<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Uluslararası İlişkiler arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/dosya/uluslararasi-iliskiler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/dosya/uluslararasi-iliskiler/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 27 Apr 2026 07:38:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2026 07:38:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209050</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, 2009, Romalılar 13:11) Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, </em>2009, Romalılar 13:11)<em> Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna telaşa vermiş gibi görünüyoruz ya da ancak çok geç olduğunda aklımız başımıza geliyor. Eyleme geçmek için hâlâ zaman var düşüncesiyle kendimizi avutuyoruz ve sonra aniden olmadığının farkına varıyoruz. Tekrar soralım: Neden?” </em></p>
<p>Bu cümlelerle giriş yapılan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 2024 yılında bastığı Barış Gönülşen tarafından dilimize kazandırılan <strong><em>Uyanmak için Çok Geç; Gelecek yoksa bizi ne bekliyor?</em></strong> adlı eserinde Slavoj Zizek iklim krizinden, Rusya-Ukrayna Savaşı’na kadar geniş bir yelpazede geleceğimiz için kaygılarını ifade ediyor ve küresel bir işbirliğiyle herkesi uyanışa davet ediyor.</p>
<p>Evet, geldiğimiz noktada küresel pek çok tehdit artık hepimiz için aşikâr. Bu yadsınamaz. Hepimiz 3. Dünya Savaşı’nın kapıda olduğunun yahut başladığının farkındayız. Zizek, eserinde 3. Dünya Savaşı fiilen başladı diyor. Bu tehditleri engellemenin yolu olarak ise Zizek, muğlak ve sınırları belirsiz bir “savaş komünizmi” önerisi sunuyor. Zizek, adeta olağanüstü şartlar, kriz yönetimiyle aşılır diyor ve çözüm olarak bir devrim, akabinde devletin daha güçlü bir aktör olarak piyasaya müdahalesini savunuyor.</p>
<p>Zizek’in pek çok tespiti elbette önemli. Fakat çözüm önerilerine -en azından büyük kısmına- katılmam mümkün değil.</p>
<p>Evet, demokrasi, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Slavoj_%C5%BDi%C5%BEek">Zizek</a> değinmese de bazı ülkelerin tahakkümünde ve aparatı olduğunda kötü bir hal alıyor.  Evet, liberal değerler, pek çok Batı ülkesi ve eliti tarafından ikiyüzlü bir biçimde ve işlerine geldiği gibi kullanılıyor. Tekno oligarklar, neredeyse tekelleşmiş finans ağları ile birlikte bu kötü hal daha da derinleşiyor. Ancak özünde hâlâ uygulanabilir, bulabildiğimiz en iyi sistem bu. Kaldı ki ne dünyadaki kötüye gidişin, ne Trump’ın mevcut çıkışlarının, ne Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının, ne Gazze Soykırımı’nın, ne ABD-İsrail’in İran’a hukuksuz saldırısının, ne Epstein iğrençliğinin, ne tekno oligarkların yegâne sebebi demokrasi yahut serbest piyasa değil.</p>
<p>Gerçek şu ki bazı ülkeler, bazı küresel elitler her daim sahiplendiği bu değerlerle takiyye yaptı. Bu takiyye Trump ile ihtiyaç duyulmayan bir saçmalık olarak görüldü ve gizli ajandalar hiç olmadığı kadar büyük bir aymazlıkla dile getirildi. Güç, aslında çok da umursanmayan hukuka, tercih edildi. Bu belki basit bir tespit. Çünkü biliyoruz ki Trump’ı ve sistemi de buna iten bir yapı mevcut. Kolaya kaçmak değil, gerçek bu. Epstein ve daha bilmediğimiz pek çok kötülük bunun kanıtı. Her hâlükârda sistemin içine yerleşmiş ve kılcallarına kadar sirayet etmiş bir ur mevcut. Hemen her ülkede. Çoğu zaman küresel oyuncular aracılığıyla&#8230; Ancak bu ur, sunucuları yok etmeyi, değerlere dayalı sistemi yok etmeyi, derhal radikal bir değişiklik yahut Zizek’in önerisiyle devrim yapmayı gerektirmez, bu ur bahsi geçen değerlerin kötü olduğunu da göstermez. Bu değerler farklı din, dil, ırktan insanlar için asgari müştereği ifade edebilir. Belki de ihtiyacımız olan, teşbihte hata olmaz diyerek, yeni ve küresel bir Vestfalya uzlaşısıdır. Bu kez adil, barışı merkeze koyan, güce değil hukuka dayalı bir uzlaşı ve radikal olmayan, akl-ı selim bir geçişle.</p>
<p><strong>Bunun da ilk yolu bu urlu yapının varlığını kabul ederek bu urdan kurtulmak için mücadele etmekten ve mücadele için farkındalık yaratmaktan geçmektedir. </strong>Belki de Zizek’in en anlamlı katkısı budur, evet, çanlar çalıyor! Hepimiz için!</p>
<p>Diğer taraftan Zizek’in şu ifadelerine hak vermemek de elde değildir:</p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114 </em></p>
<p>Zizek, bu noktada tekno oligarkların ilişkilerine de değinerek çağımızın önemli bir sorununa daha temas ediyor. Çözüm olarak açık kaynak savunusu da makul geliyor.</p>
<p>Diğer yandan Zizek’in İsrail’in Filistin’de yıllardan beri işlediği suçlara değinmesi de oldukça önemli. Zizek, Batı’da yer bulan pek çok aydının düştüğü tuzağa düşmüyor ve Filistinlilerin haklılığını vurguluyor. Ayrıca İsrail’in içerisinde o dönem olanlara ses çıkaran İsraillilere de seslenerek Filistinlilerle bir koalisyon çağrısında bulunuyor. İşte bu anlamlı.</p>
<p>Gelgelelim, Zizek, tehditleri sıralayıp küresel olarak tehlikedeyiz dedikten sonra çözüm olarak şu ifadeleri kullanıyor:</p>
<p><em>“Almanya’dan ülkem Slovenya’ya kadar Avrupa’nın her yerinde durum benzer. Çevremize yönelik tehditlerden tutalım, yayılmaya yüz tutan savaşlara dek, devam eden, kızışan krizlerle baş etmek için bu kitapta kışkırtıcı bir biçimde “savaş komünizmi” diye adlandırdığım unsurlara ihtiyacımız olacak: Yalnızca olağan piyasa kurallarını değil, aynı zamanda (demokratik onay olmaksızın önlemler alıp yürürlüğe sokmak ve özgürlükleri sınırlandırmak gibi) yerleşik demokrasi kurallarını çiğnemek durumunda kalacak seferberliklere gereksinim duyulacak.” </em></p>
<p>Bu, tam olarak kaçındığımız, uğruna mücadele ettiğimiz özgürlüklere müdahale etmek değil de nedir? Mücadele ettiğimiz şey, hukuksuzluklar, savaşlar, oligarklar, yolsuzluklar, refahsızlık, insana, insanın tabiatına aykırılıksa eğer bununla mücadeleyi, benzer yöntemlerle yürütmek, elde edeceğimiz sonucu değiştirir mi? <strong>Oysa tarih açıktır: Zehirli ağacın meyvesi zehirli olur. </strong></p>
<p>Bir krizle mücadele ederken dahi olağanüstü tedbirler uyguluyorsak derhal normale, hukuka dönmek zorundayız. Dolayısıyla, dünyamız bir tehlikedeyken, özgürlük, hukuk, şeffaflık, düzen adına bir seferberlik ilanı, bir düzensizlik manasına gelmez mi? Buna katılmak mümkün değildir. Ayrıca bu sonuçlarını bildiğimiz, klasik bir kolaycılıktır.</p>
<p>Evet, insanoğlu tehditlerin farkına varmalıdır: <strong>3. Dünya Savaşı kapımızda. Gezegenimizi tüketiyoruz. Bir grup azgın azınlık sapkın zihniyeti ile dünyayı uçuruma sürüklüyor. Post modern insan özüyle, tabiat(ıy)la bağını kaybediyor.</strong></p>
<p><strong>Yapmamız gereken de bellidir: İnsan onuruna dayalı bir sistemi yeniden ancak bu kez takiyyesiz, güce değil hukuka, vicdana, ahlâka dayalı bir şekilde kurgulayabilmek ve bunu dünya çapında bir savaş çıkmadan evvel yapabilmek. </strong></p>
<p>İnsan ile tabiat arasındaki bağı, hakikate ve özümüze uygun şekilde yeniden ele alabilmek.</p>
<p>Sosyal meselelerde dengeyi ve ölçüyü, bugüne kadar kurumsallaşmayan ancak faydaları ortada olan bazı müesseselerle sağlayabilmeyi gündemimize almak.</p>
<p><strong>Evet, küresel olarak insan olabilmenin, insan kalabilmenin, insan onurunun, içimizde içkin ahlâk yasasının, vicdanın, evrensel hukukun, özgürlüğün, tabiata derin bir saygı duyarak tabiatın, gereklerini savunmak zorundayız. Hep birlikte, hep beraber.</strong></p>
<p><strong>Haldun Barış, Nisan 2026</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>Kitaptan Birkaç Alıntı</em></strong></p>
<p><em>“Dünya adında bir uzay gemisinin üzerinde yaşadığımız gerçeğini tam anlamıyla kabul ettiğimiz anda acil olarak hayata geçirilmesi gereken görev şu oluyor: Uygarlıkları hakikaten uygarlaştırma görevi, diğer deyişle insan topluluklarının tümü arasında evrensel dayanışma ve işbirliğine geçiş görevi.” s.11</em></p>
<p><em>“Bağlantısızlık, mücadelemizin evrensel olması gerektiği anlamına geliyor. Bu yüzden bedeli ne olursa olsun Rusofobiden kaçınmalıyız ve Rusya’nın içinde Ukrayna’nın işgalini protesto edenlere tam destek vermeliyiz: Onlar enternasyonalizmlerini gösteren gerçek Rus vatanseverleri. Bir vatansever, ülkesini gerçekten seven bir kişi ülkesi yanlış bir şey yaptığında bundan derin bir utanç duyan kişidir. “Doğrusuyla yanlışıyla benim ülkem” demek kadar iğrenç bir şey yoktur.” s. 23</em></p>
<p><em>“Larvatus prodeo “maskeli ilerliyorum.” (Devrimci bir güç, iktidarı aldığında, başlangıçta gerçek yüzünü göstermeyip mevcut sistemi iyileştirmek istediğini iddia etmekle yetinir.  Oysa sözü tersine çevirip söylemek daha uygun değil midir: larvatus redeo? Geri adım atmaya mecbur kaldığımda, uğradığım yenilginin derinliğini örtmek ve onu bir gelişme olarak sunmak amacıyla aldatıcı bir maske takmaktır bu… Fakat ya çıplak yüzün kendisi bir maskeyse?” s. 109</em></p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114</em></p>
<p><em>“Gerçeğin insanları eyleme geçirecek bir biçimde söylenmesi gerekir, tepeden bakan bir tatmin duygusuyla değil. Niçin? 1800ler civarında etkin olmuş Alman felsefeci Friedrich Jacobi ne yazmıştı: “La verite en la repoussant on l’embrasse.” (Hakikat, reddedilişiyle benimsenir.” s.115</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 13:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209047</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına büyük değer veren, gücü son derece dikkatli kullanan, sivil hayatı korumaya özel önem atfeden bir askerî yapıdan bahsediliyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak devletlerin ve orduların ahlâkı, kendileri hakkında yazdıkları metinlerle değil, yaptıklarıyla ölçülür. Bir ordu için asıl sınav, kendi askerî etik kitapçığında neler yazdığı değil, sahada nasıl davrandığıdır. Sivillere karşı tavrı nedir? Gücü nasıl kullanmaktadır? Savaşı, hukuku bütünüyle askıya alma bahanesi haline mi getirmektedir, yoksa şiddeti gerçekten sınırlandırmakta mıdır? İşte İsrail ordusunun asıl değerlendirilmesi gereken yer burasıdır. O noktada ise karşımıza çıkan tablo, “en ahlâklı ordu” söylemiyle bağdaşmayan, hatta ona tamamen ters düşen bir tablodur.</p>
<p>Gazze’de yaşananlar, bu iddianın ne kadar büyük bir yalan olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Uluslararası kuruluşlar, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve insan hakları raporları, İsrail askerî harekâtının “eşi görülmemiş” düzeyde sivil ölümlerine, kitlesel yıkıma ve toplu yerinden edilmeye yol açtığını kaydetmektedir. Gazze’de evler, hastaneler, okullar, sığınma alanları ve gündelik hayatın sürdüğü yerler sistematik şekilde tahrip edilmiştir. Yüz binlerce değil, neredeyse bütün nüfus yerinden edilmiştir. İnsanlara sadece ölüm değil, hayatın kendisi yaşanamaz hale getirilmiştir. Böyle bir tablo karşısında “ahlâk” kelimesini İsrail ordusuyla yan yana getirmek, kavramların içini boşaltmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâk Sözle Değil, Gücü Sınırlandırmakla Ölçülür</strong></p>
<p>Ahlâk, özellikle de savaş ahlâkı, tam da gücün sınırlandırılması gereken yerde başlar. Silahlı olmak, askerî imkânlara sahip olmak, teknolojik üstünlük kurmak bir orduyu ahlâklı yapmaz. Tersine, gücü olanın kendisini sınırlaması beklenir. Savaşta bile çocukların, kadınların, yaşlıların, hastaların ve genel olarak sivillerin korunması gerekir. Hastaneler, okullar ve ibadethaneler savaşın olağan hedefleri haline getirilemez. Ahlâk, sadece kendi kayıplarına üzülmek değil, karşı taraftaki masum insanın hayatını da değerli sayabilmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa İsrail’in dünyaya yansıttığı manzara tam tersidir. Bugün İsrail ordusu, sivilleri kitlesel biçimde öldüren, sivil hayatın temel altyapısını tahrip eden, insanları açlık, susuzluk, evsizlik ve güvensizlik içinde yaşamaya zorlayan bir güç olarak görünmektedir. Üstelik bütün bunlar, “güvenlik”, “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” gibi kavramların arkasına saklanarak yapılmaktadır. Ahlâk, şiddeti meşrulaştıran bir dil oyunu değildir. Bir ordunun kendisini “savunma kuvvetleri” olarak adlandırması, onun gerçekten savunma yaptığını kanıtlamaz. Nasıl ki bir insan kendine dürüst demekle dürüst olmazsa, bir ordu da kendine ahlâklı demekle ahlâklı olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Ordusunun Durumu</strong></p>
<p>İsrail ordusunun bugünkü durumu, sadece savaş alanındaki uygulamalarla değil, genel davranış kalıbıyla değerlendirilmelidir. Sorun, münferit aşırılıkların ötesindedir. Burada daha derin, daha yapısal bir problem vardır. Karşımızda, sivil hayatı askerî amaçların önüne koymayan, hatta zaman zaman sivil hayatın ortadan kalkmasını olağan bir yan sonuç gibi gören bir yaklaşım durmaktadır. Bu yüzden mesele birkaç yanlış operasyon, birkaç ölçüsüz asker veya birkaç “üzücü hata” meselesi değildir. Sorun, bütün bir askerî ve siyasî yaklaşımın, insan hayatını ikinci plana itmesidir.</p>
<p>Bu durum özellikle Gazze’de çarpıcı hale gelmiştir. Hastanelerin hedef haline gelmesi, sağlık sisteminin felce uğratılması, çocukların ve kadınların çok yüksek oranlarda hayatını kaybetmesi, insanların güvenli bölge denilen yerlere sürüldükten sonra oralarda da ölümle karşılaşması, bu ordunun davranış kalıbı hakkında yeterince fikir vermektedir. Eğer bir ordunun eylemleri, sivil ile savaşçı arasındaki ayrımı fiilen ortadan kaldırıyorsa, orada ahlâktan değil, tam tersine, ahlâkın askıya alınmasından söz etmek gerekir.</p>
<p>Bir ordunun ahlâkı, zafer kazanma isteğinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, insan hayatına ne kadar sınır koyduğuyla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, İsrail ordusunun sergilediği tablo, en ahlâklı ordu olma iddiasını değil, tam aksine, ahlâksız bir güce dönüşme tehlikesini işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Devleti ve Hukukun Çöküşü</strong></p>
<p>Mesele sadece orduyla da sınırlı değildir. Bir bütün olarak İsrail devleti, giderek hukuku aşındıran ve insan hakları fikrini boğan bir yapıya dönüşmektedir. Gözaltı merkezleri, cezaevleri, sorgulama süreçleri ve Filistinlilere uygulanan muamele, başlı başına büyük bir utanç alanı haline gelmiştir. İşkence, kötü muamele, aşağılayıcı uygulamalar ve cinsel şiddet iddiaları, uluslararası kuruluşların dikkat çektiği ağır konular arasındadır. Filistinli çocukların askerî gözaltı sistemi içinde gördüğü kötü muamele de yıllardır belgelenmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Karşı karşıya olduğumuz şey, sadece sert bir güvenlik devleti değildir. Sorun daha büyüktür. Burada hukuk fikrinin kendisi zedelenmektedir. Hukukun bir anlamı varsa, o da tam en zor anlarda, en büyük öfke anlarında bile intikamı sınırlamasıdır. Eğer hukuk, yalnız güçlü olanın öfkesini meşrulaştıran bir araç haline gelirse, artık orada adalet değil, kaba kuvvet vardır.</p>
<p>Bu yüzden İsrail’in gözaltı, tutuklama ve cezalandırma rejimi de askerî uygulamalar kadar önemlidir. Çünkü bir devletin gerçek ahlâk seviyesi sadece savaşta değil, kontrol altına aldığı insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar. Güçsüz, savunmasız, gözaltındaki kişiye yapılan muamele, ahlâkın en önemli testlerinden biridir. Bu testte de İsrail’in başarılı olduğu söylenemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdam Cezası ve İntikam Siyaseti</strong></p>
<p>Mart 2026’da İsrail Meclisi’nde belirli davalarda Filistinliler için idam cezasını öngören tartışmalı düzenlemenin geçirilmiş olması, bu gidişatın ne kadar tehlikeli bir istikamette ilerlediğini göstermektedir. İdam cezası, modern hukuk düşüncesinde zaten son derece problemli bir kurumdur. Hele bunu siyasî çatışmanın derin olduğu, yargısal eşitliğin tartışmalı bulunduğu, askerî mahkemelerin devrede olduğu bir zeminde gündeme getirmek, adaleti değil intikamı çağrıştırır.</p>
<p>Hukuk devletinin büyüklüğü, en çok öfkelendiği anda bile ölçüsünü kaybetmemesidir. Devlet, kendisini kurbanların öfkesinin saf temsilcisi haline getirdiğinde, adalet ile intikam arasındaki çizgiyi silmeye başlar. İsrail’in bugün yaptığı da budur. İdamı siyasal bir sembole dönüştürmek, özellikle Filistinliler söz konusu olduğunda, hukuku evrensel bir güvence olmaktan çıkarıp ayrımcı bir güç aracına dönüştürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu?</strong></p>
<p>İsrail kendisini sık sık “medeniyeti savunan”, “barbarlığa karşı duran”, “Batılı değerlerin ileri karakolu” olan bir devlet gibi sunmaya çalışmaktadır. Bu söylem, özellikle Batı dünyasında belli bir etki de doğurmaktadır. Fakat medeniyet yalnızca teknoloji, askerî güç veya diplomatik destek demek değildir. Medeniyet, insan hayatını evrensel biçimde değerli sayabilmektir. Medeniyet, sadece kendi çocuklarının değil, başkasının çocuklarının da yaşama hakkını savunabilmektir. Medeniyet, hukuku yalnız kendine değil, düşmanına da uygulayabilmektir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, İsrail bugün medeniyeti korumaktan çok, medeniyetin dayandığı temel zemini tahrip etmektedir. Çünkü medeniyetin esası, ölçüsüz güç değil, sınırlanmış güçtür. Medeniyetin esası, toplu cezalandırma değil, bireysel sorumluluktur. Medeniyetin esası, işgalin ve cezasızlığın normalleşmesi değil, hukukun üstünlüğüdür. Eğer bir devlet sürekli olarak sivil hayatı ezip geçiyor, hukuk dilini boşaltıyor ve insan haklarını yalnız seçilmiş bir topluluk için geçerli sayıyorsa, o devletin medeniyet iddiası ciddiye alınamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu, Tahrip mi Ediyor?</strong></p>
<p>Bu soruya verilecek cevap giderek daha netleşmektedir: İsrail, bugünkü siyasetiyle medeniyeti korumuyor; medeniyeti tahrip ediyor. Çünkü medeniyetin korunması, yalnızca kendi güvenliğini sağlamak değildir. Medeniyetin korunması, gücü ahlâk ve hukukla bağlayabilmektir. İsrail ise bugün tam tersine, gücü hukuk ve ahlâktan kurtarma yönünde ilerlemektedir.</p>
<p>Daha da vahimi, dünyanın önemli bir bölümü de bu tablo karşısında ya sessiz kalmakta ya da hâlâ “en ahlâklı ordu” masalını tekrarlamaktadır. Oysa asıl ahlâk krizi belki de tam burada başlamaktadır. Eğer bu ölçüde bir yıkım, bu ölçüde bir sivil katli, bu ölçüde bir cezasızlık karşısında hâlâ yüksek sesle hakikati söyleyemiyorsak, sorun yalnız Tel Aviv’de değil, bütün dünyanın ahlâk düzenindedir.</p>
<p>Sonuç olarak, asıl mesele İsrail’in kendisini nasıl tanımladığı değildir. Kendi ordusuna “ahlâklı” demesi, saldırıyı “savunma” diye adlandırması, hukuksuzluğu “güvenlik” diliyle örtmesi gerçeği değiştirmez. Gerçek şudur: İsrail ordusu, fiilleriyle değerlendirildiğinde, “dünyanın en ahlâklı ordusu” değildir. Tam tersine, siviller karşısındaki hoyratlığı, hukuku aşındıran tavrı ve insan hayatını hiçe sayan pratiğiyle, dünyanın en ahlâksız ordularından biri haline gelmiştir. Hatta belki de en ahlâksız ordusudur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The Most Immoral Army in the World</title>
		<link>https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2026 06:53:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[English]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209008</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol University Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu has long praised the Israeli army as “the most moral army in the world.” This is not merely an ordinary propaganda slogan; it lies at the heart of the way the Israeli state presents itself to the world. The Israeli army’s official code [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/">The Most Immoral Army in the World</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol University</p>
<p>Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu has long praised the Israeli army as “the most moral army in the world.” This is not merely an ordinary propaganda slogan; it lies at the heart of the way the Israeli state presents itself to the world. The Israeli army’s official code of values also refers to principles such as “human life,” “responsibility,” “proportionality,” and “purity of arms.” On paper, this creates the impression of a military institution that places a high value on human life, uses force with great restraint, and takes special care to protect civilian life.</p>
<p>Yet the morality of states and armies is measured not by the texts they write about themselves, but by what they do. The real test of an army is not what is written in its ethical handbook, but how it behaves in the field. How does it treat civilians? How does it use force? Does it turn war into an excuse for suspending law altogether, or does it genuinely limit violence? This is where the Israeli army must be judged. And at that point, the picture that emerges is utterly incompatible with the claim of being “the most moral army in the world.”</p>
<p>What has happened in Gaza shows with complete clarity how false that claim is. International organizations, United Nations mechanisms, and human rights reports have documented that Israel’s military operations have led to “unprecedented” levels of civilian death, massive destruction, and large-scale displacement. In Gaza, homes, hospitals, schools, shelters, and the ordinary spaces of daily life have been systematically devastated. Not merely hundreds of thousands, but nearly the entire population has been displaced. People have been denied not only safety, but the very conditions of life itself. In the face of such a reality, to continue speaking of “morality” in connection with the Israeli army is to empty the concept of all meaning.</p>
<p><strong>Morality Is Measured by the Limitation of Power</strong></p>
<p>Morality, and especially the morality of war, begins precisely where power is restrained. Being armed, possessing military capability, or enjoying technological superiority does not make an army moral. On the contrary, it is the powerful who are expected to restrain themselves. Even in war, children, women, the elderly, the sick, and civilians in general must be protected. Hospitals, schools, and places of worship cannot be treated as ordinary targets of war. Morality is not merely grieving one’s own losses, but recognizing that the life of the innocent person on the other side also has value.</p>
<p>Yet the image Israel projects to the world is the exact opposite. Today, the Israeli army appears as a force that kills civilians on a mass scale, destroys the basic infrastructure of civilian life, and condemns people to hunger, thirst, homelessness, and insecurity. Moreover, all this is done while hiding behind concepts such as “security,” “counter-terrorism,” or “self-defense.” Morality is not a linguistic game designed to legitimize violence. An army does not become moral simply by calling itself a “defense force.” Just as a person does not become honest by calling himself honest, an army does not become moral by calling itself moral.</p>
<p><strong>The Condition of the Israeli Army</strong></p>
<p>The present condition of the Israeli army must be assessed not only through specific battlefield practices, but through its overall pattern of conduct. The problem goes beyond isolated excesses. There is a deeper, more structural issue here. What stands before us is an approach that does not place civilian life above military aims and, at times, seems to treat the destruction of civilian life as an ordinary side effect. For this reason, the matter is not about a few mistaken operations, a few reckless soldiers, or a handful of “tragic errors.” The problem is that an entire military and political approach relegates human life to a secondary position.</p>
<p>This has become especially evident in Gaza. The transformation of hospitals into targets, the destruction of the health system, the extraordinarily high number of children and women killed, and the fact that people have been driven into so-called safe zones only to encounter death there as well—all this tells us a great deal about the conduct of this army. If the actions of an army effectively erase the distinction between civilians and combatants, then one must speak not of morality, but of the suspension of morality itself.</p>
<p>The morality of an army is measured not by the intensity of its desire to win, but by the limits it places on itself in relation to human life. Judged by this standard, the conduct of the Israeli army does not support the claim of being the most moral army in the world. On the contrary, it points to a force that has become one of the most immoral.</p>
<p><strong>The Israeli State and the Collapse of Law</strong></p>
<p>Nor is the matter limited to the army alone. The Israeli state as a whole is increasingly turning into a structure that erodes law and suffocates the very idea of human rights. Detention centers, prisons, interrogation procedures, and the treatment of Palestinians have become a major field of shame. Torture, ill-treatment, degrading practices, and sexual violence are among the grave issues repeatedly raised by international bodies. The mistreatment of Palestinian children within the military detention system has likewise been documented for years.</p>
<p>All this shows that what we are dealing with is not merely a harsh security state. The problem is larger. What is being damaged here is the very idea of law itself. If law has any meaning at all, it is precisely that it limits vengeance at moments of greatest anger and fear. If law becomes nothing more than a tool for legitimizing the anger of the powerful, then what remains is not justice, but brute force.</p>
<p>This is why Israel’s detention, imprisonment, and punishment regime is as important as its military practices. The true moral level of a state is revealed not only in war, but in the way it treats those under its control. The treatment of the powerless, the defenseless, and the detained is one of the most important tests of morality. And on this test, Israel cannot be said to have succeeded.</p>
<p><strong>The Death Penalty and the Politics of Revenge</strong></p>
<p>The passage in March 2026 of a highly controversial measure in the Israeli parliament envisioning the death penalty for Palestinians in certain cases shows how dangerous the direction of this trajectory has become. The death penalty is already deeply problematic in modern legal thought. To revive it in the context of an intense political conflict, disputed judicial equality, and the operation of military courts is not a sign of justice, but of revenge.</p>
<p>The greatness of a state governed by law lies in its refusal to lose its sense of proportion even at moments of greatest anger. When the state turns itself into the pure representative of the victims’ rage, it begins to erase the distinction between justice and vengeance. This is what Israel is doing today. By turning execution into a political symbol, especially in relation to Palestinians, it transforms law from a universal guarantee into a discriminatory instrument of power.</p>
<p><strong>Is Israel Protecting Civilization?</strong></p>
<p>Israel often seeks to present itself as a state that “defends civilization,” “stands against barbarism,” and serves as an “outpost of Western values.” This rhetoric has had a certain effect in the Western world. But civilization is not merely technology, military strength, or diplomatic support. Civilization means being able to regard human life as universally valuable. Civilization means being able to defend not only the lives of one’s own children, but also those of others. Civilization means applying law not only to oneself, but also to one’s enemy.</p>
<p>Viewed from this perspective, Israel today is not defending civilization so much as destroying the very ground on which civilization rests. For the essence of civilization is not unrestrained power, but restrained power. The essence of civilization is not collective punishment, but individual responsibility. The essence of civilization is not the normalization of occupation and impunity, but the rule of law. If a state continually crushes civilian life, civilization is not simply to secure one’s own safety. To protect civilization is to bind power to law and morality. Israel today is moving in the opposite direction: It is seeking to free power from both law and morality.</p>
<p>Worse still, a significant part of the world either remains silent in the face of this reality or continues to repeat the fable of “the most moral army in the world.” Yet perhaps the real moral crisis begins precisely here. If, in the face of destruction on this scale, civilian slaughter on this scale, and impunity on this scale, we still cannot speak the truth clearly, then the problem lies not only in Tel Aviv, but in the moral order of the world as a whole.</p>
<p>In the end, the real issue is not how Israel describes itself. Calling its army “moral,” describing aggression as “defense,” or cloaking lawlessness in the language of “security” does not change reality. The reality is this: Judged by its deeds, the Israeli army is not “the most moral army in the world.” On the contrary, through its brutality toward civilians, its erosion of law, and its disregard for human life, it has become one of the most immoral armies in the world—perhaps the most one of all.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/">The Most Immoral Army in the World</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trumpizm ve Popülizm Arasında: Liberalizmi Yeniden Kazanmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/trumpizm-ve-populizm-arasinda-liberalizmi-yeniden-kazanmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayman Abd El Aziz Nour]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Apr 2026 11:07:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208989</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın Liberalleri, Birleşin! Dr. Ayman Nour Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu temel kriz, yalnızca Donald Trump’ın yükselişi ya da sağ popülizmin yeniden güç kazanması değildir. Asıl mesele, liberalizmin — bir özgürlük felsefesi olarak — mevcut Amerikan politikalarıyla bilinçli biçimde özdeşleştirilmesidir. Oysa bu politikalar, küresel düzeni istikrarsızlığa sürüklemektedir. Zorlama, çıkar odaklı diplomasi, müttefikler üzerindeki baskı ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/trumpizm-ve-populizm-arasinda-liberalizmi-yeniden-kazanmak/">Trumpizm ve Popülizm Arasında: Liberalizmi Yeniden Kazanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><strong>Dünyanın Liberalleri, Birleşin!</strong></h3>
<p><em>Dr. Ayman Nour</em></p>
<p>Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu temel kriz, yalnızca Donald Trump’ın yükselişi ya da sağ popülizmin yeniden güç kazanması değildir. Asıl mesele, liberalizmin — bir özgürlük felsefesi olarak — mevcut Amerikan politikalarıyla bilinçli biçimde özdeşleştirilmesidir. Oysa bu politikalar, küresel düzeni istikrarsızlığa sürüklemektedir. Zorlama, çıkar odaklı diplomasi, müttefikler üzerindeki baskı ve uluslararası hukukun aşındırılması bu yaklaşımın temel unsurlarıdır.</p>
<p>Bu durum basit bir analiz hatası değildir. Liberalizm gibi insan onurunu temel alan bir düşünceye, onunla çelişen uygulamaların sorumluluğu yüklenmektedir. Oysa liberalizm, özünde bireysel hakların korunmasına, devlet gücünün sınırlandırılmasına ve hukukun üstünlüğü ile çoğulculuğun güvence altına alınmasına dayanır. Gücün zorla dayatılmasına ya da uluslararası ilişkilerin militarize edilmiş bir piyasa mantığına indirgenmesine karşıdır.</p>
<p>Barselona’da 17–18 Nisan 2026 tarihlerinde düzenlenen ilerici ve sol hareketlerin uluslararası buluşması bu ayrımın önemini bir kez daha ortaya koymuştur. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in çağrısıyla gerçekleşen bu toplantı, Brezilya, Meksika, Kolombiya ve Güney Afrika’dan liderleri bir araya getirmiştir. Amaç, aşırı sağın yükselişine ve mevcut ABD politikalarının etkilerine karşı ortak bir duruş sergilemektir. Ancak bu girişim, daha derin bir eksikliği de gözler önüne sermektedir: Bağımsız bir liberal sesin yokluğu.<img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208997 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2.jpg" alt="" width="2048" height="1364" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2.jpg 2048w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1024x682.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-768x512.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1536x1023.jpg 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-696x464.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1068x711.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1920x1279.jpg 1920w" sizes="(max-width: 2048px) 100vw, 2048px" /></p>
<p>Böyle bir ses, ne solun içinde erimeli ne de sağın baskılarına boyun eğmelidir. Aynı şekilde, “Trumpizm” ya da benzeri güç odaklarının söylemi tarafından yönlendirilmesine izin vermemelidir. Barselona zirvesi, küresel ölçekte siyasi direnişin hâlâ mümkün olduğunu göstermektedir. Ancak bundan daha önemli bir gerçek vardır: Liberallerin de kendi zeminlerinde bir araya gelmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu bir rekabet meselesi değildir. Bu, bilinçli biçimde çarpıtılmış bir kavramı yeniden sahiplenme meselesidir. Liberalizm, uzun süredir vahşi kapitalizm, neo-kolonyalizm ve ekonomik baskı gibi kavramlarla ilişkilendirilmektedir. Oysa bunlar liberalizmin devamı değil, tam tersidir.</p>
<p>Liberalizm, her şeyden önce ahlâkî bir zemine dayanır. Bireyi bir istatistik ya da güç aracına indirgemez; onu hak sahibi, özgür bir özne olarak görür. Bu çerçevede devlet de piyasa da mutlak değildir. Her ikisi de adalet ve kamu yararıyla sınırlandırılır.</p>
<p>Bugün Washington’dan gelen politikalar — askerî baskı, ekonomik araçlar ve diplomatik zorlamanın birleşimi — liberal ilkelerin uygulaması değil, onlardan açık bir sapmadır.</p>
<p>Son dönemde yaşanan gelişmeler bu durumu açıkça göstermektedir. ABD, İran bağlantılı gerilimleri artırmış, caydırıcılık stratejilerini genişletmiş ve küresel etkileri olan tek taraflı adımlar atmıştır. Avrupa’ya yönelik askeri taahhütlerdeki gecikmeler ise Washington’a olan bağımlılığın maliyetini yeniden tartışmaya açmıştır.</p>
<p>Bu, çok taraflılığa bağlı bir ortak davranış değildir. Bu, kendi kararlarının bedelini dünyaya ödeten ve aynı zamanda onay bekleyen bir güç anlayışıdır.</p>
<p>Avrupa’da da bu tablo giderek daha açık görülmektedir. Siyasi söylemde, transatlantik güvene duyulan inancın zayıfladığı dikkat çekmektedir. “Stratejik özerklik” tartışmaları yeniden güç kazanmış, Amerikan güvenlik şemsiyesinin artık kaçınılmaz bir kader olmadığı anlaşılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Bu noktada temel soru şudur: İçeride özgürlüğü savunmak, dışarıda onu aşındıran bir güce boyun eğmeyi gerektiriyorsa, bu özgürlük nasıl korunacaktır?</p>
<p>Bu değişen dengeler içinde Pedro Sánchez, İspanya’yı geleneksel hizalanmaların ötesine taşımaya çalışmaktadır. Çin ile kurduğu temaslar ve Barselona’daki zirveye ev sahipliği yapması, daha dengeli ve çok kutuplu bir dünya arayışını yansıtmaktadır. Bu yaklaşım tartışılabilir; ancak açık olan şudur ki dünya artık tek merkezli değildir.</p>
<p>İlerici sol, eşitsizliklere, savaşa ve kurumsal aşırılıklara karşı mücadelesiyle saygıyı hak etmektedir. Ancak küresel siyaseti sadece sol ve sağ arasındaki bir mücadeleye indirgemek gerçeği basitleştirmektir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bağımsız bir liberal hareketin ortaya çıkmasıdır.</p>
<p>Bu hareket dürüst olmalıdır: Trumpizm liberalizm değildir. Ekonominin askerileştirilmesi liberalizm değildir. Müttefiklere baskı uygulanması liberalizm değildir. Yaptırımlar ve ablukalarla kurulan düzen liberalizm değildir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-208998 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan.jpeg" alt="" width="717" height="403" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan.jpeg 717w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan-300x169.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan-150x84.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan-696x391.jpeg 696w" sizes="(max-width: 717px) 100vw, 717px" /></p>
<p>Bu nedenle küresel bir liberal buluşma sembolik değil, zorunludur. Çünkü fikirler sadece yenildiklerinde değil, anlamları çarpıtıldığında da yok olurlar.</p>
<p>Son yıllarda liberalizm, yalnızca piyasa özgürlüğüne indirgenmiş dar bir yorumla anılır hale gelmiştir. Bu da onu savaşlar, eşitsizlikler ve neo-kolonyal uygulamalarla ilişkilendirir hale getirmiştir. Böylece liberalizm, insan özgürlüğünü savunan bir düşünceden, stratejik çıkarları meşrulaştıran bir etikete dönüşmüştür.</p>
<p>Gerçek bir liberal buluşma, bu nedenle farklı temeller üzerine kurulmalıdır. Bu, bir imaj çalışması ya da akademik toplantı değildir. Bu, özgürlük ile adaletin ayrılmaz olduğunu, insan haklarının seçici olamayacağını ve halkların egemenliğinin pazarlık konusu yapılamayacağını ilan eden bir duruş olmalıdır.</p>
<p>Bunun için açık bir çerçeve gereklidir. Liberalizm ile Trumpizm arasındaki fark net biçimde ortaya konmalıdır. Tek taraflı savaşlar ve ekonomik baskılar reddedilmelidir. Uluslararası ilişkilerde iş birliği ve meşruiyet esas alınmalıdır. Aynı zamanda bireyin ne piyasa ne de devlet karşısında ezilmediği bir denge kurulmalıdır.</p>
<p>Modern siyasî düşünce de bunu gerektirir. Özgürlük yalnızca engellerin yokluğu değil, gerçek bir seçim ve katılım imkânıdır. Liberal demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir; kurumlara, hukuka ve hesap verebilirliğe dayanır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, mevcut Amerikan politikaları liberalizmin özüne açıkça aykırıdır.</p>
<p>Bu tartışma, liberalizmin iki kez çarpıtıldığı Arap dünyası için de önemlidir. Bir yandan Batı’nın uzantısı gibi sunulmuş, diğer yandan onunla ilgisi olmayan uygulamalarla özdeşleştirilmiştir. Bu yanlış algının aşılması, ancak gerçek bir liberal söylemle mümkündür.</p>
<p>Bugün ihtiyaç duyulan şey nettir: Gerçekleri olduğu gibi adlandırmak. Özgürlük söylemi, tek başına bir politikayı liberal yapmaz. Piyasa dili, baskıyı meşrulaştırmaz.</p>
<p>Müttefikleri tehdit eden, çatışmaları körükleyen ve uluslararası hukuku zayıflatan politikalar liberalizmi temsil etmez; onu zedeler.</p>
<p>Sonuç açıktır. Küresel sol Barselona’da toplanıyor — ve bu meşrudur. Ancak aynı derecede önemli bir görev daha vardır: Liberallerin bir araya gelmesi.</p>
<p>Söylemi tekrarlamak için değil, anlamını geri kazanmak için. Güce yaklaşmak için değil, onu sorgulamak için. Sığınmak için değil, bağımsız olmak için.</p>
<p><strong>Dünyanın Liberalleri, Birleşin</strong></p>
<p>Tarih, değişim anlarında, isim ile gerçek arasındaki farkı görebilenler tarafından yazılır. Bugün liberalizm, içi boşaltılmış bir etikete dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Onu yeniden anlamıyla buluşturmak, sadece siyasî değil, aynı zamanda ahlâkî bir zorunluluktur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/trumpizm-ve-populizm-arasinda-liberalizmi-yeniden-kazanmak/">Trumpizm ve Popülizm Arasında: Liberalizmi Yeniden Kazanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adem Çaylak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 10:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208986</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan Haklarından Siyonizmin Yavrusu İslamofobiye: Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan soykırım, yaygın insan kaybı ve küresel yıkımın enkazı üzerine temellendirilen “evrensel barış” söyleminin günümüz ABD-İsrail ve İran Savaşına nasıl zemin hazırladığının hikâyesi… Soykırım Suçtur. Evet Ama Kime ve Kim Tarafından Yapılırsa? İkinci Dünya Savaşı  pek çok yerde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/">Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnsan Haklarından Siyonizmin Yavrusu İslamofobiye: Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</strong></p>
<p>İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan soykırım, yaygın insan kaybı ve küresel yıkımın enkazı üzerine temellendirilen “evrensel barış” söyleminin günümüz ABD-İsrail ve İran Savaşına nasıl zemin hazırladığının hikâyesi…</p>
<ol>
<li><strong>Soykırım Suçtur. Evet Ama Kime ve Kim Tarafından Yapılırsa?</strong></li>
</ol>
<p>İkinci Dünya Savaşı  pek çok yerde soykırım yapıldığına ilişkin kanıtlar tarihçiler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Tarihçi ve antropologların emperyal istila öncesi ve sonrası nüfus projeksiyonları Batılı güçlerin ya da Frantz Fanon’un tabiriyle “yeryüzünün lanetlilerinin” Avrupa kıtası dışındaki istila ve soykırım suçlarını şüpheye yer bırakmayacak düzeyde kanıtlamaktadır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşında Almanya’nın uyguladığı “genocide” politikasının önceki soykırımlardan farkı, kendi vatandaşlarını da içerecek şekilde devasa bir boyuta ulaşmasıdır. Irkçı ideoloji temelinde şekillenen Alman soykırım politikası, Alman ırkının saflığını ifsada uğrattığı düşünülen genetik hastaların, eşcinsellerin ve zihinsel engellilerin yok edilmesini, üreme haklarının ellerinden alınmasını ve benzer uygulamanın engelli olsun ya da olmasın Roman ve Yahudi kökenli olan kişilere de uygulanmasını içermekteydi. Alman soykırımının İkinci Dünya Savaşındaki Alman istilasında ırksal sınıflandırmada “aşağı” olarak kabul edilen Slav ve Afrika kökenli (zenci) savaş esirlerine de uygulandığı bilinmektedir. Sözde aşağı ırklardan esirlere, beyaz ırktan ve Yahudi kökenli olmayan Avrupalı savaş esirlerinden daha kötü muamele edildiği, hatta bunlardan bazılarının esir kamplarında infaz edildiği bilinmektedir. Almanlar tarafından ırksal temelde yapılan böylesi uygulamalar küresel vicdanı o denli yaralamıştır ki, Birleşmiş Milletlerin (BM) kuruluşunda soykırımın yasaklanması ve insan haklarının geliştirilmesi başlıkları ön plana alınmıştır.</p>
<p>İster ulusal isterse uluslararası olsun hukuki düzenlemeler suçların toplumsal, tarihsel, antropolojik ve psikolojik nedenleri ile ilgilenmezler. Hukuki düzenlemeler için amaç suç olarak kabul edilen fiillerin tanımlanması ve caydırıcı önlemlerin belirlenmesidir. Bununla birlikte özellikle Yahudi soykırımına neyin neden olduğuna ilişkin geniş bir külliyat oluşmuştur. Sosyal bilimlerin farklı alanlarından uzmanlar ve siyaset yapıcılar, soykırım suçuna yol açan Alman ırkçılığını yaratan nedenlerin tespiti ve bunların ortadan kaldırılmasına odaklanmıştır.</p>
<p>Özellikle ABD üniversitelerinde önemli pozisyonlar elde eden Frankfurt Okulu kökenli Yahudi akademisyen ve yazarların konuyu “antisemitizmle mücadele”ye indirgeyen tutumu, Batıda soykırımla değil sadece Yahudilere uygulanan soykırımla mücadelede küresel kamuoyunu ikna etmeyi başarmıştır. Öyle ki 1948 tarihli BM Sözleşmesine rağmen dünyada yaşanan diğer soykırımlarla mücadele nispeten sönük kalmıştır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşındaki soykırım suçu sadece Yahudileri hedef almadığı halde, uygulamada neden sadece Yahudi Soykırımıyla mücadeleye odaklanılmıştır? Soykırım karşıtı küresel bir konsensüs varsa Bosna, Ruanda ve Gazze soykırımları neden önlenememiştir? Acaba İsmet Özel’in ifade ettiği gibi BM ve Avrupa Birliği sözleşmelerinde altı çizilen “İnsan Hakları”nın tanımı, Yahudilerin dünyanın herhangi bir ülkesinde özgürce yaşayabilme hakkını teminat altına alan ve sadece Yahudi olanlara ve seçkin Batılı insanlara tanınan haklarla sınırlı bir alanı mı ihtiva etmektedir? 80 yıla yaklaşan uygulama bize Özel’in haklı olabileceğini göstermektedir. Soykırımın önlenmesi ve nefret suçu Yahudilere yönelik olduğunda uluslararası sistem bunlarla en güçlü şekilde mücadele ederken, Bosna Soykırımı ve Gazze Soykırımlarından sorumlu yönetimler Batı ülkeleri tarafından açıkça korunmuş, en hafifinden yapılanların cezalandırılması çağrıları duymazdan gelinmiştir.</p>
<p>Kuruluşundan önce ve sonra tam bir terör örgütü gibi davranarak komşu coğrafyamızı kan ve gözyaşına boğan soykırımcı İsrail’in işlediği suçlara karşı takınılan tutum da bundan farklı değildir. Özellikle Gazze Soykırımında sergilenen pervasızlık ve İran’a yapılan saldırılarda nükleer silah kullanma tehditlerinin dile getirilmesi ve en son ABD’nin Roma’nın deli imparatoru Caligula profilli Başkanı tarafından tüm İran medeniyetinin yok edileceğine ilişkin ifadeler, soykırım ve katliamların kendisini tüm milletlerden ve ırklardan üstün gören (übermensch) Yahudilere karşı yapıldığında suç kapsamına alındığını, aşağı insan  (untermensch) kategorisindeki Müslüman halklara yapıldığında ise suç sayılmadığını kanıtlar niteliktedir. İran halkına soykırımı reva gören anlayışın İran halkının Müslüman olmasından ve kendilerini “übermensch” olarak gören Yahudi İsrail terör devletiyle düşman bir pozisyonda yer almasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu formülasyona göre soykırımcı übermensch olursa ya da soykırıma uğrayan untermensch olursa BM Sözleşmelerindeki “genocide” suçu işlenmiş sayılmayacaktır. Almanların “genocide” suçunun Yahudiler dışında kalan örneğin Roman halkına uluslararası sistemde hiçbir imtiyaz sağlamamış olması, bununla birlikte İsrail terör devletinin kuruluşunda Yahudilerin maruz kaldığı soykırım ve katliam suçlarının gerekçe oluşturması bu durumu kanıtlar niteliktedir.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Antisemitizm Suçsa İslamofobi Suç Değil mi?</strong></li>
</ol>
<p>Ne yazık ki İslamofobi suç değildir. Hatta çoğu Batı ülkesinde antisemitizmle mücadele mevzuatı yürürlükteyken İslamofobi kabahat kategorisinde dahi değerlendirilmemektedir. Ülke düzenlemelerinde ağırlıklı olarak Holokost olarak tabir edilen Yahudi Soykırımını inkâr etmeyi suç sayan diğer düzenlemeler varken soykırım suçlarına ilişkin bir genişletme yapılmamaktadır. Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki buradaki ayrımcılıktan kasıt ülkelerin yönetimleri ve yüksek siyasetlerine ve elitlerin düşünme biçimlerine ilişkin bir işaretlemedir. Yoksa Gazze Soykırımını protesto eden onurlu küresel vicdanın hakkını teslim etmek gerekmektedir. Peki bu soykırıma ilişkin ikiyüzlü yaklaşımın gerekçeleri neler olabilir?</p>
<p>İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden oluşturulan uluslararası sistem savaş suçlarına ve bu suçu işleyenlere ilişkin bir anlatı oluşturmuştur. Nürnberg yargılamaları ve uluslararası kurumların teşekkülünde özellikle Holokost anlatısı çok güçlü bir doku haline gelmiştir. Savaşın yarattığı küresel yıkım, savaş karşıtı bir küresel kamuoyu oluşmasını kolaylaştırmıştır. Ülkelerin kapitalist, sosyalist ve bağlaşıksız paktlar arasında bölünmesi ve bunlar arasındaki ilişkilerin çatışmasız olarak yürütülebilmesi adına, herkesin üzerinde uzlaştığı küresel bir düşmana ve belli değerler sistemine ihtiyaç duyulmaktaydı. Burada imdada Nazi Rejimi ve onun savaş suçlarıyla mücadele motivasyonu yetişti. Böylelikle İkinci Dünya Savaşının küllerinden iki kutuplu dünya sistemi inşa edilebilmişti.</p>
<p>Nazi Almanyası ve onun müttefiklerine, savaşın tüm kötülükleri fatura edilirken, savaşın en büyük mağduru olarak kabul edilen Avrupa’daki Yahudi toplumuna da kadim devletlerinin bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında yeni bir Yahudi devleti kurma imtiyazı verildi. Holokost mağdurlarına Federal Almanya Devleti tarafından yüklüce tazminatlar ödenerek bir nevi hesaplaşma sağlandı. Ancak Yahudi Soykırımı, günümüzde kültür ve medya endüstrisinin Siyonist Yahudilerin egemenliğinde olması nedeniyle küresel kamuoyu tarafından en iyi bilinen soykırım hatırası olarak yaşatılmaya devam etti. Yahudi Soykırımını konu alan sinematografik yayınlar bazı araştırmalara göre 5000 adetten fazladır. Buna karşın Ruanda Soykırımını konu alan yapım sayısı 200, Bosna (Srebrenitsa) Soykırımını konu alan yapım sayısı ise en çok 20 civarıdır. Küresel vicdan ağırlıklı olarak soykırım suçunu Yahudi Soykırımıyla sınırlandırmak üzere biçimlendirilmektedir. En acımasız ve pervasız soykırımlardan biri olan Gazze Soykırımıyla ilgili yapımlar da Bosna Soykırımıyla aynı kaderi paylaşacaktır ne yazık ki.</p>
<p>Buradaki adaletsizliğin sadece Siyonist sermaye gücünden ileri geldiğini düşünmek yanlıştır. Derinlerde Yahudi Siyonistleri etkisi altına alan güçlü bir üstünlükçülük (supremacy) duygusu/düşüncesi olduğunu düşünmekteyiz. Bu konuda pek çok akrabası Yahudi Soykırımında öldürülen Amerikalı vicdanlı akademisyen Norman G. Finkelstein da benzer düşünceleri dile getirmektedir. İş aleminde, akademide, siyasi ve yüksek elit sınıflar içerisindeki Yahudi kökenli kişi temsillerinin diğer milletlerin çok üstünde olması nedeniyle, Yahudi toplumunda nesnel gerekçelere dayanan bir üstünlükçü ırkçılığın kökleşmesine neden olmaktadır.</p>
<p>Peki bu ırkçı bakış açısı Alman ya da ABD’deki beyaz üstünlükçülüğü gibi şiddet üretme potansiyeli taşımakta mıdır? Yoksa kendi içine dönük bir kibir ve diğer milletlere ilişkin bir aşağı görmeyle mi sınırlıdır? 80 yıla yaklaşan İsrail devleti deneyimi Siyonist ırkçılığın da diğer ırkçılık ya da üstünlükçülük türleri gibi en aşağılık suçlara gerekçe oluşturduğunu kanıtlamıştır. Filistinlilere reva görülen zulüm ve katliamların ve en son yaşanan Gazze Soykırımının meşruiyet zemini de Siyonist ırkçılık temelinde oluşturulmuştur. Übermench Yahudilerin untermensch Filistinlileri kadın, bebek, yaşlı demeden yok etmek istemesi, Batı elitleri tarafından desteklenen ya da göz yumulan suçlardır. İster Yahudi üstünlükçü sekülerler isterse de tahrif edilmiş Eski Ahit’e bağlı dindar Siyonistler olsun neredeyse bütün bir İsrail halkının bu konuda müşterek bir bakış açısına sahip olması sosyal antropolojik bir hasta toplum vakasıdır. Eski Ahit’i okuyan sağlıklı kafadaki bir insanın sözde Rab adına İsraillilere düşmanlarının tamamını erkek, kadın ve çocuk demeden yok etmeyi, geride canlı bırakmamayı hatta hayvanlarını bile katletmeyi emreden bölümlerini okuduğunda dehşete kapılmaması imkânsızdır.  Soykırım emri tahrif edilmiş Eski Ahit’te en az beş bölümde geçmektedir. Eski Ahit’in sadece dini emirleri içeren bir kitap olmadığı, Eski İsrail tarihini de anlattığı düşünüldüğünde 3000 yıldan beri Yahudi zihninde taşınan bir soykırım güdüsünün varlığı inkâr edilemez.</p>
<ol start="3">
<li><strong> İran Medeniyetini Yok Etmek ya da Küresel Nükleer Felâket</strong></li>
</ol>
<p>ABD’nin Caligula Başkanı, Mossad’ın elindeki Epstein belgelerinden ürkmüş olsa gerek seçim döneminde MAGA seçmenine verdiği vaatleri bir tarafa bırakarak Ortadoğu’nun kadim medeniyeti İran’la bir savaşa girmiştir. Devlet Başkanı ve yüksek devlet yöneticilerini İsrail’in terör saldırılarıyla yok ederek hızlı bir rejim değişikliği uman modern Caligula, İran’ın sert direnişi, çatışmayı Körfezdeki ABD’nin kukla devletlerine genişletmesi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla savaş hedeflerine ulaşamamıştır. Savaşın başından beri pazarlıkçı kabzımal ağzıyla hem tehdit eden hem de İran’ı anlaşma yapmaya davet eden çağrıları cevap bulmayınca, sosyal medyadan küfür ve hakaretler eşliğinde tüm bir İran medeniyetini bir gecede yok edebileceği tehdidini savurmuştur. Peki bu sözler ABD yönetimini ele geçiren modern Caligula’nın deli saçması sözlerinin ötesinde bir anlam ifade etmemekte midir? Ne yazık ki evet.</p>
<p>ABD yönetimindeki kişilerin Gazze Soykırımı yaşanırken ve günümüzde yaptıkları açıklamalara bakıldığında gerek Gazze’de gerekse de teslim olmayan halklarla yapılan savaşlarda nükleer silah kullanımını haklı ve gerekli gördükleri anlaşılmaktadır. İsrail’in Gazze Soykırımında atom bombası kullanmamış olması bir yüce gönüllülük olarak sunulmaktadır. O halde übermensch Siyonist ırkçılara teslim olmayan untermensch halklara yönelik nükleer silah kullanımı meşru kabul edilmelidir biçiminde rezil bir mantık yürütülmektedir. İran yönetimi araya giren Çin, Pakistan ve Türkiye’nin arabulucu rolleri ve telkinleriyle ateşkese ikna olmasaydı nükleer saldırıların hedefi olabilecekti. Belki de bu ihtimali gören Çin tarafından uyarılması, yönetimi bir ateşkese ikna etmiş olabilir. Bununla birlikte Siyonist yönetimlerin nükleer silah kullanımını seçeceğinin hiç de azımsanmayacak düzeyde bir ihtimal içerdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İran Savaşı bu yılın sonuna kadar uzadığı takdirde, umarız ki yaşanmaz ancak Kasım ayındaki ABD Kongre Seçimleri öncesinde İran’a yönelik bir nükleer saldırı ihtimali olasıdır.</p>
<p>Nüfusu hızla artan ve çoğunluğu yapay zekânın üretimde başat rol oynamasıyla ekonomik açıdan lüzumsuz hale gelecek untermensch halkların imhasına İslam ülkelerinden başlamak Siyonist ırkçılar için optimal bir seçenektir. Rusya, Hindistan ve Çin gibi nükleer kapasitesi olan ülkeleri de içerecek şekilde savaşın ve çatışmaların genişletilmesi halinde dünya nüfusunu hedeflenen bir milyar insanın altına indirme hedefine ulaşılabilecektir. Okurlarımızdan bazılarının bu öngörüleri aşırı bulduğuna ve komplo teorileri diye burun kıvırdığına eminim. Lütfen şunu unutmayınız ki İkinci Dünya Savaşını başlatan ve soykırım suçu işleyen Hitler ve Mussolini, modern Caligula ve Netanyahu’dan daha berbat profiller değildi. Ne de Siyonizm Alman ırkçılığından daha az zararlı bir ideolojidir. Yine de yazılanları komplo teorisi olarak görenler keşke haklı olsalar.</p>
<p><em>Görsel: Reuters</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/">Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika-İsrail’in İran Saldırısında Hesaplamadığı Kabağın Sahibi!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/amerika-irailin-iran-saldirisinda-hesaplamadigi-kabagin-sahibi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 08:24:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208954</guid>

					<description><![CDATA[<p>Meşhur “kabağın sahibinin zoruna gitti” hikâyesi, sadece bir tasavvuf anlatısı değil; aynı zamanda güç, kibir ve sonuç ilişkisini anlatan derin bir metafor olarak okunabilir. Bugün Amerika-İsrail’in 4 gün süre verdiği İran saldırısında gelinen nokta bu hikâyeyi yeniden hatırlatmaktadır. Hikâye basit olduğu kadar çarpıcı ve ibret vericidir. Bir derviş tıraş olmak için berbere gider. Sessizce koltuğa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/amerika-irailin-iran-saldirisinda-hesaplamadigi-kabagin-sahibi/">Amerika-İsrail’in İran Saldırısında Hesaplamadığı Kabağın Sahibi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Meşhur “kabağın sahibinin zoruna gitti” hikâyesi, sadece bir tasavvuf anlatısı değil; aynı zamanda güç, kibir ve sonuç ilişkisini anlatan derin bir metafor olarak okunabilir. Bugün Amerika-İsrail’in 4 gün süre verdiği İran saldırısında gelinen nokta bu hikâyeyi yeniden hatırlatmaktadır.</p>
<p>Hikâye basit olduğu kadar çarpıcı ve ibret vericidir.<br />
Bir derviş tıraş olmak için berbere gider. Sessizce koltuğa oturur, saçını kazıtır. O sırada içeri bir kabadayı girer. Hiçbir gerekçe olmaksızın dervişin başına bir tokat vurur ve “Kalk kabak!” diyerek onu yerinden kaldırır. Derviş itiraz etmez, sessizce kalkar ve yerini verir.</p>
<p>Ancak kabadayı dükkândan çıktıktan kısa süre sonra bir at arabasının darbesiyle hayatını kaybeder. Olayın şaşkınlığını yaşayan berber ise dervişe dönerek “Keşke beddua etmeseydin” der. Dervişin cevabı ise hikâyenin özüdür:<br />
“Ben etmedim efendi… Ne haddime… Ama galiba kabağın sahibinin zoruna gitti.”</p>
<p>Bu anlatı, gücün sınırlarını ve görünmeyen dengeleri hatırlatan ibretlik bir uyarıdır.</p>
<p>Bugün İsrail ve Amerika’nın İran’a yönelik Trump’ın kabadayı, zorba söylemleriyle gerçekleştirdiği saldırıları bu hikâyeyi hatırlattı.</p>
<p>Bu saldırılar sıradan bir askerî operasyon değildi; aksine yüksek teknoloji, ileri istihbarat kapasitesi ve teknik savaş üstünlüğü üzerine kurulmuş, çok katmanlı bir stratejik hamleydi. İlgililerin açıklamalarına göre iki güçlü devletin uzun süreli hesaplamaları ve planlamalarıyla gerçekleşmiştir.</p>
<p>Amaç ise gizli değildir: İran’ın askerî ve siyasal kapasitesini zayıflatmak, rejimi baskı altına almak ve bölgeye kimin güçlü olduğuna dair bir mesaj vermek.</p>
<p>Operasyonların planlanma biçimi, klasik savaş anlayışının ötesine geçildiğini göstermektedir. Hedefler nokta atışıyla belirlenmiş, üst düzey komuta kademesi doğrudan hedef alınmıştır. Füze saldırılarıyla rejimin kritik isimlerinin etkisiz hale getirilmesi, komuta zincirini kırmaya yönelik bilinçli bir stratejinin parçasıdır.</p>
<p>Bununla birlikte, bu planın sadece dış müdahale boyutu yoktur. İran’ın iç dinamikleri, toplumsal kırılganlıkları ve siyasi gerilimleri de hesaplamaya dâhil edilmiştir. Yani mesele yalnızca askerî üstünlük değil, aynı zamanda içeriden de çözülme ve muhtemelen silahlandırılan örneğin Kürt gruplarının da desteğiyle bir iç ayaklanma beklentisidir.</p>
<p>Esasen saldırının ilk günlerinde bir okula yapılan saldırıda 165 çocuğun hayatını kayıp etmesi; bu saldırılar sonucunda İran’a özgürlük değil; geleceğinin yok olacağının açık göstergesiydi. Ardından gelen hedefli operasyonlar, sadece askerî yapıyı değil, aynı zamanda aileleri ve sosyal dokuyu da doğrudan etkilemiştir. İran’ın dinî lideri Humeyni’nin torununun ve ailesinin de bu süreçte hayatını kaybettiğine dair iddialar, saldırıların kapsamını ve derinliğini göstermektedir.</p>
<p>Bu noktada mesele sadece askerî başarı ya da stratejik üstünlük değildir. Daha geniş bir çerçevede bakıldığında, bu operasyonların aynı zamanda bölge ülkelerine ve uluslararası topluma yönelik bir güç gösterisi olduğu da açıktır. Verilmek istenen mesaj nettir: Küresel güç dengeleri hâlâ belirli aktörlerin kontrolündedir ve bu aktörler gerektiğinde doğrudan müdahale kapasitesine sahiptir; dünya devletleri ayağını buna göre uzatmalıdır.</p>
<p>Ancak tarih bize şunu da öğretir: Her plan, kendi sonuçlarını garanti etmez. Her hesap, öngörülen şekilde sonuçlanmaz.</p>
<p>Tam da bu noktada, hikâyenin anlamı yeniden ortaya çıkar.</p>
<p>Bir taraf plan yapabilir, güç kullanabilir, üstünlük sağlayabilir.<br />
Ama bazen süreç, görünmeyen başka dinamikler tarafından şekillenir.</p>
<p>Ve bazen…<br />
Hiç kimsenin hesap etmediği bir yerden denge kurulur. Belki de bu yüzden bazı olaylar karşısında şu cümle kendiliğinden akla gelir: Her şey hesaplanmış olabilir. Ama her şey kontrol altında değildir.</p>
<p>Çünkü bazen…<br />
<strong>Kabağın sahibinin zoruna gidebilir. </strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/amerika-irailin-iran-saldirisinda-hesaplamadigi-kabagin-sahibi/">Amerika-İsrail’in İran Saldırısında Hesaplamadığı Kabağın Sahibi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devletler için Sessiz Yaklaşan Fırtına</title>
		<link>https://hurfikirler.com/devletler-icin-sessiz-yaklasan-firtina/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 07:25:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208886</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya, belki de Soğuk Savaş sonrası en kırılgan ve en belirsiz dönemlerinden birini yaşıyor. Küreselleşmenin getirdiği karşılıklı bağımlılık, bir zamanlar barışın teminatı olarak görülüyordu; bugün ise bu ağ, krizlerin hızla yayılmasını sağlayan kırılgan bir sinir sistemine dönüşmüş durumda. Enerji hatları, tedarik zincirleri, dijital altyapılar ve finansal sistemler artık yalnızca ekonomik araçlar değil; aynı zamanda jeopolitik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devletler-icin-sessiz-yaklasan-firtina/">Devletler için Sessiz Yaklaşan Fırtına</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya, belki de Soğuk Savaş sonrası en kırılgan ve en belirsiz dönemlerinden birini yaşıyor. Küreselleşmenin getirdiği karşılıklı bağımlılık, bir zamanlar barışın teminatı olarak görülüyordu; bugün ise bu ağ, krizlerin hızla yayılmasını sağlayan kırılgan bir sinir sistemine dönüşmüş durumda. Enerji hatları, tedarik zincirleri, dijital altyapılar ve finansal sistemler artık yalnızca ekonomik araçlar değil; aynı zamanda jeopolitik silahlar haline gelmiş durumda.</p>
<p>Bugünün dünyasında tehditler yalnızca tanklarla, füzelerle ya da askerî yığınaklarla ölçülmüyor. Siber saldırılarla bir ülkenin bankacılık sistemi çökertilebiliyor, sosyal medya üzerinden toplumlar kutuplaştırılabiliyor, enerji vanaları kapatılarak ülkeler diz çöktürülebiliyor. Bu nedenle artık “hangi devlet daha güçlü?” sorusundan çok, “hangi devlet hangi alanda kırılgan?” sorusu daha belirleyici bir hale geldi.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde özellikle devletler için küresel tehditleri şekillendirecek başlıca aktörlere baktığımızda, çok katmanlı bir risk haritası ile karşı karşıyayız.</p>
<p>ABD, hâlâ dünyanın en büyük askerî ve teknolojik gücü. Ancak iç siyasi kutuplaşma, artan borç yükü ve küresel liderlik konusunda yaşanan tereddütler, bu gücün sürdürülebilirliğini sorgulatıyor. ABD’nin geri çekildiği ya da tereddüt ettiği her alan, yeni güç boşlukları ve yeni çatışma ihtimalleri doğuruyor. Bu boşluklar çoğu zaman kontrolsüz şekilde dolduruluyor.</p>
<p>Çin, yükselen ekonomik gücüyle yalnızca bir ticaret devi değil, aynı zamanda sistem kurucu bir aktör olma yolunda ilerliyor. Kuşak ve Yol Girişimi ile lojistik hatları kontrol altına alma çabası, dijital yuan ile finansal sistemde alternatif oluşturma isteği ve Güney Çin Denizi’ndeki agresif tutumu, önümüzdeki dönemde Çin’i küresel gerilimin merkezine yerleştirebilir. Çin’in yükselişi, sadece ekonomik bir rekabet değil, aynı zamanda bir sistem mücadelesidir.</p>
<p>Rusya, klasik askerî gücünü enerji kartıyla birleştirerek hibrit bir tehdit modeli oluşturuyor. Ukrayna savaşı, sadece bölgesel bir çatışma değil; aynı zamanda Batı ile Rusya arasında yeni bir soğuk savaşın habercisi niteliğinde. Enerji arzını bir baskı unsuru olarak kullanabilen bir aktörün, özellikle Avrupa için ne denli kritik bir tehdit oluşturduğu artık çok daha net görülüyor.</p>
<p>İran, doğrudan güç projeksiyonu yerine vekil aktörler üzerinden yürüttüğü stratejiyle dikkat çekiyor. Bölgesel milis güçler, ideolojik ağlar ve asimetrik savaş teknikleri, İran’ı klasik anlamda ölçülmesi zor ama etkisi yüksek bir tehdit haline getiriyor. Hürmüz Boğazı gibi kritik bir geçiş noktasındaki potansiyel bir kriz, yalnızca bölgesel değil küresel ekonomik sarsıntılara yol açabilecek kapasitede.</p>
<p>Hindistan ise çoğu zaman göz ardı edilen ama uzun vadede en kritik aktörlerden biri olabilir. Nüfus gücü, büyüyen ekonomisi ve artan teknolojik kapasitesiyle Hindistan, önümüzdeki yıllarda Çin ile rekabet eden bir kutup haline gelebilir. Ancak iç sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve bölgesel gerilimler, bu yükselişi kırılgan hale getirebilir.</p>
<p>Bu tabloya ek olarak, devlet dışı aktörlerin güç kazanması, iklim krizinin tetiklediği göç dalgaları, su ve gıda savaşları gibi yeni nesil tehditler, klasik jeopolitik okumaları yetersiz kılmaktadır. Artık savaşlar yalnızca cephelerde değil; veri merkezlerinde, limanlarda, algoritmalarda ve hatta zihinlerde verilmektedir.</p>
<p>Türkiye gibi jeopolitik olarak kritik bir konumda bulunan ülkeler için bu tablo hem büyük riskler hem de önemli fırsatlar barındırmaktadır. Enerji koridorlarının merkezinde yer almak, lojistik ağların kesişim noktasında bulunmak ve çok yönlü dış politika yürütebilme kapasitesi, Türkiye’yi bu yeni dünyanın kilit oyuncularından biri haline getirebilir. Ancak bu rol, ancak doğru strateji, güçlü kurumlar ve öngörülebilir ekonomi politikaları ile sürdürülebilir hale gelebilir. Kısacası, dünya yeni bir düzen kurmuyor; aksine eski düzenin enkazı üzerinde belirsiz bir denge arıyor. Bu denge, güçten çok aklın, çatışmadan çok stratejinin ve kısa vadeli kazançlardan çok uzun vadeli vizyonun belirleyici olduğu bir denge olacak. Aksi takdirde, bugün sadece “risk” olarak gördüğümüz unsurlar, yarının geri dönülmez krizlerine dönüşebilir.</p>
<p>Ve belki de en kritik soru şudur:<br />
Devletler bu yeni dünyanın kurallarını mı yazacak, yoksa kontrol edemedikleri krizlerin kurbanı mı olacak?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devletler-icin-sessiz-yaklasan-firtina/">Devletler için Sessiz Yaklaşan Fırtına</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Donald Trump’ın Savaşı ve Amerikan Özgürlüğünün Erozyonu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/donaldtrumpin_savasi_ve_amerikanozgurlugunun_erozyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 10:14:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208824</guid>

					<description><![CDATA[<p>Richard Ebeling Çev. Atilla Yayla Klasik liberaller, liberteryenler, objektivistler ve muhafazakârlar arasında Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı yeni savaşın gerekçeleri, haklılığı ve anayasal meşruiyeti konusunda hararetli tartışmalar yaşanmaktadır. 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD başkanlarının emrettiği birçok askerî harekâtta olduğu gibi, Trump da bu dış müdahaleyi Kongre’nin savaş ilanı olmadan başlatmıştır. Müdahale, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/donaldtrumpin_savasi_ve_amerikanozgurlugunun_erozyonu/">Donald Trump’ın Savaşı ve Amerikan Özgürlüğünün Erozyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><a href="https://www.fff.org/author/richard-m-ebeling/"><strong>Richard Ebeling</strong></a></h4>
<p><em>Çev. Atilla Yayla</em></p>
<p>Klasik liberaller, liberteryenler, objektivistler ve muhafazakârlar arasında Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı yeni savaşın gerekçeleri, haklılığı ve anayasal meşruiyeti konusunda hararetli tartışmalar yaşanmaktadır. 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD başkanlarının emrettiği birçok askerî harekâtta olduğu gibi, Trump da bu dış müdahaleyi Kongre’nin savaş ilanı olmadan başlatmıştır. Müdahale, yürütmenin varsayılan yetkisine dayanarak gerçekleştirilmiş ve Amerika Birleşik Devletleri topraklarına başka bir ülke tarafından fiilen bir saldırı yapılmış olmamasına rağmen uygulanmıştır.</p>
<p>Amerika artık özgür bireylerin anayasal bir cumhuriyeti değil, giderek daha otoriter ve emperyal bir devlet haline gelmektedir. Seksen yıldır başkanlar, “ulusal güvenlik” ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin “küresel çıkarları” gibi gerekçelerin, başkomutanın dünyanın hemen her yerinde ve çeşitli biçimlerde askerî harekâtlara girişmesini gerektirdiğini hatta zorunlu kıldığını ileri sürmektedir. Ancak Trump’ın İran’a karşı savaş için sunduğu gerekçeler ile önceki başkanların kendi dış müdahalelerini savunurken kullandıkları gerekçeler arasında bir fark vardır. Önceki başkanlar genellikle daha yatıştırıcı veya fedakâr görünümde bir retorik kullanarak müdahalenin yalnızca Beyaz Saray’da yaşayan tek bir kişinin arzusundan ibaret olmadığı izlenimini vermeye çalışmışlardır.</p>
<p>Trump’ın dili ise çok daha belirgin biçimde “birinci tekil şahıs” dilidir: Yetki bendedir; güç bendedir, ben istiyorum; ben talep ediyorum, ben karar vereceğim; ben cezalandıracağım; ben ödüllendireceğim; ben emredeceğim. Dün bunu söyledim, bugün bunu söylüyorum ve yarın başka bir şey söyleyebilirim; fakat bunların hiçbiri çelişkili, tutarsız ya da ikiyüzlü değildir. Çünkü herkesten daha fazlasını biliyorum. Bu yüzden sözlerimde veya eylemlerimde günbegün meydana gelen değişiklikler, benim üstün kavrayışıma dayanarak ortaya çıkan koşullara verilen doğru tepkilerdir. Bana karşı çıkan herkes Amerikan karşıtıdır, sadakatsizdir, Trump’a karşı nefretle doludur ve Amerika’yı yeniden büyük yapma hedefinin kaybeden düşmanıdır. Ben, ben, ben.</p>
<p>Bu nedenle Orta Doğu’daki mevcut çatışma üzerine yürütülen tartışma ve polemiklerin bir kısmı, şaşırtıcı olmayacak biçimde, kişisel bir meseleye indirgenmiştir: Donald Trump’ı seviyor musunuz, ona güveniyor musunuz, onu destekliyor musunuz yoksa desteklemiyor musunuz? Oysa Trump’ın Venezuela’ya veya şimdi İran’a müdahale etme kararları, başkanlık yetkisinin nasıl varsayıldığı ve uygulandığı açısından Beyaz Saray’daki seleflerinin eylemlerinden aslında farklı değildir.</p>
<p>Sorulması gereken daha genel soru şudur: Amerika Birleşik Devletleri başkanı, gerekli gördüğü zaman ve Kongre’nin savaş ilanı olmadan, hatta Amerika Birleşik Devletleri doğrudan saldırıya uğramamışken bile dünyanın başka bölgelerinde ve başka ülkelerin iç işlerine müdahale etme yetkisine sahip midir? Çeşitli sosyal medya platformlarını takip eden herkes bunun birçok klasik liberali, liberteryeni, objektivisti ve muhafazakârı ikiye böldüğünü bilir. Ve bu grupların birbirlerine yönelik kullandıkları dil çoğu zaman oldukça sert olmuş, hatta söylemek gerekir ki bazen “nazik” olmaktan uzaklaşmıştır.</p>
<p>Bütün bunları söyledikten sonra, Donald Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaşa neden karşı çıktığımı kısaca özetlemek gerekirse, bazı sebepler şunlardır:</p>
<ol>
<li>Hükümetin görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin yetki alanı içinde Amerikalıların bireysel haklarını korumaktır; dünyanın geri kalanının polisi olmak değildir. Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nda, ülke başkanının karar ve eylemlerine böyle bir polislik rolü ve görevi yükleyen hiçbir hüküm yoktur. Buna rağmen bu polislik rolü, İkinci Dünya Savaşı’nın 1945’te sona ermesinden bu yana başkanlar tarafından fiilen üstlenilmiş ve uygulanmıştır. Elbette Anayasa’nın “yaşayan bir belge” olduğunu, değişen koşullara göre anlamının ve amaçlarının değişmesi gerektiğini düşünenler sözlerimden ikna olmayacaktır. “Sol” kesimdeki birçok kişinin devlet gücünün sınırları konusunda Anayasa’nın söyledikleriyle kendisini bağlı hissetmemesi göz önüne alındığında, başkanın savaş yetkisi dâhil bazı konularda başkalarının da onların safına katılmış olmasına çok şaşırmıyorum.</li>
<li>Bu tür dış müdahalelerde ABD hükümeti kaçınılmaz olarak başka bir ülkedeki ya da ülkeler arasındaki bir anlaşmazlıkta bir tarafı destekler. Eski bir deyiş vardır: “Düşmanımın dostu benim düşmanımdır.” ABD hükümetinin desteklemediği karşı taraf ya da ulus da Amerika’yı, çatıştığı diğer taraf kadar düşman olarak görmeye başlar. Daha sonra ya saf bir aptallıkla ya da sorumluluğu başka yere yöneltmek için kullanılan bir manipülasyon aracı olarak, Amerika’nın desteklemediği o karşı taraf Amerikalıları da meşru bir hedef olarak gördüğünde —tıpkı doğrudan çatıştığı tarafı hedef aldığı gibi— ABD hükümeti, sanki yeni doğmuş bir bebek kadar masum olan Amerika’nın yalnızca “kim olduğumuz için” saldırıya uğradığı iddiasıyla her seferinde “şok” olduğunu ifade eder.</li>
<li>Bu tür dış müdahaleler, daha sonra “ulusal güvenlik” adına Amerika’daki özgürlüklerin kısıtlanmasının gerekçesi haline gelen düşmanları bizzat yaratır. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle kişisel ve sivil özgürlükler üzerine yeni kısıtlamalar katman katman eklendikçe, Amerikalılar zamanla hangi özgürlüklerini kaybettiklerini ya da hangi özgürlüklerinin sınırlandırıldığını fark etme duygusunu, hatta yeterince zaman geçtiğinde bu özgürlüklerin varlığına dair hafızalarını bile yitirirler. Sonunda durum öyle bir noktaya gelir ki, devlet kontrolünün çok daha fazla olduğu bir toplum, birçok kişi tarafından özgür bir toplumun nasıl göründüğünün yeni “normali” olarak kabul edilir. Bu durum özellikle devlet propagandası, içeride ve dışarıda yaptığı her şeyin Amerika’daki “özgürlüğü korumak” adına yapıldığını ısrarla söylediğinde daha da belirgin hale gelir.</li>
</ol>
<p>Bugün insanların “gördüğü” şey, hâlâ sahip oldukları özgürlük dereceleridir; bu özgürlükleri bireysel özgürlüğün anlamı ve sınırları olarak doğal kabul ederler. Oysa “görülmeyen” şey, her yeni “ulusal güvenlik” tehdidi bahanesiyle, devletin insanların günlük hayatına ve tercihlerine giderek daha kapsamlı ve müdahaleci biçimde karışmasını meşrulaştıran süreç içinde, özgürlüklerin parça parça nasıl budandığıdır. Eğer geçmişte insanların sahip olduğu daha geniş kişisel özgürlükleri hatırlayacak kadar yaşlı değilseniz ya da Amerika’nın önceki dönemlerdeki tarihini okuyup o zamanki özgürlük biçimleriyle bugünkü özgürlükleri karşılaştıracak kadar meraklı değilseniz, hükümetin dış müdahalelerini “özgürlüğü korumak” adına yaptığını iddia ettiği şeyin, aslında bu müdahaleler başlamadan önce özgürlüğün ne anlama geldiğinin yalnızca bir gölgesi olduğunu anlamanız mümkün değildir.</p>
<ol start="4">
<li>“Ulusal güvenlik” gibi belirsiz ve neredeyse tanımlanamaz kavramlar (tıpkı “ortak iyilik” ya da “genel refah” gibi) siyasi iktidardaki kişilerin ülkenin ulusal güvenliğinin ne zaman ve nasıl tehdit altında olduğuna kendilerinin karar vermesine yol açar. Böylece giderek hukukun üstünlüğü yerini insanların yönetimine bırakır. Hükümet, anayasal ilkelere göre değil siyasi fırsatçılığa göre hareket etmeye başlar. Japonya’nın Pearl Harbor’a saldırısından önceki gelişmeler ne olursa olsun, Amerika Birleşik Devletleri topraklarına yönelik bir saldırının ne anlama geldiği ve Japon hükümetinin niyeti o noktadan sonra açık hale gelmişti. Bu nedenle bir savaş ilanı gerekli görülmüş ve Kongre bunu kabul ederek başkana Anayasa uyarınca karşılık verme yetkisi vermiştir. Pearl Harbor’a giden süreçte Franklin Roosevelt’in dış politikasında keyfi bir “insan yönetimi” anlayışını yansıtan birçok unsur bulunsa da yine de anayasal usule bağlılık ve belgenin ilkelerine uyma fikri varlığını sürdürüyordu.</li>
</ol>
<p>Oysa İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana başkanlar yalnızca “ulusal güvenlik” veya “uluslararası dünya düzeni” için neyin bir tehdit ya da tehlike olduğuna karar vermekle kalmamış, aynı zamanda “kötü hükümetlerin kötü eylemleri”nin ne olduğuna da kendileri karar vermişlerdir; üstelik bu eylemler bazen yalnızca o hükümetlerin kendi halklarına yönelik olsa bile. Böyle durumlarda Amerika’nın “çıkarlarının” bu kötü eylemleri durdurmak için harekete geçmeyi gerektirdiği ileri sürülür. Amerikan askerleri bu tür müdahalelerde tehlikeye atılabilir ve hayatlarını kaybedebilirler; diğer ülkelerin topraklarına o ülkelerin hükümetlerinin bilgisi veya onayı olmadan girilerek bombardımanlar veya drone saldırıları düzenlenebilir. Bu saldırılar, başkanın suçlu ya da suçsuz olduğuna karar verdiği hedeflere yönelik olur ve yalnızca hedef alınan kişiler değil, orada bulunan siviller de hayatını kaybedebilir. Bu ölen veya yaralanan masum siviller daha sonra ABD hükümeti tarafından “istenmeyen yan hasar” olarak adlandırılarak adeta temizlenmiş bir ifadeyle sunulur. Buna karşılık, dünyada ABD hükümetinin herhangi bir rekabet ya da çatışma içinde olduğu başka bir hükümet benzer askerî eylemler gerçekleştirdiğinde, aynı tür eylemler bir anda “cinayet” ve insan hayatına karşı haksız bir kayıtsızlık olarak nitelendirilir.</p>
<ol start="5">
<li>Amerika Birleşik Devletleri dışındaki daha fazla bölge “ulusal çıkar” kapsamına dâhil edildikçe, dünyanın tamamı ya da büyük bir kısmı Amerikan “imparatorluğunun” etki alanı içine girmiş olur. Amerikan askerî güçleri, “güvenlik ajanları” (CIA) ve diplomatları, ABD vergi mükelleflerinin parasıyla diğer hükümetleri etkilemek, baskı yapmak, rüşvet vermek veya sindirmek amacıyla faaliyet gösterir. Bu durum böyle bir gücü kullananlarda kibir, gurur, yozlaşma ve güç tutkusu üretir.</li>
</ol>
<p>Donald Trump’ın davranışlarında gördüğümüz şey tam da bu değil midir? Nasıl konuşuyor? “Amerika’nın ulusal güvenliği” için Grönland’ı istiyorum; eğer zavallı Danimarka onu satma talebime boyun eğmezse (tabii ki ABD vergi mükelleflerinin parasıyla satın alarak), asker gönderir ve alırım. Venezuela’nın başkanı bir komünist ve uyuşturucu taciri; benim tehditlerimi küçümsüyor ve görmezden geliyor, o halde “benim” özel kuvvetlerimi gönderir, onu yakalar ve New York’taki bir hapishaneye koyarım. Ve eğer hükümetindeki diğer sosyalistler söylediklerimi yapmazlarsa, sonları daha da kötü olabilir.</p>
<p>Ben, Donald Trump, İran’ı yöneten Ayetullah’ın balistik füze geliştirmeyi bırakması gerektiğini, herhangi bir nükleer programı durdurması gerektiğini ve Amerika’nın “ulusal çıkarına” ve müttefiklerimizin (İsrail’in) çıkarlarına tehdit olarak gördüğüm gruplara finansman sağlamayı kesmesi gerektiğini söylüyorum. Gerçekten ciddi olduğumu göstermek için sizi korkutacak “büyük ve güzel” bir askerî filo göndereceğim. Ve siz “benim” askerî gücümden —gezegendeki en güçlü güçten— korkmadığınızda, ben ve İsrailli müttefiklerim sizi ve çevrenizdekileri öldüreceğiz ve gerekirse İran üzerine Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün askerî gücünü yağdıracağız; ta ki taleplerime boyun eğene kadar, hatta bundan sonra hükümetinizi kimin yöneteceğine benim karar vermem de dâhil. Ve neden? Çünkü sizin için neyin iyi olduğunu biliyorum; tıpkı Amerika’yı benim düşündüğüm şekilde yeniden büyük yapmak için dünyanın bütün ülkelerinden gelen mallara koyduğum tarifelerle Amerikalılar için neyin iyi olduğunu bildiğim gibi.</p>
<ol start="6">
<li>Günün sonunda Amerika artık özgür bireylerin anayasal bir cumhuriyeti değil, giderek daha otoriter ve emperyal bir devlet haline gelmiştir. Özgürlük retoriği varlığını sürdürebilir, ancak gerçek ortadan kalkmıştır. Donald Trump’ın İran’a karşı savaşına karşı çıkıyorum; çünkü bu savaş, kontrolden çıkmış bir hükümetin “ulusal çıkar”, “ulusal güvenlik”, “ortak iyilik” ya da “genel refah” gibi gerekçelerle askerî güçleri ve vergi mükelleflerinin parasını istediği her biçimde kullanabileceğini iddia ettiği daha geniş bir eğilimin parçasıdır. Bu ifadelerin anlamları o kadar esnektir ki, hükümet eylemlerine rehberlik etmelerine izin verildiğinde, kurucu babaların hükümetin herhangi bir kolunun —özellikle yürütme organının— keyfi ve merkezileşmiş güç kullanımı ve suistimalini önlemek için koyduğu akıllıca sınırlamaları aşındırırlar; buna savaş meseleleri de dâhildir.</li>
<li>Karşı çıkılması ve meydan okunması gereken şey, “emperyal başkanlık”, “ulusal güvenlik devleti” ya da “Amerikan imparatorluğu” olarak adlandırılan yapıları ortaya çıkaran zihniyetin kendisidir. Yeniden tesis edilmesi gereken şey, anayasal olarak sınırlı bir hükümetin Amerikalıların hayat, özgürlük ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyet haklarını güvence altına almak için var olduğu fikri ve idealidir. Devlet, siyasi bir vesayet kurumu, toplumsal mühendis ya da dünyanın polisi olmak için var değildir. Hükümet bu tür roller, görevler ve iddia edilen sorumlulukları uygunsuz biçimde üstlendiğinde, Amerikan halkının özgürlüğü —hatta dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir halkın özgürlüğü— tehdit altına girer ve sonunda kaybolur.</li>
</ol>
<p>Özgürlüğün nasıl anlaşılması gerektiği ve hükümetin nasıl sınırlandırılması gerektiği konusundaki bu köklü değişim gerçekleşmediği sürece, Amerikan başkanları kendi sözleri ve kendi iddia ettikleri yetkilere dayanarak Amerika Birleşik Devletleri’ni savaşlara sürüklemeye devam edeceklerdir. Bu durum, hangi partiye mensup olduklarına ya da eylemlerini meşrulaştırmak için hangi sloganları kullandıklarına bakılmaksızın geçerlidir. Çünkü bu tür politikaların varacağı yer, daha az özgürlük ve daha fazla ölüm ve yıkımdan başka bir yer değildir.</p>
<p>* “Donald Trump’s War and the Loss of American Liberty”, 13 Mart 2026, Future of Freedom Foundation, fff.org.<br />
<a href="https://www.fff.org/explore-freedom/article/donald-trumps-war-and-the-loss-of-american-liberty">https://www.fff.org/explore-freedom/article/donald-trumps-war-and-the-loss-of-american-liberty</a></p>
<p>Bu yazı AI yardımıyla çevrilmiştir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/donaldtrumpin_savasi_ve_amerikanozgurlugunun_erozyonu/">Donald Trump’ın Savaşı ve Amerikan Özgürlüğünün Erozyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</title>
		<link>https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 12:07:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208816</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Senin varlığın benim yokluğumdur” diyen karanlık bir zihnin uğursuz yankısı altında, okul bahçelerinde neşeyle koşan çocuklar toprağa düştüler. O çocuklar ki gülüşleri sabah ışığı kadar berrak, bakışları henüz kirlenmemiş bir dünyanın son hatırasıydı. Hayatın en saf türküsünü söyleyen o küçük yürekler bir anda ölümün soğuk sessizliğine gömüldü. Katiller, ellerindeki kudreti hakikatin yerine koyarak, bu vahşeti [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/">İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Senin varlığın benim yokluğumdur” diyen karanlık bir zihnin uğursuz yankısı altında, okul bahçelerinde neşeyle koşan çocuklar toprağa düştüler. O çocuklar ki gülüşleri sabah ışığı kadar berrak, bakışları henüz kirlenmemiş bir dünyanın son hatırasıydı. Hayatın en saf türküsünü söyleyen o küçük yürekler bir anda ölümün soğuk sessizliğine gömüldü. Katiller, ellerindeki kudreti hakikatin yerine koyarak, bu vahşeti kendilerince meşrulaştırmaya kalktılar. Güçlü olduklarını söylediler; öyleyse yakmaya, yıkmaya, sevinci susturmaya hakları vardı. Çocuklar gelecekti; bu yüzden öldürülmeliydiler. Umudun filiz verdiği her yer, onların korkusunu büyütüyordu. Çünkü zalim, en çok masumiyetten ürker; en çok bir çocuğun gülüşünde yenilgi ihtimalini görür.</p>
<p>Bugün fail bellidir; fakat maktul yalnızca o çocuklar değildir. Maktul olan, hepimizin içindeki insanlık kırıntısıdır. Maktul olan, yeryüzünün ortak vicdanı, annelerin duası, evlerin neşesi, yarının ihtimalidir. Her öldürülen çocukla birlikte gökyüzünün bir parçası kararır; her susturulan kahkahayla birlikte insanlık biraz daha yetim kalır. Dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuğun üzerine bomba düşüyorsa, aslında bütün insanlığın kalbine taş düşüyor demektir.</p>
<p>Bugün ABD/İsrail hattında billurlaşan siyasal akıl, artık yalnızca bir tahakküm dili değil, neredeyse tanrısal bir kudret vehminin hezeyanıdır: “İstediğimi var eder, istediğimi yok ederim.” Bu, sınır tanımaz bir güç sarhoşluğunun; merhameti, hukuku ve insanlık duygusunu bütünüyle yitirmiş bir ruh halinin dışavurumudur. Kendilerinden olmayanı eksik, değersiz, yarım insan sayan bir zihniyet, nihayetinde insanı değil, kendi karanlığını çoğaltır. Ve o karanlık, yalnızca şehirleri değil, ruhları da yakar; yalnızca bedenleri değil, çağın hafızasını da küle çevirir.</p>
<p>Büyük ideolojik anlatıların gürültüsüne sığınan bu yeni barbarlık, evrensel hiçbir değeri tanımamakta; hakikati çıkarın, merhameti şiddetin, adaleti ise korkunun altına gömmektedir. Üstelik bu cinnet hali, çoğu zaman ekonomik aklın soğuk hesabını bile aşmakta; yıkımı bir araç olmaktan çıkarıp bir kimliğe, bir hazza, bir alışkanlığa dönüştürmektedir. Bu yüzden bugün karşımızda olan şey sadece siyasal bir çatışma değil; insan ruhunun kendi gölgesine yenik düşmesidir. Ve ne acıdır ki, katledilen çocukların ardında kalan sessizlik, dünyanın en gürültülü salonlarında bile duyulmayan bir çığlık gibi büyümektedir.</p>
<p>Savaşın, çatışmanın ve sistematik eziyetin “yeni normal” diye takdim edildiği bir çağda yaşıyoruz. Eski zamanların utancı, yeniden dirilmiş gibi kapımızda duruyor. Kötülük sıradanlaşıyor; vicdan, gündelik hayatın uğultusu içinde ağır ağır köreliyor. İnsanlık, kendi yarattığı bu büyük kırılmanın eşiğinde, derin bir ruhsal çöküşün içine sürükleniyor. Umutsuzluk, depresyon, yabancılaşma ve parçalanmışlık, görünmez bir salgın gibi toplumların üzerine çöküyor. Özellikle İslam dünyasında yaşayan ve uzun zamandır aşağılanmanın, kuşatılmanın ve sürekli tehdit altında tutulmanın ağırlığını taşıyan kitleler için bu tablo, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ontolojik bir yaralanmaya dönüşmektedir. İnsan, bazen vatanını değil, anlamını kaybeder; işte bugün yaşanan da biraz budur.<br />
Ne var ki zalimlerin çoğu zaman unuttuğu bir hakikat vardır: Katil, sonunda kendi karanlığının maktulü olur. Büyük güç tacirleri, yaydıkları korkunun, ürettikleri umutsuzluğun ve çoğalttıkları nefretin bir gün kendi boyunlarına dolanacak bir ilmeğe dönüşeceğini hesaba katmazlar. Oysa tarih, kibirle yükselen her zulmün kendi iç çöküşünü de beraberinde taşıdığını defalarca göstermiştir. Her büyük silah zafer getirmez; her büyük ordu haklı çıkmaz; her yüksek ses sonsuza kadar yankılanmaz. Bir mazlumun ahı, bazen bütün stratejilerden daha uzun ömürlüdür. Bir annenin gözyaşı, bazen en gösterişli imparatorlukların haritasını sessizce değiştirir. İçinde yaşadığımız zaman, yalnızca kuvvetin değil, vicdanın da hükmünü açıklayacağı bir zamandır.</p>
<p>İnsanın insana yaşattığı bu tarifsiz trajedi karşısında susmamak gerekir. Çünkü bazen bir itiraz, bir halkın hafızasını diri tutar; bazen bir söz, tarihin karanlığına bırakılmış bir şahitlik olur. Yaşananı adıyla çağırmak, kötülüğü teşhir etmek, zulmün dilini reddetmek ve insanlığın tarafında ısrarla durmak, belki de bu çağın en ahlâkî tutumudur. Bu nedenle zalimin zulmüne karşı bağırmak, gerektiğinde sessiz ama sarsıcı bir çığlık olarak var olmak, insan olduğumuzu kendimize hatırlatmanın en sahici yollarından biridir. Çocukları topluca katleden yüzsüzlerin dudaklarına ilişen o zehirli tebessüm, aslında kendi ruhlarının ebedî mahkûmiyetinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Bütün bu kederin, bu derin insanlık yıkımının gölgesinde, Liberal Düşünce Dergisi editörlüğünü devretmiş olmanın bende bıraktığı hüznü de ifade etmek isterim. Her vedada biraz eksilir insan; hele ki o veda emekle, dostlukla, hatırayla örülmüş uzun bir yolculuğun sonuysa, kalpte kalan boşluk daha derin olur. Bu süreçte biriktirdiğim güzel hatıraları, paylaşılan emeğin sessiz ama kalıcı izlerini ve birlikte düşünmenin kıymetini içimde taşıyarak, yol arkadaşlarıma barışın, sevincin ve insan onurunun egemen olduğu bir dünyada yaşama duası gönderiyorum. Dilerim ki yarının dünyası, çocukların korkmadan gülebildiği, annelerin evlat acısıyla sınanmadığı, insanlığın kendi vicdanıyla yeniden buluşabildiği bir dünya olsun.</p>
<p>Bu vesileyle, dergimizin bu sayısında yer alan nitelikli yazıları dikkatle okumanızı ve onlardan istifade etmenizi temenni ediyorum.</p>
<ul>
<li>Editörden, Liberal Düşünce dergisi, 121. Sayı, Kış 2026.</li>
</ul>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/">İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış Taraftarlığı ve Savaş Karşıtlığı Liberal İdeali, Richard M. Ebeling</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-taraftarligi-ve-savas-karsitligi-liberal-ideali-richard-m-ebeling/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 10:13:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208805</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla Çevirmenin Notu Elinizdeki metin ilk olarak Future of Freedom dergisinin Ağustos 2024 sayısında yayınlandı.  Metin, savaşın insanlık tarihindeki sürekliliğini ve buna karşı geliştirilen klasik liberal barış düşüncesini tarihsel bir perspektif içinde ele almaktadır. Metin, insanlık tarihinin büyük ölçüde savaşlar, fetihler, işgaller ve kitlesel şiddet olaylarıyla şekillendiğini vurgulayarak başlamaktadır. İlkel kabilelerin kaynaklar üzerindeki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-taraftarligi-ve-savas-karsitligi-liberal-ideali-richard-m-ebeling/">Barış Taraftarlığı ve Savaş Karşıtlığı Liberal İdeali, Richard M. Ebeling</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla<br />
<em>Çevirmenin Notu</em></p>
<p><em>Elinizdeki metin ilk olarak <strong><a href="https://www.fff.org/explore-freedom/article/the-liberal-ideal-for-peace-and-against-war/">Future of Freedom dergisinin Ağustos 2024 sayısında</a></strong> yayınlandı.  Metin, savaşın insanlık tarihindeki sürekliliğini ve buna karşı geliştirilen klasik liberal barış düşüncesini tarihsel bir perspektif içinde ele almaktadır. Metin, insanlık tarihinin büyük ölçüde savaşlar, fetihler, işgaller ve kitlesel şiddet olaylarıyla şekillendiğini vurgulayarak başlamaktadır. İlkel kabilelerin kaynaklar üzerindeki mücadelelerinden imparatorluk fetihlerine, ulus-devletlerin milliyetçi iddialarından modern çağın ideolojik savaşlarına kadar uzanan bu tarihsel tablo, savaşın yalnızca askerî bir olay değil aynı zamanda siyasî, ekonomik ve ideolojik bir olgu olduğunu göstermektedir.</em></p>
<p><em>Metnin ana tezi, barışın tesadüfen değil belirli fikirler ve kurumlar sayesinde mümkün olabileceği yönündedir. Bu fikirler, özellikle 19. yüzyıl klasik liberalizminin geliştirdiği bireysel haklar, özel mülkiyet, hukukun üstünlüğü, sınırlı devlet ve serbest ticaret gibi ilkelerdir. Metinde vurgulanan düşünceye göre, insanların hayatları, özgürlükleri ve mülkiyetleri güvence altına alındığında; devletler ekonomik ve siyasi alanlarda sınırlı kaldığında ve uluslararası ilişkiler serbest ticaret ve karşılıklı bağımlılık temelinde geliştiğinde savaşın teşvikleri önemli ölçüde ortadan kalkar.</em></p>
<p><em>Yazı aynı zamanda savaşın tamamen ortadan kaldırılamadığı durumlarda bile savaşın sınırlandırılması yönündeki liberal girişimlere dikkat çekmektedir. Francis Lieber’in savaş hukuku üzerine geliştirdiği ilkeler ve daha sonra Lahey Sözleşmelerine ilham veren düzenlemeler, modern uluslararası insancıl hukukun erken örnekleri olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşım, savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda bile sivillerin korunması, savaş esirlerine insancıl muamele ve gereksiz yıkımın sınırlandırılması gibi normların önemini vurgular.</em></p>
<p><em>Bununla birlikte metin, yirminci yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı, totaliter ideolojiler ve nükleer silahların ortaya çıkışıyla birlikte klasik liberal barış idealinin ciddi biçimde zedelendiğini de hatırlatmaktadır. Günümüz dünyasında ise teknolojik savaş araçları, vekâlet savaşları ve jeopolitik rekabetler, bu idealin hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.</em></p>
<p><em>Bu metin, okuyucuya yalnızca savaşın tarihini değil, aynı zamanda barışın hangi düşünsel ve kurumsal temeller üzerine kurulabileceğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, günümüz dünyasında artan jeopolitik gerilimler karşısında klasik liberal barış düşüncesinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini güçlü biçimde ortaya koymaktadır.</em></p>
<p>***</p>
<p>Savaşlar, fetihler, kitlesel katliamlar, işgaller ve yağma, kaydedilmiş tarihin tamamı boyunca dünyayı sarsıp durmuştur. İlkel kabileler su kaynakları ve avlanma alanları için savaşmışlardır. Krallar ve prensler, fethettikleri her yer ve herkes üzerinde hükmetme konusunda ilahi bir hak iddia etmiş ve kendi şiddet dolu iradelerini insanlara zorla kabul ettirmişlerdir. Ulus-devletler ise çeşitli coğrafi bölgeler üzerindeki tarihsel ya da efsanevi köklere dayanan ırksal, etnik, dilsel veya kültürel iddialar temelinde topraklar ve halklar üzerinde hak ve talepler ileri sürmüşlerdir. İşte insanlığın tarihi büyük ölçüde budur.</p>
<p>İnsanlık tarihinin büyük kısmında barış dönemleri, siyasi güce ve savaş başlatıp yürütecek askerî kapasiteye sahip olanlar arasındaki yeni savaşların arasında kalan kısa soluklanma aralıklarından ibaret olmuştur. Savaşlar, fetihler, ölüm ve yıkım dünyanın her köşesini etkilemiştir. İktisatçı ve tarihçi <strong>Thomas Sowell<em>, Conquests and Cultures</em></strong> (1999) adlı eserinde bunu şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>“Tarihin şu veya bu döneminde fetih, neredeyse bütün halkları kapsamıştır; kimi zaman fetheden, kimi zaman da fethedilen olarak. Bunun sonuçları da son derece geniş kapsamlı olmuştur…. Bazı fetihlerin ardından yenilenlerin sistemli biçimde yok edilmesi gelmiştir; Roma’nın Kartaca’yı fethetmesinde olduğu gibi. Bu tür sert ve acımasız politikalar da yalnızca tarihsel ölçekte büyük fatihlere özgü olmamıştır. Yirminci yüzyılın sonlarında Afrika’da Hutuların Tutsilere ve Tutsilerin Hutulara karşı gerçekleştirdikleri katliamlar ile aynı dönemde Balkan savaşlarında yaşanan ‘etnik temizlik’, büyük insani trajediler yaratmak için büyük bir güç olmanın gerekmediğini açıkça göstermektedir…”</p>
<p>“Kendiliğinden ortaya çıkan vahşetler ve bilinçli, sistemli terör uygulamaları, fatihlerin yolunu uzun zamandır belirlemiştir. Orta Asya’nın, Doğu Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun geniş bölgelerini kasıp kavuran Moğol orduları, gelecekteki kurbanlarını yıldırmak amacıyla hesaplı bir strateji olarak acımasız barbarlıklarla ün salmışlardır…. On birinci yüzyılda Bizans İmparatoru II. Basileios, esir aldığı Bulgarların her yüz kişisinden doksan dokuzunun gözlerinin kör edilmesini emretmiş, yüzüncü kişiyi ise diğerlerini memleketlerine geri götürebilmesi için tek gözlü bırakmıştır; böylece imparatorun düşmanlarına nasıl davrandığını gösteren canlı bir kanıt ortaya çıkmıştır.”</p>
<p>“Yirminci yüzyılın fetihleri de aynı derecede dehşet verici olmuştur. Japonların 1937’de Çin’in başkenti Nanking’i ele geçirmesini, orada yaşayan binlerce kadına yönelik kitlesel tecavüzler, Çinli askerlerin ve sivillerin süngü talimi için kullanılması ve sivillere yönelik genel bir katliam dalgası izlemiştir…. Almanya’daki müttefikleri Naziler ise vahşet ve insanlıktan çıkarma konusunda yeni bir dip noktası oluşturmuşlardır; Yahudilere karşı gerçekleştirilen Holokost ise bunun yalnızca en korkunç örneğidir.”</p>
<p><strong>Savaşı Sınırlama Çabalarında Başarılar ve Başarısızlıklar</strong></p>
<p>İnsanlığın savaş ve şiddetli çatışmalardan kurtulma çabası zor, kesintili ve çoğu zaman hayal kırıklığı yaratan bir süreç olmuştur. Tarih boyunca savaşların sıklığını ya da etkilerini azaltmaya yönelik çeşitli girişimler yapılmıştır. Örneğin 11. yüzyılda, soylular ile onların ücretli orduları arasındaki savaşlar nedeniyle Fransa’nın bazı bölgelerinde meydana gelen yıkım ve tahribat o kadar büyük boyutlara ulaşmıştı ki, bir grup Katolik piskopos 1041 yılında “Tanrı’nın Ateşkesi” (Truce of God) adı verilen bir düzenleme ilan etti. Bu düzenleme, Perşembe gününden Pazartesi gününe kadar silahlı çatışmaları yasaklamayı amaçlıyordu. Bu uygulama yürürlükte kaldığı sürece çatışmanın maliyetini artırdı; çünkü soylular, haftanın yalnızca iki günü kendi adlarına savaşabilecek askerlerine yine de bir haftalık ücret ödemek zorunda kalıyordu.</p>
<p>On beşinci yüzyılda kralların ve prenslerin profesyonel askerler istihdam etmesi daha yaygın hale geldi. Bunun avantajı, askerlerin kiralanma maliyetinin yalnızca belirli askerî seferler süresince geçerli olmasıydı. Kiralanan subayların ve sıradan askerlerin teşvikleri ise ölüm ya da yaralanma riskini mümkün olduğunca azaltmaktı. İngiliz tarihçi <strong>Thomas Babington Macaulay</strong> (1800–1859) bu durumu şöyle açıklamıştır: “Bu iş, ne savunduklarını seven ne de karşı çıktıklarından nefret eden insanların yürüttüğü bir faaliyet haline gelmişti. Her asker, birkaç gün sonra o anda karşısında savaştığı gücün hizmetinde ücret alabileceğini bilerek savaş alanına çıkıyordu.” Bu nedenle savaşlar bir tür manevra oyununa dönüşmüştü: ilerlemeler ve geri çekilmeler, çoğu zaman neredeyse kansız zaferler ve teslimiyetlerle sonuçlanıyordu. Karşıt tarafların generalleri bazen ertesi gün yapılacak muharebeden önce birlikte yemek bile yiyebiliyorlardı. Kasaba ve köylerin sakinleri ise çevredeki tepelerden aşağıdaki tarlalarda gerçekleşen bu savaş oyunlarını izlerlerdi.</p>
<p>Bununla birlikte çeşitli nedenlerle 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’daki savaşlar yeniden büyük bir vahşete sahne oldu ve bu tür “savaş kuralları” bir kenara bırakıldı. Kasabalar yerle bir edildi, nüfuslar yok edildi ve savaşın sürdüğü bölgelerde ve çevresinde açlık sıkça görülür hale geldi. Bu durum özellikle Otuz Yıl Savaşları (1618–1648) sırasında belirgindi; çünkü bu savaş, monarşik siyasal hırsların Katolikler ile Protestanlar arasındaki dinî fanatizmle birleşmesinin bir sonucuydu.</p>
<p>Ancak, 18. yüzyılda Akıl Çağı ve Aydınlanma ile birlikte savaş kuralları fikri yeniden ortaya çıktı. <strong>F. J. P. Veale</strong>’in <strong><em>Advance to Barbarism</em></strong> (1948) adlı eserinde açıkladığı gibi, duygulara ve düşüncesizliğe dayalı, akıl ve öngörüden yoksun davranışlar giderek hoş karşılanmaz hale gelmişti. Akıl dışı yıkım ya da düşüncesizce can almak, dönemin modern “aydınlanmış” anlayışıyla bağdaşmaz görünüyordu. İngiliz subaylarının Amerikan devrimcilerinden sık sık nefret etmelerinin nedenlerinden biri de buydu. Devrimciler, belirlenmiş savaş kurallarına uygun olarak askerî düzen içinde meydana çıkıp İngiliz muhataplarıyla “onurlu erkekler” gibi savaşmak yerine ormanlara çekiliyor ve</p>
<p>yürüyüş halindeki İngiliz Redcoat birliklerini gizli mevzilerden vuruyorlardı. İngilizlere göre Amerikalılar, vahşiler gibi savaşan korkaklardı.</p>
<p><strong>Fransız Devrimi ve Toplam Savaş</strong></p>
<p>Artan vahşetin geri dönüşü ve “toplam savaş” olarak adlandırılan yeni anlayış, Fransız Devrimi’nden doğmuştur. Avrupa’daki monarşiler döneminde savaşlar kralların ve prenslerin kişisel işleri olarak görülürdü. Sadakatle ya da ücret karşılığında savaşan herkes aslında tek bir kişinin hizmetinde bulunuyordu: tacı taşıyan ve kraliyet otoritesi altındaki bütün toprakların, hayvanların ve tebaasının sahibi olduğunu iddia eden hükümdarın. Bu durum Temmuz 1789’daki Fransız Devrimi ve ardından Ocak 1793’te Fransa Kralı XVI. Louis’nin idam edilmesi ile değişti. Fransa’nın doğu sınırına gelen bir haberci, Devrim’e karşı çıkan Avrupa monarşilerinin ordularıyla karşı karşıya bulunan Fransız birliklerine kralın öldüğünü bildirdiğinde bir subay şöyle sordu: “Öyleyse biz kimin için savaşıyoruz?” Verilen cevap şuydu: “Ulus için, halk için savaşıyorsunuz.”</p>
<p>Tek bir kral figürünün yerini kolektif ulus aldığında, her vatandaşın “halkın ortak çıkarı” için hizmet etmek ve fedakârlıkta bulunmak zorunda olduğu düşünülmeye başlandı. Bu anlayış, Devrimi savunmak amacıyla Fransa’daki bütün halk için zorunlu genel askerlik uygulamasının getirilmesinde kendini gösterdi. Fransız devrimcisi <strong>Bertrand Barère</strong> (1755–1841) 1794 yılında şöyle diyordu:</p>
<p>“Kimileri [Fransa’ya] emeklerini, kimileri servetlerini, kimileri öğütlerini, kimileri silahlarını borçludur; fakat herkes kanını borçludur…. Genç erkekler savaşacaktır; evli erkekler silah dövecek, mühimmat ve topları taşıyacak ve erzak sağlayacaktır; kadınlar askerlerin giysilerini hazırlayacak, çadırlar yapacak ve hastanelerde yaralılara bakmak üzere hemşirelik yapacaktır; çocuklar ketenden sargı bezleri hazırlayacaktır; yaşlılar ise eskilerde yaptıkları görevi yeniden üstlenerek meydanlara taşınacak, orada genç savaşçıların cesaretini ateşleyecek, krallara karşı nefreti ve Cumhuriyetin birliğini yayacaktır.”</p>
<p>Barère ayrıca ulusal çıkar adına herkesin zorla seferber edilmesinin, ülkenin çocuklarının ulusa ait sayılması anlamına da geldiğini ekliyordu: “Ebeveynlere rehberlik etmesi gereken ilke şudur: Çocuklar önce genel aileye, yani Cumhuriyete aittir; ancak ondan sonra özel ailelere aittirler. Büyük aile çağırdığında özel ailelerin ruhu ortadan kalkmalıdır. Siz Cumhuriyet için doğarsınız; ailelerin gururu ya da despotizmi için değil.”</p>
<p>Avrupa, 1792’den 1815’e kadar, Napolyon’un nihai yenilgisine kadar süren yirmi beş yıllık bir savaş dönemine katlanmak zorunda kaldı. Kapsamı ve yarattığı yıkım düşünüldüğünde bu savaşlar aslında gerçek anlamda ilk dünya savaşı niteliğindeydi. İngiliz tarihçi <strong>Robert Mackenzie</strong> (1823–1881), <strong><em>The 19th Century: A History</em></strong> (1882) adlı eserinde bunu şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>“On dokuzuncu yüzyılın başlangıcında bütün Avrupa savaşla meşguldü. Avrupa halkları … barışın uğraşlarından koparılmış ve yalnızca hemcinslerine zarar vermek amacıyla muazzam bir maliyetle ayakta tutuluyordu. Savaşın fırtınasında halkların çıkarları kayboldu; bütün ulusların enerjileri ve bütün endüstrilerin ürünleri yok etme çabasına akıtıldı. En kuzeyden Akdeniz kıyılarına, Asya sınırlarından Atlantik’e kadar insanlar birbirlerinin şehirlerini yakmak, tarlalarını mahvetmek ve hayatlarını yok etmek için çalışıyordu. Bazı ülkelerde zafer çığlıkları duyuluyor, bazı ülkelerde ise yenilginin feryadı yükseliyordu. Fakat bütün ülkelerde savaşın yıkıcı israfı derin bir yoksulluk üretmişti; her evde keder ve korku vardı…. [Savaş] o kadar uzun sürdü ki sona ermeden önce, savaş başladığında henüz doğmamış olan insanlar bile bu kavganın içinde savaşır hale gelmişti.”</p>
<p><strong>Klasik Liberalizm, Bireysel Haklar ve Özgürlük</strong></p>
<p>1792–1815 yılları arasındaki bu Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte insanların zihninde yeni fikirler yer edinmeye başladı. Bu fikirler, savaş ve yıkımın yüzeyinin altında uzun zamandır filizlenmekteydi. Bunlar bugün klasik liberalizm ve ekonomik özgürlük olarak adlandırdığımız düşüncelerdi. Reform ve değişim çağrılarıyla birlikte yeni idealler ortaya çıktı. Bu ideallerin başında, hem 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden hem de 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin devrimci ruhundan kaynaklanan bir düşünce bulunuyordu: her bireyin hayatına, özgürlüğüne ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyetine sahip olma şeklindeki doğal hakları. Devletin görevi, sınırlı anayasal düzenler ve tarafsız, önyargısız bir hukukun üstünlüğü sistemi altında bireyin haklarını ihlal etmek ya da onu baskı altına almak değil, aksine bu hakları korumak olmalıydı.</p>
<p>Bu kurucu felsefî ve siyasal ilkeden hareketle insan köleliğinin sona erdirilmesi çağrısı doğdu. Tüm insanlar, nerede ve kim olurlarsa olsunlar, birey olarak sahip oldukları evrensel haklar bakımından eşitti. Kölelik, bireysel insan haklarının ve insan onurunun en açık biçimde ihlal edilmesiydi. Bunun tamamlayıcısı olarak, din veya etnik köken nedeniyle herhangi bir kişiye karşı uygulanan hukuki ayrımcılık veya önyargı şeklindeki kanun önündeki eşitsizliklerin de sona erdirilmesi talep edildi. Bunun bir örneği, uzun yıllar boyunca hukuki kısıtlamalar ve ekonomik müdahaleler altında yaşamış olan Avrupa Yahudilerinin birkaç on yıl içinde hukuki özgürlüklerine kavuşturulmasıdır. Bu kısıtlamalar Yahudilerin toplumsal hayata açık ve tarafsız biçimde katılmalarını engellemişti. Başka bir ifadeyle, tüm bireyler ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve barışçıl örgütlenme özgürlüğü gibi medeni haklar bakımından tanınmalı ve korunmalıydı. Hatta Hristiyan olmayan kişilerin İncil üzerine yemin etmeseler bile mahkemelerde tanıklık yapabilmeleri de bu özgürlüklerin bir parçası sayılmalıydı.</p>
<p>Bu özgürlük mücadelelerinin temelinde, klasik liberallerin ve klasik iktisatçıların girişim, ticaret ve mübadele özgürlüğü için ileri sürdükleri güçlü savunular yer alıyordu. Bu düşünce, <strong>Adam Smith</strong>’in “doğal özgürlük sistemi” çağrısında somutlaşmıştı. Buna göre herkes herhangi bir ticaret ya da mesleğe girme özgürlüğüne sahip olacak ve komşularıyla —ister aynı sokakta ister dünyanın öbür ucunda olsun— serbest mübadele içinde daha yeni, daha iyi ve daha ucuz mal ve hizmetler sunarak tüketicilerin tercihleri için barışçıl biçimde rekabet edebilecekti. Devletin temel görevi ise, iç güvenlik, mahkemeler ve ulusal savunma aracılığıyla her vatandaşı başkalarının şiddetinden ve dolandırıcılığından korumak ve böylece bireylerin haklarını güvence altına almak olmalıydı.</p>
<p><strong>Çatışmayı Sınırlamak ve Francis Lieber’in Savaş Kuralları</strong></p>
<p>On dokuzuncu yüzyıl klasik liberalizminin bir diğer önemli mücadelesi, savaşların sona erdirilmesi ve savaşlar meydana geldiğinde ise yıkımın ve özellikle sivillere verilen zararın sınırlandırılması yönündeydi. Örneğin İngiliz iktisatçı <strong>James Mill</strong> (1773–1836), yani <strong>John Stuart Mill</strong>’in babası, <strong><em>Commerce Defended</em></strong> (1808) adlı eserinde şöyle güçlü bir şekilde şunu savunuyordu:</p>
<p>“Öyleyse insan işlerinde bu kadar yaygın görünen durgunluk ve sefaletin sebebini hangi uğursuz yerde aramalıyız? Cevap şudur: Savaş! Başka hiçbir sebep yoktur. Ulusların refahını kurutan zehirli rüzgâr budur. Ulusal ekonominin değerli hazinesini —ulusal ilerlemenin ve ulusal mutluluğun temelini— yiyip bitiren yıkıcı canavar budur…. Bu nedenle sanayinin özgür olduğu ve insanların elde ettikleri şeylerin güven içinde tadını çıkarabildiği her ülkede hükümetin elde edebileceği en büyük ilerleme, savaşa karşı istikrarlı ve aydınlanmış bir nefret geliştirmesidir.”</p>
<p>Savaşın vahşetine karşı yürütülen bu mücadelenin özellikle dikkat çekici katkılarından biri Alman asıllı Amerikalı <strong>Francis Lieber</strong> (1798–1872) tarafından yapılmıştır. Berlin’de doğan Lieber, henüz on yedi yaşındayken Prusya ordusunda Napolyon’a karşı Waterloo Muharebesi’nde savaşmış ve savaş alanında ağır şekilde yaralanmıştır. 1827’de Boston’a göç etmiş, 1829’da Encyclopedia Americana’nın ilk editörü olmuştur. 1836–1856 yılları arasında South Carolina Üniversitesinde ders vermiş ve bu dönemde özellikle bireysel özgürlük ve sivil yönetim üzerine önemli eserler kaleme almıştır. Bunlar arasında özellikle <strong><em>Manual of Political Ethics</em></strong> (1838) ve <strong><em>Civil Liberty and Self-Government</em></strong> (1853) sayılabilir. 1856–1865 yılları arasında New York’taki Columbia Üniversitesinde ders vermiş ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyaset bilimi profesörü unvanını taşımıştır. (Bkz. benim <a href="https://www.fff.org/explore-freedom/article/francis-liebers-america-and-the-politics-of-today/">“Francis Lieber’s America and the Politics of Today,” <strong><em>Future of Freedom</em></strong>, Kasım 2020</a> başlıklı makalem.)</p>
<p>Amerikan İç Savaşı sırasında Lieber’den, Lincoln yönetimi tarafından savaş kurallarına ilişkin ilk modern rehber kitabı hazırlaması istendi. Bunun sonucunda <strong><em>Instructions for the Government of Armies of the United States in the Field</em></strong> (1863) adlı metin ortaya çıktı. Savaş, çatışan ordular ve savaş alanlarında bulunan siviller için ölüm ve yıkımın kaçınılmaz olduğu acımasız bir faaliyetti. Ancak Lieber’e göre modern uygarlık çağında savaşlar bile düşmana ve sivillere yönelik kurallarla sınırlandırılmalıydı. Lieber şöyle diyordu:</p>
<p>“Askerî zorunluluk, zulmü —yani sırf acı çektirmek ya da intikam almak amacıyla acı verilmesini— kabul etmez; savaş dışında sakat bırakmayı veya yaralamayı, itiraf elde etmek için işkenceyi de kabul etmez. Zehir kullanımı hiçbir şekilde kabul edilemez; bir bölgenin sebepsiz yere tahrip edilmesi de kabul edilemez…. Genel olarak askerî zorunluluk, barışa dönüşü gereksiz yere zorlaştıran herhangi bir düşmanca eylemi kapsamaz…”</p>
<p>“Komutanlar, mümkün olduğu durumlarda bir yeri bombalama niyetlerini düşmana bildirirler; böylece bombardıman başlamadan önce sivillerin, özellikle kadınların ve çocukların, o yerden uzaklaştırılması sağlanabilir.”</p>
<p>“Kamu savaşı, egemen uluslar veya hükümetler arasında silahlı düşmanlık durumudur…. Bununla birlikte son yüzyıllarda uygarlık ilerledikçe, özellikle kara savaşlarında, düşman ülkeye ait sıradan birey ile silahlı askerleri temsil eden düşman devlet arasında bir ayrım giderek daha fazla kabul görmüştür. Silahsız vatandaşın kişiliğinin, mülkiyetinin ve onurunun savaşın zorunluluklarının izin verdiği ölçüde korunması gerektiği ilkesi giderek daha çok benimsenmiştir. Özel kişiler artık öldürülmemekte, köleleştirilmemekte veya uzak diyarlara sürülmemektedir; zararsız birey, güçlü bir savaşın zorunlu talepleri izin verdiği ölçüde, özel ilişkileri bakımından mümkün olduğunca az rahatsız edilmektedir.”</p>
<p>“Avrupalıların ve dünyanın diğer bölgelerindeki onların soyundan gelenlerin yürüttüğü modern düzenli savaşlarda, düşman ülkenin zararsız vatandaşının korunması kuraldır; özel hayatın yoksun bırakılması ve bozulması ise istisnadır…. Savaş hukuku, adalet, sadakat ve onur ilkeleri üzerinde birçok sınırlama ve kısıtlama getirir.”</p>
<p><strong>Savaşın Ortasında Bile İnsancıl Muamele</strong></p>
<p>Lieber, savaş kurallarına ilişkin <strong><em>Instructions</em></strong> adlı eserinde okulların, hastanelerin, kiliselerin, müzelerin, üniversitelerin ve bilimsel araştırma kurumlarının saygı görmesi ve ihlal edilmemesi gerektiğine dair etik ve hukuki ilkeleri de ortaya koymuştur. Ayrıca özgür bir devletin köleci bir devletle savaş halinde olması durumunda ele geçirilen kölelerin derhal “özgür bir insanın hak ve ayrıcalıklarına” sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bunun yanında şu hükmü de açıkça dile getirmiştir: “Yetkili bir subay tarafından emredilmeyen her türlü mülk tahribi, her türlü soygun, yağma veya talan —bir yer zor kullanılarak ele geçirilmiş olsa bile—; o yerin sakinlerine yönelik her türlü tecavüz, yaralama, sakat bırakma veya öldürme ölüm cezası ya da suçun ağırlığına uygun görülecek başka ağır cezalarla yasaklanmıştır.”</p>
<p>Lieber, savaşan bir ulusun ve onun üniformalı silahlı kuvvetlerinin hukuki anlamını tanımladıktan sonra, savaş esirlerinin haklarını da belirlemiştir. Buna göre savaş esirleri zulümden, fiziksel zarardan, işkenceden ve çoğu kişisel eşyalarının gasp edilmesinden korunmalıdır. Esirler, şartların izin verdiği ölçüde beslenmeli, giydirilmeli ve barındırılmalıdır; intikam ya da zulüm amacıyla bu ihtiyaçlardan mahrum bırakılmamalıdır.</p>
<p>Lieber ayrıca kaçaklar, casuslar, ateşkes bayrağının kötüye kullanılması ve savaş koşullarıyla ilgili çok çeşitli durumlar ve eylemler hakkında da ayrıntılı hükümler ortaya koymuştur. Buna göre savaş alanlarında görev yapan doktorlar, eczacılar, hemşireler ve hayır işleriyle uğraşan kişiler, davranışları açıkça karşı ordunun savaş amaçlarına hizmet etmediği sürece savaşan tarafın ajanları olarak görülmemelidir. Burada dikkat çeken husus, bireyin devletten ayrı olduğu yönündeki liberal düşünceden hareketle asker ile sivil arasındaki ayrımın vurgulanması ve hükümetler savaş haline girdiklerinde ölüm ve yıkımın kaçınılmazlığı kabul edilse bile savaşın doğurduğu acıların ve trajedilerin mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılmasıdır.</p>
<p>Lieber’in savaş kurallarının temelinde yine liberal düşüncenin şu varsayımı bulunuyordu: İnsanların normal ve arzu edilen durumu barış ve daha önce savaşmış olanlar arasında bile karşılıklı fayda sağlayan ilişkilerin kurulmasıdır. Onun ifadesiyle: “Barış insanın normal durumudur; savaş ise istisnadır. Modern savaşların nihai amacı yeniden barış durumuna dönmektir.” Bu nedenle savaş kuralları iki temel hedef taşır: Şiddetli çatışmanın yıkıcılığını ve insanlık dışılığını mümkün olduğunca azaltmak. Savaşların ardından ortaya çıkan öfke ve düşmanlığı sınırlayarak insanların yeniden barışçıl ilişkilere ve üretim ile ticaretin karşılıklı faydalarına dönebilmelerini sağlamak.</p>
<p>Lieber’in aynı zamanda <strong><em>Essays on Property and Labor</em></strong> (1847) ve <strong><em>Notes on the Fallacies of American Protectionism</em></strong> (1870) adlı eserlerin yazarı olması ya da <strong>Frédéric Bastiat</strong>’nın <strong><em>Sophisms of the Protective Policy</em></strong> (1848) adlı eserinin Amerikan çevirisine bir giriş yazmış olması şaşırtıcı değildir. Savaşta bile insanlık adına yürütülen liberal mücadele, özel girişim, serbest rekabet, ticaret özgürlüğü ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyete ve insan emeğinin özgürlüğüne saygı savunusunun doğal bir tamamlayıcısıydı.</p>
<p>Francis Lieber’in <strong><em>Instructions for the Government of Armies of the United States in the Field</em></strong> adlı çalışması daha sonra 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Lahey Sözleşmelerinin —savaş kuralları, savaş esirlerinin muamelesi ve sivillerin hakları ile mülkiyetinin korunması ve savaşın yöntem ve araçlarının sınırlandırılması konularındaki düzenlemelerin— esin kaynağı ve ana çerçevesi olmuştur. Bu bağlamda Lieber, hükümetler arasındaki anlaşmazlıkların savaş yerine uluslararası tahkim yoluyla çözülmesi gerektiğini de savunmuştur. Onun sözleriyle: “Tam bağımsızlıklarının ve kendi kendine yeterli egemenliklerinin bilincinde olan güçlü hükümetlerin özgürce başvurduğu uluslararası tahkim, ilerleyen uygarlığın en önemli özelliklerinden biridir — güç gösterisi ya da intikamcı öfkenin yerine aklın, hakkaniyetin ve adalete boyun eğmenin geçmesidir.”</p>
<p><strong>Savaşı Sona Erdirme Yönündeki Liberal Çabaların Başarısızlığı</strong></p>
<p>Klasik liberalizmin savaşı sona erdirmeye ve savaşın etkilerini azaltmaya yönelik barış kampanyası ne yazık ki 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmedi. Avrupa’da savaşlar yine meydana gelmeye devam etti; gerçi kabul etmek gerekir ki bunlar genellikle kısa süreli ve nispeten sınırlı yıkıma yol açan savaşlardı. Bununla birlikte gelecekte yaşanacak gelişmelerin tehlikeli bir habercisi, Avrupa’nın “büyük güçleri” arasında giderek büyüyen silahlanma yarışlarıydı. Her yeni teknolojik yenilik, daha fazla ve daha gelişmiş ölüm ve yıkım araçları için yeni askerî harcamaları gerekli kılıyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki klasik liberaller, savaş araçlarının genişlemesinin ardındaki savaşçı ruhu ve bunun maliyetlerini eleştiriyorlardı. Aynı zamanda bu araçların özellikle Afrika’daki emperyalist fetih yarışında kullanılmasını da sert biçimde kınıyorlardı.</p>
<p>Ne yazık ki yirminci yüzyıl, barışçı bir dünya yönündeki klasik liberal umut ve ideallerin sonunu getirdi. Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) en az 20 milyon asker ve sivilin hayatına mal oldu ve savaşın Batı cephesinde her iki taraf tarafından zehirli gazlar kullanıldı. 1920’ler ve 1930’ların iki savaş arası döneminde yükselen liberalizm karşıtı ideolojiler, planlamaya dayalı totaliter sistemlerin kurulmasına, korumacılık yoluyla ulusal ekonomik kendi kendine yeterlilik arayışına ve ulusal refahın savaş yoluyla kazanılabileceği inancına yol açtı. Bunun kaçınılmaz sonucu ise yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı (1939–1945) oldu.</p>
<p>Savaşın dehşeti zaten yeterince büyük değilmiş gibi, Ağustos 1945’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’ya attığı atom bombaları, birkaç dakika içinde bütün ulusal nüfusları yok edebilecek bir yıkım gücünün varlığını gösterdi. Patlamadan hemen ölmeyenler ise radyasyon zehirlenmesinin acılarıyla karşı karşıya kalıyordu. Dünya, 1962 Küba Füze Krizi sırasında bu eşiği neredeyse aşmak üzereydi; ancak neyse ki Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği son anda geri adım attılar.</p>
<p>Bugün yirmi birinci yüzyılda, savaş kurallarına ilişkin liberal fikirlerin ve kısmen uygulanan düzenlemelerin çözülmesi devam etmektedir. Yeni drone savaşları çağında öldürmek adeta bir video oyunu gerçekliğine dönüşmektedir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın çeşitli bölgelerinde “talihsiz yan hasar” (collateral damage) adı altında, Amerikan imparatorluğunu savunma gerekçesiyle yürüttüğü operasyonlarda görülebildiği gibi; Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşında sivillerin evlerini, okulları, hastaneleri ve altyapıyı hedef alarak toplumların bütününü zayıflatmayı amaçlayan saldırılarında da görülmektedir.</p>
<p>Savaş esirlerine ve sivillere insancıl muamele ilkesi ise Afganistan savaşı sırasında Guantanamo gözaltı kamplarında adeta bir kara delikte kaybolmuş ve Irak’taki Abu Ghraib hapishanesinde esir alınan askerlerin aşağılanması ve işkenceye maruz bırakılmasıyla ağır biçimde ihlal edilmiştir. (Bkz. benim “The Dangerous Pursuit of Empire: Russia, China, and the United States,” <strong><em>Future of Freedom</em></strong>, Temmuz 2023 başlıklı makalem.)</p>
<p><strong>Savaştan Arınmış Özgür ve Barışçıl Bir Dünya: Liberal İdeal</strong></p>
<p>Barışın, refahın ve özgürlüğün korunması ve yeniden tesis edilmesi ancak 19. yüzyıl klasik liberalizminin fikir ve ideallerine geri dönülmesiyle mümkündür. Bunlar bireysel hak ve özgürlükleri, özel mülkiyete saygıyı ve insanların hem kendi ülkeleri içinde hem de dünya çapında sınırların ötesinde engel tanımayan gönüllü ve barışçıl iş birliğini savunan fikir ve ideallerdir.</p>
<p>Avusturyalı iktisatçı <strong>Ludwig von Mises</strong> (1881–1973), bundan yaklaşık yetmiş yıl önce <strong><em>Omnipotent Government: The Rise of the Total State and Total War</em></strong> (1944) adlı eserinde bunu şöyle açıklamıştır:</p>
<p>“Serbest ticaretin ve [sınırlı] demokrasinin hâkim olduğu bir dünyada savaş ve fetih için hiçbir teşvik yoktur. Böyle bir dünyada bir ulusun egemenliğinin daha geniş ya da daha dar bir toprak parçasına yayılmış olması önem taşımaz. O ülkenin vatandaşları bir eyaletin ilhak edilmesinden hiçbir avantaj elde edemezler.”</p>
<p>“Bu liberal dünyada —ya da dünyanın liberal kısmında— üretim araçları üzerinde özel mülkiyet vardır. Piyasanın işleyişi devlet müdahalesiyle engellenmez. Ticaret engelleri yoktur; insanlar istedikleri yerde yaşayabilir ve çalışabilirler. Sınırlar haritalar üzerinde çizilidir, fakat insanların göç etmesini ya da malların taşınmasını engellemez. Yerli halkın yabancılara tanınmayan ayrıcalıklı hakları yoktur. Hükümetler ve onların görevlileri faaliyetlerini yalnızca hayatın, sağlığın ve mülkiyetin dolandırıcılık ve şiddete karşı korunmasıyla sınırlar. Yabancılara karşı ayrımcılık yapılmaz. Mahkemeler bağımsızdır ve herkesi resmi makamların keyfi müdahalelerine karşı etkili biçimde korur. Herkes istediğini söylemekte, yazmakta ve yayımlamakta serbesttir. Eğitim devlet müdahalesine tabi değildir. Hükümetler, vatandaşların polis gücünü kullanma görevini emanet ettiği gece bekçileri gibidir.”</p>
<p>“Böyle bir dünyada bir ülkenin sınırlarının nereden geçtiği önemli değildir. Hiç kimsenin yaşadığı devletin topraklarını genişletmekte maddi bir çıkarı yoktur; bir bölgenin devletten ayrılması da kimse için bir kayıp anlamına gelmez. Devlet topraklarının bütün parçalarının coğrafi olarak birbirine bitişik olması ya da başka bir devletin toprağıyla ayrılmış olması da önemli değildir. Ülkenin denize kıyısının olup olmaması ekonomik açıdan hiçbir sonuç doğurmaz. Böyle bir dünyada her köy ya da bölge halkı plebisit yoluyla hangi devlete bağlı olmak istediğine karar verebilirdi. Artık savaş olmazdı; çünkü saldırganlık için bir teşvik bulunmazdı. Savaş kârlı olmazdı. Ordulara ve donanmalara gerek kalmazdı. Suçla mücadele için polis yeterli olurdu. Böyle bir dünyada devlet metafizik bir varlık değil, yalnızca güvenlik ve barış üreten bir kurum olurdu…. Vatandaşın uykusu bölünmez, bombalar evini yıkmaz ve gece geç saatte kapısı çalındığında bunun ne Gestapo ne de [KGB] olduğunu bilirdi.”</p>
<p>İşte özgürlüğün, barışın ve refahın dostu olan herkesin ideal ve hedef olarak görmesi gereken dünya budur. Bütün çabaların nihai olarak yönelmesi gereken amaç da böyle bir dünya olmalıdır.</p>
<p>* “The Liberal Ideal for Peace and Against War”, <em>Future of Freedom</em>, August 2024, The Future of Freedom Foundation.</p>
<p>(Bu yazı AI yardımı ile çevrilmiştir.)</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-taraftarligi-ve-savas-karsitligi-liberal-ideali-richard-m-ebeling/">Barış Taraftarlığı ve Savaş Karşıtlığı Liberal İdeali, Richard M. Ebeling</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
