<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İfade Hürriyeti arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/dosya/ifade-hurriyeti/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/dosya/ifade-hurriyeti/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sun, 29 Mar 2026 08:46:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Sosyal Medyada Anonimlik Hakkı ve 5651 Sayılı Kanun Değişiklik Teklifi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sosyal-medyada-anonimlik-hakki-ve-5651-sayili-kanun-degisiklik-teklifi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tuğba Pusa]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Mar 2026 08:46:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208897</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sosyal medyada anonimlik hem ülkemizde hem de dünyada uzun zamandır tartışılan bir mesele. AK Parti milletvekillerinin 4 Mart&#8217;ta Meclis&#8217;e sunduğu 5651 sayılı Kanun değişiklik teklifiyle bu konu yeniden gündeme taşındı. Teklifte 15 yaş altına sosyal medya yasağı, kimlik doğrulama zorunluluğu, bant daraltma, yüksek para cezaları ve BTK&#8217;ya hizmeti durdurma yetkisi vermek gibi kapsamlı düzenlemeler yer [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sosyal-medyada-anonimlik-hakki-ve-5651-sayili-kanun-degisiklik-teklifi/">Sosyal Medyada Anonimlik Hakkı ve 5651 Sayılı Kanun Değişiklik Teklifi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyada anonimlik hem ülkemizde hem de dünyada uzun zamandır tartışılan bir mesele. AK Parti milletvekillerinin 4 Mart&#8217;ta Meclis&#8217;e sunduğu 5651 sayılı Kanun değişiklik teklifiyle bu konu yeniden gündeme taşındı. Teklifte 15 yaş altına sosyal medya yasağı, kimlik doğrulama zorunluluğu, bant daraltma, yüksek para cezaları ve BTK&#8217;ya hizmeti durdurma yetkisi vermek gibi kapsamlı düzenlemeler yer alıyor.</p>
<p>Öngörülen yasaklar çocukların korunması gerekçesiyle gündeme gelse de asıl tehlike bu düzenlemelerin pratikte nasıl işleyeceğinde yatmaktadır. Çünkü platformların çocukların yaşını tespit edebilmesi için tüm kullanıcıların kimlik doğrulaması yapması gerekecek; bu da internetin en temel haklarından biri olan anonimliği fiilen ortadan kaldıracaktır.</p>
<h4>Bir Hak Olarak Anonimlik</h4>
<p>Özel hayatın korunması ve ifade özgürlüğüyle yakından ilişkili bir hak olan anonimlik, ayrımcılığa maruz kalma endişesi taşıyan veya yerleşik düşüncelere karşı çıkmak isteyen bireylerin, toplumsal baskı altında hissetmeden özel yaşamlarını gizli tutarak seslerini yükseltmelerini kolaylaştırır. Bu yönüyle anonimlik, ifade özgürlüğünün dolaylı bir görünümü sayılabilir.</p>
<p>Anonimlik yalnızca çevrimdışı değil, çevrimiçi platformlarda da korunması gereken bir haktır. Bireyler, kişisel verilerin korunması bakımından sosyal medyada anonim kalmayı tercih edebilir. Bunun yanında, bilgi uçurma (whistle-blowing) gibi eleştirel bildirimlerde bulunan bireyler de çoğunlukla anonim kalmayı seçecektir. Özellikle yolsuzlukların ifşa edilmesi yoluyla demokratik işleyişe katkı sağlayan bu tür bildirimler, anonim hesapların yasaklanması halinde önemli ölçüde zayıflayacaktır.</p>
<h4>Sosyal Medyada Anonimliğin İki Boyutlu Yapısı</h4>
<p>Sosyal medyada tam bir anonimlikten söz etmek mümkün değildir. Bu platformlar, kullanıcıların gerçek kimliklerini diğer kullanıcılardan gizleyerek anonim kalmasını sağlasa da IP adresi ve konum bilgisi gibi veriler aracılığıyla kullanıcının gerçek kimliği tespit edilebilir. Bu nedenle sosyal medyada anonimlik iki farklı düzeyde ortaya çıkmaktadır: diğer kullanıcılar bakımından tam bir anonimlik söz konusu iken, platform sağlayıcıları ve devlet otoriteleri açısından sınırlı bir anonimlik söz konusudur.</p>
<p>Anonimliğin bu iki boyutlu yapısı dikkate alındığında alternatif bir düzenleme modeli de düşünülebilir. Örneğin; kullanıcıların platforma kayıt aşamasında gerçek kimliklerini doğrulamaları, ancak diğer kullanıcılara karşı anonim kalmaları mümkündür. Diğer bir ifadeyle; hukuki bir zorunluluk hâlinde platform sağlayıcıları ve kamu otoriteleri kullanıcının kimlik verilerine erişebilirken, söz konusu bilgiler diğer kullanıcılarından gizli tutulabilecektir. Böyle bir düzenleme, anonimliğin kaldırılmasını destekleyen kesimlerin beklentilerini de önemli ölçüde karşılayabilir. Ne var ki bu senaryoda dahi, zorunlu kimlik doğrulaması amacıyla teknoloji şirketlerine aktarılacak kişisel verilerin hacmi ve bu verilerin ne ölçüde korunacağı, belirsizliğini koruyan bir tartışma konusudur.</p>
<h4>Mevcut Hukuk Sistemimiz</h4>
<p>Türkiye’de sosyal medya platformları hukuki denetimden muaf veya kuralsız alanlar değildir. Mevcut hukuk sistemimiz hukuka aykırı içeriklere yönelik işleyen ve etkili mekanizmalar sunmaktadır. Ülkemizde sosyal medya, 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 sayılı Kanun ile düzenlenmektedir. Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra sosyal medya kullanımında ve bu platformlar üzerinden işlenen ihlallerde önemli bir artış gözlenmiş, 2020 yılında çıkarılan 7253 sayılı Kanun ile bazı değişiklikler yapılmıştır. 2022’de kabul edilen 7418 sayılı Kanun ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanının erişim engelleme ve içerik çıkarma yetkileri genişletilmiş ve kanuna çeşitli ek hükümler dahil edilmiştir.</p>
<p>Kimlik Doğrulama Zorunluluğu Hukuka Aykırı İçerikleri Önler mi?</p>
<p>Güney Kore anonimliği yasaklayıp gerçek isimle doğrulama şartını yürürlüğe koyan ülkelerden biridir. Ancak yasakların suçların azalmasında kayda değer bir etkisi olmamıştır. Yasadan sonra suçlardaki azalış yalnızca yüzde 0,9 gibi çok kısıtlı bir seviyede kalmıştır (Schmitz, 2013: 199). Çin&#8217;deki benzer düzenlemeler ise suçları azaltmadığı gibi yepyeni suç alanlarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Kullanıcıların kişisel bilgilerinin kayıt altına alınması bu verileri doğrudan hedef haline getirerek gizlilik ihlallerine zemin hazırlamış, kimlik hırsızlığı vakalarında ciddi artışlar yaşanmıştır. Dahası sisteme isimsiz giriş yapmak isteyen kullanıcılara sahte doğrulama verileri sağlayan kişiler ortaya çıkmış, kimlik gizlemeye yarayan &#8220;ID Kart Üretici&#8221; yazılımların kullanımı yaygınlaşmıştır (Lee &amp; Liu, 2016: 29).</p>
<p>Sonuç olarak sosyal medyada yasal düzenleme yapılması gereklidir. Özellikle yapay zekâ araçlarıyla manipülatif içeriklerin kolayca üretilebilir hale gelmesi, çevrimiçi riskleri daha somut bir sorun olarak önümüze koymaktadır. Mevcut kanun teklifindeki sorun düzenlemenin toptancı olmasıdır.</p>
<p>Ükemizde sosyal medyada hukuka aykırı içeriklerin “içerik çıkarma” veya “erişim engelleme” gibi etkili araçlarla önlenmesi mümkündür. Buradan hareketle öncelikle mevcut sistemdeki aksaklıkların düzeltilmesi gereklidir. Anonimliğin tamamen kaldırılması veya herkesi kapsayan zorunlu kimlik doğrulaması gibi kapsamlı müdahaleler ise anayasayla güvence altına alınan özel hayatın gizliliğinin ve ifade özgürlüğünün ihlali anlamına gelecektir. Sosyal medyaya yönelik hukuki düzenlemelerin, toptancı müdahaleler benimsemek yerine; doğrudan suç unsuru teşkil eden içeriklere ve söz konusu ihlallerin sorumlularına odaklanması elzemdir.</p>
<p>Lee, J.A., &amp; Liu, C.Y. (2016). Real-name registration rules and the fading digital anonymity in China. Washington International Law Journal, 25(1), 1-35.</p>
<p>Schmitz, S. (2013). “Facebook&#8217;s Real Name Policy: Bye-Bye, Max Mustermann?” JIPITEC, 3(4), 190-204.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sosyal-medyada-anonimlik-hakki-ve-5651-sayili-kanun-degisiklik-teklifi/">Sosyal Medyada Anonimlik Hakkı ve 5651 Sayılı Kanun Değişiklik Teklifi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk’ü Zırh Yaparak Nefret Üreten Bir Siyasetçi, Akademisyen ve Doktor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ataturku-zirh-yaparak-nefret-ureten-bir-siyasetci-akademisyen-ve-doktor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Dec 2025 14:19:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208553</guid>

					<description><![CDATA[<p>İfade özgürlüğü, demokratik bir hukuk düzeninin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ancak bu özgürlük; ayrımcılığı, ırkçılığı ve toplumsal nefreti meşrulaştıran bir zırh olarak kullanılamaz. Böylesi bir ifadenin demokratik hukuk düzeninde korunması mümkün değildir. Aksine bu ifadenin yargılanması demokratik hukuk devleti anlayışının gereğidir. Son günlerde Kafkas Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Prof. Dr. Tülay Diken Allahverdi’ye ait olduğu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ataturku-zirh-yaparak-nefret-ureten-bir-siyasetci-akademisyen-ve-doktor/">Atatürk’ü Zırh Yaparak Nefret Üreten Bir Siyasetçi, Akademisyen ve Doktor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İfade özgürlüğü, demokratik bir hukuk düzeninin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ancak bu özgürlük; ayrımcılığı, ırkçılığı ve toplumsal nefreti meşrulaştıran bir zırh olarak kullanılamaz. Böylesi bir ifadenin demokratik hukuk düzeninde korunması mümkün değildir. Aksine bu ifadenin yargılanması demokratik hukuk devleti anlayışının gereğidir.</p>
<p>Son günlerde Kafkas Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Prof. Dr. Tülay Diken Allahverdi’ye ait olduğu belirtilen WhatsApp paylaşımları, ifade hürriyeti ve akademik özerklik sınırlarını açıkça aşıldığını gösteren bir örnektir.</p>
<p>Söz konusu isim yalnızca bir tıp profesörü değildir; aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi üyesi ve geçmiş seçim süreçlerinde CHP’den adaylığı bulunan bir siyasi figürdür.</p>
<p>Bu nedenle mesele, özel bir sohbetten sızmış birkaç “sert söz” olarak geçiştirilemez. Ortada; akademik, siyasi ve etik sorumlulukların aynı anda ihlal edildiği, daha da önemlisi belirli bir Kemalist yorumun arkasına saklanarak üretilen açık bir nefret dili vardır.</p>
<p>Bu tablo, aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi ve Kemalist geleneğin bugün geldiği noktanın da bir sınavıdır. Türkiye’de demokratikleşme ve normalleşme tartışmaları yapılırken, CHP’nin içinden çıkan bu tür örnekler; sorunun nerede düğümlendiğini, hangi zihniyetin hâlâ aşılmadığını bütün açıklığıyla göstermektedir.</p>
<p><strong>Kolektif Suçlama, Açık Nefret Söylemi</strong></p>
<p>Paylaşımlara bakıldığında; Kürt yurttaşların tamamını kapsayan aşağılayıcı genellemeler, akıl ve liyakat sorgulamaları, kamu görevlerinden dışlanmalarını açıkça savunan ifadeler ve hatta coğrafi ayrıştırma çağrıları içeren bir perspektif dikkat çekmektedir.</p>
<p>Bu noktada artık ortada bir eleştiri ya da sert bir siyasi görüş yoktur. Bunun açık tanımı nefret söylemidir. Bireyi değil, bir halkı hedef alan; somut eylemi değil, kimliği yargılayan bir dildir, bu.</p>
<p><strong>Bir Akademisyen ve Hekim Bu Dili Taşıyabilir mi?</strong></p>
<p>Bir profesör, hele ki bir hekim; meslekî kimliği ve ettiği yemin gereği “önce insan” ilkesini savunmak zorundadır. Tıp eğitimi; etnik kökeni, dili, inancı ne olursa olsun insan hayatının eşitliğini esas almaz mı?</p>
<p>Bir üniversite hocası ve hekimin, milyonlarca yurttaşı “fazla hak sahibi”, “devlete sadakati şüpheli” gibi kategorilerle tarif etmesi; bilimin değil, ideolojik öfkenin ürünüdür. Akademik özgürlük, toplumsal nefreti yayma ayrıcalığı tanımamalıdır.</p>
<p><strong>Atatürkçülük Bir Kalkan Değildir</strong></p>
<p>Paylaşımlarda dikkat çeken bir diğer unsur, Atatürkçülüğün sürekli olarak meşrulaştırıcı bir referans hâline getirilmesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ten yapılan alıntılarla, etnik dışlayıcılığı ve kamusal alanda ayrımcı yaklaşımları haklı göstermeye çalışan bir söylem kurulmaktadır.</p>
<p>Ancak burada tartışılması gereken, doğrudan Atatürk’ün kendisi değil; Kemalist düşüncenin zaman içinde aldığı otoriter ve homojenleştirici yorumlardır. Atatürk’ün tarihsel bağlamında şekillenen devlet ve millet anlayışı, sonraki dönemlerde farklılıkları bastırmayı meşrulaştıran katı bir ideolojiye dönüştürülmüş; bu ideoloji de zaman zaman eleştiriden muaf bir dogma gibi kullanılmıştır.</p>
<p>Atatürk’ün adını, bir halkın kamusal alandan dışlanmasının gerekçesi hâline getirmek bir ideolojik doğmanın yansıması olabilir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, tam da bu Kemalist yorumun hâlâ bazı zihinlerde sorgulanamaz bir haklılık üretmeye devam ediyor olmasıdır.</p>
<p><strong>Siyasi Kimlik Sorumluluğu Artırır</strong></p>
<p>Prof. Dr. Tülay Diken Allahverdi’nin CHP üyesi ve adaylığı bulunan bir isim olması, bu paylaşımları daha da tartışmalı hâle getirmektedir.</p>
<p>Eğer bir siyasetçi “kim bu ülkede ne kadar hakka sahip olmalı” sorusunu etnik köken üzerinden cevaplamaya başlıyorsa, orada demokrasi değil, hiyerarşik yurttaşlık söz konusu değil midir? Bu yaklaşım aynı zamanda Türkiye’de hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda sorunun nerede düğümlendiğini de göstermektedir.</p>
<p><strong>Hukuk ve Kurumlar Sessiz Kalamaz</strong></p>
<p>Bu noktada yalnızca yargının değil, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) ve Kafkas Üniversitesi yönetiminin de sorumluluğu vardır. Irkçı, ayrımcı ve ötekileştirici içeriklerin bir üniversite öğretim üyesi tarafından paylaşılması, akademik etikle ve kamu görevi bilinciyle bağdaşmaz.</p>
<p>Sormak gerekir:</p>
<p>Bir yurttaş, etnik kimliğini açıkça hedef alan bu paylaşımların sahibi olan bir hekimden nasıl güvenle sağlık hizmeti alacaktır?</p>
<p>Hekim-hasta ilişkisinin temelini oluşturan güven duygusu, bu tür söylemlerden sonra nasıl tesis edilecektir?</p>
<p>Bu sorular yalnızca ahlâkî değil; hukukî ve kurumsal bir sorumluluğa işaret etmektedir. Üniversiteler bilim üretir, nefret değil. Akademik unvanlar, ayrımcılık yapma ayrıcalığı olarak kabul edilebilir mi?</p>
<p>Bu nedenle YÖK’ün ve Kafkas Üniversitesi’nin, söz konusu paylaşımlar hakkında idari ve etik inceleme başlatması, kamuoyuna karşı şeffaf bir tutum alması artık bir tercih değil, idarenin tarafsızlık, eşitlik ve hukukî varlığın gereğidir.</p>
<p><strong>Son olarak hatırlatmakta fayda var</strong>: Sorun, bir halkın “fazla haklara sahip olması” değildir. Sorun, eşitliği hâlâ bir tehdit olarak gören zihniyetin varlığını sürdürmesidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ataturku-zirh-yaparak-nefret-ureten-bir-siyasetci-akademisyen-ve-doktor/">Atatürk’ü Zırh Yaparak Nefret Üreten Bir Siyasetçi, Akademisyen ve Doktor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Sağcılık Ahlâksızlıktır” Sözünden Dolayı Kimse Tutuklanmamalı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sagcilik-ahlaksizliktir-sozunden-dolayi-kimse-tutuklanmamali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 07:16:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208539</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kemalizm” için de aynı İfadelere Tutuksuzluk Savunulur mu? Türkiye’de kamuoyunda tanınan, hele ki muhalif olarak görülen bir isimseniz, ağzınızdan çıkan sert bir cümle çoğu zaman aynı yere bağlanıyor: “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik.” Üstelik mesele çoğu zaman sadece soruşturmayla sınırlı da kalmıyor. İş doğrudan tutuklu yargılanmaya gidiyor. Yani henüz ne olduğu bile doğru düzgün tartışılmadan; [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagcilik-ahlaksizliktir-sozunden-dolayi-kimse-tutuklanmamali/">“Sağcılık Ahlâksızlıktır” Sözünden Dolayı Kimse Tutuklanmamalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Kemalizm” için de aynı İfadelere Tutuksuzluk Savunulur mu? </strong><br />
Türkiye’de kamuoyunda tanınan, hele ki muhalif olarak görülen bir isimseniz, ağzınızdan çıkan sert bir cümle çoğu zaman aynı yere bağlanıyor: “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik.”</p>
<p>Üstelik mesele çoğu zaman sadece soruşturmayla sınırlı da kalmıyor. İş doğrudan tutuklu yargılanmaya gidiyor.</p>
<p>Yani henüz ne olduğu bile doğru düzgün tartışılmadan; ya da basit bir şekilde cevap verilebilecekken orantısız ve gereksiz bir “tedbir”e başvuruluyor.</p>
<p>Enver Aysever’in YouTube yayınında sarf ettiği “sağcılık ahlâksızlıktır” sözü nedeniyle tutuklanması, bu zincirin yeni bir halkasıdır. Burada tartışılması gereken Aysever’in ne kadar haklı olduğu değildir. Zira Aysever yalnızca provokatif konuşmuyor; açıkça yanılıyor. Tarihsel ve güncel pratiklere bakıldığında, sol merkezli siyasal deneyimlerin de tartışmasız biçimde ciddi ahlâkî sorunlar ürettiği ortadadır. Ancak bütün bunların ötesinde asıl mesele, devletin bu söze verdiği tepkinin akla, hukuka ve ölçülülük ilkesine uyup uymadığıdır.</p>
<p>Aysever’in cümlesi rahatsız edici, provoke edici ve aslında yeteri kadar genelleyici olduğu da açıktır. Ama rahatsız edici olmak, hatta saçmalamak, bir düşünceyi otomatik olarak suç haline getirmenin ölçütü değildir.</p>
<p>Asıl soru şu: Bu söz gerçekten halkı kin ve düşmanlığa mı sevk etti? Somut bir tahrik var mı? Bu ifadeden sonra kim kime saldırdı, kim şiddete yöneldi, kimin hayatı tehlikeye girdi?</p>
<p>Tam da bu noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yıllardır altını çizdiği temel ilkeyi hatırlamakta fayda var. İfade özgürlüğü, yalnızca makul, nazik ya da herkesin hoşuna giden sözleri kapsamıyor. Rahatsız eden, sinirlendiren, insanın tüylerini diken diken eden ve belki de şoke eden düşünceler de bu özgürlüğün içinde yer alıyor.</p>
<p>Siyaset dediğiniz alan zaten doğası gereği serttir. Genelleme içerir, kışkırtır, tartışma yaratır. AİHM de tam olarak buna işaret etmektedir. Siyasî tartışmalarda kullanılan dilin sivri olması, tek başına cezalandırma gerekçesi olmamalıdır.</p>
<p>İdeolojiler ve siyasi görüşler, doğuştan gelen ya da değiştirilemez kimlikler değildir. Bu yüzden “sağcılık” dediğiniz şey; solculuk, liberallik ya da milliyetçilik gibi, insanların bilinçli olarak benimsediği bir siyasî tercihtir.</p>
<p>Bu bağlamda Aysever’in hedef aldığı şey bir etnik köken, bir inanç grubu ya da korunması gereken bir topluluk değil; açıkça bir düşünce biçimidir. Ortada ne şiddete çağrı vardır ne linç iması ne de bir grubun dışlanmasına yönelik somut bir yönlendirme. Üstelik Aysever, sözlerinin çarpıtıldığını da açıkça ifade etmiştir. Buna rağmen bu ifadeyi ceza hukukunun konusu hâline getirmek, hukukî bir zorunluluktan çok siyasî bir tercih izlenimi vermektedir. Şayet ortada siyasî bir tercih yoksa o hâlde hukuk mekanizmamızın AİHM içtihatlarına rağmen ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir sorunlu alanda durduğu kabul edilmelidir.</p>
<p>Tutuklama meselesi ise işin en kolay ve en sorunlu tarafıdır.</p>
<p>Tutuklama demokratik bir hukuk devletinde istisnadır yani kural değildir. Kaçma şüphesi yoksa, delil karartma ihtimali yoksa, ortada güçlü bir suç şüphesi bulunmuyorsa, tutuklama demokratik hukuk devleti anlayışının kabul edeceği bir mekanizma değildir. Aksi durumda tutuklamanın kendisi fiilî bir cezaya dönüşmektedir.</p>
<p>Tutuklu yargılama konusunda maalesef Türkiye’nin karinesi iyi değildir. Bu hata daha önce defalarca gerçekleşti. Örneğin Ergenekon ve benzeri davalarda insanlar yıllarca tutuklu kaldı; sonra özürler dilendi, tazminatlar ödendi.</p>
<p>Bugün Aysever dosyasında da benzer bir ölçüsüzlük ve hak ihlali söz konusudur. Soruşturma açılması bile tartışmalı olan bir ifade yüzünden bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması, demokratik hukuk devleti iddiasıyla bağdaşabilecek bir durum değildir.</p>
<p>Bir de işin çifte standart tarafı var.</p>
<p>Türkiye’de siyaset dilinin son derece sert, hatta aşağılayıcı, kışkırtıcı ve bilinçli olarak provoke edici olarak gerçekleştiği açıktır. Yalnız bu tutum sadece muhaliflere özgü de değildir. İktidara yakın isimler de aynı dili ve yöntemi sık sık kullanıyor.</p>
<p>Peki, yargının özellikle tutuklamayı devreye koyan refleksi her zaman aynı hızla gerçekleşiyor mu? Buna verilecek cevap sanırım belli. O zaman ifade özgürlüğünün sınırı, sözü söyleyen kişinin kimliğine göre çizilmektedir. Bunun zorunlu sonucu ise verilen kararların hukukî değil siyasî olduğudur.</p>
<p>Böylesi olaylarda ortaya çıkan bir samimiyetsizlik ve tutarsızlıkla yazıyı bitirelim.</p>
<p>Yazının başlığındaki soruya dönecek olursak;</p>
<p>Bugün Aysever’in “sağcılık ahlâksızlıktır” sözü nedeniyle yapılan tutuklamaya sert tepki gösteren, özgürlük, demokrasi ve hukuk ilkelerini hatırlayan herkesin kendisine şu soruyu dürüstçe sorması gerekir:</p>
<p>“Kemalizm&#8221; için de aynı ifadeler denildiğinde aynı ifade özgürlüğü ve hoşgörü refleksi gösterilebiliyor mu? Aynı ifade hürriyetini bu söz için de savunuyor muyuz?</p>
<p>Atatürk bu ülkenin kurucu lideridir; Kemalizm ise Türkiye’nin en güçlü ideolojik miraslarından biridir. Ancak tam da bu nedenle, eleştiriden muaf değil, eleştiriye açık olması gerekmez mi?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagcilik-ahlaksizliktir-sozunden-dolayi-kimse-tutuklanmamali/">“Sağcılık Ahlâksızlıktır” Sözünden Dolayı Kimse Tutuklanmamalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Altaylı Vakası ve Samimiyet Testi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/altayli-vakasi-ve-samimiyet-testi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Nov 2025 14:32:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208498</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fatih Altaylı saldırgan bir dile ve kişiliğe sahip. Sözleriyle çoğu zaman kantarın topuzunu kaçırmakta. Geçmişinde suç teşkil etme ihtimali kuvvetli birçok olay var. İkisini hatırlayalım. Altaylı 28 Şubat döneminde çok azgındı. Başörtülü kadınlara düpedüz “fahişe” diyerek hakaret etti ve çirkin cinsel imalarda bulundu. Hayatında yer vermiş olduğu bir kadını beyzbol sopasıyla öldüresiye dövdü. Her ki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/altayli-vakasi-ve-samimiyet-testi/">Altaylı Vakası ve Samimiyet Testi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fatih Altaylı saldırgan bir dile ve kişiliğe sahip. Sözleriyle çoğu zaman kantarın topuzunu kaçırmakta. Geçmişinde suç teşkil etme ihtimali kuvvetli birçok olay var. İkisini hatırlayalım. Altaylı 28 Şubat döneminde çok azgındı. Başörtülü kadınlara düpedüz “fahişe” diyerek hakaret etti ve çirkin cinsel imalarda bulundu. Hayatında yer vermiş olduğu bir kadını beyzbol sopasıyla öldüresiye dövdü. Her ki olayda da başına bir şey gelmedi. İlkinde egemen güçlerin yargı sistemi Altaylı’ya hiç dokunmadı. İkicisinde yargıya hâkim olan FETÖ’cüler Altaylı’yı cezalandırılmaktan uzak tuttu.</p>
<p>Bununla beraber hukuki süreçlerde bir kişiyi değerlendirmeye tabi tutarken engizisyon mantığıyla hareket etmemek ve kişinin tüm hayatını değil belli bir andaki suç olduğu iddia edilen davranışını yargılamak lazım. Bu yüzden Altaylı her ne kadar benim gözümde karakteri problemli ve kriminal eğilimli biri ise de bir mahkeme tarafından mahkûm edilmiş olmadığı için hukuken masum. Ancak, Altaylı şimdi cumhurbaşkanını tehditten ceza yedi. Sebebi bir programda Erdoğan’ı padişaha benzetmesi ve bazı padişahların halk tarafından devrildiğini ve öldürüldüğünü söylemesi. Bu sözler, geçmişi darbelerle dolu olan bir ülkede sarf edildiği için, problemli. Aynı zamanda kategorik muhalif anlayışı da çok iyi yansıtmakta. Bu kafadakiler için mühim olan Erdoğan’dan her ne şekilde ve her ne pahasına olursa olsun kurtulmak. Erdoğan’a bir darbe yapılsa Altaylı alkış tutacakların en başında gelecektir. Oysa, yapılması gereken şey, darbe imalarında bulunmak değil, seçmen kitlelerini Erdoğan’ı göndermeye ikna etmek ve seçimi kazanmaktır.</p>
<p>Bununla beraber Altaylı’nın çirkin ve tehditkâr sözlerine başka sözlerle cevaplar vermek mümkün. Her şeyden önce, Altaylı’ya Erdoğan’ın bir hanedan mensubu olduğu için değil seçim kazandığı için iktidara gelmiş olduğu hatırlatılabilir. İkincisi, darbelerin halk tarafından değil daha ziyade zinde güçler tarafından yapıldığı gerçeği dile getirilebilir. Üçüncüsü, darbecilerin her durumda başarılı olamadığına ve bazen darbeciliğin bedelini çok ağır biçimde ödemek zorunda kaldığına dikkat çekilebilir. Bu çerçevede, Talat Aydemir’in 1962 ve 1963’teki darbe girişimlerinden sonra idam edilmesinden ve 15 Temmuz 2016’da FETÖ’nün başına gelenlerden söz edilebilir. Altaylı’nın çirkin ve şımarık sözlerine bu şekilde cevap verilmesi ve ceza davasına muhatap kılınmaması çok daha yerinde olurdu.</p>
<p>Ancak, bu olay hem Altaylı hem de onu savunanlara yönelik olarak bir samimiyet testini de gündeme getirmekte. Altaylı’ya sormak lazım; kendisi diktatörlere gerçekten, prensip olarak ve toptan karşı mı? Karşıysa Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki diktatörler için ne düşünüyor? Onları eleştiriyor mu yoksa kutsuyor mu? Bunca yıllık yazı ve ekran hayatında bu diktatörlere karşı oluşunu hiç dile getirdi mi? Yoksa seçilmiş liderleri diktatör olarak görürken kendi kendisini bulunduğu makama tayin edenleri diktatör olarak görmüyor mu? O diktatörlere karşı bir halk hareketini nasıl karşılardı? Alkışlar mıydı lanetler miydi?</p>
<p>Altaylı’nın hararetli savunucularına yönelik olarak da benzer sorular sorulabilir. Bütün diktatörlere kategorik olarak mı karşılar yoksa bazı diktatörlere pozitif ayrımcılık mı yapıyorlar? Sevdikleri diktatörleri diktatör olarak görmüyorlar mı? 5816 sayılı kanunla yargılanan, hayatları mahvedilen, çeşitli cezalara çarptırılanlara ne diyorlar? Bu kanunu hukuk devleti, hukukun hakimiyeti ve insan hak ve özgürlükleri açısından nasıl değerlendiriyorlar? Bu kanunun iptalini istiyorlar mı istemiyorlar mı? Altaylı’nın maruz bırakıldığına bezer bir muamele şu günlerde Furkan Bölükbaşı’na yapılıyor. O da haksız ve gereksiz yere hapishanede. Bu vaka için de bir itiraz sesi yükselttiler mi?</p>
<p>Altaylı’nın cumhurbaşkanını tehditten mahkûm edilmesi yanlış. Zor da olsa söyledikleri ifade özgürlüğü içinde görülebilir. Ancak, bu onun edepli ve makul bir insan ve gazeteci olduğunu göstermez.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/altayli-vakasi-ve-samimiyet-testi/">Altaylı Vakası ve Samimiyet Testi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elon Musk’ın Bakanlığı X’in Tarafsızlığına Gölge Düşürür Mü?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/elon-muskin-bakanligi-xin-tarafsizligina-golge-dusurur-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Selvi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Nov 2024 12:48:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207925</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sosyal medya platformlarının sayısının artması ve internetin bulunduğu her ortama girmesi yeni sorunları da beraberinde getirdi. Sosyal medya platformlarının mesajlarıyla kitleleri mobilize etmesinden bu yana hükümetler ve vatandaşlar arasında yeni çatışmalar ortaya çıktı. Özellikle bu yeni büyük ve masrafsız gücün kontrolü nasıl olmalı sorusu sıklıkla soruluyor. Kimi zaman devletler bu gücü sınırlamaya kalkarken kimi zaman [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/elon-muskin-bakanligi-xin-tarafsizligina-golge-dusurur-mu/">Elon Musk’ın Bakanlığı X’in Tarafsızlığına Gölge Düşürür Mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medya platformlarının sayısının artması ve internetin bulunduğu her ortama girmesi yeni sorunları da beraberinde getirdi. Sosyal medya platformlarının mesajlarıyla kitleleri mobilize etmesinden bu yana hükümetler ve vatandaşlar arasında yeni çatışmalar ortaya çıktı. Özellikle bu yeni büyük ve masrafsız gücün kontrolü nasıl olmalı sorusu sıklıkla soruluyor. Kimi zaman devletler bu gücü sınırlamaya kalkarken kimi zaman da kitlelerine ulaşmada bir yol olarak görüyorlar. Son olarak ABD seçimlerinde Elon Musk&#8217;ın sahibi olduğu X (twitter) platformu üzerinden Trump lehine göstermiş olduğu performans kabinede kendisine bir bakanlık koltuğu verilmesi ile taçlandırıldı.</p>
<p>Biden yönetiminde Musk&#8217;ın sancılı günler geçirmesinin ardından şimdi de hükümette yer alması tartışmaları da beraberinde getirdi. Son olarak da Elon Musk&#8217;ın bakan olmasının ardından <em>The Guardian</em> tepki olarak artık X platformundan paylaşım yapmayacağını duyurdu. Gerekçe olarak ise, &#8220;X&#8217;in zehirli bir medya platformu&#8221; olduğu ve &#8220;sahibi Elon Musk&#8217;ın nüfuzunu kullanarak siyasi söylemi şekillendirebildiği&#8221; söylendi. Diğer taraftan Alman futbol ekibi Werder Bremen de X platformunun “ifade özgürlüğü” adı altında nefret söylemlerinin yayılmasını gerekçe göstererek artık buradan paylaşım yapmayacaklarını duyurdu. Şimdi ise sorgulanan konu tam olarak da bu. Hükümet üyesi bir kişinin elinde olan bu sosyal medya platformu tarafsızlığını koruyabilecek mi?</p>
<p>Facebook, Instagram, Tiktok ve X platformları şimdilerde oldukça tartışma konusu haline geldi. Etkileyebildikleri kişiler, kurumlar, topluluklar ve hükümet yetkilileri dikkate alındığında bu platformların faaliyetleri klasik anlamda olmasa da adeta bir lobicilik faaliyetini andırıyor. Durum böyle olunca sosyal medyanın sınırı, kapasitesi tartışılır hale geldi. Bu tartışmalar çerçevesinde hükümetlerin sosyal medya platformlarına getirdikleri düzenlemeler de ardı ardına geldi. Kimi zaman bu düzenlemeler veya kısıtlamalar da tartışılır durumda. Özellikle ABD&#8217;nin Tiktok yasağı, Almanya&#8217;nın &#8220;Sosyal Ağlarda Yasaların Uygulanmasının İlerletilmesi Kanunu&#8221;, Çin&#8217;in Batılı sosyal medya platformlarına yasak getirmesi ve Türkiye&#8217;nin sosyal medya platformlarını düzenleyici olarak getirdiği kanunlar ve kararlar&#8230; Bütün bu saydıklarımızın ortak özelliği ise &#8220;sosyal medyaya kısıtlama&#8221; getiriyor olmaları. Durum böyle olunca “kısıtlama” diye tabir edilen durumun yasallığını da tartışmak gerekiyor. Birincisi &#8220;her türlü paylaşım yapılabilir mi?&#8221; ikincisi “yapılan paylaşımların denetim mekanizması nasıl olmalı?&#8221; Son olarak ise &#8220;bu platformların tarafsızlığı nasıl işletilecek?&#8221;</p>
<p>İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi&#8217;nin 12. maddesinde yer alan &#8220;Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine, evine ya da yazışmasına keyfi olarak karışılamaz, onuruna ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi müdahale ya da saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır&#8221; söylemi kesin olarak keyfî bir müdahaleyi sınırlarken insan onuruna, hayatına herhangi bir saldırının yapılamayacağını da ifade ediyor. Yine Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi&#8217;nin 8. maddesinde yer alan &#8220;Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir&#8221; ifadeleri de bunu pekiştiriyor.</p>
<p>Tam da bu noktada Musk&#8217;ın hükümette yer almasından sonra Trump aleyhine yapılan bir paylaşımı nefret söylemi kriterlerine göre değerlendirilmesi ne kadar objektif olacaktır? Örneğin bu minvalde bir paylaşımın Trump iktidarına zarar verdiği için mi kaldıracak ya da gerçekten nefret söylemi veya manipülasyon içerdiği için mi kaldırılacaktır?  Sadece bir paylaşımın kaldırılmasından ziyade burada yapılan paylaşımların Trump iktidarını pekiştirmesi de sağlanabilir. Seçim döneminde Dijital Nefretle Mücadele Merkezi&#8217;nin (CCDH) &#8220;X Content Moderation Failure How Twitter/X continues to host posts we reported for extreme hate speech&#8221; başlıklı analizinde X&#8217;in nefret söylemi politikasını ihlâl edip etmediği değerlendirildi. X platformunda rapor edilen 300 paylaşımın % 86&#8217;sının aktif olduğu gözlemlendi. Ayrıca bu nefret söylemi içeren paylaşımların ise tam olarak 2 milyar kez görüntülendiği de raporda belirtildi.</p>
<p>Böyle bir durumda X ne kadar bağımsız olacak? Dijital İnovasyon Girişimi&#8217;nde kıdemli bir araştırmacı ve Avrupa Politika Analizi Merkezi&#8217;nde Bandwidth&#8217;in editörü olan Bill Echikson da Musk için yaptığı analizde, Elon Musk’ın X platformunu satın almasının ardından manipülasyon içeren paylaşımlar üzerinde denetimi azalttığını ve böylece seçimlere etki ettiğini vurguluyor.</p>
<p>Bir diğer çetrefilli olan konu ise Avrupa Birliği yürütme organının X hakkında 2023 yılında başlatmış olduğu soruşturmanın geleceğidir. AB Komisyonu sözcüsü her ne kadar “ABD&#8217;deki seçim, Avrupa Birliği&#8217;nde Dijital Hizmetler Yasası&#8217;na uyulmasını sağlamaya yönelik uygulama çalışmalarımızı etkilemeyecektir” ve “Elon Musk’ın platformunun kuralları ihlâl etmesi halinde kişisel olarak sorumlu tutulacaktır” açıklamasında bulunsa da Trump’ın hükümetindeki bir kişiye bu cezayı vermesi gerçekten kişisel mi yoksa siyasal bir cezalandırma mı olacaktır?</p>
<p>Sonuç olarak nereden bakarsak bakalım Elon Musk’ın hem bir sosyal medya platformu sahibi olması hem de hükümette yer alması önümüzdeki dönemde tartışmaları daha da arttıracaktır. Bu tartışmaların da bağımsız sosyal medya, algı, manipülasyon çerçevesinde olması bekleniyor. Bunların tartışıldığı yerde sosyal medya günün sonunda ya sınırlarını daha fazla genişletecek ya da hükümetler tarafından sınırlandırılacaktır. Atılacak adımlar şüphesiz sosyal medya platformlarının üzerindeki tartışmaları kaldırmayacaktır. Tüm bunlar önümüzdeki günlerde, seçim süreçlerinde sosyal medya platformlarının hayatımızdaki yerini ve bağımsızlığını daha fazla tartışmaya açacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/elon-muskin-bakanligi-xin-tarafsizligina-golge-dusurur-mu/">Elon Musk’ın Bakanlığı X’in Tarafsızlığına Gölge Düşürür Mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Julia&#8217;yı Bulmak, Sandra Newman</title>
		<link>https://hurfikirler.com/juliayi-bulmak-sandra-newman/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sadi Yumuşak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2023 12:18:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207135</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sandra Newman 1984&#8217;ün feminist açıdan &#8216;yeniden anlatımı&#8217; hakkında yazıyor Çeviri: Sadi Yumuşak Birkaç yıl önce George Orwell&#8216;in varisleri tarafından Bin Dokuz Yüz Seksen Dört&#8216;ün baş kahramanı Winston Smith&#8216;in sevgilisi Julia&#8216;nın bakış açısından yeniden anlatımını yazmaya davet edildim. Varisler bunu yapmam için bana para ödemeyecekti fakat onların desteği az çok bunun yayımlanmasını ve okuyucu kitlesi bulmasını sağladı. Ben politik olarak kendilerinin Orwell [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/juliayi-bulmak-sandra-newman/">Julia&#8217;yı Bulmak, Sandra Newman</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Sandra_Newman" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sandra Newman </a>1984&#8217;ün <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Feminizm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">feminist</a> açıdan &#8216;yeniden anlatımı&#8217; hakkında yazıyor</h3>
<p><em><b>Çeviri: Sadi Yumuşak</b></em></p>
<p>Birkaç yıl önce <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Orwell" target="_blank" rel="noopener noreferrer">George Orwell</a>&#8216;in varisleri tarafından <i><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Bin_Dokuz_Y%C3%BCz_Seksen_D%C3%B6rt" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</a></i>&#8216;ün baş kahramanı <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Winston_Smith" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Winston Smith</a>&#8216;in sevgilisi <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Julia_(Nineteen_Eighty-Four)" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Julia</a>&#8216;nın bakış açısından yeniden anlatımını yazmaya davet edildim. Varisler bunu yapmam için bana para ödemeyecekti fakat onların desteği az çok bunun yayımlanmasını ve okuyucu kitlesi bulmasını sağladı.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-207136 size-medium aligncenter" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/george-orwell-1984-300x214.jpg" alt="" width="300" height="214" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/george-orwell-1984-300x214.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/george-orwell-1984-768x549.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/george-orwell-1984-150x107.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/george-orwell-1984-696x497.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/george-orwell-1984.jpg 770w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Ben politik olarak kendilerinin Orwell tarafından şekillendirildiğini düşünenlerdenim ve bu işi saf bir sevinçle üstlendim. Şimdi bunun biraz naif olduğunu anlıyorum. <i>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</i>&#8216;ün dokusu tamamen kasvetli: yiyecekleri iğrenç, kokuları mide bulandırıcı, insanları fiziksel olarak tuhaf ve ahlaki açıdan nefret ve korkaklık ile çarpık hale gelmişler. Kahramanın ülserli bir bacağı, kötü bir öksürüğü, varisli damarları ve beş takma dişi var ve etrafındaki herkese kızıyor ve onları hakir görüyor. Romanın örgüsü mutlak bir dehşet noktasına kadar daralıyor ve okuyucuya en ufak bir umut ışığı bile bırakmıyor. Kitabımı yazarken 20. yüzyılın <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Totalitarizm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">totalitarizmlerini</a> de araştırdım ve kitabı bitirdiğimde sadece ben değil, yakınımdaki herkes bitkin düşmüştü. Kocamla konuşurken yüzünde zor katlanma ifadesi görüyor ve bir kez daha <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Temizlik" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Stalin Terörü</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Adolf_Hitler" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Hitler</a>&#8216;in yükselişi ya da <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BClt%C3%BCr_Devrimi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kültür Devrimi</a>&#8216;nden bahsettiğimi fark ediyordum. Fakat bu sürecin sonunda arkadaşlarım ve ailem benden çok bıkmış olsalar da ve ben de kesinlikle <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Otoriteryanizm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">otoriter</a><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Otoriteryanizm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">yanizmden</a> bıkmış olsam da, Orwell&#8217;den gerçekten hiç bıkmadım. Onun ileri görüşlülüğünde tükenmez bir şeyler var. Bazı bölümleri her okuduğumda bana daha şaşırtıcı ve daha doğru geliyorlardı.</p>
<p>Ancak, <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</em>&#8216;ün bazı unsurları ise, her okuyuşta daha sinir bozucu olmaya başladı. Bunlardan en önemlisi Julia figürü.</p>
<p>Bazı açılardan, <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</em>&#8216;ün Julia&#8217;sının feminist bir simge olması gerekir. Dürüst bir kişi ve Parti dogmalarını korkusuzca reddediyor. Rejimi alt etme yeteneği (çok sayıda ilişkisi olması, karaborsada ticaret yapması, korkudan felç olmak yerine Partiye gülmesi) onu geleneksel olarak Winston Smith&#8217;ten çok daha kahraman yapıyor. Açık sözlü duygusallığı ve Winston&#8217;a rahat bir şekilde patronluk taslama tarzı ile onun Orwell&#8217;in tanıdığı ve bilinmeye değer gerçek bir kadına dayandığı hissini veriyor.</p>
<p>Fakat bu sadece resmin yarısı. Diğer yarısında Julia erkek fantezisinin bir yansıması ve erkek fantezisinin son derece nahoş bir versiyonu gibi. Bir pansiyonda diğer otuz kadınla birlikte yaşaması hakkında Julia&#8217;nın tek söylediği şu: &#8220;Hep kadınların pis kokusu içindeyim! Kadınlardan ne kadar nefret ediyorum!&#8221; Winston&#8217;ın karısını öldürme fikrini neşeyle onaylar ve hatta bunu gerçekten yapmadığı için onu azarlar. İlk buluşmalarında Winston&#8217;a onun hakkında daha önce ne düşündüğünü sorar ve onun verdiği şu cevaba keyifle güler: &#8220;Sana tecavüz edip ardından öldürmek istedim. İki hafta önce kafanı bir parke taşıyla parçalamayı düşünmüştüm.&#8221;</p>
<p>Kitapta hem bir tema, hem de kötü bir arka plan kokusu olarak kadın düşmanlığı boy gösterir. Bize Winston&#8217;ın &#8220;neredeyse tüm kadınlardan hoşlanmadığı&#8221; ve &#8220;Partinin en bağnaz taraftarlarının, sloganları yutanların, amatör casusların ve ortodoks olmayan şeylerin kokusunu almaya meraklıların hep kadınlar, özellikle de genç kadınlar olduğu&#8221; söylenir. Feminizmin en ufak iması bile totaliter olarak görülür: kısa saçlı, makyaj yapmayan, makinelerle çalışan kadınlar hep Parti tarafından dayatılan, doğal olmayan bir baskı olarak tanımlanır. Winston&#8217;a göre özgürlük gerçeği söylemektir; Julia&#8217;ya göre özgürlük, koku sürmek ve erkek arkadaşına güzel bir elbiseyle kendini göstermektir. İlişkileri ilerledikçe Julia bağımsızlığını kaybeder ve kendisi için anlamsız olmalarına rağmen onun siyasi inançları uğruna ölmeyi ve öldürmeyi kabul edecek kadar kendini Winston&#8217;ın arzularına göre şekillendirir: o ne zaman siyaset konuşsa Julia uykuya dalar. Bu arada, bize Winston&#8217;ın, sürekli Julia&#8217;nın zihinsel kapasitesini ve karakterini küçümsediğini ifade etmesine ve hatta onun güvenliğini hiç umursamamasına rağmen, onu sevdiği söylenir. Öyle bir risk almak için hiçbir neden olmasa da, onu <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/O'Brien_(Nineteen_Eighty-Four)" target="_blank" rel="noopener noreferrer">O&#8217;Brien</a>&#8216;la yapacağı görüşmeye götürür; <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Ministries_in_Nineteen_Eighty-Four#Ministry_of_Love" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sevgi Bakanlığındaki</a> hücresinde, büyük aşkının işkenceye uğradığı bilgisi ona hiç acı vermez. Kitabın doruk noktasını oluşturan ihanet sahnesinde &#8220;Bunu bana değil, Julia&#8217;ya yapın!&#8221; diye bağırarak kendini farelerden kurtarır fakat bundan sonra Julia&#8217;nın ne olacağı ne Winston&#8217;ın ne de Orwell&#8217;in hiç aklına bile gelmez.</p>
<p>Bu, Orwell&#8217;e benim kadar hayran bir okuyucu için daha da rahatsız edici. İşte, ömrünü zulme karşı, kişisel vicdanın susturulmasına karşı, zayıfların güçlülerin şiddetine tabi kılınmasına karşı mücadele ile geçirmiş ve bunu eşsiz bir parlaklık ve netlikle başarmış bir adam. Fakat o <i>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</i>&#8216;ün kadınlara yaklaşımında bu ilkelere ihanet ediyor. Anlaşılan, üzücü olan, Orwell için bile <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hayvan_%C3%87iftli%C4%9Fi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşit</a>. Julia karakterinin inanılmaz mantıksızlığında <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/2_+_2_=_5" target="_blank" rel="noopener noreferrer">2 + 2 = 5</a>&#8216;in kokusu bile var.</p>
<p>Ancak, kitabım üzerinde çalışmaya başlar başlamaz <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört&#8217;</em>ün bana bundan bir çıkış yolu sunduğunu fark ettim. Julia&#8217;nın sahnelerinde, Orwell&#8217;in tanıdığı ya da tanımak istediği ve kurgudaki canlı hayata taşıyacak kadar derinlemesine düşündüğü gerçek ve çok ilginç bir kadın olabileceği akla geliyor. Ve onu ancak kendisini Winston&#8217;a sunduğu haliyle, yüzeysel olarak, kabul etmekle yetinirsek Julia karakteri çelişkili ve mantıksız olur. Doğru, Orwell onu bize bu şekilde sunuyor fakat onu görebilmenin tek yolu bu değil. Winston&#8217;ı tamamen fedakar bir şekilde sevdiğini, Winston&#8217;ın kadınları öldürme takıntısının onun hoşuna gittiğini, diğer kadınlara karşı sadece tiksinti ve nefret duyduğunu varsayarsak, o acayip inanılmaz biri: nahoş erkek arzularının bir yansıması. Ancak, eğer bunlar bir erkeği memnun etmek için oynadığı bir rol ise, bu aynı şeyler fazlasıyla inandırıcı gerçi.</p>
<p>Erkeklerin tepkilerini yönetmek—onu cezbetmek, gönlünü almak, tartışmadan kaçınmak ya da övgü almak—için hep rol yapan bir kadın tipi var. Bir toplum ne kadar cinsiyetçi olursa, kadınlar da o kadar çok bu davranışı sergiliyor ve bu durum o kadar normalleştiriliyor. Yakın zamana kadar bir erkeği kazanmanın ve onu evlilikte mutlu tutmanın tek yolu olarak kızlara bu tür oyunculuk öğretiliyordu. Bunu herkesin sürekli yalan söylemesinin ve mış gibi yapmasının gerektiği Airstrip One bağlamında düşünmek ilginçti. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Tele-ekran" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Tele-ekranlardan</a> uzak, Julia&#8217;nın yanında Winston kendisi olabiliyor; belki de onun için sevgi bu demektir. Fakat Julia bir kadındır ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Birader" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Büyük Birader</a>&#8216;in olmadığı bir dünyayı hiç tanımamış biridir. Başka birine karşı dürüst olmanın—bilinmenin— onun deneyimlerinde ya da arzularında yeri yoktur.</p>
<p>Julia&#8217;ya bu mercekten bakmaya başladığımda, o benim için tamamen gerçek ve tutarlı hale geldi. Buradan romanımı yazmak kolay oldu. Gerçekten de sanki Orwell bilinçli olarak bana kitabının içine dağılmış araçlar ve yapı malzemeleri bırakmıştı. Orwell&#8217;in bahsettiği fakat bize hiç göstermediği Seks Karşıtı Gençler Birliği ve <i>Pornosec</i> gibi harika icatlar vardı. Julia&#8217;yı yaşadığı kadın pansiyonuna kadar takip edip onun bir <i>artsem</i> kliniğini ziyaret ettiğini hayal edebildim. Orwell, Julia&#8217;ya eski sevgililerin olduğu bir geçmiş verir fakat bize onlar hakkında hiçbir anlatmaz; ona karaborsada ticaret yaptırır fakat bunun nasıl bir şey olduğunu hiç söylemez. Bütün bu malzemeler artık benimdi. Onun için <i>Airstrip One</i>&#8216;ın tarihinden Partiyi iktidara taşıyan devrim ve onun içinde savaşan idealistlerin kaderi gibi bir şeyler gösteren bir çocukluk tasarlayabilirdim. Onu (yine onun birazcık gelişmiş karaborsa ticareti yapan biri rolünden yararlanarak) <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Proletarya" target="_blank" rel="noopener noreferrer">proleterlerin</a> evlerine götürüp onlarla yakınlaşarak onların hikayelerini ve fikirlerini dinlemesini sağlayabilirdim.</p>
<p>Ayrıca onun iç dünyasına girip nesiller boyu okuyucuların merak ettiği soruları yanıtlayabilirim. Öncelikle, cılız, korkak, veremli, orta yaşlı, dişleri dökülmeye başlamış biri olarak tasvir edilmesine rağmen neden Winston&#8217;dan etkilenmişti ki? Neden bunu, ilk buluşmalarında ona düşkün olmaktan çok gerçekçi göründüğü ve aşk konusu gündeme gelmediği halde, SENİ SEVİYORUM diyen bir notla ifade ediyor? Neden ödeme konusunda yardımcı olmayı hiç teklif bile etmediği halde ve her ikisi için her türlü tehlikeyi göze alarak Winston&#8217;a haftalarca karaborsa malları getiriyor? Neden bir İç Parti üyesine seks suçu itirafında bulunmak söz konusu iken ve onun gitmesine hiç gerek yokken Winston&#8217;la birlikte O&#8217;Brien ile görüşmeye gidiyor? Neden O&#8217;Brien ikisini de Kardeşliğe kabul ediyormuş gibi yaparken sadece Winston&#8217;a hitap ediyor? Neden O&#8217;Brien&#8217;ın hangi vahşetleri işlemeye hazır oldukları konusundaki ilmihalini dinlerken uysal bir sessizlik içinde oturup Winston&#8217;ın onun adına cevap vermesine izin veriyor?</p>
<p>Bu sırada diğer karakterlerle ilgili hep aklımda olan tüm soruları yanıtlayabilirdim. Partiye sadık <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Nineteen_Eighty-Four#Secondary_characters" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Parsons</a> gerçekten uykusunda &#8220;Kahrolsun Büyük Birader!&#8221; diye bağırıyor mu yoksa bu onun zalim çocuklarının bir iftirası mı? Bu çocuklarla birlikte yaşamak ve onları sevdiği gibi sevmek onun için nasıl bir şey? <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Nineteen_Eighty-Four#Secondary_characters" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Ampleforth</a> harika şiirleri <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Yenis%C3%B6ylem" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Yenisöylem</a> ve Parti dogması ile paramparça ederken neler hissediyordu? Bu işi yapacak kadar duyarlı biri olarak bu onu rahatsız etmedi mi? O&#8217;Brien, örneğin Julia&#8217;nın Winston&#8217;a olduğu gibi, kendisine sevdalı olmayan birine ya da Sevgi Bakanlığındaki iş arkadaşlarına nasıl görünürdü? Çoğu zaman sanki Orwell benim yazdığım romanı birisinin yazmasını istemiş ve bilinçli olarak cömertçe bazı en iyi kısımları onun doldurması için bırakmış gibi geliyordu.</p>
<p>Uzun lafın kısası, malzemenin tüm kasvetliliğine (ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Holodomor" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Holodomor</a> ile ilgili hikayelerle arkadaşlarımı ve ailemi o kadar bunaltmama) rağmen, bu kitap üzerinde çalışmak sonsuz keyif vericiydi.</p>
<p>Ve bu deneyim <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</em>&#8216;ün kadın düşmanlığı içeren bir eser olduğu görüşümü yalnızca derinleştirmiş olsa da, aynı zamanda yazarının dehasına da daha kesin bir şekilde ikna oldum. Bir zamanlar, Orwell&#8217;in kurgu dışı alanda büyük bir yazar olmasına rağmen doğal bir kurgu yazarı olmadığı ve <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört&#8217;</em>ün gerçekte roman kılığına girmiş bir makale olduğu yönündeki yaygın görüşe meyilliydim. Fakat Orwell&#8217;in olay örgüsündeki ustalığına ya da karakter oluşturmadaki keskinliğine tekrar tekrar hayran kaldım. Bir hicivde, ne kadar ciddi olursa olsun, belir bir noktayı göstermek için yazıldığı için karakterlerin çoğu biraz iki boyutlu olma eğilimindedir. Fakat Orwell, Ampleforth ve Parsons gibi tiplerin en çirkin özelliklerini bize gösterirken, aynı zamanda onların acısını ve dehşetini, aşağılanmalarını ve yalnızlıklarını da hissettirmeyi başarıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-207137 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/sandra-newman-julia-300x214.jpg" alt="" width="300" height="214" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/sandra-newman-julia-300x214.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/sandra-newman-julia-768x549.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/sandra-newman-julia-150x107.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/sandra-newman-julia-696x497.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/12/sandra-newman-julia.jpg 770w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Sonuç olarak, Orwell&#8217;in kadın düşmanı olduğunun doğru olmadığını—her şeyi baştan sona gördüğümü ve hiç böyle bir şey olmadığını — söyleyebilmeyi çok isterdim. Fakat bu bir hüsnükuruntu olur. Hem onun, hem de onun zamanının cinsiyetçiliği <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</em>&#8216;e nüfuz ediyor. Böyle olmayınca, bunun çok önemli olmadığını söyleyebilmek isterdim. Fakat bunu söyleyemem ve sanırım Orwell de söyleyemezdi. O her şeyden önce sanatın propaganda gücü olduğuna inanıyordu; onun için her zaman sanatın ne söylediği önemliydi. Ve bu yıl <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</em>&#8216;ü okumasını büyük bir adamın onlara hizmetçi rolünü verdiği, rüyalarının doğal olmayan sanrılar olduğunu, acılarının ve fikirlerinin hiçbir öneminin olmadığını söylediği bir çile ya da hakaret gibi hatırlayan çok fazla sayıda kadınla tanıştım. Harika yazılar bizi kendine tamamen inandırır; bazı insanlara tam anlamıyla insan muamelesi yapmadığında ise, gerçekten zarar verebilir. Dolayısıyla, <em>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört</em> hem son derece kusurlu, hem de son derece önemli. Julia&#8217;ya başka bir bakış açısı ile ele alıp Orwell&#8217;in vizyonunda kadınların yeri üzerinde durarak romanımın bu boşluğu dolduracak bir şeyler yapabileceğini umuyorum.</p>
<p>Sandra Newman</p>
<p class="post-title unpublished"><a href="https://orwellfoundation.substack.com/p/finding-julia?utm_source=profile&amp;utm_medium=reader2">&#8220;Finding Julia&#8221;, Sandra Newman reflects on her feminist &#8216;retelling&#8217; of 1984, The Orwell Foundation, 20 Dec 2023.</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/juliayi-bulmak-sandra-newman/">Julia&#8217;yı Bulmak, Sandra Newman</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Heybeliada Notları ve Heybeliada Ruhban Okulu&#8217;nun Açılması Hakkında Hukukî ve Siyasî Değerlendirmeler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/heybeliada-notlari-ve-heybeliada-ruhban-okulunun-acilmasi-hakkinda-hukuki-ve-siyasi-degerlendirmeler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Aug 2023 13:13:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206946</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde her zamanki gibi tatilimin bir kısmını tarihî yerleri gezmeye ayırdım ve bu kez durağım Adalar idi. Bana göre biraz yorucu olsa da insanlar tatilini üç kısma ayırmalı; deniz tatili-gezi tatili-aile ve akraba ziyareti. Ben de bu yazıyı tatilimin üçüncü bölümüne geçerken uçakta yazıyorum.  İşlerim dolayısıyla sıklıkla İstanbul’a gitsem de adım adım dolaşıp gezmek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/heybeliada-notlari-ve-heybeliada-ruhban-okulunun-acilmasi-hakkinda-hukuki-ve-siyasi-degerlendirmeler/">Heybeliada Notları ve Heybeliada Ruhban Okulu&#8217;nun Açılması Hakkında Hukukî ve Siyasî Değerlendirmeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde her zamanki gibi tatilimin bir kısmını tarihî yerleri gezmeye ayırdım ve bu kez durağım Adalar idi. <em>Bana göre biraz yorucu olsa da insanlar tatilini üç kısma ayırmalı; deniz tatili-gezi tatili-aile ve akraba ziyareti. Ben de bu yazıyı tatilimin üçüncü bölümüne geçerken uçakta yazıyorum.  </em>İşlerim dolayısıyla sıklıkla İstanbul’a gitsem de adım adım dolaşıp gezmek pek mümkün olmuyor, bu nedenle İstanbul’a özel vakit ayırmaya karar verdim ve bulduğum bütün fırsatları bir süre için İstanbul sokaklarına ayıracağım.</p>
<p>Adalar’ın ise bende yeri apayrıdır. Turizm sezonu olması nedeniyle çok kalabalık olsa da özellikle bahar aylarında İstanbul’daysam kafa dinlemek için kaçtığım yerlerdir. Her bir adayı apayrı seviyorum ve beni başka diyarlara götürüyor.</p>
<p>Bu kez de Heybeliada’yı baştan başa gezdim; <em>ne yazık ki çok istiyor olmama rağmen Alman Koyu’na gidemedim. </em>Sonrasında Aya Yorgi’ye çıkmak üzere Büyükada’ya geçtik. Aya Yorgi’de Orhan Pamuk ile karşılaşsak da yanındaki misafirleri ile derin bir sohbetteydi ve kendisini rahatsız etmek istemedik. Bu nedenle kendisiyle Aya Yorgi’de sohbet etme olanağı bu kez için kaçmış oldu. Ancak Aya Yorgi’de günün (evet, oraya tırmanmak da dahil) bütün yorgunluğunu atmış oldum. Manzaranın yanı sıra 300 küsür yıl önce bir tepenin üstüne inşa edilen manastırın ve insanların cesaretlerinin etkileyiciliğini düşündüm. Sanırım Ada’da yaşıyor olsam her sabah Aya Yorgi’ye çıkar ve orada dua etmenin lezzetini tadar, doğanın ve aziz İstanbul’un manzarası eşliğinde tefekkür etmek isterdim.</p>
<p>Öte yandan bana kalırsa Heybeli, Büyükada’ya göre daha yaşanılası bir yer. Ancak ne yazık ki Türk Silahlı Kuvvetleri Heybeli’nin büyük kısmını kapatıp kendi tesisleri haline getirmiş. Hatta tarihî Panayia Bizans Kilisesini de askeri sınırlar içerisinde bırakıp ziyarete kapatmış. Tanıyanlar bilir, şanlı Türk Ordusu’nu her fırsatta öven ve peygamber ocağı olarak gören ve milliyetçi reflekslere de sahip birisiyim. Ancak tarihî bir adanın büyük bölümünü ordunun kapatması, hele hele tarihî bir kiliseye el koyması kabul edilebilir değil, bize de yakışmıyor. Ada sakinlerinin de adadaki tesislerle alâkalı birtakım rahatsızlıkları olduğunu öğrendim ancak onları bizzat aktarmanın daha doğru olduğuna inandığımdan burada yazmayacağım; Savunma Bakanlığı’ndaki yetkililerle paylaşmayı düşünüyorum. Yine de her şeye rağmen Heybeliada, adalar içerisinde bana göre en yaşanılası yer.</p>
<p>Yeri gelmişken eğer adaya yolunuz düşerse, iskelenin hemen karşısında 1960 yılından beri adada bulunan Tarihî Roma Dondurması’ndan cevizli-tahinli dondurma yemenizi ve orada çalışan amcalarla muhabbet etmenizi öneririm. Dondurma o kadar lezzetliydi ki 7 top yedim ve utandığım için devam edemedim… Yine adaya gittiğinizde Heybeli Sahaf’a uğrayıp hoşsohbet sahibiyle muhabbet edebilir, harika kartpostallar ve kitaplar alabilirsiniz.</p>
<p>Diğer yandan bu yazıyı asıl yazma amacım sizlere bir gezi yazısı okutmak değil. Bu yazıda Türkiye’nin gündeminde bir süredir yer edinen Heybeliada Ruhban Okulu’na değinmek ve hukukî boyutuyla incelemek istiyorum. Sıkıcı bir yazı olmaması için başlangıçta biraz havadan sudan muhabbetler etsem de konuyu çok önemsiyorum ve Türkiye’nin bu ayıbı bir an evvel ortadan kaldırmasını diliyorum.</p>
<p>Pek çok kişi biliyordur ancak bizim kuşak için ufak bir özetle konuyu açıklayayım: 1971’e kadar faaliyet gösteren Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir karar ile kapatıldı ve eğitime ara vermek durumunda kaldı. O tarihten sonra pek çok girişim ve dava sonuçsuz kaldı. 2000li yıllarda sorunun çözümü için adımlar atılsa da sonuç alınamadı ve Ruhban Okulu hâlâ eğitime kapalı. Ziyaretçilerine ise gün içinde 12.30’a kadar açık.</p>
<p>Fener Rum Patrikhanesi her fırsatta konuyu gündeme getirse de özellikle bir kesim konunun büyük bir devlet meselesi olduğunu vurguluyor. İddialar temel olarak şu şekilde:</p>
<p><em>“- Ruhban Okulu patrikhanenin ekümeniklik iddiasına hizmet ediyor. </em></p>
<p><em>&#8211; Ruhban Okulu Türk Devleti tarafından denetlenemiyor, bu nedenle egemenlik hakkına aykırı. (Oysa 1971 yılına kadar denetlenebiliyordu.)</em></p>
<p><em>&#8211; Ruhban Okulu, Kıbrıs ve Yunanistan etkisine rahatça girip propaganda yapabiliyor.” </em></p>
<p>Bu ve benzeri sebepler neticesinde Ruhban Okulu eğitime kapatıldı ve hâlâ kapalı tutuluyor. Okulun kapalı kalmasına sebep ise Anayasa Mahkemesi’nin 12 Ocak 1971 tarihinde verdiği 1969/31 esas ve 1971/3 karar sayılı kararı. Aslında AYM söz konusu kararda Ruhban Okulu’na ilişkin bir inceleme yapmıyor. AYM Anayasa’nın 120. maddesi gereği Türkiye’de “özel üniversite” olamayacağını ancak vakıf veya devlet üniversitesi olabileceğini, bu üniversitelerin de YÖK’e bağlı olacağını belirtiyor. Bu durumda MEB tarafından denetlenen Heybeliada Ruhban Okulu da bir özel üniversite gibi değerlendirilip kapatılıyor.</p>
<p>Bu noktada pek çok kişi Patrikhane’nin vakıf üniversitesi kurarak okulu tekrar açabileceğini söylese de Patrikhane YÖK’e bağlı bir üniversite değil Patrikhane’ye bağlı, uluslararası öğrenciler seçip alabileceği bir okul olarak açılmasını istiyor.</p>
<p>2000’li yıllarda “yeni bir formül” adı altında MEB’e bağlı “yüksek okul” statüsünde okulun açılması konuşulmuşsa da bu önerinin de hukuken mümkün olmadığı hukukçu Prof. Dr. Sibel Özel tarafından belirtiliyor. Özel Hoca gerekçesinde 2547 sayılı kanunun 3. maddesini göstererek, bu okulların da YÖK’e bağlı olduğunu belirtiyor. (Yani Heybeliada Ruhban Okulu’nun 2 yıllık önlisans bölümü olsa da YÖK’e bağlı olacağını belirtmiştir.) (Konuya ilişkin Prof. Dr. Sibel Özel Hoca’nın Türkiye Barolar Birliği dergisinde yayınlanan değerlendirme yazısının linkini yazımın sonuna bırakıyorum.) (1)</p>
<p>Bütün bunların yanı sıra Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılmasına ilişkin Patrikhane’nin avukatlığını yapan Av. Kezban Hatemi üstat ise konuya ilişkin şu değerlendirmeleri yapıyor:</p>
<p><strong><em>“</em></strong><em>Anayasa Mahkemesi&#8217;nin kararı yüksek okullarla ilgiliydi ve doğru bir karardı. Bunun din eğitimi veren ve lise düzeyinde bir yıllık bir okulla ilgisi yoktu. Zaten Kıbrıs meselesi nedeniyle 6-7 ay sonra akıllarına geldi ve uyguladılar. Tamamen siyasî bir karar.&#8221;</em> (Av. Kezban Hatemi, Sabah)(2)</p>
<p>Haddimi aşmamak kaydıyla, bana kalırsa Hatemi’nin “<em>bu okul lise düzeyinde bir okuldur</em>” çıkışı ve ısrarı hatalı. Özel Hoca’nın yorumlarına ise nispeten katılıyorum. Öte yandan konuya bir çözüm bulunması ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gerektiğine de inanıyorum. Bu nedenle öncelikle tartışmamız gerekenin Türkiye’de özel üniversite konusundaki yasak olduğunu düşünüyorum:</p>
<p>Anayasamıza göre ülkemizde devletin ve vakıfların haricinde üniversite açılması yasaktır. Ancak ortaokul veya ilkokullar özel olarak açılabilir. Öte yandan günümüzde pek çok vakıf üniversitesinin “özel üniversite” gibi muamele gösterdiği de gayet gözlemlenebilir bir durumdur. Dolayısıyla da ülkemizde “kâr amacı güdebilen” özel üniversitelerin de kurulabilmesi için anayasa değişikliği şarttır. Bu konuya ilişkin gelebilecek itirazlara yönelik olarak peşinen belirtmem gerekir ki var olan sistemde özel üniversitelere izin verilmesinin eğitimi kötüleştirme noktasında hiçbir etkisi olmaz. Eğitimin iyileştirilmesi için profesörü-doçenti çok çok az olan üniversitelerin kapatılması öncelikli olarak tartışılmalıdır. Diğer yandan özel üniversiteler rekabeti arttırır, rekabetin sonucu ise genellikle kalitenin artmasıdır.</p>
<p>Konuya ilişkin diğer bir husus ise YÖK denilen kurumun kaldırılmasıdır. Bu konu hakkında yazılıp çizilen o kadar çok metin ve kaynak var ki konuyu dağıtmamak ve uzatmamak adına açmayacağım. Ancak Türkiye’de YÖK denilen kurum yalnızca korku rejiminin bir sonucundan ibarettir ve özgür düşüncenin, bilimsel ilerlemenin önündeki en büyük engellerden birisidir.</p>
<p>Bu iki değişikliğin ardından Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması noktasında pek bir engel kalmasa da yine de anayasaya eklenecek bir madde ile “özel statülü uluslararası üniversiteler” “Cumhurbaşkanı’nın özel izni ile <strong>ve</strong> kanunla açılabilir” maddesi eklenerek sorun çözülebilir. Sanıyorum bu madde ile Mardin’deki Deyrul Zaferan Manastırı’ndaki eğitim de yeniden başlama şansı kazanabilir.</p>
<p>Konunun hukuki açıdan yorumuna ben bu şekilde bakıyorum. Var olan Anayasa ve kanunlarla bu okulun açılması mümkün değildir ancak anayasal bir değişiklik ile kolaylıkla sorun çözülebilir. Konu tam olarak bu noktada siyasete gelmektedir.</p>
<p>Birkaç yıl evvel Mardin ziyaretimde Süryani bir papaz ile konuşmuştum ve Süryanilik merkezinin Mardin’den önce Şam’a şimdi ise Beyrut’a taşındığından bahsetti. Papazın sözleri aynen şöyleydi:</p>
<p>“<em>Bizim ayrı bir devlet talebimiz yok, bu topraklara ve bu devlete bağlıyız. Ama bizim biz olarak var olabilmemiz için Aramice, Süryanice öğretmemiz ve dinî eğitim vermemiz gerekiyor. Oysa Türkiye buna izin vermiyor ve bu nedenle Beyrut’a gidiyoruz.” </em></p>
<p>Heybeliada’daki Ruhban Okulu ile benzer bir sorunu Süryaniler de yaşıyor. Peki neden?</p>
<p>1971’e kadar açık olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun ülkemize bir zarar veremediği, laikliğe tehdit olmadığı, medreselerin serbestliğini getirmediği, eğitimde birliği bozmadığı, “ajan yetiştirmediği” açıkça ortadadır. Öyle olsaydı 1971’den çok daha evvel kapatılırdı, bunun için gerekli fırsatlar da vardı. Ancak bunun yerine bu ülkenin bir zenginliğine sahip çıkıldı ve gerektiği noktada Demokrat Parti’nin yaptığı gibi kanun veya yönetmelikler çıkarılarak okul statüye kavuşturuldu. Öte yandan İlber Ortaylı’nın <em>İstanbul’dan Sayfalar</em> kitabında da belirttiği gibi Büyük Türk Sultan Mehmet, İstanbul’u Türk yurdu haline getirdiğinde Patrik’e daha evvel benzeri görülmemiş şekilde şatafatlı törenler yapmıştı. Çünkü gerçek hükümdarlık ve gerçek devlet aklı bunu gerektirir. Devlet korkuyla yönetilemez ancak idare edilir.</p>
<p>Diğer yandan bizim ne örfî ne dinî ne de devlet geleneklerimizde de böyle bir örnek yoktur. Bakıldığı zaman Kuran’da da gayrimüslimlerin dinî hakları ve ibadethaneleri koruma altına alınmıştır:</p>
<p><em>“Eğer Allah’ın insanları kimini kimiyle yenilgiye uğratması olmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çok anıldığı mescitler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır” </em>(Hacc 22)</p>
<p>Modern hukukta egemenlik ilkesinin gereği,  korku rejimi inşa etmek veya her fırsatta yasaklar getirmek değildir. İnsan haklarının bir gereği olduğu kadar büyük devlet olma arzumuz ve idealimizin de gereği Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasıdır. Bizler, İstanbul gibi kutsal bir şehri yönetirken herkese adil olmak zorundayız. Ayrıca İstanbul’u yönetmenin avantajı olarak pek çok başkente dahi etki edebilmenin yollarına sahip çıkmak zorundayız. Bu ise yasaklarla olmaz ancak fırsatlar yaratarak olur.</p>
<p><strong>Av. Haldun Bar</strong><strong>ış</strong></p>
<p><strong>Sonnotlar</strong></p>
<p>1) Sibel Özel, “Heybeliada Ruhban Okulu Meselesinin Hukukî Açıdan Değerlendirilmesi”, Türkiye Barolar Birliği, 7.2.2019 <a href="https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/heybeliada-ruhban-okulu-meselesinin-hukuki-acidan-degerlendirilmesi-80454">https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/heybeliada-ruhban-okulu-meselesinin-hukuki-acidan-degerlendirilmesi-80454</a></p>
<p>2) Mahmut Övür, “Ruhban Okulunu Yasaklayan Gizli Yazı”, <em>Sabah</em>, 18.8.2013 <a href="https://m.sabah.com.tr/yazarlar/ovur/2013/08/18/ruhban-okulunu-yasaklayan-gizli-yazi/amp">https://m.sabah.com.tr/yazarlar/ovur/2013/08/18/ruhban-okulunu-yasaklayan-gizli-yazi/amp</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/heybeliada-notlari-ve-heybeliada-ruhban-okulunun-acilmasi-hakkinda-hukuki-ve-siyasi-degerlendirmeler/">Heybeliada Notları ve Heybeliada Ruhban Okulu&#8217;nun Açılması Hakkında Hukukî ve Siyasî Değerlendirmeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadın Mücadelesinin Tutarlı Aktivisti: Özlem Zengin</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kadin-mucadelesinin-tutarli-aktivisti-ozlem-zengin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Apr 2023 09:24:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206698</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belli aralıklarla sosyal medyada ‘Özlem Zengin’ isminin ülke gündemine ‘taşındığına’ tanık oluyoruz. Belli çevreler onu sürekli hedef haline getirip, hakkında çok farklı boyutlara ulaşan paylaşımlarda bulunuyorlar. Konu hiç değişmiyor. Minik bir tarama yapıldığında anlaşılıyor ki kavganın merkezinde hep aynı konu var: Kadın hakları. Aslında bunun bir kavga olduğunu söylemek de zor. Çünkü kavga olması için [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kadin-mucadelesinin-tutarli-aktivisti-ozlem-zengin/">Kadın Mücadelesinin Tutarlı Aktivisti: Özlem Zengin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Belli aralıklarla sosyal medyada ‘Özlem Zengin’ isminin ülke gündemine ‘taşındığına’ tanık oluyoruz. Belli çevreler onu sürekli hedef haline getirip, hakkında çok farklı boyutlara ulaşan paylaşımlarda bulunuyorlar. Konu hiç değişmiyor. Minik bir tarama yapıldığında anlaşılıyor ki kavganın merkezinde hep aynı konu var: Kadın hakları. Aslında bunun bir kavga olduğunu söylemek de zor. Çünkü kavga olması için denk güçler olmalı. Fakat buradaki taraflara baktığımızda birbirine denk iki taraftan söz etmek neredeyse imkânsız. Bir tarafta Zengin karşı tarafta hakkında paylaşımlarda bulunan ve yazdıklarından biraz da organize oldukları anlaşılan kalabalık..</p>
<p style="text-align: left;">Sakin bir şekilde bu tartışmada kimin ne dediğini kısaca özetlemek gerekirse, Özlem Zengin, kadına karşı şiddetin önlenmesi adına yapılan yasal düzenlemelerin önemine işaret ederken diğer taraf kadını koruma altına alma gerekçesiyle hayata geçirilen düzenlemelerin aile yaşamına ciddi zararlar verdiğini iddia ediyor.</p>
<p style="text-align: left;">Anlaşıldığı kadarıyla Zengin ve diğerleri arasındaki çatışmanın ilk çıkış noktası İstanbul Sözleşmesi bağlamında yürütülen tartışmalar oldu. Bir tarafta, sözleşme kötüdür mutlaka kaldırılmalıdır diyenler. Diğer tarafta ise sözleşme kaldırılırsa kadın mücadelesinin büyük yara alacağını dillendiren aynı zamanda iktidara muhalif çevreler. Zengin ise kendini bu denklemin dışında tutuyor. Özlem Zengin’in İstanbul Sözleşmesiyle ilgli yaptığı açıklamalarda özellikle sözleşmenin kaldırılmasını isteyen ve buna karşı çıkan kesimlerin çağrılarına kulak verdiği ve bu iki kesimi makul bir tartışma ortamı için ortak bir zemin inşa etmeye davet ettiği anlaşılıyor. Katıldığı programlarda, medyada yer alan açıklamalarında sözleşme mükemmeldir, eksiksizdir demediği gibi bu konunun tartışılmasının da dünyanın sonu olmadığını ifade ederken, ne kaldırılsın ne de kaldırılmasın diyor. Fakat sonuç olarak her iki kesim de olayı farklı şekillerde ele almayı tercih etti. 8 Temmuz 2020 tarihinde Habertürk canlı yayınında Zengin’in de ifade ettiği gibi konu artık içeriğinden bağımsız bir şekilde “itirazların toplandığı bir havuza” dönüşmüştü. Meselenin sağlıklı bir şekilde konuşulması için çabalayan Zengin kimileri için sözleşmenin avukatı diğerleri içinse sözleşmenin kaldırılmasına ses çıkarmayan kişi olarak yaftalandı.</p>
<p style="text-align: left;">Sonuçta İstanbul Sözleşmesi kaldırıldı. Fakat Zengin’e dönük saldırılar hiç durmadı. Bu konularla ilgili ne zaman bir söz söylese aynı grupların sosyal medya kampanyalarının hedefi olmaya devam etti. Özlem Zengin bir siyasetçi. Toplumun kendisini eleştirmesi kadar doğal bir şey olamaz. Fakat Zengin’in söyledikleriyle kendisine dönük saldırılar arasındaki uyumsuzluk, tıpa tıp aynı mesajların yazılması, ortak başlıklar kullanılması aleyhinde yürütülen kampanyanın organize olması ihtimalini güçlendiriyor.</p>
<p style="text-align: left;">Yakın zamanda Özlem Zengin adı bu kez 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’la ilgili tartışmalar etrafında yeniden gündeme geldi. AK Parti ile Yeniden Refah Partisi arasında seçim ittifakı için yapılan görüşmeler sırasında 6284 sayılı kanunun pazarlık konusu yapıldığı iddia edilmişti. Bunun üzerine Zengin, mecliste bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını ifade eden bir konuşma yaptı. Açıklamaların ardından Özlem Zengin’le ilgili yeni bir kampanyanın fitili ateşlendi. Hakkında binlerce tweet atılırken, ağır hakaretlere maruz kaldı, dinî inancı hedef alındı ve tehdit edildi. İstanbul Sözleşmesi meselesindekine benzer bir durum söz konusuydu. Bir kesim Zengin’in 6284’ün sözcülüğünü yaptığını iddia ederek onu yine hedef tahtasına oturtmuştu. Günlerce sosyal medyada en çok konuşulan isimlerden biri oldu. Fakat Zengin’in bu süreçteki açıklamalarına bakıldığında kayıtsız bir şekilde 6284’ü savunmadığı bilakis kanunun uygulanmasıyla ilgili yaşanan eksikliklerin giderilmesi gerektiğini söylüyor. Örneğin bu sözleri katıldığı bir canlı yayında dile getirdi; “Bu konu bu kadar tartışmayı hak edecek bir mevzu değildir. Her bir kanun maddesi elbette tartışılır. Ben biliyorum 6284 uygulamasında çok ciddi sorunlar var, başından itibaren. Bu sorunların hepsini giderebiliriz.”</p>
<p style="text-align: left;">Görüldüğü gibi Zengin, 6284 sayılı Kanunun uygulamasında hatalar olduğunu zaten kabul ediyor ve bunların düzeltilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Ancak sanki hiç böyle söylememiş gibi bir ortam oluşturulmaya çalışılmakta ve belli kesimler yine sözlerinin içeriğine bakmadan onu hedefe oturtmaktadır. Öyle ki bu ‘tepki’ bir gün sürmedi. Sosyal medyada Zengin isminin gündemde tutulması için özel bir çaba gösterildi. Her iki olayda da konunun savunucusu olmamasına, ısrarlı bir şekilde amacını tartışmanın belli bir usûl çerçevesinde yapılması şeklinde ifade etmesine rağmen belli çevrelerin onu bir noktaya çekme çabası biraz tuhaf duruyor. Tarafların yaklaşımı ortada. Zengin’in açıklamları da. “Hayır, bu konu tartışılamaz” demiyor. Hem İstanbul Sözleşmesinin hem de 6284 sayılı Kanunun eksik yanları nedeniyle tartışılabilir olduğunu söylese de birileri onun bu çabasını görmezden gelip Özlem Zengin ismine farklı bir misyon yükleyerek ona saldırmayı belki de ismi üzerinden iktidar partisiyle hesaplaşmaya çalıştı. Hatta Kafkaslar’dan Ordu’ya ardından Tokat’a göçen bir ailenin çocuğu olmasını gerekçe gösterip Yahudi olduğunu söyleyenler dahi oldu. Açıkça anlaşılacağı gibi Yahudilik kriminal bir anlamda kullanılıyordu. Benzer bir üslupla tartışmaya dahil olanlar Zengin’in siyasî kimliği üzerinde kuracakları baskıyla bu tartışmayı kendi istedikleri gibi yönlendireceklerini düşünmüş olabilirler. Zengin’in söylemedikleri üzerinden farklı bir kimlik inşa edip, bu meselelere dahil olacakların önünü kesmeyi de hedefleyebilirler. Fakat bu konuların hem dünyada hem de ülkemizde tartışılma boyutu göz önüne alındığında komplo teorileriyle muhatapların etkisizleştirileceğini düşünmenin nafile bir çaba olduğu görülecektir. Çünkü mesele sadece birkaç kadının inadından kaynaklanmıyor. Ortada ciddi sorunlar varken kamusal tartışmanın tarafı olarak kadınları yok saymak pek gerçekçi durmuyor.</p>
<p style="text-align: left;">Tokat’ın Niksar ilçesinde dünyaya gelen öğretmen bir babanın kızı olan ve 80’lerin sonunda İstanbul’da Hukuk okuyan Zengin, öğrencilik yıllarında da rejimin baskıları karşısında hak ve özgürlük mücadelesi veren bir isim. Dünden bugüne değişen pek bir şey yok. Dün nerede duruyorsa bugün de aynı noktada. Başörtüsü mücadelesinin savunucularından olan Zengin’in aslında ele aldığı her konuyu aynı cesaret ve kararlılıkla savunduğu görülüyor. Patriarkal geleneğe mesafeli dururken gösterilen tepkiler pek de geri adım attırmıyor. Belki şahsına dönük tepkinin ardında onun özgürlükçü ve cesur tavrı yatıyor olabilir! Zengin, İstanbul Kadın ve Aile Araştırmaları Merkezi, Beyaz El Dayanışma Derneği ve KADEM’in kuruluşunda bulunmuş, 2015 seçimlerinin ardından TBMM tarihinde başörtülü yemin eden 21 milletvekili arasında yer almıştı. Geçmişte başörtüsü yasağıyla kadınların haklarının ellerinden alınmasına karşı mücadele ederken bugün kadına dönük şiddetin son bulması için çalışması aynı zamanda tutarlı bir aktivist olduğunu gösteriyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kadin-mucadelesinin-tutarli-aktivisti-ozlem-zengin/">Kadın Mücadelesinin Tutarlı Aktivisti: Özlem Zengin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diyanetin Kitap Yasaklatma Talebi ve Hâkimin Oluru</title>
		<link>https://hurfikirler.com/diyanetin-kitap-yasaklatma-talebi-ve-hakimin-oluru/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Feb 2023 08:39:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206623</guid>

					<description><![CDATA[<p>İhsan Eliaçık okuyabildiğim ve anladığım kadarıyla, özetle “gerçek İslam bu değildir” üzerinden düşüncelerini paylaşıyor. Kendisiyle ayet, hadis, din tarihi üzerinden bir tartışma yapacak uzmanlığım yok. Konu da bu değil zaten. Konu, onun ne yazdığı değil; yazabilme özgürlüğü ve hakkının yanında olmak. Konu, düşüncelerinden dolayı hiç kimsenin suçlanmadığı ve başta kamu otoriteleri olmak üzere kimse tarafından [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/diyanetin-kitap-yasaklatma-talebi-ve-hakimin-oluru/">Diyanetin Kitap Yasaklatma Talebi ve Hâkimin Oluru</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İhsan Eliaçık okuyabildiğim ve anladığım kadarıyla, özetle “<em>gerçek İslam bu değildir</em>” üzerinden düşüncelerini paylaşıyor. Kendisiyle ayet, hadis, din tarihi üzerinden bir tartışma yapacak uzmanlığım yok. Konu da bu değil zaten.</p>
<p>Konu, onun ne yazdığı değil; yazabilme özgürlüğü ve hakkının yanında olmak. Konu, düşüncelerinden dolayı hiç kimsenin suçlanmadığı ve başta kamu otoriteleri olmak üzere kimse tarafından bir yaptırımla karşılaşılmadığı özgürlükçü ve çoğulcu bir kamu düzenini hatırlatmak.</p>
<p>Diyanet rahatsız olduğu bir yazarın görüşleri hakkında fikir beyan etmesi, kamuoyunu aydınlatması imkânları varken, kabul edilemez bir yol deniyor: Kitapların imha edilmesi… Anlaşılan bu bir ilk de değilmiş. Diyanetin bu tutumu her şeyden bağımsız olarak kendi görüşlerine, belki de kendi doğrularına bir haksızlıktır. Zira bir doğrunun en büyük ispatı onun eleştirilebilir olmasıdır. Böylesi bir ispat ise yasakçılıkla değil; ifade özgürlüğüyle mümkün olduğu açıktır. Bu durumda Diyanet&#8217;in İslam dini açısından zararlı gördüğü bir unsuru yasaklaması değil; yasaklanmasının karşısında durması gerekiyor.</p>
<p>Medyadan öğrenebildiğimiz kadarı ile Diyanet’in hukuk müşavirliği 26.01.2023 tarihinde Eliaçık’ın <em>Yaşayan Kur’an</em> isimli eserinin İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içerdiği gerekçesiyle yasaklanmasını istiyor. 06.02.2023 tarihinde, yani 7 iş gününde, ilgili hâkim ise Diyanet’in talebini haklı bularak 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesi uyarınca söz konusu eserin basım ve dağıtımın yasaklanması, eserin toplanması ve imha edilmesi kararı veriyor.</p>
<p>Hâkimin 7 iş gününde hızlıca karar vermiş olması takdire şayan olsa da verdiği karar ifade hürriyetini zedelemiştir. Hâkimin kararı demokratik bir hukuk devletinde kabul edilebilir bir nitelikte de değildir. Diyanetin kendilerini rahatsız eden ve İslam dini açısından sakıncalı gördükleri bir kitap hakkında düşüncelerini açıklama, sakıncalı yönlerini teşhir etme, kamuoyunu bilgilendirme ya da kınama gibi daha anlamlı yollara başvurmak yerine söz konusu kitapların yasaklanmasını, toplatılmasını ve imhasını isteme yolunu seçmiş olması her şeyden bağımsız olarak ayıptır. Söz konusu karar üst mahkemece iptal edilse dahi bu karar Diyanet ve bağlı bulunduğu siyasî iktidar üzerinde kalacak olan bir ayıptır. İnsanların dinî konulardaki görüşlerinin özgürce yayınlanmasının yolu Diyanet’in oluruna bağlı olacaksa buradan Ortaçağ Avrupası Kilise deneyimleri ya da ne düşünülmesi gerektiği iddiasına dayanan totaliter bir düzene kadar ilginç sonuçlar çıkacaktır.</p>
<p>Eser toplatılmasının kendi içinde taşıdığı ahlâkî sorunların dışında eserin toplatılmasına gerekçe gösterilen 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesine bakmak kararın hukukî olmadığının da anlaşılması açısından yeterli olsa gerekir.</p>
<p>“<em>El koyma, dağıtım ve satış”</em> yasağı ismini taşıyan 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25’inci maddesinde sayılan suçlarla ilgili basılmış eserler hâkim kararıyla toplatılabilir. Söz konusu maddenin hükümlerine bakıldığında; bir kitabın toplatılması veya yasaklanması kararı verilebilmesi için söz konusu kitabın Atatürk aleyhine bir suçu konu etmiş olması, Anayasa’nın inkılap kanunlarının korunması başlıklı 174’üncü maddesinde sayılan hükümlere aykırı olması, Türk Ceza Kanunu’nun devlet kuvvetleri aleyhine işlenen suçlar başlığında düzenlen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin feshine varan ayaklanma ve askerî kurumlara karşı bir suçu içeriyor olması, Türk Ceza Kanunu’nun düzenlemiş olduğu suç işlemeye tahrik, korku ve panik yaratma amacıyla tehdit edilmesini içeriyor olması ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda geçen terör örgütünün şiddet gibi yöntemlerinin meşru görülmesi gerekmektedir.</p>
<p>Medyascope isimli internet sitesinde hâkimin söz konusu kararı paylaşıldı. Kararda hâkim söz konusu kitabın İslam dini açısından sakıncalı unsurlar taşıdığının anlaşıldığını ve 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesi uyarınca kitabın yasaklanması ve toplatılması kararı veriyor. Hangi unsurların İslam dini açısından sakıncalı olduğu anlaşılmamaktadır. Bir eserin toplatılması konularını içeren düzenlemenin hükmü arasındaysa İslam dinine aykırı bir içerik yer almamaktadır.</p>
<p>Diğer taraftan Anayasa’nın 10’uncu maddesine göre; herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Anayasa’nın 26’ıncı maddesi herkesin, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğunu ifade etmektedir. Anayasa’nın 29’uncu maddesi ise kanun, haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, malî ve teknik şartlar koyamaz gibi hükümler taşımaktadır.</p>
<p>Bir eserin devlet zoruyla toplatılmayla karşılaşmaması için Diyanetin olurundan geçmesi gerekiyorsa o zaman Anayasa’nın işaret ettiği her felsefî inanç ve saire eşit olma imkânı kalmaz. Burada Diyanet’in daha eşit olduğu bir sonuç çıkar. Anayasa’nın 15’inci maddesine göre savaş, seferberlik gibi olağanüstü hallerde dahi dokunulmaz bazı haklar bulunmaktadır. Bu haklardan birisi kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağıdır. Söz konusu eserin yasaklanmasıyla olağan bir dönemde dahi Diyanet Eliaçık’ın kanaatinden dolayı suçlanmasını talep etmiş olmakta ve hâkim tarafından bu talep haklı görülmektedir.</p>
<p>Diyanet’in bir kamu kuruluşu olması vesilesiyle Anayasa’da belirtilen kanaat ve görüşlerin özgürce dolaşımı önünde engel olmaması demokratik bir hukuk devletinin doğal gereğiyken, Diyanet’in uygun görmediği bir eserin toplatılması işinde sebep unsur olması kabul edilebilir değildir. İnsanların temel hak ve hürriyetlerini korumakla görevli mahkemede hâkimin çelişkili bir gerekçe ve bir satır yazıyla bunları koruyamamasının mahkemelere olan güvensizliği artıracağı da açıktır.</p>
<p>Bütün bunların ötesinde eğer karar mevzuata uygun olsaydı bile şiddet içermeyen, kamuoyunu kin ve düşmanlığa teşvik etmeyen veya şiddeti övmeyen bir eserin yasaklanması, toplatılması ve imha edilmesi yine de doğru bir karar olmaz idi. Bu konuda <em>Hürriyet Üstüne</em> isimli eserinde John Stuart Mill’in birkaç tespitiyle utanç verici olan bu karar hakkındaki yazımı noktalamış olayım.</p>
<p>Mill’e göre kamu otoriteleri tarafından gerçekleşen yasaklamaların bir sebebi hatanın yayılmasının önüne geçmektir. Ona göre böylesi bir gerekçe en büyük yanılmazlık iddiasıdır. Ona göre insanlar kullansınlar diye muhakeme gücüne sahiptirler. Bu muhakeme gücünün hatalı biçimde kullanılma olasılığının doğal sonucu insanlara “onu kullanma” demek değildir.  Bir düşüncenin doğru olduğunu varsaymamızı haklı kılan esas şart, başkalarının bizim fikrimizin aksini söyleme ve onun yanlışlığını ispat etme hususlarında tam özgürlüğe sahip bulunmasıdır. Mill bize düşünce ve ifade özgürlüğünün insanlığın bütün mutluluklarına kaynaklık eden düşünsel mutluluk için dört gerekçe hatırlatmaktadır. Birincisi yasaklanan düşünce bize rağmen doğru olabilir. İkincisi yasaklanan düşünce yanlış olsa dahi bunda bir kısım hakikat olabilir. Üçüncüsü kesin doğrulara karşı itirazlara tahammül etmek gerekir. Dördüncüsü ifade özgürlüğü olmadığında sizin doğrularınız bir doğma halini alır ve insanlar açısından sadece görünüşte bir kabul hali alır.</p>
<p>En başta dediğim gibi İhsan Eliaçık’ın tefsirini İslam dini açısından tartışacak bir bilgi birikimim yok. Ama devlet ve çoğunluk gücüne dayanarak bir düşüncenin yasaklanmasının İslam dinine verilecek zararlı bir unsur olduğunu biliyorum. Söz konusu karar üst mahkeme tarafından bozulsa bile Diyanet’in böylesi bir yasakçılığın içinde olması tek başına kötüdür ve kınanmaya değerdir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/diyanetin-kitap-yasaklatma-talebi-ve-hakimin-oluru/">Diyanetin Kitap Yasaklatma Talebi ve Hâkimin Oluru</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akşam Grubu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/aksam-grubu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2023 13:21:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206582</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, dışarıdan kendisine yapılan baskıya karşı direnç gösteren ve fırsatını bulduğunda da kendisine yapılan muamelenin intikamını alan, almaya çalışan bir varlıktır. 28 Şubat döneminde, dindar insanlar üzerindeki devlet baskısı, baskıyı yapanların amaçladığı sonuçları üretmek yerine, tam tersi netice verdi. Amaçları, genç kızların üniversiteye giderken başlarını örtmemeleri, okumak istiyorlarsa açmalarıydı. Bunun yanında, ülkenin ‘gericiler’ tarafından ele [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aksam-grubu/">Akşam Grubu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, dışarıdan kendisine yapılan baskıya karşı direnç gösteren ve fırsatını bulduğunda da kendisine yapılan muamelenin intikamını alan, almaya çalışan bir varlıktır.</p>
<p>28 Şubat döneminde, dindar insanlar üzerindeki devlet baskısı, baskıyı yapanların amaçladığı sonuçları üretmek yerine, tam tersi netice verdi. Amaçları, genç kızların üniversiteye giderken başlarını örtmemeleri, okumak istiyorlarsa açmalarıydı. Bunun yanında, ülkenin ‘gericiler’ tarafından ele geçirilmemesi için siyasi partilerinin yasaklanması, vakıflarının kapatılması, sermayelerinin baltalanmasıydı. Baskıya uğrayan kesimler, devletin bu isteğine uymak bir yana, aktif veya pasif direnç gösterdiler. Mücadele ettiler. Örneğin, başı örtülü üniversite öğrencileri otobüslerle il il gezip, o illerdeki inançdaşlarıyla o ilin merkezinde yürüyüşler yaptılar. Bazıları başını açmak yerine okulu bıraktı, bazıları yurt dışına okumaya gitti. Ama devletin beklediği netice çok çok az insan üzerinde sonuç verdi.</p>
<p>Ben o zamanlar, hem başörtüsü eylemlerine katılıyor, aynı zamanda da “devletin bu konuda yanlış yaptığını, şayet kızların başlarını açmalarını istiyorsa, baskı yapmak yerine, tam aksine tamamen özgür bırakması gerektiğini” çevremde konuşuyordum. Hatta tam özgürlüğün, katı dindar kesimin tümünde zaman içinde bir gevşeme meydana getireceğini, o partilerin oylarının azalacağını, sermayenin birbirine karışacağını, dün yapmam dediklerini ertesi gün yapmaya başlayacaklarını düşünüyordum.</p>
<p>28 Şubat baskısından sonra, kendilerine baskı yapanlara karşı halk, ilk başta söylediğim &#8220;intikamını&#8221;, 3 Kasım 2002’de, ilk defa seçime giren Akparti’yi iktidar yaparak, diğer anlı şanlı partileri de tarihe gömerek aldı. Akparti’nin (ilerideki) amacı da, 28 Şubat zihniyetinin ellerinden aldıklarını onlara geri vermekti. Nitekim, biraz gecikmeli de olsa önce üniversitelere giriş serbestleşti, kamu hizmetinde görev alınmaya, devletin maddi imkânları kullanılmaya başlandı. Genç kızlar özgürlüğü, kamu görevindekiler makamı, sermayedarlar da zenginliği tatmaya başladı.</p>
<p>Özgürlük ve zenginlik insanlarda, “bu dünyada daha fazla yaşamak” demek olan “sekülerleşmeyi” doğurdu. Artık kızlar 2000 öncesi gibi giyinmemeye, aksine, diğer kızların (daha önce eleştirdikleri, kötü ve yanlış buldukları) hal ve tavırlarını takınmaya, makyaj yapmaya, onlarla benzer mekanlarda bulu(ş/n)maya, kızlı erkekli toplantılara katılmaya başladılar. Yani 28 Şubat’ta zulüm gören babaları zenginleştikçe, o dönemin kuşağı olan anneleri, kendi yaşadıklarını yaşamasın diye rahat bıraktığı kızları, 21. yüzyılın dünyalı bir ferdi olmaya başlamıştı.</p>
<p>Aslında Akparti’nin de amacı belki böyle bir kuşağın gelişmesine zemin hazırlamak değildi. Onlar, “bu çocukların okula gitmelerine imkân sağlanırsa, okumuş, bilinçli kadınlar yetişir, bu kadınların kuracağı ailede yetiştireceği çocuklar ileride daha aydın, daha dindar bir gençlik olur” diye düşünmüşlerdi. Nitekim, aynı 28 Şubatçılar gibi Akparti’nin de toplum mühendisliği projesi fiyaskoyla sonuçlandı. Nitekim, hâlâ 28 Şubat dönemi kafasındaki dindar kesim, gençlerin giyimlerini, hareketlerini beğenmediklerini, “böyle tesettür olmayacağını, bunun suçlusunun da Akparti olduğunu” ara sıra dillendiriyorlar.</p>
<p>Bu kadar girizgâhı, bir profesörün, “kıyamet alametleri, neslimizi muhafaza eyle Allah’ım” minvalinde attığı bir tweetten dolayı haberdar olduğum “Akşam” isimli, başı örtülü kızların (bugünden  6 yıl önce) kurduğu, batı enstrümanlarıyla, batı tarzı müzik yapan bir orkestradan dolayı yaptım. Üniversite okuyan 3 genç kız, “biz neden kendimiz müzik yapmıyoruz?” sorusuyla başlayan yolculuklarında önce bir grup kurmuş. Sonra bu grup genişlemiş ve yaklaşık 20 üyeli bir müzik grubuna dönüşmüş. “Kadın kadına müzik” adını verdikleri programları ve “kısırımız yok ama müziğimiz var” sloganlarıyla, ülkenin değişik illerinde konserler vermeye başlamış.</p>
<p>Ben haberdar olunca biraz araştırdım. BBC onlarla ilgili özel bir program yapmış. <a href="https://www.youtube.com/watch?v=X7kIvbEFLWE">https://www.youtube.com/watch?v=X7kIvbEFLWE</a>  Kızlar kendilerinden çok emin. Hiç 28 Şubat döneminde eylem yapan (bir tek başlarındaki örtü hariç) kızlara benzemiyorlar. Konuşmaları da çok güvenli. İşte bu, eski kafalı birilerini rahatsız etmiş ve bunu “kıyamet alameti” olarak etiketlemiş.</p>
<p>Bu şekilde, “laik” genç kızların oluşturduğu gruplar 28 Şubat döneminde de vardı. Bu ülkede müzik yüzyıllardan beri yapılıyor. Bu tür enstrümanlar yüzyıllardan beri kullanılıyor. Acaba, bundan önceki gruplar veya müzik veya müzik aletleri neden kıyamet alameti olarak görülmedi de, başı örtülü kızların bu yaptıkları kıyamet alameti olarak adlandırıldı?</p>
<p>Çünkü “dindar, başı örtülü kız, pantolon giyemez, makyaj yapamaz, ekranlara çıkamaz, sesini başka erkeklere duyuramaz, müzik yapamaz, müzik aleti çalamaz, hele hele böyle batılı tür müziği hiç yapamaz. Eğer yapıyorlarsa bu bir bozulmadır ve bu bozulma kıyamete doğru gittiğimizin işaretidir”. Anlayış, kafa bu.</p>
<p>Oysa şunu bilmiyorlar: O gençler artık, sizin kafanızın kaldığı 2000 öncesinin kızları değil. Köprünün altından ‘özgürlük ve zenginlik’ suları aktı ve o kızlar kendi yollarını kendileri çiziyor. O kızlar artık (sadece) öbür dünya için yaşamıyor, bu dünyanın da tadını çıkarmak istiyor. Onlar artık dünyanın her tarafından, her şeyinden haberdar. Sadece anne-babalarının ve öğretmen-hocalarının dediklerine kafa sallayıp, onların istediği hayatı yaşama aşamasını çoktan geçtiler.</p>
<p>Ama bu arada o kızlar kötü bir şey de yapmıyorlar. Ahlâksızlık, kötülük, düşüklük, hafiflik, çirkinlik yapmıyor. Her insanın yaptığı-yapacağı gibi bu dünyanın nimetlerini yaşamak istiyorlar. Bunu da bir müzik grubu kurup, kendilerini icraatlarıyla ifade ediyorlar. O gençler artık, kendileri için bir başkasının arzu ettiği, dayatmaya çalıştığı hayatı yaşamıyor, kendi kararlarını kendileri veriyor. Bunun sorumluluğunu alıyor, sonuçlarına da katlanıyorlar.</p>
<p>Bu tweetin atıldığı iyi olmuş, bundan sonra bu grubun konserlerini yakından takip edip dinleyeceğim.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aksam-grubu/">Akşam Grubu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
