sınırların yıkılması, ortak pazar ve ticaret entegrasyonu sayesinde oluşmuştur. Asya Kaplanları olarak bilinen Güney Kore, Singapur ve Tayvan gibi ülkeler ise dış ticaret sayesinde fakirlikten teknoloji devlerine dönüştü. Hiçbir ülke dünyadan koparak zenginleşmedi. Tam tersine; içine kapanan ekonomiler zamanla hantallaştı, rekabet gücünü kaybetti ve vatandaşlarını fakirleştirdi. Çünkü rekabet olmayan yerde kalite düşer.</p>
<p>Dışa kapalı sistemlerde inovasyon yavaşlar.</p>
<p>Korunan şirketler verimsizleşir.</p>
<p>Devlet destekli konfor alanı üretimi tembelleştirir.</p>
<p>Bugün birçok devlet “milli ekonomi” söylemiyle korumacılığı artırıyor. Ancak burada çok ince bir çizgi var. Stratejik sektörleri korumak başka şeydir; ekonomiyi tamamen duvarların arkasına saklamak başka şey. Eğer korumacılık ölçüsüz hale gelirse, kısa vadede bazı sektörleri koruyabilir ama uzun vadede tüketiciyi cezalandırır. Çünkü korumacılık çoğu zaman: Daha pahalı ürün, Daha düşük kalite, Daha az rekabet, Daha düşük verimlilik ve daha yavaş büyüme anlamına gelir.</p>
<p>Oysa iyi işleyen bir ekonomik düzenin temel mantığı şudur:</p>
<p>“En iyi üreten kazansın.”</p>
<p>İşte insanlığı ileri taşıyan dinamizm de tam olarak budur. Bugün kullandığımız teknolojilerin büyük kısmı küresel rekabet sayesinde ortaya çıktı.</p>
<p>Akıllı telefonlardan otomobillere, yapay zekâdan lojistik sistemlere kadar her alanda inovasyonu hızlandıran şey; serbest piyasanın rekabet baskısı oldu. Elbette devlet tamamen piyasadan çekilmemelidir.</p>
<p>Enerji, savunma, gıda ve kritik teknolojiler gibi alanlarda belli ölçüde stratejik planlama gerekir. Ancak bu durum serbest ticaret fikrinin yanlış olduğu anlamına gelmez.</p>
<p>Tam aksine…</p>
<p>Bugünkü krizler bize liberal sistemin önemini daha fazla gösteriyor. Çünkü ticaret yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir.</p>
<p>Aynı zamanda ülkeler arasında bağımlılık oluşturarak savaş ihtimalini azaltan bir mekanizmadır. Birbirine ticaretle bağlı ülkeler, savaşın maliyetini daha fazla hisseder. Bu nedenle serbest ticaret yalnızca zenginlik üretmez; aynı zamanda küresel istikrar üretir.</p>
<p>Bugün dünya yeni bir yol ayrımında.</p>
<p>Bir tarafta korkular üzerinden yükselen ekonomik milliyetçilik…</p>
<p>Diğer tarafta rekabeti, girişimciliği ve küresel entegrasyonu savunan liberal ekonomik düzen…</p>
<p>Kısa vadede korumacılık siyasi olarak cazip görünebilir. Çünkü insanlara “yerli üretim”, “milli ekonomi” ve “bağımsızlık” söylemleri güçlü gelir.</p>
<p>Ancak uzun vadede refah üreten şey sloganlar değil; üretkenliktir.</p>
<p>Üretkenliği artıran şey ise rekabettir.</p>
<p>Rekabeti büyüten şey ise serbest ticarettir.</p>
<p>İran-Amerika gerilimi yarın bitebilir.</p>
<p>Ama dünyadaki asıl mücadele artık başka bir noktadadır:</p>
<p>Devletler korkularına teslim olup ekonomik duvarlar mı örecek? Yoksa kontrollü ama açık bir küresel sistemi mi koruyacak?</p>
<p>Çünkü tarih bize şunu açık şekilde gösteriyor:</p>
<p>Duvarlar devletleri büyütmez.Ticaret büyütür.</p>
<p>Kapanan ekonomiler güç üretmez. Özgürleşen ekonomiler üretir.</p>
<p>Ve insanlık, refahı her zaman korkudan değil; özgür ticaretten kazandı.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyayi-zenginlestiren-sey-ne-olacak/">Dünyayı Zenginleştiren Şey Ne Olacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savunma Çağı: Yeni İttifaklar ve Türkiye</title>
		<link>https://hurfikirler.com/savunma-cagi-yeni-ittifaklar-ve-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Selvi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 May 2026 07:18:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209136</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya genelinde savunma harcamaları günden güne artıyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), 2025 yılına ilişkin küresel askerî harcamalar raporunu açıkladı. Rapora göre dünya genelinde askerî harcamalar, devam eden savaşlar ve artan jeopolitik belirsizliklerin etkisiyle 2025’te art arda 11. kez yükselerek 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı ve yeni bir rekor kırdı. Askerî harcamaların küresel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/savunma-cagi-yeni-ittifaklar-ve-turkiye/">Savunma Çağı: Yeni İttifaklar ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde savunma harcamaları günden güne artıyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), 2025 yılına ilişkin küresel askerî harcamalar raporunu açıkladı. Rapora göre dünya genelinde askerî harcamalar, devam eden savaşlar ve artan jeopolitik belirsizliklerin etkisiyle 2025’te art arda 11. kez yükselerek 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı ve yeni bir rekor kırdı. Askerî harcamaların küresel Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) içindeki payı ise yüzde 2,5’e çıkarak 2009’dan bu yana en yüksek seviyeye ulaştı.</p>
<p>Türkiye ise 50 milyar dolar civarı bir harcamayı askerî ve güvenliğe ayırmaktadır. Süregelen savaş ve çatışma ortamı, ülkeleri her geçen gün daha güvenlikçi, daha katı politikalar üretmeye itiyor. Bu kapsamda ittifaklar güç ve savunma üzerinden kuruluyor. Yakın geçmişte bu ittifaklar Amerika’nın yanında olanlar ve Rusya’nın yanında olanlar olarak sadece ikiye ayrılırdı. Günümüz çatışma ortamları ülkeleri daha farklı iş birliklerine yöneltiyor.</p>
<p>Örneğin Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan savunma paktı şüphesiz Orta Doğu’daki tehlikelere karşı atılmış somut bir adımdır. Bunun en önemli altyapısı da Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun bir süredir sadece İsrail’in güvenliği üzerinden politikalar üretmesidir. Durum böyle olunca da Amerika müttefik çıkarları denilince aklına sadece İsrail geliyor. Bu da Amerika’nın dostlarını yeni ittifaklara yöneltiyor. Her ne kadar Amerika’dan tam bir kopuş olmasa da başlangıç olarak bu ittifaklar önemlidir.</p>
<p>Nitekim Türkiye de bir güç olarak Orta Doğu’da öne çıkıyor. Gerek askerî altyapısı gerekse savunma sanayiindeki güçlü adımlarıyla Türkiye, savaş coğrafyalarında dengeleri değiştirecek adımlar atma kuvvetine de erişmiştir. Günün sonunda sahada güçlü olmak için güçlü bir savunma altyapısı olması gerekiyor. Türkiye de kritik teknolojileri üreterek ve bunları ihraç ederek sahada söz sahibi ülkeler arasında kendine yer buldu.</p>
<p>Türkiye bu teknolojileri günümüz harp sahasına uygun şekilde üretiyor. Son İran-ABD Savaşı’nda görüldüğü üzere küçük dronelar, harp sahasında maliyeti yüksek teknolojilere karşı basit ve ucuz teknolojiler olarak etkili oluyor. Türkiye’de son iki ay içerisinde Bayraktar firması başta olmak üzere birçok drone teknolojisi kamuoyuna tanıtıldı. İlginç olan şudur ki sadece bu kadar kısa sürede tanıtılan bu silah teknolojileri son Efes 2026 Tatbikatı’nda başarıyla test edilmiş oldu.</p>
<p>Aslında bu, Türkiye’nin olan savaşlardan ders çıkarması olarak yorumlanamaz. Burada savunma sanayiindeki akıl, bunları daha önce öngördüğü ve bunlara karşı Türkiye’nin çalışmasının zaten uzun yıllardır devam ettiğini gösteriyor. Türkiye’nin savunma sanayisi ekosisteminde oldukça başarılı bir yere sahip olduğu görülüyor. 4000’i aşkın savunma sanayi firması ile Türkiye Savunma Sanayii Başkanlığı ve Savunma Bakanlığı çatısı altında tam bir koordinasyonla önemli bir ekosistemi yürütüyor. Durum böyle olunca bu ekosistem hızlı ve etkin ürünleri ortaya çıkarıyor.</p>
<p>Yine Efes Tatbikatı’ndan örnek vermek gerekirse, harekât sahasında modern ve geleneksel harp taktiklerinin başarıyla uygulanması, bu teknolojiyi kullanacak kurmay aklının da hazır olduğu anlamına geliyor. İsrail merkezli Maariv Gazetesi de bu duruma dikkat çekerek tatbikat hakkında kara, hava ve deniz unsurlarının çok uyumlu olarak hareket ettiğini ve Türkiye’nin buradan dünyaya bir mesaj verdiğine dikkat çekti.</p>
<p>Ayrıca gazetede yer alan habere göre Türkiye’nin NATO’da kritik bir rol üstlendiğinin altı çizildi. Temiz oyunda Türkiye’nin NATO Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak olması da bunun önemli bir göstergesidir. Uzun bir süredir sadece kurucu ülkelerin ev sahipliğinde yapılan bu liderler zirvesi, NATO’nun doğu kanadındaki en güçlü ülkeye duyduğu saygıyı da ortaya koyuyor.</p>
<p>Aslında tüm bunlar güçlü bir siyasi irade ve güçlü bir savunma altyapınız varsa gerçekleşiyor. Türkiye sadece bu tatbikattan bir hafta önce Saha Expo gibi başarılı bir savunma sanayii fuarını da geride bırakmıştı. 8 milyar doları aşan ihracat başarısı ve fuarda yeni yerli ve millî ürünlerin ortaya çıkışı yine dünya basınında yer bulmuştu.</p>
<p>Türkiye, savunma sanayiinde artık yıldan yıla değil, günden güne büyüyen bir ülke konumuna gelmiştir. Bu da Türkiye’yi dünya siyasetinde daha merkeze ve daha üst sıralara taşımaktadır. Bundan birkaç yıl öncesine kadar ne kadar iyi ürün üretseniz de Avrupa pazarına girmeniz belirli siyasi nedenlerden dolayı imkânsız diyebilirdik. Ama artık Avrupa dahi Türkiye’nin üretim altyapısını görmezden gelemiyor. Almanya dahi Türkiye’den füze sistemlerine olan ilgisini medya üzerinden dile getiriyor.</p>
<p>Büyük bir iş gücü de oluşturan savunma sanayiinin, Türkiye’nin yakın geleceğinde sanayileşme gücünü artırmasını bekliyoruz. Türkiye böylece hem içeride hem de dışarıda savunma sanayii ve güçlü siyasî iradesiyle bölgesel gücün de ilerisine taşınacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/savunma-cagi-yeni-ittifaklar-ve-turkiye/">Savunma Çağı: Yeni İttifaklar ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberalizm çöküşle yüzleşiyor – Bir öz eleştiri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberalizm-cokusle-yuzlesiyor-bir-oz-elestiri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayman Abd El Aziz Nour]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 08:39:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209071</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Ayman Nour Mısır Liberal Ghad El-Thawra Partisi Genel Başkanı Dünya, sıradan bir dönüşümün değil, köklü bir hesaplaşmanın eşiğinde. Tartışma artık sistemlerin ayakta kalıp kalamayacağından öte, kendilerini yeniden anlamlandırıp anlamlandıramayacaklarıyla ilgili. Liberalizm bugün yalnızca dışarıdan gelen eleştirilerle değil, kendi performansının yarattığı soru işaretleriyle karşı karşıya. Onu aştığını iddia eden modellerin önemli bir kısmı ise gerçekte [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberalizm-cokusle-yuzlesiyor-bir-oz-elestiri/">Liberalizm çöküşle yüzleşiyor – Bir öz eleştiri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Dr. Ayman Nour</em><br />
<em>Mısır Liberal Ghad El-Thawra Partisi Genel Başkanı</em></p>
<p>Dünya, sıradan bir dönüşümün değil, köklü bir hesaplaşmanın eşiğinde. Tartışma artık sistemlerin ayakta kalıp kalamayacağından öte, kendilerini yeniden anlamlandırıp anlamlandıramayacaklarıyla ilgili. <a href="http://oll.libertyfund.org">Liberalizm</a> bugün yalnızca dışarıdan gelen eleştirilerle değil, kendi performansının yarattığı soru işaretleriyle karşı karşıya. Onu aştığını iddia eden modellerin önemli bir kısmı ise gerçekte onun zaaflarından besleniyor.</p>
<p><a href="https://www.un.org/en/">Birleşmiş Milletler</a>’in etkisinin zayıflaması, uluslararası düzenin geçici bir arızası değil; yapısal bir çözülmenin işareti. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan sistem, hukukun gücü sınırlayabileceği varsayımına dayanıyordu. Bugün ise giderek güç, hukuku yeniden tanımlayan başat unsur haline geliyor. Bu durum, kurumların ortadan kalkması değil, içlerinin boşalması anlamına geliyor.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşananlar da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Sorun artık klasik siyasî kutuplaşmanın ötesine geçmiş durumda. Devletin işleyişine, kuvvetler ayrılığına ve anayasal dengeye dair temel ilkeler sorgulanıyor. Metinler yerinde duruyor; ancak onları ayakta tutan ruh giderek aşınıyor.</p>
<p>Aynı dönemde Çin, ideolojik bir meydan okumadan çok pratik bir iddia ile ilerliyor: Meşruiyet, süreçten değil sonuçtan doğar. Bu yaklaşım, liberalizmin yalnızca değerler üzerinden değil, performans üzerinden de kendini yeniden kanıtlama zorunluluğunu ortaya koyuyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-209074 size-large" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-1024x410.webp" alt="" width="696" height="279" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-1024x410.webp 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-300x120.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-768x307.webp 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-1536x614.webp 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-150x60.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-696x278.webp 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-1068x427.webp 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response-1920x768.webp 1920w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/chinas-response.webp 2000w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></p>
<p>Avrupa Birliği ise iç baskılar ve dış krizler arasında yeniden konumlanmaya çalışıyor. Artık model ihraç eden bir yapıdan çok, kendi modelini korumaya çalışan bir aktör görünümünde. Bu da liberal düşüncenin merkezinde dahi ciddi bir kırılmanın yaşandığını gösteriyor.</p>
<p>Burada mesele liberalizmin sona ermesi değil; yönünü kaybetmesidir. Bu bir çöküş değil, bir sınavdır. Ancak en büyük risk dışarıdan değil, içeriden geliyor: Liberalizm ile onun adına yapılan sapmalar arasındaki sınırın bulanıklaşması.</p>
<p>Liberalizm, salt seçim mekanizmalarına ya da serbest piyasa ilkelerine indirgenemez. Esasında güçlerin sınırlandırılması, özgürlüklerin güvence altına alınması ve devlet ile birey arasındaki ilişkinin hukuk temelinde dengelenmesi demektir. Bu çerçevenin dışına çıkan her uygulama, gelişim değil sapmadır.</p>
<p>Günümüzde özellikle Donald Trump ile özdeşleşen siyasî çizgi, liberalizmin bir yorumu değil; onun açık karşıtıdır. Popülist söylem, yürütme gücünün merkezileştirilmesi ve kurumsal denge mekanizmalarının zayıflatılması, liberal düzenin temel prensipleriyle bağdaşmaz.</p>
<p>Yürütmenin yetki alanını genişletme girişimleri, yasama organının etkisizleştirilmesi ve yargının siyasal tartışmaların içine çekilmesi, geçici siyasî manevralar değil; sistemsel bir yön değişiminin göstergeleridir. Bu anlayış, devleti denge üzerine değil, güç yoğunlaşması üzerine kurar.</p>
<p>Özellikle savaş ve dış politika kararlarında görülen şeffaflık eksikliği, anayasal süreçlerin aşındırılması ve denetim mekanizmalarının devre dışı bırakılması, demokratik meşruiyetin temelini sarsmaktadır.</p>
<p>Seçim süreçlerine yönelik müdahaleler ve seçim bölgelerinin yeniden şekillendirilmesi gibi uygulamalar ise demokratik rekabetin özünü zedelemektedir. Seçimler devam etse bile, anlamlarını yitirme riski doğmaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209075" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-300x200.webp" alt="" width="300" height="200" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-300x200.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-1024x683.webp 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-768x512.webp 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-1536x1024.webp 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-2048x1365.webp 2048w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-150x100.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-696x464.webp 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-1068x712.webp 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/elections-1920x1280.webp 1920w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Batılı düşünce kuruluşlarının değerlendirmeleri bu tabloyu net biçimde ortaya koyuyor: Sorun artık demokratik araçların eksikliği değil, bu araçlara duyulan güvenin aşınmasıdır. Liberalizm, kendi ilkeleri kendi araçlarıyla aşındırıldığında zayıflar.</p>
<p>Tüm bunlar, küresel düzeyde artan istikrarsızlıkla birleşiyor. Orta Doğu’dan Asya’ya uzanan gerilimler, kırılgan ittifaklar ve kısa vadeli politik hesaplar, uluslararası düzeni kalıcı bir belirsizliğe sürüklüyor.</p>
<p>Bu koşullarda liberalizmin önündeki görev yalnızca değerlerini savunmak değildir; aynı zamanda bu değerlerin somut sonuçlar üretebildiğini göstermek zorundadır. Özgürlük ile etkinlik arasındaki bağ yeniden kurulmadıkça, bu tartışma derinleşmeye devam edecektir.</p>
<p>Bunun yolu açık bir öz eleştiriden geçer. Liberalizm adına yapılan hatalarla liberalizmin kendisini ayırmak, yeniden inşa sürecinin ilk şartıdır.</p>
<p>Popülizm ile demokrasi, özgürlük ile düzensizlik, güç ile etkinlik arasındaki fark net biçimde ortaya konulmadıkça, kavramlar anlamını yitirir.</p>
<p>Bu nedenle açıkça ifade etmek gerekir: Trumpizm liberalizm değildir. Demokratik de değildir. Bu yaklaşım, liberal geleneğin bir devamı değil; onun krizinden beslenen bir karşı eğilimdir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209073" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism-300x128.jpg" alt="" width="300" height="128" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism-300x128.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism-1024x436.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism-768x327.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism-150x64.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism-696x296.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism-1068x454.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/crisis-democracy-liberalism.jpg 1140w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Liberalizmin yeniden güç kazanması, onu savunmaktan ziyade doğru uygulamakla mümkündür. Hukukun üstünlüğünü tesis eden, kurumları güçlendiren ve toplumsal güveni yeniden inşa eden politikalar bu sürecin anahtarıdır.</p>
<p>Bugün yaşanan mücadele, liberalizm ile rakipleri arasında olduğu kadar, liberalizmin kendi özü ile onun çarpıtılmış halleri arasındadır.</p>
<p>Sonuç nettir:<br />
Liberalizm yanlış olduğu için değil, yanlış uygulandığı için zayıflar.<br />
Ve onun adı, ona aykırı politikaları meşrulaştırmak için kullanıldığında, şu cümle kaçınılmaz hale gelir:<br />
&#8220;Bizden değiller… Biz de onlardan değiliz.&#8221;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberalizm-cokusle-yuzlesiyor-bir-oz-elestiri/">Liberalizm çöküşle yüzleşiyor – Bir öz eleştiri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2026 07:38:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209050</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, 2009, Romalılar 13:11) Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, </em>2009, Romalılar 13:11)<em> Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna telaşa vermiş gibi görünüyoruz ya da ancak çok geç olduğunda aklımız başımıza geliyor. Eyleme geçmek için hâlâ zaman var düşüncesiyle kendimizi avutuyoruz ve sonra aniden olmadığının farkına varıyoruz. Tekrar soralım: Neden?” </em></p>
<p>Bu cümlelerle giriş yapılan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 2024 yılında bastığı Barış Gönülşen tarafından dilimize kazandırılan <strong><em>Uyanmak için Çok Geç; Gelecek yoksa bizi ne bekliyor?</em></strong> adlı eserinde Slavoj Zizek iklim krizinden, Rusya-Ukrayna Savaşı’na kadar geniş bir yelpazede geleceğimiz için kaygılarını ifade ediyor ve küresel bir işbirliğiyle herkesi uyanışa davet ediyor.</p>
<p>Evet, geldiğimiz noktada küresel pek çok tehdit artık hepimiz için aşikâr. Bu yadsınamaz. Hepimiz 3. Dünya Savaşı’nın kapıda olduğunun yahut başladığının farkındayız. Zizek, eserinde 3. Dünya Savaşı fiilen başladı diyor. Bu tehditleri engellemenin yolu olarak ise Zizek, muğlak ve sınırları belirsiz bir “savaş komünizmi” önerisi sunuyor. Zizek, adeta olağanüstü şartlar, kriz yönetimiyle aşılır diyor ve çözüm olarak bir devrim, akabinde devletin daha güçlü bir aktör olarak piyasaya müdahalesini savunuyor.</p>
<p>Zizek’in pek çok tespiti elbette önemli. Fakat çözüm önerilerine -en azından büyük kısmına- katılmam mümkün değil.</p>
<p>Evet, demokrasi, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Slavoj_%C5%BDi%C5%BEek">Zizek</a> değinmese de bazı ülkelerin tahakkümünde ve aparatı olduğunda kötü bir hal alıyor.  Evet, liberal değerler, pek çok Batı ülkesi ve eliti tarafından ikiyüzlü bir biçimde ve işlerine geldiği gibi kullanılıyor. Tekno oligarklar, neredeyse tekelleşmiş finans ağları ile birlikte bu kötü hal daha da derinleşiyor. Ancak özünde hâlâ uygulanabilir, bulabildiğimiz en iyi sistem bu. Kaldı ki ne dünyadaki kötüye gidişin, ne Trump’ın mevcut çıkışlarının, ne Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının, ne Gazze Soykırımı’nın, ne ABD-İsrail’in İran’a hukuksuz saldırısının, ne Epstein iğrençliğinin, ne tekno oligarkların yegâne sebebi demokrasi yahut serbest piyasa değil.</p>
<p>Gerçek şu ki bazı ülkeler, bazı küresel elitler her daim sahiplendiği bu değerlerle takiyye yaptı. Bu takiyye Trump ile ihtiyaç duyulmayan bir saçmalık olarak görüldü ve gizli ajandalar hiç olmadığı kadar büyük bir aymazlıkla dile getirildi. Güç, aslında çok da umursanmayan hukuka, tercih edildi. Bu belki basit bir tespit. Çünkü biliyoruz ki Trump’ı ve sistemi de buna iten bir yapı mevcut. Kolaya kaçmak değil, gerçek bu. Epstein ve daha bilmediğimiz pek çok kötülük bunun kanıtı. Her hâlükârda sistemin içine yerleşmiş ve kılcallarına kadar sirayet etmiş bir ur mevcut. Hemen her ülkede. Çoğu zaman küresel oyuncular aracılığıyla&#8230; Ancak bu ur, sunucuları yok etmeyi, değerlere dayalı sistemi yok etmeyi, derhal radikal bir değişiklik yahut Zizek’in önerisiyle devrim yapmayı gerektirmez, bu ur bahsi geçen değerlerin kötü olduğunu da göstermez. Bu değerler farklı din, dil, ırktan insanlar için asgari müştereği ifade edebilir. Belki de ihtiyacımız olan, teşbihte hata olmaz diyerek, yeni ve küresel bir Vestfalya uzlaşısıdır. Bu kez adil, barışı merkeze koyan, güce değil hukuka dayalı bir uzlaşı ve radikal olmayan, akl-ı selim bir geçişle.</p>
<p><strong>Bunun da ilk yolu bu urlu yapının varlığını kabul ederek bu urdan kurtulmak için mücadele etmekten ve mücadele için farkındalık yaratmaktan geçmektedir. </strong>Belki de Zizek’in en anlamlı katkısı budur, evet, çanlar çalıyor! Hepimiz için!</p>
<p>Diğer taraftan Zizek’in şu ifadelerine hak vermemek de elde değildir:</p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114 </em></p>
<p>Zizek, bu noktada tekno oligarkların ilişkilerine de değinerek çağımızın önemli bir sorununa daha temas ediyor. Çözüm olarak açık kaynak savunusu da makul geliyor.</p>
<p>Diğer yandan Zizek’in İsrail’in Filistin’de yıllardan beri işlediği suçlara değinmesi de oldukça önemli. Zizek, Batı’da yer bulan pek çok aydının düştüğü tuzağa düşmüyor ve Filistinlilerin haklılığını vurguluyor. Ayrıca İsrail’in içerisinde o dönem olanlara ses çıkaran İsraillilere de seslenerek Filistinlilerle bir koalisyon çağrısında bulunuyor. İşte bu anlamlı.</p>
<p>Gelgelelim, Zizek, tehditleri sıralayıp küresel olarak tehlikedeyiz dedikten sonra çözüm olarak şu ifadeleri kullanıyor:</p>
<p><em>“Almanya’dan ülkem Slovenya’ya kadar Avrupa’nın her yerinde durum benzer. Çevremize yönelik tehditlerden tutalım, yayılmaya yüz tutan savaşlara dek, devam eden, kızışan krizlerle baş etmek için bu kitapta kışkırtıcı bir biçimde “savaş komünizmi” diye adlandırdığım unsurlara ihtiyacımız olacak: Yalnızca olağan piyasa kurallarını değil, aynı zamanda (demokratik onay olmaksızın önlemler alıp yürürlüğe sokmak ve özgürlükleri sınırlandırmak gibi) yerleşik demokrasi kurallarını çiğnemek durumunda kalacak seferberliklere gereksinim duyulacak.” </em></p>
<p>Bu, tam olarak kaçındığımız, uğruna mücadele ettiğimiz özgürlüklere müdahale etmek değil de nedir? Mücadele ettiğimiz şey, hukuksuzluklar, savaşlar, oligarklar, yolsuzluklar, refahsızlık, insana, insanın tabiatına aykırılıksa eğer bununla mücadeleyi, benzer yöntemlerle yürütmek, elde edeceğimiz sonucu değiştirir mi? <strong>Oysa tarih açıktır: Zehirli ağacın meyvesi zehirli olur. </strong></p>
<p>Bir krizle mücadele ederken dahi olağanüstü tedbirler uyguluyorsak derhal normale, hukuka dönmek zorundayız. Dolayısıyla, dünyamız bir tehlikedeyken, özgürlük, hukuk, şeffaflık, düzen adına bir seferberlik ilanı, bir düzensizlik manasına gelmez mi? Buna katılmak mümkün değildir. Ayrıca bu sonuçlarını bildiğimiz, klasik bir kolaycılıktır.</p>
<p>Evet, insanoğlu tehditlerin farkına varmalıdır: <strong>3. Dünya Savaşı kapımızda. Gezegenimizi tüketiyoruz. Bir grup azgın azınlık sapkın zihniyeti ile dünyayı uçuruma sürüklüyor. Post modern insan özüyle, tabiat(ıy)la bağını kaybediyor.</strong></p>
<p><strong>Yapmamız gereken de bellidir: İnsan onuruna dayalı bir sistemi yeniden ancak bu kez takiyyesiz, güce değil hukuka, vicdana, ahlâka dayalı bir şekilde kurgulayabilmek ve bunu dünya çapında bir savaş çıkmadan evvel yapabilmek. </strong></p>
<p>İnsan ile tabiat arasındaki bağı, hakikate ve özümüze uygun şekilde yeniden ele alabilmek.</p>
<p>Sosyal meselelerde dengeyi ve ölçüyü, bugüne kadar kurumsallaşmayan ancak faydaları ortada olan bazı müesseselerle sağlayabilmeyi gündemimize almak.</p>
<p><strong>Evet, küresel olarak insan olabilmenin, insan kalabilmenin, insan onurunun, içimizde içkin ahlâk yasasının, vicdanın, evrensel hukukun, özgürlüğün, tabiata derin bir saygı duyarak tabiatın, gereklerini savunmak zorundayız. Hep birlikte, hep beraber.</strong></p>
<p><strong>Haldun Barış, Nisan 2026</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>Kitaptan Birkaç Alıntı</em></strong></p>
<p><em>“Dünya adında bir uzay gemisinin üzerinde yaşadığımız gerçeğini tam anlamıyla kabul ettiğimiz anda acil olarak hayata geçirilmesi gereken görev şu oluyor: Uygarlıkları hakikaten uygarlaştırma görevi, diğer deyişle insan topluluklarının tümü arasında evrensel dayanışma ve işbirliğine geçiş görevi.” s.11</em></p>
<p><em>“Bağlantısızlık, mücadelemizin evrensel olması gerektiği anlamına geliyor. Bu yüzden bedeli ne olursa olsun Rusofobiden kaçınmalıyız ve Rusya’nın içinde Ukrayna’nın işgalini protesto edenlere tam destek vermeliyiz: Onlar enternasyonalizmlerini gösteren gerçek Rus vatanseverleri. Bir vatansever, ülkesini gerçekten seven bir kişi ülkesi yanlış bir şey yaptığında bundan derin bir utanç duyan kişidir. “Doğrusuyla yanlışıyla benim ülkem” demek kadar iğrenç bir şey yoktur.” s. 23</em></p>
<p><em>“Larvatus prodeo “maskeli ilerliyorum.” (Devrimci bir güç, iktidarı aldığında, başlangıçta gerçek yüzünü göstermeyip mevcut sistemi iyileştirmek istediğini iddia etmekle yetinir.  Oysa sözü tersine çevirip söylemek daha uygun değil midir: larvatus redeo? Geri adım atmaya mecbur kaldığımda, uğradığım yenilginin derinliğini örtmek ve onu bir gelişme olarak sunmak amacıyla aldatıcı bir maske takmaktır bu… Fakat ya çıplak yüzün kendisi bir maskeyse?” s. 109</em></p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114</em></p>
<p><em>“Gerçeğin insanları eyleme geçirecek bir biçimde söylenmesi gerekir, tepeden bakan bir tatmin duygusuyla değil. Niçin? 1800ler civarında etkin olmuş Alman felsefeci Friedrich Jacobi ne yazmıştı: “La verite en la repoussant on l’embrasse.” (Hakikat, reddedilişiyle benimsenir.” s.115</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 13:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209047</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına büyük değer veren, gücü son derece dikkatli kullanan, sivil hayatı korumaya özel önem atfeden bir askerî yapıdan bahsediliyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak devletlerin ve orduların ahlâkı, kendileri hakkında yazdıkları metinlerle değil, yaptıklarıyla ölçülür. Bir ordu için asıl sınav, kendi askerî etik kitapçığında neler yazdığı değil, sahada nasıl davrandığıdır. Sivillere karşı tavrı nedir? Gücü nasıl kullanmaktadır? Savaşı, hukuku bütünüyle askıya alma bahanesi haline mi getirmektedir, yoksa şiddeti gerçekten sınırlandırmakta mıdır? İşte İsrail ordusunun asıl değerlendirilmesi gereken yer burasıdır. O noktada ise karşımıza çıkan tablo, “en ahlâklı ordu” söylemiyle bağdaşmayan, hatta ona tamamen ters düşen bir tablodur.</p>
<p>Gazze’de yaşananlar, bu iddianın ne kadar büyük bir yalan olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Uluslararası kuruluşlar, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve insan hakları raporları, İsrail askerî harekâtının “eşi görülmemiş” düzeyde sivil ölümlerine, kitlesel yıkıma ve toplu yerinden edilmeye yol açtığını kaydetmektedir. Gazze’de evler, hastaneler, okullar, sığınma alanları ve gündelik hayatın sürdüğü yerler sistematik şekilde tahrip edilmiştir. Yüz binlerce değil, neredeyse bütün nüfus yerinden edilmiştir. İnsanlara sadece ölüm değil, hayatın kendisi yaşanamaz hale getirilmiştir. Böyle bir tablo karşısında “ahlâk” kelimesini İsrail ordusuyla yan yana getirmek, kavramların içini boşaltmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâk Sözle Değil, Gücü Sınırlandırmakla Ölçülür</strong></p>
<p>Ahlâk, özellikle de savaş ahlâkı, tam da gücün sınırlandırılması gereken yerde başlar. Silahlı olmak, askerî imkânlara sahip olmak, teknolojik üstünlük kurmak bir orduyu ahlâklı yapmaz. Tersine, gücü olanın kendisini sınırlaması beklenir. Savaşta bile çocukların, kadınların, yaşlıların, hastaların ve genel olarak sivillerin korunması gerekir. Hastaneler, okullar ve ibadethaneler savaşın olağan hedefleri haline getirilemez. Ahlâk, sadece kendi kayıplarına üzülmek değil, karşı taraftaki masum insanın hayatını da değerli sayabilmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa İsrail’in dünyaya yansıttığı manzara tam tersidir. Bugün İsrail ordusu, sivilleri kitlesel biçimde öldüren, sivil hayatın temel altyapısını tahrip eden, insanları açlık, susuzluk, evsizlik ve güvensizlik içinde yaşamaya zorlayan bir güç olarak görünmektedir. Üstelik bütün bunlar, “güvenlik”, “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” gibi kavramların arkasına saklanarak yapılmaktadır. Ahlâk, şiddeti meşrulaştıran bir dil oyunu değildir. Bir ordunun kendisini “savunma kuvvetleri” olarak adlandırması, onun gerçekten savunma yaptığını kanıtlamaz. Nasıl ki bir insan kendine dürüst demekle dürüst olmazsa, bir ordu da kendine ahlâklı demekle ahlâklı olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Ordusunun Durumu</strong></p>
<p>İsrail ordusunun bugünkü durumu, sadece savaş alanındaki uygulamalarla değil, genel davranış kalıbıyla değerlendirilmelidir. Sorun, münferit aşırılıkların ötesindedir. Burada daha derin, daha yapısal bir problem vardır. Karşımızda, sivil hayatı askerî amaçların önüne koymayan, hatta zaman zaman sivil hayatın ortadan kalkmasını olağan bir yan sonuç gibi gören bir yaklaşım durmaktadır. Bu yüzden mesele birkaç yanlış operasyon, birkaç ölçüsüz asker veya birkaç “üzücü hata” meselesi değildir. Sorun, bütün bir askerî ve siyasî yaklaşımın, insan hayatını ikinci plana itmesidir.</p>
<p>Bu durum özellikle Gazze’de çarpıcı hale gelmiştir. Hastanelerin hedef haline gelmesi, sağlık sisteminin felce uğratılması, çocukların ve kadınların çok yüksek oranlarda hayatını kaybetmesi, insanların güvenli bölge denilen yerlere sürüldükten sonra oralarda da ölümle karşılaşması, bu ordunun davranış kalıbı hakkında yeterince fikir vermektedir. Eğer bir ordunun eylemleri, sivil ile savaşçı arasındaki ayrımı fiilen ortadan kaldırıyorsa, orada ahlâktan değil, tam tersine, ahlâkın askıya alınmasından söz etmek gerekir.</p>
<p>Bir ordunun ahlâkı, zafer kazanma isteğinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, insan hayatına ne kadar sınır koyduğuyla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, İsrail ordusunun sergilediği tablo, en ahlâklı ordu olma iddiasını değil, tam aksine, ahlâksız bir güce dönüşme tehlikesini işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Devleti ve Hukukun Çöküşü</strong></p>
<p>Mesele sadece orduyla da sınırlı değildir. Bir bütün olarak İsrail devleti, giderek hukuku aşındıran ve insan hakları fikrini boğan bir yapıya dönüşmektedir. Gözaltı merkezleri, cezaevleri, sorgulama süreçleri ve Filistinlilere uygulanan muamele, başlı başına büyük bir utanç alanı haline gelmiştir. İşkence, kötü muamele, aşağılayıcı uygulamalar ve cinsel şiddet iddiaları, uluslararası kuruluşların dikkat çektiği ağır konular arasındadır. Filistinli çocukların askerî gözaltı sistemi içinde gördüğü kötü muamele de yıllardır belgelenmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Karşı karşıya olduğumuz şey, sadece sert bir güvenlik devleti değildir. Sorun daha büyüktür. Burada hukuk fikrinin kendisi zedelenmektedir. Hukukun bir anlamı varsa, o da tam en zor anlarda, en büyük öfke anlarında bile intikamı sınırlamasıdır. Eğer hukuk, yalnız güçlü olanın öfkesini meşrulaştıran bir araç haline gelirse, artık orada adalet değil, kaba kuvvet vardır.</p>
<p>Bu yüzden İsrail’in gözaltı, tutuklama ve cezalandırma rejimi de askerî uygulamalar kadar önemlidir. Çünkü bir devletin gerçek ahlâk seviyesi sadece savaşta değil, kontrol altına aldığı insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar. Güçsüz, savunmasız, gözaltındaki kişiye yapılan muamele, ahlâkın en önemli testlerinden biridir. Bu testte de İsrail’in başarılı olduğu söylenemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdam Cezası ve İntikam Siyaseti</strong></p>
<p>Mart 2026’da İsrail Meclisi’nde belirli davalarda Filistinliler için idam cezasını öngören tartışmalı düzenlemenin geçirilmiş olması, bu gidişatın ne kadar tehlikeli bir istikamette ilerlediğini göstermektedir. İdam cezası, modern hukuk düşüncesinde zaten son derece problemli bir kurumdur. Hele bunu siyasî çatışmanın derin olduğu, yargısal eşitliğin tartışmalı bulunduğu, askerî mahkemelerin devrede olduğu bir zeminde gündeme getirmek, adaleti değil intikamı çağrıştırır.</p>
<p>Hukuk devletinin büyüklüğü, en çok öfkelendiği anda bile ölçüsünü kaybetmemesidir. Devlet, kendisini kurbanların öfkesinin saf temsilcisi haline getirdiğinde, adalet ile intikam arasındaki çizgiyi silmeye başlar. İsrail’in bugün yaptığı da budur. İdamı siyasal bir sembole dönüştürmek, özellikle Filistinliler söz konusu olduğunda, hukuku evrensel bir güvence olmaktan çıkarıp ayrımcı bir güç aracına dönüştürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu?</strong></p>
<p>İsrail kendisini sık sık “medeniyeti savunan”, “barbarlığa karşı duran”, “Batılı değerlerin ileri karakolu” olan bir devlet gibi sunmaya çalışmaktadır. Bu söylem, özellikle Batı dünyasında belli bir etki de doğurmaktadır. Fakat medeniyet yalnızca teknoloji, askerî güç veya diplomatik destek demek değildir. Medeniyet, insan hayatını evrensel biçimde değerli sayabilmektir. Medeniyet, sadece kendi çocuklarının değil, başkasının çocuklarının da yaşama hakkını savunabilmektir. Medeniyet, hukuku yalnız kendine değil, düşmanına da uygulayabilmektir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, İsrail bugün medeniyeti korumaktan çok, medeniyetin dayandığı temel zemini tahrip etmektedir. Çünkü medeniyetin esası, ölçüsüz güç değil, sınırlanmış güçtür. Medeniyetin esası, toplu cezalandırma değil, bireysel sorumluluktur. Medeniyetin esası, işgalin ve cezasızlığın normalleşmesi değil, hukukun üstünlüğüdür. Eğer bir devlet sürekli olarak sivil hayatı ezip geçiyor, hukuk dilini boşaltıyor ve insan haklarını yalnız seçilmiş bir topluluk için geçerli sayıyorsa, o devletin medeniyet iddiası ciddiye alınamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu, Tahrip mi Ediyor?</strong></p>
<p>Bu soruya verilecek cevap giderek daha netleşmektedir: İsrail, bugünkü siyasetiyle medeniyeti korumuyor; medeniyeti tahrip ediyor. Çünkü medeniyetin korunması, yalnızca kendi güvenliğini sağlamak değildir. Medeniyetin korunması, gücü ahlâk ve hukukla bağlayabilmektir. İsrail ise bugün tam tersine, gücü hukuk ve ahlâktan kurtarma yönünde ilerlemektedir.</p>
<p>Daha da vahimi, dünyanın önemli bir bölümü de bu tablo karşısında ya sessiz kalmakta ya da hâlâ “en ahlâklı ordu” masalını tekrarlamaktadır. Oysa asıl ahlâk krizi belki de tam burada başlamaktadır. Eğer bu ölçüde bir yıkım, bu ölçüde bir sivil katli, bu ölçüde bir cezasızlık karşısında hâlâ yüksek sesle hakikati söyleyemiyorsak, sorun yalnız Tel Aviv’de değil, bütün dünyanın ahlâk düzenindedir.</p>
<p>Sonuç olarak, asıl mesele İsrail’in kendisini nasıl tanımladığı değildir. Kendi ordusuna “ahlâklı” demesi, saldırıyı “savunma” diye adlandırması, hukuksuzluğu “güvenlik” diliyle örtmesi gerçeği değiştirmez. Gerçek şudur: İsrail ordusu, fiilleriyle değerlendirildiğinde, “dünyanın en ahlâklı ordusu” değildir. Tam tersine, siviller karşısındaki hoyratlığı, hukuku aşındıran tavrı ve insan hayatını hiçe sayan pratiğiyle, dünyanın en ahlâksız ordularından biri haline gelmiştir. Hatta belki de en ahlâksız ordusudur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
