<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hükümet Sistemi arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/dosya/hukumet-sistemi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/dosya/hukumet-sistemi/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Mar 2026 11:32:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>“Liberal Devletin ‘Devlet’ ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri”: Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberal-devletin-devlet-ile-imtihani-anarko-kapitalist-bir-elestiri-bir-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 11:32:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208832</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Rabia Nur Kartal’ın Akademisyen Kitabevi tarafından 2025’te yayınlanan Liberal Devletin Devlet ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri adlı kitabı, Türkiye’de liberalizm tartışmalarına önemli bir katkı sunan, başarılı ve dikkat çekici bir çalışma. Kitap, esas itibarıyla, yazarın doktora çalışmasına dayanmakta. Eser klasik liberalizmin savunduğu sınırlı devlet fikrini anarko-kapitalist perspektiften sorgulayan teorik bir inceleme niteliği taşımakta. Yazarın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-devletin-devlet-ile-imtihani-anarko-kapitalist-bir-elestiri-bir-degerlendirme/">“Liberal Devletin ‘Devlet’ ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri”: Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Rabia Nur Kartal’ın Akademisyen Kitabevi tarafından 2025’te yayınlanan <strong><em>Liberal Devletin Devlet ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri </em></strong>adlı kitabı, Türkiye’de liberalizm tartışmalarına önemli bir katkı sunan, başarılı ve dikkat çekici bir çalışma. Kitap, esas itibarıyla, yazarın doktora çalışmasına dayanmakta. Eser klasik liberalizmin savunduğu sınırlı devlet fikrini anarko-kapitalist perspektiften sorgulayan teorik bir inceleme niteliği taşımakta. Yazarın temel sorusu gayet açık: Liberalizm gerçekten devleti sınırlayabilir mi, yoksa devlet var olduğu sürece özgürlük ideali kaçınılmaz biçimde zedelenir mi? Bu soru etrafında şekillenen kitap, liberal düşünce geleneğinin içindeki önemli ve konunun uzmanı olmayanlar tarafından çoğu zaman gözden kaçırılan bir gerilimi tartışmaya açmakta.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-208833" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-204x300.jpeg" alt="" width="204" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-204x300.jpeg 204w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-150x220.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-300x440.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568.jpeg 312w" sizes="(max-width: 204px) 100vw, 204px" /></p>
<p><strong>Kitabın Ana Tezi</strong></p>
<p>Kitabın ana fikri, klasik liberalizmin savunduğu minimal devlet modelinin kendi içinde çelişkiler barındırdığıdır. Klasik liberal düşünce bireysel özgürlüğü, özel mülkiyeti ve gönüllü mübadeleyi savunur. Ancak, aynı liberal düşünce, bu düzeni korumak için devlete belirli görevler verir: Güvenlik sağlama, hukuk düzeni kurma ve mülkiyet haklarını koruma gibi. Anarko-kapitalist bakış açısına göre işte bu noktada bir sorun ortaya çıkar. Çünkü devlet, bu görevleri yerine getirirken zor kullanma tekeline sahip bir kurumdur ve bu tekel, doğası gereği, zamanla genişleme eğilimi içindedir. Hatta genişlemesi, başka bir deyişle, devletin özgürlükleri geriletecek biçimde büyümesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Yazar, bu çerçevede, devletin doğası gereği genişleyen bir yapı olduğunu savunan anarko-kapitalist argümanları ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Devletin başlangıçta sınırlı yetkilere sahip olsa bile zamanla yeni yetkiler talep ettiği, vergileri artırdığı ve ekonomik hayata müdahale ettiğini önce gelen yazarlara atıfla ileri sürmektedir. Bu nedenle kitap, minimal devletin uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve devletin varlığının kaçınılmaz olarak özgürlüğü tehdit ettiği sonucuna ulaşmaktadır.</p>
<p>Bu yaklaşım özellikle Murray Rothbard, David Friedman ve Hans-Hermann Hoppe gibi öncü anarko-kapitalist düşünürlerin savunduğu teorik çerçeveyle uyumludur. Kitap, bu düşünürlerin fikirlerini Türkçe literatüre taşıma bakımından da önemli bir işlev görmektedir. Böylece, bir anlamda, bir boşluğun doldurulmasına da ciddi katkı sağlamaktadır.</p>
<p><strong>Kitabın Güçlü Yönleri</strong></p>
<p>Kitabın en güçlü yönlerinden biri, teorik tartışmaları açık ve sistematik biçimde ele almış olması. Yazar liberalizm, devlet teorisi ve anarko-kapitalizm arasındaki ilişkileri yalnızca ideolojik bir polemik olarak değil, felsefi bir problem olarak de ele almaya ve incelemeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım hiç kuşku yok ki kitabın akademik değerini artırmaktadır.</p>
<p>Kitabın ikinci güçlü yönü, Türkiye’de hayli az tartışılan bir düşünce akımını ele almasıdır. Anarko-kapitalizm dünya literatüründe nispeten geniş bir tartışma alanına sahip olsa da Türkçe akademik çalışmalarda bu konuya ayrılmış kapsamlı metin sayısı -kitap ve makale olarak- çok sınırlıdır. Bu nedenle, Kartal’ın çalışması, özellikle siyaset felsefesi ve liberteryen düşünceyle ilgilenen okuyucular için önemli bir kaynak ve referans noktası oluşturmaktadır.</p>
<p>Üçüncü olarak kitap, liberal düşüncenin kendi içindeki gerilimleri görünür kılmaktadır. Liberalizm bir yandan devleti sınırlamak isterken diğer yandan devletin varlığını kabul eder. Bu ikili yapı ve iki şeyin birbiriyle bağdaştırılması fikir tarihi boyunca liberal düşünürlerin üzerinde tartıştığı bir mesele olmuştur. Kartal’ın çalışması bu tartışmayı sistematik biçimde ortaya koyarak okuyucuyu konu hakkında düşünmeye sevk etmektedir.</p>
<p><strong>Kitabın Zayıf Yönleri</strong></p>
<p>Bununla birlikte, kitabın bazı tartışmalı yönleri de var. Öncelikle anarko-kapitalist eleştirinin güçlü biçimde sunulmasına karşın klasik liberal devlet savunusunun aynı ölçüde ayrıntılı biçimde tartışılmadığı söylenebilir. Oysa, minimal devlet fikri yalnızca pratik bir uzlaşmaya değil, aynı zamanda güçlü bir felsefi temele dayanır. Özellikle Locke, Hume, Hayek ve Nozick gibi düşünürlerin devletin neden gerekli olduğunu açıklayan argümanları daha ayrıntılı biçimde ele alınabilirdi.</p>
<p>İkinci olarak, anarko-kapitalist modelin fiiliyatta uygulanabilirliği konusunda daha kapsamlı bir değerlendirme yapılması faydalı olabilirdi. Anarko-kapitalist -yani devletsiz- bir toplumda bedavacılık problemi ve ihtilafların çözülmesinin en sonunda nihai bir karar verme otoritesine yol açacağı görüşü ayrıntılı biçimde el alınabilirdi. Keza, hemen her toplumda bazı insanların yönetme ve çoğu insanın yönetilme eğilimlerinin-taleplerinin nelere yol açabileceği de değerlendirilebilirdi. Güvenlik hizmetlerinin tamamen piyasaya bırakılması veya hukuk düzeninin özel kurumlar tarafından yürütülmesi gibi öneriler teorik açıdan ilginç olsa da pratikte önemli sorunlar doğurabilir. Bu sorunların daha ayrıntılı biçimde tartışılması kitabın analitik gücünü artırabilirdi.</p>
<p><strong>Klasik Liberal Bir Eleştiri</strong></p>
<p>Klasik liberal perspektiften bakıldığında anarko-kapitalist eleştirinin en önemli sorunu, devletin tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olduğu ve bunun özgürlüğü garanti edeceği varsayımıdır. Oysa klasik liberal düşünürlerin büyük kısmı devletin tamamen ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu ve devletin yokluğunun değil, ancak sınırlı bir devletin özgürlüğü güvence altına alabileceğini savunmaktadır.</p>
<p>Bu görüşe göre devletin varlığı değil, devletin sınırlarının belirsiz olması özgürlüğü tehdit eder. Hukukun üstünlüğü, anayasal sınırlamalar ve kuvvetler ayrılığı gibi kurumlar tam da bu nedenle geliştirilmiştir. Minimal devlet fikri, devletin gücünü sınırsız şekilde artırmayı değil, devleti bireysel hakları korumakla sınırlandırmayı amaçlar.</p>
<p>Klasik liberal düşünürler, ayrıca, güvenlik ve adalet gibi bazı önemli kamusal hizmetlerin tamamen piyasaya bırakılmasının baz sorunlar yaratabileceğini de ileri sürerler. Bunun sonucu kaçınılmaz olarak bir kamu otoritesinin doğması olabilir. Bu nedenle düşünürler devletin tamamen ortadan kaldırılması yerine, bireysel özgürlükleri koruyan anayasal ve sınırlı bir devlet düzenini daha gerçekçi bir çözüm olarak görürler. Devletin ekonomik alanda büyümesini önlemek için de anayasal iktisat teorisinin önerilerinden yararlanmak düşünülebilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Rabia Nur Kartal’ın çalışması, geniş anlamda liberal düşünce içindeki önemli bir teorik tartışmayı gündeme getiren değerli bir katkı. Kitap yalnızca anarko-kapitalist düşünceyi tanıtmakla kalmamakta, aynı zamanda liberal devlet fikrinin sınırlarını sorgulamayı da teşvik etmektedir. Bu tür çalışmalar, düşünce dünyasının gelişmesi açısından son derece önemlidir. Nihayetinde gerçek hiçbir kişinin ve hiçbir yaklaşımın tekelinde değildir ve fikirler ancak eleştiri ve tartışma yoluyla gelişebilir ve olgunlaşabilir.</p>
<p>Kartal’ın kitabı, Türkiye’de siyaset felsefesi alanında daha fazla teorik tartışmanın yapılması gerektiğini hatırlatan bir çalışma niteliğindedir. Liberalizm, devlet ve özgürlük üzerine yürütülen bu tür entelektüel çabalar, düşünce hayatımızın zenginleşmesine katkı sağlamaktadır. Bu nedenle kitap, yalnızca ileri sürdüğü tezler açısından değil, cesur bir teorik tartışma başlatma çabası bakımından da takdire şayan bir entelektüel girişim olarak görülmelidir. Bu tür çalışmaların çoğalması hem akademik dünyamız hem entelektüel hayatımız ve hem de kamusal tartışma kültürümüz açısından son derece sevindirici bir gelişme olacaktır.</p>
<p>Rabia Nur Kartal’ı bu başarılı çalışması için gönülden tebrikler diyorum. Kartal’ın kitabını meşgul olduğu konularla ilgilenen herkese hararetle tavsiye ediyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-devletin-devlet-ile-imtihani-anarko-kapitalist-bir-elestiri-bir-degerlendirme/">“Liberal Devletin ‘Devlet’ ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri”: Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Kurumsallaşma Üzerine Düşünceler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-kurumsallasma-uzerine-dusunceler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Oct 2025 13:52:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208383</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde bağımsız bir milletvekili üstat ile yaptığımız bir sohbette Sayın Vekil önemli bir hususu vurguladı: “Türkiye’nin en büyük problemi kurumsallaşamamasıdır.” Ben de bu tespite katıldığımı belirttim ve ekledim: “Türkiye yeni sisteme geçtiğinden beri önemli bir sistemsel sancı çekmektedir. Bu geçiş sürecinde eksikleri hissediyoruz.” Ardından bu yazıyı kaleme almaya ve Türkiye’de kurumsallaşmaya dair düşüncelerimi, anayasa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-kurumsallasma-uzerine-dusunceler/">Türkiye’de Kurumsallaşma Üzerine Düşünceler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde bağımsız bir milletvekili üstat ile yaptığımız bir sohbette Sayın Vekil önemli bir hususu vurguladı: “<em>Türkiye’nin en büyük problemi kurumsallaşamamasıdır</em>.” Ben de bu tespite katıldığımı belirttim ve ekledim: “<em>Türkiye yeni sisteme geçtiğinden beri önemli bir sistemsel sancı çekmektedir. Bu geçiş sürecinde eksikleri hissediyoruz.”</em></p>
<p>Ardından bu yazıyı kaleme almaya ve Türkiye’de kurumsallaşmaya dair düşüncelerimi, anayasa değişikliğinin de gündemde olduğu bugünlerde aktarmaya karar verdim.</p>
<p>Kurum, <em>Ni</em><em>şanyan</em> Sözlüğe göre “<em>cemiyet, teşekkül</em>” anlamlarına gelmektedir. Kurumsallaşma ise <em>Britannica</em>’da Hans Keman’ın yazdığı başlıkta <em>“insan etkileşimlerini etkileyen kuralları ve prosedürleri geliştirme veya dönüştürme süreci</em>” olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p>Kurumsallaşma deyince akıllara muhakkak ve ilk olarak Weber gelmektedir. Weber’in <a href="https://www.liberte.com.tr/burokrasi-ve-otorite"><strong><em>Bürokrasi ve Otorite</em> </strong></a>adlı eserinde siyasi kurumsallaşma ayrıntılı bir biçimde işlenmiştir. Weber’e göre kurumsallaşmanın en gelişmiş biçimi <em>rasyonelliğin, sürekliliğin, öngörülebilirliğin, uzmanlaşmanın, meşruiyetin tezahürü olan bürokrasidir</em>.</p>
<p>Bu noktada belirtmeliyim, bu yazıda kurumsallaşmayı <strong>rasyonel temellendirmelere dayalı normlar ile prosedürler geliştirme, kuralları ortaya koyma ve süreçleri bu prosedürler, kurallar çerçevesinde, sürdürülebilir olarak inşa etme</strong> anlamı ile kullanacağız. Bu aynı zamanda sürekliliği, öngörülebilirliği, refahı, işlevselliği beraberinde getirir ve sistem kişilerden bağımsız olarak işleyebildiği için daha uzun ömürlüdür. İşte gerçek başarı bu sistemi inşa edebilmekten geçmektedir.</p>
<p>Bunlarla beraber, dünyada kendi döneminde süper güç olan İmparatorluğumuzun değişen dünya sistemine uygun yeni bir model üretememesi neticesinde çekilen sancı bizleri yeni bir devleti, Cumhuriyetimizi inşa etmeye itmiştir. Bu yeni devletimizin; Cumhuriyetimizin lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Tanzimat’tan beri süregelen yeni bir sistem yahut yeni model inşasını hızlandırarak kurumsallaşmayı “yeniden” sağlamak istemiştir. Yeniden diyorum çünkü burada şunu ifade etmekte fayda vardır; Heper’in de ifade ettiği Osmanlı İmparatorluğu kendine has bir kurumsallaşma inşa edebilmişti ancak bu modern bir sistem değildi. Kurallar vardı, ancak padişah değiştiğinde kurallar da değişebilirdi. Yine de belli dönemlerde, diğer kıyas edilebilecek pek çok devletten çok daha üstün, kıyas kabul etmeyecek kadar daha medeni, çok daha insancıl bir sistem inşa edilebilmişti. Heper, <em>Türkiye’de Devlet Geleneği</em> adlı eserinde Osmanlı’daki kurumsallaşmaya ilişkin şu tespiti yapmaktaydı:</p>
<p>“Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun ilk kurumsallaşma örüntüsüne baktığımız zaman, mali kaynakları kolayca çevreden merkeze aktarabilen ve başarılı savaşlar yapabilen iyi örgütlenmiş bir yönetim ile karşılaşıyoruz. Bu erken dönem kurumlaşma biçiminin yozlaşmasını takiben Osmanlı, bürokratik ve siyasal kurumlarını iyileştirmeye çalışmıştır. Bu çabalar özellikle 1839-1876 Tanzimat Dönemi&#8217;nde yoğunluk kazanmış ve daha sonraki dönemlerde de belirli aralıklar ile devam etmiştir.”<br />
Metin Heper, <em>T</em><em>ürkiye’de Devlet Geleneğ</em><em>i</em>, Doğu Batı Yayınları, 2006 s.18.</p>
<p>Yine aynı eserde Heper şu ifadeleri kullanmaktadır:</p>
<p>“Osmanlı-Türk devlet felsefesine göre padişah, Tanrı tarafından toplumun çeşitli zümrelerini bir arada tutmak üzere atanmıştır. Hiyerarşide, padişahın hemen altında mutlak yetkilerle donatılmış sadrazam bulunurdu. Merkezin görevi, her bir zümreye, konumunu ve işlevini göz önünde tutup hak ettiğinden ne daha az ne de daha fazla imkân sağlayarak düzeni mevcut hali ile sürdürmekti. Osmanlı’da adalet bu anlamı taşıyordu. Söz konusu devlet felsefesi çerçevesinde, toplumun refahı, kendilerini devletle özdeşleştiren zümrelerin elinde olan kaynakların yeterli olması ile bir tutulmuştu. Osmanlı’nın Klasik Çağı boyunca, söz konusu Osmanlı türü hikmet-i hükümet anlayışı, keyfi idareye yol açabilirdi fakat böyle bir gelişme olmamıştır. Çünkü Osmanlı hikmet-i hükümeti büyük ölçüde Rechtsstaat özellikleri taşımıştır: Osmanlı yönetim sisteminde, padişah dâhil her yönetici kurallara ve geleneklere harfiyen uymak durumunda idi. Hizmetkârları gibi, padişah da haftanın kimi günlerinde özel danışmanları ile birlikte çalışır, belli durumlarda kullanması gerekli belli sözcükler dâhil gerekli töreleri ve gelenekleri titizlikle incelerdi.” <em>a.g.e. </em>s.56.</p>
<p>Tanzimat ile birlikte ise kurumsallaşmanın modern hale getirilmesi ve eksikliklerin giderilmesi amacıyla ve ayrıca süreklilik sağlayabilmek için kurumlar inşa edilmeye başlanmıştır. Nitekim günümüzde dahi varlığını sürdüren bazı kurumlar Tanzimat Dönemi’nde temelleri atılan kurumlardır.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde ve onun döneminde belli bir süre kişileri aşkın kurumsallaşma hızlanmışsa da bu durum çok da uzun sürmemiş, bir süre sonra Cumhuriyet’in “kemalist” sınıfı adeta ideolojiye dayalı bir yapı kurgulamıştır. Bu ideolojik eksen Mustafa Kemal’in inşa etmeye çalıştığı Meclis ve Cumhurbaşkanlığı makamında vücut bulan ve kurumsallaşmaya çalışan devlet organizmasına hâkim olarak, Gazi’nin yapmaya çalıştığı ile de çelişerek, sistemi kendi ideolojik sınırları içerisine mahkûm etmiştir. Yine bu ideolojik sınıf, “bürokratik oligarşiyi” inşa etmiş, yargıyı da belli oranda dizayn etmiş, orduyu ise denetim ve gerektiğinde check-balans unsuru olarak kullanarak siyasette de çerçeveleri çizmiş böylece ideolojik, antidemokratik bir devlet sistemi inşa etmişlerdir. Bu hizipçe bir ideal Türkiye tablosu ortaya konmuştur ve bu ideal Türkiye’ye aykırı olan fikirler çeşitli yaftalarla ve demokrasi dışı yöntemlerle sindirilmiştir.</p>
<p>Bu hususta Şerif Mardin tarafından kaleme alınan <em>Türkiye’de Toplum ve Siyaset</em> adlı eserdeki şu ifadeleri hatırlamak önemli olabilir:</p>
<p>“Yüksek bürokratlarımızın samimiyetsizliklerinden yadigâr kalan en tehlikeli unsurlardan biri de hiç şüphesiz ki kendileri tarafından meydana konan ideal Türkiye tablosudur. Bu tablo, aynı propaganda zihniyetinin mahsulü olduğu için realite ile hemen hemen ilgisi olmayan bir tablodur. Bu tablonun zihinlere yerleşmiş olmasından dolayı yeni neslin birçok elemanları objektif müşahedenin ne demek olduğundan ve ne şekilde yapılması gerektiğinden tamamiyle bihaberdirler. Etraflarındaki alemle olan münasebetleri daimi bir kendini aldatma vetiresi haline gelmiştir.” Şerif Mardin, <em>Türkiye’de Toplum ve Siyaset</em>, İletişim Yayınları, 1990 s.211.</p>
<p>Bu yapının kısmen kırılma noktaları Turgut Özal ile başlamış <em>-hayır Menderes ile değil-</em> ve kısmen AK Parti döneminde devam etmiştir. Demirel ise bu sistem ile gerçeklik arasında köprü kurmaya çalışan, Ecevit bu sistemden nispeten ayrışan, Erbakan ise bu sisteme doğrudan karşı çıktığını ifade eden siyasilerdir. AK Parti ise Demirel-Özal-Erbakan karması bir çizgi ile <em>“kemalist devlet ideolojisi</em>” ile mücadele etmiştir.  Özellikle 2007 muhtırasına gösterilen refleks, Kapatma Davası’nda gösterilen direnç ve halk desteği, 2010 Anayasa değişikliği, 2016 askerî darbe girişimi ve akabinde 2017 Anayasa değişikliği Türkiye’de bu yapının oluşturduğu sisteminin “kısmen” kırıldığı önemli olaylardan bazılarıdır.</p>
<p>Gelgelelim kırılan bu sistemin yerine yenisi henüz inşa edilememiştir. Güvenlik bürokrasisinin gölgesinde geçen yıllar, zamanla etkisini daha da göstermiş bir süre sonra Cumhuriyet tarihimiz boyunca belli aralıklarla tekrar eden ekonomik krizlerden biri daha hissedilmiş, yanı başımızdaki ülkelerde önemli değişikliklerin yaşanması ile de güvenlikçi politikalar ve refleksler terk edilememiş, kısacası bu sıkışmışlık içerisinde bir sistem için asıl olan meseleler konuşulamamıştır.</p>
<p>Bu durum çok geçmeden yeni anayasa ihtiyacına duyulan ihtiyacı ortaya koymuştur. Çünkü devlet sisteminde problemler ve aksaklıklar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlarla ilgili olarak öncelikle bürokrasi noktasında birkaç gözlemime ve öneriye yer vermek istiyorum:</p>
<p><strong>Bürokrasimize Yönelik Gözlemler ve Öneriler</strong></p>
<ol>
<li>Kurumlar içerisindeki kurum dışı siyasi atamalar, kurumlarda bir moral bozukluğu ve umutsuzluk yaşatmaktadır. Bununla alâkalı olarak söylenebilecek olan şey bellidir: Siyasi atamalar son bulmalı, müsteşarlık kurumu geri getirilmeli, kurum içi silsile istisnalar dışında bozulmamalı, “liyakat” atamalardaki temel ilke olmalıdır.</li>
</ol>
<p>Genel müdürlük, daire başkanlığı gibi makamlar için şartlar yeniden kurgulanmalı, “kurumda belli bir süre çalışma şartı” kuralı getirilmelidir.</p>
<p>Kurumlara alımlarda ve kurumlardaki atamalarda “liyakat” temel prensip olmalı, yönetici kadrolarda çalışkanlığın, akademik başarının, disiplinin, kamu malı-kamu hakkı gözetmenin yanı sıra “iyi yönetici” olabilme vasıfları da gözetilmelidir.</p>
<p>Yine atanan memurların, uzmanların, mühendislerin, yargı mensuplarının verimini artırmak için  en azından ilk olarak hizmetiçi eğitim, gerçekten önemsenebilir ve tasarruflu bir biçimde sağlanabilir.</p>
<p>Diğer bir husus ise ücretler arasındaki farklardır. Vasıflı eleman ile vasıfsız eleman arasında ücret dengesi bozulmuştur. Kariyer mesleklerde ücret iyileştirmeleri önemlidir.</p>
<p>Yapay zekâ yardımı ile çalışanların performans ölçümleri rasyonelleştirilebilir (<em>kaç imza atıldı, kaç iş başarılı şekilde azaltıldı vb. ölçümler</em>)  ve bu performanslar neticesinde ücret değerlendirmeleri yapılabilir.</p>
<p>İşlerin daha az olduğu kurumlarda gerekirse “part time/ yarı zamanlı” memuriyet düşünülmeli, ücretler de buna göre belirlenmelidir.</p>
<p>Mülki idare amirlerinde ve yargıçlarda yaş hususu da dikkate alınmalıdır. Yargıçlar için kürsüye çıkma yaşı 28-30 civarı olmalı, mülki idare amirlerinin ise refiklik süresi uzatılmalı, göreve çıkma yaşları en az 32 olmalıdır. Belki mülki idare amirliği için öncesinde “<em>birkaç yıl uzman yardımcısı olarak çalışmış olma</em>” şartı  da mevzuata eklenebilir.</p>
<p>2. Devlette işler az adamla daha iyi yürür. Devlet denilen büyük yapının ekmek kapısı olduğu toplumlar borç döngüsü içinde yaşar. Sadık Rıfat Paşa’nın Tanzimat devrinde dikkat çektiği bu sorun hâlâ asli sorunlarımızdan biridir. Bu beraberinde 1 ve 2. maddede yazdığım sorunları ortaya çıkarmaktadır. Öyleyse memur alımları bir süre durdurulmalı, memur enflasyonunun önüne geçilmelidir.</p>
<p>3. İmza yetkileri mevzuatta düzenlenerek dağıtılmalı, her kurum içerisinde yavaşlatma-dengeleme-gerektiğinde fren mekanizması oluşturulmalıdır. Yetkiler iyi dağıtılmalı, her kurum içerisinde <strong>yavaşlatma-dengeleme-gerektiğinde fren </strong>mekanizması oluşturulmalıdır.</p>
<p>Yavaşlık kötü değildir, bürokratik işlemler de kötü değildir. Aksine gerek ABD, gerek Almanya, gerek İngiltere “yavaş işleyen” bürokrasi ile gündeme gelen ülkelerdir. Yavaşlık hatayı azaltır. Devlet işlerinde hata büyük maliyetler doğurur ve bu hata amme malına zarar verir.</p>
<p>4. Mevzuatımız eskimiştir.  Örneğin 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkındaki Kanun 1953 yılında kabul edilmiştir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 1965 yılında, TBMM İçtüzüğü 1973 yılında, değiştirilmesi planlanan 2004 sayılı İcra İflas Kanunu 1932 yılında kabul edilmiştir.</p>
<p>Bunun gibi onlarca kanun, dağınık, karmaşık, çağın gereklerine de uygun olmayan şekildedir. Elbette mevzuatın sıkça değişmesi doğru değildir ancak değişen dünyanın ihtiyaçlarına göre yenilenmeler “eskiden kopmadan” yapılmalı ve mevzuatın dağınıklığı toparlanmalıdır.</p>
<p>Her şeyden evvel TBMM İçtüzüğü baştan sona reform yapılması gereken temel başlıklardan biridir. Eğer güçlü bir parlamento istiyorsak, parlamentoyu işlevselleştirmenin ve verimli hale getirmenin yollarını bulmamız gerekir.</p>
<p>Mevzuatta reformu, geniş bir yelpazedeki hukukçulardan oluşan ihdas edilecek bir kurul çalışmalı ve ele almalıdır ancak bu kurul liyakat esaslı olmazsa iyi bir sonuç elde edemeyebiliriz.</p>
<p><strong>Hukukun üstün olmadığı, adaletin sağlanmadığı toplumlarda ne ekonomi ne bilimsel gelişmeler ne kültürel gelişmeler ne de refah sağlanamaz. </strong></p>
<p>Burada konusu geçmişken belirtmemde fayda vardır: <strong>Mevzuat yenilenirken dili yenilemek her zaman sanıldığı gibi olumlu sonuçlar doğurmayabilir. Bazı terimler vardır ki (örneğin şufa gibi) bu terimi güncellediğinizde geçmişteki birikimle kopuşa yol açabilirsiniz. Buna dikkat etmek gerekir. </strong></p>
<p>Bürokrasimizde daha pek çok sorun olduğu aşikârdır. Ancak burada bu konuya bir ara verelim ve devam edelim:</p>
<p><strong>Teknolojik Devrimler ve Gelecek</strong></p>
<p>Tüm bunların yanı sıra Türkiye, bu kırılma aşamasında bir hususu daha göz önünde bulundurmalıdır ki o da içinde bulunduğumuz dönemde yaşanan “teknolojik devrimdir.” Blokzincir ve WEB 3.0 teknolojileri ile pek çok yenilik dünyada tartışılıyorken bir yandan da yapay zekâda yaşanan ilerlemeler dünyayı çok da uzak olmayan bir gelecekte bambaşka bir çehreye büründürecektir.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada dahi yapay zekâ 10 kişinin çalıştığı ve tecrübe gerektirmeyen vasat beyaz yakalı işlerini 2 kişinin yapabilmesine olanak sağlamıştır. Kaldı ki görüştüğüm pek çok üst düzey yazılımcı <em>“şu anda veri toplanıyor daha ilerisi de mümkün</em>” demekte, geleceğe ilişkin çalışmalar yürütmektedir.</p>
<p>Bu teknolojiye direnmek yerine derhal insanları bilgilendirmeyi gündeme almak, veri güvenliğini daha sıkı bir çerçevede ele almak ve yapay zekayı iyi kullanabilmeyi öğrenmek zorundayız.</p>
<p>Öte yandan yapay zekâ demek, teknolojik devrim enerji ihtiyacını, nadir element ihtiyacını ortaya çıkaracaktır. Bunlar halihazırda hissedilir şekilde artan su krizini, çevre felaketlerini, iklim değişikliklerini beraberinde getirmektedir. Öyleyse çevre hukukunu gözeten, su krizini gündeme alan, ormanları hakkıyla koruyan, temiz gıdaya, temiz tarıma önem veren bir sistem kurmak zorundayız.</p>
<p>Tüm bu değindiğim konular yakın zamanda ana gündem konularımız olacak ve devlet sisteminde de değişimi ve dönüşümü kaçınılmaz kılacaktır.</p>
<p>Artık tehditler değişecektir. Ekonomik öncelikler değişecektir. Çalışma şart ve stilleri değişecektir.</p>
<p>Sosyolojik değişimler şiddetli ve hissedilir şekilde etkin olacaktır.</p>
<p>Küreselleşme artacak, yeni ve çok daha büyük teknoloji şirketleri ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Tekno-oligarkların yanı sıra teknolojinin “hızlıca” zenginleştireceği bir zümreyi tahmin etmek de güç değildir. Bir yandan “miras yoluyla devredilen zenginlik” (<em>inheritokrasi</em>) korkunç boyutlara ulaşmışken bir yandan da teknolojinin belki de kolay yoldan zenginleştirdiği bir zümrenin varlığıyla yüzleşmek zorunda kalacağız.</p>
<p>Yazının konusundan sapmamak adına bu kısmı uzun uzadıya ele almayacağım. <strong>Ancak halihazırda dönüşen Türkiye’nin önünde dikkate alması gereken bir diğer konu da hiç şüphesiz yapay zekâ ve teknolojilerinin getireceği yenilikler, çevresel konulardaki riskler ve bu alanlardaki regülasyon eksikleridir</strong>. Halen kripto varlıkları “ödeme aracı” olarak görmediğimizi, siber suçlar, kişisel veriler vb. yeni alanlarda kurumsallaşmada zayıf kaldığımızı, çevreci bir anayasal bakış açısına sahip olmadığımızı ifade etmem gerekir.</p>
<p>Tüm bunları dikkate almadan, tartışmadan bir sistem kurgularsak yakın bir gelecekte yeniden sistem tartışmasına girmek durumunda kalırız. Bu nedenle<strong> ilkesel bir çerçeve çizip değişimi takip etmek ve değişime açık kapı bırakmak</strong> önemlidir.</p>
<p>Bu hususta atılabilecek bir diğer adım da tıpkı Finlandiya’nın yaptığı gibi TBMM bünyesinde bir <strong>fütüroloji komisyonu</strong> kurulup 7 yıllık periyotlarla 15 yıllık gelecek projeksiyonları çalışması yapılabilir ve bu çalışmalar raporlaştırılabilir.</p>
<p><strong>Yeni Anayasa Üzerine</strong></p>
<p>Gelgelelim, kurumsallaşmanın belki de en önemli adımı Anayasa’dır ve Türkiye yeniden anayasa değişikliğini gündemine taşımıştır. Bu hususa dair önerilerimi “<strong><em>Yeni ama Nasıl Bir Anayasa</em></strong>” başlıklı yazımda daha evvel dile getirmiştim <em>(</em><a href="https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/">https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/</a><em>)</em></p>
<p>Önceki anayasa yazımda sistemsel tartışmalara girmemiştim. Bu yazımda ise yalnızca zihnimizde bir pencere açabilmek maksadıyla iki hususu dile getireceğim ve deyim yerindeyse “<em>yazılı düşüneceğim</em>”:</p>
<p>Türkiye gibi farklı yaşam tarzına, farklı bakış açılarına, farklı dünya görüşlerine sahip insanların yaşadığı bir coğrafyada temel değerleri ve merkezleri korumak önemlidir ancak <strong>bunu yaparken çok sesliliğe ve çoğulculuğa, özgürlüklere önem verilmelidir</strong>. Bunun da en kestirme, işlevsel ve kurumsal yolu <strong>Cumhurbaşkanlığı makamı ile TBMM ağırlıklı bir merkez kurgulamak olmalıdır.  </strong>Bunu sağlamak için öncelikle <strong>eğer sistem değişikliğine gidilmeyecekse Anayasa’nın 104. maddesindeki Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini düzenleyen kısım daraltılmalıdır</strong>. İlgili kısım şu şekildedir:</p>
<p><em>“Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.</em></p>
<p><em>Cumhurbaşkanı, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilir. </em></p>
<p><em>Kararnameler ve yönetmelikler, yayımdan sonraki bir tarih belirlenmemişse, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girer.”</em></p>
<p>Gelinen noktada CB kararnameleri ile kurum dahi ihdas edilmeye çalışılmış ve AYM ile iptal edilmiştir. Bunun gibi pek çok örnek söz konusudur. Bu nedenle CB kararnamelerinin kapsamı çok daha dar bir çerçeveye indirgenmelidir.</p>
<p>Bunlara ilaveten CB’nin Yargıtay üye seçimi, AYM üye seçimi, Danıştay üye seçimi gibi yargı kurumlarındaki atama oranı fazlasıyla yüksektir. Bu tür görevler için TBMM’nin daha fazla seçim yapması daha demokratik olur.</p>
<p>Ayrıca yeni anayasada TBMM’nin denetleyici rolünü güçlendirmek de gerekir.</p>
<p>Burada bir öneriden ziyade bir tartışma zemini açma amacıyla şu hususa da değineceğim: Etkin ve karar alıcı Cumhurbaşkanlığı makamı ile TBMM arasında bir köprü vazifesi görebilen ve yetkileri net bir biçimde belirlenmek kaydıyla Cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen<strong> Meclis üyesi bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı kurgusunu da belki bu anayasa değişikliğinde</strong> tartışmalıyız. Milletvekilleri arasından seçilen ve görevini sürdüren bir CB Yardımcısı için anayasal değişiklik şarttır. Açıkçası bu kurguyu yaparken düşündüğüm husus CB makamını iç politikadaki gündelik, geçici tartışmalardan nispeten uzak tutmak, daha “devlet” meselelerine odaklanan<strong> etkin, yürütmenin başı, gerektiğinde dengeleyici bir CB makamı kurgusu oluşturabilmekti</strong>. Ayrıca TBMM ile Cumhurbaşkanlığı arasındaki iletişimi ve TBMM’yi de güçlendirmek önemli olacaktır. Yazılı olarak düşündüğüm, artısı eksisi tartışılabilecek bir öneri olarak buraya not düşüyorum.</p>
<p><strong>Sonsöz Niyetine</strong></p>
<p>Bu yazıda, kurumsallaşma kavramını açıklayıp Türk Devlet sisteminin kodlarına ve modernleşmemize bu çerçeveden kısa bir bakış atmaya çalıştım. Yine bürokrasideki, mevzuatımızdaki temel problemlere özet bir biçimde değindim ve bazı önerilerde bulunmaya çalıştım.</p>
<p>Yakın bir gelecekte önemli bir devrime yol açacağı artık iyice dillendirilen “teknolojik devrimi” de bu günlerde dikkate almamız gerektiğini ifade ettim ve o konuya da değindim.</p>
<p>Son olarak kurumsallaşmamızı güçlendirmek, yeni sistemin aksaklıklarını giderebilmek için yeni anayasa tartışmalarına değindim. Yeni anayasa çalışmalarına ilişkin fikirlerimi daha evvel yazdığım bir yazıda 6 maddede toplamıştım. Bu yazıda ise tekrara düşmemek amacıyla o konulara değinmedim, bu önerilere ek bazı önerilerde bulundum. Ayrıca olası bir sistemsel değişikliğe yönelik, milletvekili olan ve yetkileri net bir biçimde belirlenmiş iç politikada daha aktif bir Cumhurbaşkanı Yardımcılığı makamını “yazılı” olarak düşündüm.</p>
<p>Az evvel ifade ettiğim gibi Türkiye gibi farklı dünya görüşlerini bir arada bulunduran bir ülke için gücü dağıtabilmek, dengeleyen, yavaşlatan, gerektiğinde durdurabilen mekanizmalar kurmak hayatidir. Türkiye, sistemini rasyonel şekilde temellendirilen kurallar ve kurumlar üzerine kurgulamak zorundadır.</p>
<p>NATO’nun en büyük 2. ordusuna sahip, uluslararası ticaretin ve geçişlerin önemli noktasında bulunan, ağır sanayi atılımları ile son derece önemli gelişmeler katetmiş, etki alanı sınırlarının çok daha ötesinde, imparatorluk varisi, güçlü bir devlet geleneğine sahip, dünyanın vicdan ve iyilik medeniyeti olmaya aday bir devlet olan Türkiye’nin potansiyelini gerçekleştirebilmesi ancak tüm bu atılımlarını daha da güçlendirerek, sistemsel hale getirerek, kurumsallaştırarak mümkün olabilir.</p>
<p>Büyük, güçlü, müreffeh bir Türkiye hayalini kurumsallaşarak, sistemli olarak, iyi, adil, bağımsız bir hukuk sistemi kurgulayarak, tarım sektöründe devrim niteliğinde adımlar atarak, dilimizi koruyup geliştirerek gerçekleştirebiliriz. Öyleyse <em>Beyaz Zambaklar Ülkesinde</em> adlı eserde geçen şu ifadelerle yazıyı sonlandıralım:</p>
<p><em>“Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık, En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı, Müreffeh Millet!”</em></p>
<p><strong>Av. Haldun Bar</strong><strong>ış</strong></p>
<p><strong>Ayrıca Bakınız:</strong></p>
<p>Av. Haldun Barış, “Yeni Ama Nasıl Bir Anayasa?”, <a href="https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/">Hür Fikirler</a></p>
<p>Av. Haldun Barış, “Büyük, Güçlü, Müreffeh Bir Türkiye İçin İvedilikle Atılması Gereken Üç Adım”, <a href="https://rostrastrateji.org/2025/08/27/buyuk-guclu-mureffeh-bir-turkiye-icin-ivedilikle-atilmasi-gereken-uc-adim-av-haldun-baris/">RostraStrateji</a></p>
<p>“Teknolojik Devrim, Davos 2025 ve Bazı Öneriler”, <a href="https://hurfikirler.com/teknolojik-devrim-davos-2025-ve-bazi-oneriler/">Hür Fikirler</a></p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<p>Refik AYDEMIR, “Kurumsallaşma, Kurum Tarihi ve Nafiâ Nezaretinin Kurumsallaşma Süreci” <em>Tarih ve Gelecek Dergisi</em>, 11/2 (Haziran 2025), s. (207-239), https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4742032</p>
<p>Dr. Burcu AYDIN, “Hukuk, Kurumsallaşma ve Kalkınma Denklemi”, <em>TEPAV Blog</em>,  <a href="https://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/7559">https://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/7559</a></p>
<p>Cenay BABAOĞLU, “Türkiye’de Dijital Devlet ve Kurumsal Akslar”, <em>SETA Yorum</em>, 5 Nisan 2025. <a href="https://www.setav.org/turkiyede-dijital-devlet-ve-kurumsal-akslar">https://www.setav.org/turkiyede-dijital-devlet-ve-kurumsal-akslar</a></p>
<p>Prof. Dr. Bakır ÇAĞLAR, “Avrupa Yeni Mekânında Kurumsallaşma: Hukuk ve Demokrasi”, Anayasa Yargısı Araştırmaları Merkezi Makaleler, https://ayam.anayasa.gov.tr/media/6397/bcaglar.pdf</p>
<p>Dr. M. Serdar EBAŞ, “Kamu Kurumlarının Kurumsallaşması ve Markalaşması”, <em>Ombudsman Akademik</em>, Yıl: 8, Sayı: 16, Ocak-Haziran 2022, ss. 215 – 256. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2306393</p>
<p>Metin HEPER, <em>Türkiye’de Devlet Geleneği</em>, Doğu Batı Yayınları, 2006.</p>
<p>Şükrü Mutlu KARAKOÇ, “Siyasette Reform Arayışları: Devlet ve Siyaset Üzerine Kurumsal Tasarımlar”, <em>Dünya Siyaseti</em>, 5.01.2021. <a href="https://dunyasiyaseti.com/icerik/siyasette-reform-arayislari-devlet-ve-siyaset-uzerine-kurumsal-tasarimlar.html">https://dunyasiyaseti.com/icerik/siyasette-reform-arayislari-devlet-ve-siyaset-uzerine-kurumsal-tasarimlar.html</a></p>
<p>Vedat KOÇAL, ‘Çevre’den ‘Merkez’e Yönelim Bağlamında Türkiye’de Muhafazakârlığın Dönüşümü: Siyasal İslâmcılıktan Muhafazakâr Demokratlığa AK Parti Örneği, <em>Bilgi</em> (24), 2012 Yaz / Summer: 8 1 &#8211; 1 1 1.</p>
<p>Prof. Esfender KORKMAZ, “Türkiye’nin Kalkınmasında Kurumsal Devletin Önemi”, <em>esfenderkorkmaz.com</em>, 15 Temmuz 2023. <a href="https://www.esfenderkorkmaz.com/turkiyenin-kalkinmasinda-kurumsal-devletin-onemi/">https://www.esfenderkorkmaz.com/turkiyenin-kalkinmasinda-kurumsal-devletin-onemi/</a></p>
<p>Şerif MARDİN, <em>Türkiye’de Toplum ve Siyaset</em>, İletişim Yayınları, 1990.</p>
<p>Ozan ÖRMECİ, Prof. Dr. Metin Heper’den Türkiye’nin Siyasal Hayatı, <a href="https://politikaakademisi.org/2017/08/13/prof-dr-metin-heperden-turkiyenin-siyasal-hayati/">https://politikaakademisi.org/2017/08/13/prof-dr-metin-heperden-turkiyenin-siyasal-hayati/</a></p>
<p>Serap TEPE, “Türkiye’de Hukuk Sosyolojisinin Kurumsallaşma Sürecinde Bir Dönüm Noktası Olarak 1933 Üniversite Reformu”, <em>Sosyologca</em>, 2023, Sayı 26, Sayfa 119-128. https://sosyologca.org/files/sosyologca/7076ab67-512d-4f32-9ec9-50ee3e5fc974.pdf</p>
<p>Doç. Dr. Murat YANIK, Demokratik Hukuk Devletlerinde Yargının Kurumsallaşması, <em>TAAD</em>, Yıl:4, Sayı:14 (Temmuz 2013), https://yayin.taa.gov.tr/indir?q=0927b332-f990-4542-9604-a292f28168bd-3-demokatik-hukuk-devletlerinde-yarginin-kurumsallasmasi-murat-yanik.pdf</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-kurumsallasma-uzerine-dusunceler/">Türkiye’de Kurumsallaşma Üzerine Düşünceler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’de ve Türkiye’de Seçimler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/abdde-ve-turkiyede-secimler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Nov 2024 06:45:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207884</guid>

					<description><![CDATA[<p>İki turlu seçimle iki dereceli seçim sık sık birbirine karıştırılır. Siyaset bilimi okuyan yahut çalışanlar ile yılların siyasetçileri ve üst düzey bürokratlar da düşerler, bu hataya. Aradaki farkı anlamak için Fransa ve ABD örneklerini gözden geçirmekte fayda var. Fransa’nın da içinde yer aldığı kimi ülkeler her seçim çevresini tek milletvekilinden oluşan bölgelere ayırmış. Literatürde bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/abdde-ve-turkiyede-secimler/">ABD’de ve Türkiye’de Seçimler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İki turlu seçimle iki dereceli seçim sık sık birbirine karıştırılır. Siyaset bilimi okuyan yahut çalışanlar ile yılların siyasetçileri ve üst düzey bürokratlar da düşerler, bu hataya. Aradaki farkı anlamak için Fransa ve ABD örneklerini gözden geçirmekte fayda var.</p>
<p>Fransa’nın da içinde yer aldığı kimi ülkeler her seçim çevresini tek milletvekilinden oluşan bölgelere ayırmış. Literatürde bu uygulamaya ‘dar bölge’ deniyor. Fransa’da vekil seçilebilmek için o bölgedeki geçerli oyların salt çoğunluğunu (yarısının bir fazlasını) almak gerekirken, aynı sistemi benimseyen Büyük Britanya’da en yüksek oyu almak yetiyor. Bu yüzden Büyük Britanya’da milletvekili seçimleri tek turlu. Dar bölge sistemi ise Fransa’da olduğu gibi genellikle iki turlu uygulanıyor.</p>
<p>İlk turda salt çoğunluğu sağlayan çıkmazsa en çok oy alan iki adayın yeniden yarışması esasına dayanan dar bölge sisteminin Fransa’daki uygulaması biraz farklı. Şöyle ki herhangi bir seçim bölgesinde salt çoğunluğa ulaşan aday olmazsa %12,5 ve üstünde oy alan bütün adaylar ikinci tura katılabiliyor. Stratejik ittifakların devreye girdiği bu turda seçmenler hazzetmedikleri bir adayın seçilmesini önlemek için, gönüllerinde yatan aday yerine başka bir ismi destekleyebiliyor. Marjinal parti ve adayların önüne geçeyim derken seçmenin ilk (hakiki) tercihini çarpıtan bu durum, iki turlu seçimlerin en büyük handikapı.</p>
<p>Uzağa gitmeye gerek yok. Ülkemizdeki cumhurbaşkanlığı seçimi de iki turlu olarak yapılıyor. 2023 yılı Mayıs ayında yapılan seçimlerin ilk turunda sonuç çıkmaması üzerine ikinci bir tur yapılmış ve şu anki cumhurbaşkanımız bu ikinci turda seçilmişti. Tek turda da seçilse, ikinci tura da kalsa milletvekilini veya cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesi halinde ‘tek dereceli seçim’ söz konusu. İki dereceli seçimlerde ise durum farklı.</p>
<p>İki dereceli sistemlerde ‘müntehib-i evvel’ adı verilen ilk seçmenler (oy verme hakkına sahip vatandaşlar), ‘seçiciler heyeti’ olarak görev yapan ‘müntehib-i sâni’leri seçiyor. Müntehib-i sâni adı verilen ikinci seçmenler ise milletvekillerini seçiyor. 1876’da Birinci Meşrutiyetin ilanından 1946’ya kadar geçen sürede milletvekilleri bu şekilde seçildi. 2014 yılına kadar cumhurbaşkanları da ikinci seçmen görevi yapan TBMM üyeleri tarafından yine bu şekilde seçildi. İşin ilginç ya da tuhaf tarafı, halen ABD başkanları da bu şekilde seçiliyor.</p>
<p>ABD Başkanını çoğumuzun sandığı gibi Amerikan halkı seçmiyor. ABD seçmeni, Başkanı seçecek ‘seçiciler kurulu’nu (electoral college) seçiyor. Daha doğrusu her eyaletten seçimle gelen delegelerden müteşekkil ABD Temsilciler Meclisi, bir seçici kurul gibi hareket ederek ABD Başkanını belirliyor.</p>
<p>Rakibinden daha az delege çıkaran ve Temsilciler Meclisi’nde geride kalan aday, sandıktan kendisine daha çok oy çıkmış bile olsa Başkanlık yarışını kaybediyor. 2000 yılında Al Gore’un, 2020 yılında Hillary Clinton’un başına gelen buydu. Daha çok oy aldıkları halde başkan seçilemediler. Benzer bir durumu 7 Haziran 2015 ve 14 Mayıs 2023 seçimlerinde biz de yaşadık. 2015’te HDP bir buçuk milyon daha az oy aldığı halde MHP ile aynı sayıda vekil çıkarmıştı hatırlarsanız. 2023’te ise YSP, daha az oy aldığı MHP’den onbir, İYİ Parti’den onsekiz vekil daha fazla çıkardı.</p>
<p>Demokrasi teorisiyle çelişir görünse de oyunun kurallarının en başından belli oluşu ve hangi aday lehine sonuç üreteceğinin önceden bilinemeyişi, seçimin sonucuyla ilgili bir meşruiyet tartışması çıkmasını önlüyor. Buna mukabil ABD başkanının seçilme şeklinin değiştirilmesi talebi, bilhassa sol çevrelerce sık sık dile getiriliyor. Ne var ki ABD’nin federal yapısı, yani muhtemel bir anayasa değişikliğinin üye devletlerin (eyaletlerin) her birinde tek tek onaylanması zarureti bu değişikliğin önündeki en büyük engel.</p>
<p>ABD seçim sisteminin bir diğer özelliği, çoğunluğa dayalı olması. Birkaç eyalet dışında geçerli olan bu kurala göre, en çok oyu alan parti o eyaletin bütün delegelerini elde ediyor. Aradaki fark bir tek oy bile olsa durum değişmiyor.</p>
<p>İki büyük partiden oluşan siyasî yelpazesiyle ABD’de bile tartışmaya yaratan bu kural, 1961 yılına kadar bizde de geçerliydi. Herhangi bir ilde en çok oyu alan parti, o ilin bütün vekillerini toplardı. Büyük partiye avantaj sağlayan bu kural, 1946 seçiminde CHP lehine işledi. Sonraki seçimlerde ise parsayı Demokrat Parti topladı. 27 Mayıs darbesinden sonra çoğunluk sisteminden vazgeçilip nispî temsile geçildi. 1961 yılından bu yana bütün seçimler nispî temsil esasına göre yapılıyor.</p>
<p>ABD’de tamamen idarenin uhdesindeki iş ve işlemlerin Türkiye’de bir yargı kurumu olan YSK gözetiminde yerine getirilmesi, seçim güvenliği bakımından Türkiye’ye net bir üstünlük sağlıyor. Seçimler ABD’deki gibi zamana yayılmayıp aynı gün içinde bitiyor. Bunun yanısıra, mektupla oy veya elektronik oy gibi seçim güvenliğini zedeleyen unsurlara yer verilmemesi de artı hanemize yazılacaklar arasında.</p>
<p>Daha evvel de belirttiğim gibi Türkiye, seçim güvenliği konusunda örnek alınacak bir ülke. ABD’nin bu konuda bizden öğrenmesi gereken çok şey var. Hal böyleyken YSK Başkanının uluslararası gözlemci olarak gittiği ABD’de seçimlerin nasıl yapıldığını inceleyip, elektronik oy müessesesi gibi örnek alınabilecek yanlarının Türkiye’de uygulanabilme kabiliyetini araştırdığını söylemesi tam bir talihsizlik olmuş.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secimler-elektronik-ortama-tasinmamali/">Elektronik oy kullanımıyla ilgili kaygılarımı daha evvel dile getirdiğimden</a> tekrar etmeyeceğim. Bizimki gibi yüksek derecede politize olmuş toplumlarda tartışma yaratacak ve seçime gölge düşürecek hiçbir uygulamaya geçit verilmemeli. Elektronik oy da bunlardan birisi, hatta en önemlisi.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/abdde-ve-turkiyede-secimler/">ABD’de ve Türkiye’de Seçimler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasal monarşi mi, cumhuriyet mi demokrasiyle daha iyi bağdaşır?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasal-monarsi-mi-yoksa-cumhuriyet-mi-demokrasiyle-daha-iyi-bagdasir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Nov 2024 08:41:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207855</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Anayasal monarşi mi cumhuriyet mi demokrasiyle daha iyi bağdaşır?” sorusu ne yersiz ne de anlamsız. Bunu, dünya siyasi coğrafyasına göz atarsak, hemen anlayabiliriz.  Dünyadaki demokrasilerin bir kısmı anayasal monarşi ve bir kısmı cumhuriyet. Başka bir deyişle, bizde genellikle sanıldığı gibi, cumhuriyet demokrasi ile özdeş değil. Anayasal monarşiler ile cumhuriyetler demokrasi açısından değerlendirildiğinde karşımıza çıkan tablo [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasal-monarsi-mi-yoksa-cumhuriyet-mi-demokrasiyle-daha-iyi-bagdasir/">Anayasal monarşi mi, cumhuriyet mi demokrasiyle daha iyi bağdaşır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Anayasal monarşi mi cumhuriyet mi demokrasiyle daha iyi bağdaşır?” sorusu ne yersiz ne de anlamsız. Bunu, dünya siyasi coğrafyasına göz atarsak, hemen anlayabiliriz.  Dünyadaki demokrasilerin bir kısmı anayasal monarşi ve bir kısmı cumhuriyet. Başka bir deyişle, bizde genellikle sanıldığı gibi, cumhuriyet demokrasi ile özdeş değil.</p>
<p>Anayasal monarşiler ile cumhuriyetler demokrasi açısından değerlendirildiğinde karşımıza çıkan tablo anayasal monarşinin demokrasi ile daha iyi bağdaştığını gösteriyor diyebiliriz. Çünkü, dünyada demokrasi olmayan anayasal monarşi yok. Buna karşılık, cumhuriyetler için aynı şey söylenemez. Demokrasiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan cumhuriyetler mevcut.</p>
<p>Ne var ki, ülkemizde bu konuyu tartışmaya açmak çok zor. Konuyu gündeme getirenler aykırı bir fikri dile getirenler olarak görülmüyor, despotizm anlamında mutlak monarşiyi savunmakla ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet etmekle suçlanıyor. Buna rağmen, kaderi bir bakıma popüler fikirlere karşı çıkma eğilimi tarafından şekillendirilmiş biri olarak, bu konuyu ele almakta fayda olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Önce bir noktanın altını çizeyim. Monarşi ikiye ayrılır; mutlak monarşi ve anayasal monarşi. İkisi birbirinin aynısı değildir. Tam da tersine, bunlar birbirinden taban tabana farklı fikirler ve uygulamalar. Dolayısıyla, anayasal monarşiyi tartışalım diyenleri mutlak monarşiyi savunmakla suçlamak bir kurnazlık veya bir cehalet yansıması. Bunu yapanlar ya muarızlarını savunmadıkları bir şeyi savunmakla itham ederek etkisiz hâle getirmeyi isteyen ya da gerçekten anayasal monarşi ile mutlak monarşi arasındaki farkı göremeyecek ve bilemeyecek kadar bilgisiz ve cahil kişiler. Bir diğer çelişki, hatta komik durum, bunu yapanların hemen hepsinin, aynı zamanda, mutlak monarşiye en yakın siyasî yapılanma ve uygulamalara sahne olan Türkiye’nin tek parti cumhuriyeti döneminin de hızlı ve tavizsiz, yerine göre saldırgan ve küfürbaz bir savunucusu olması. İktidarın yapılanması ve topluma müdahaleleri açısından tüm Osmanlı ve Türkiye tarihinde mutlak monarşiye en yakın periyot 1923-25 ile 1945-50 arasında süren tek parti diktatörlüğü dönemidir. Bu dönemi savunan birinin aynı zamanda insan hak ve özgürlüklerini savunduğunu iddia etmesi kadar tuhaf ve komik bir durum az ve zor bulunur.</p>
<p>Anayasal monarşi, adı üstünde, anayasanın üstünlüğüne dayanır. Terimdeki anayasal terimi buna işaret emektedir. Mutlak monarşi ise anayasal sınır tanımaz. Buna rağmen mutlak monarşi ile despotizm arasında bir ayrım yapmakta da fayda var. Siyasi tarih gösteriyor ki mutlak monarşi her halükârda ve ille de despotizm teşkil etmez. Bunun olması için mutlak monarşinin bir total ve tekelci ideoloji ile beslenmesi ve desteklenmesi gerekir. Başka bir deyişle, despotizmin vücut bulması için bir total ideoloji iktidarın kaynağı ve rehberi olmalıdır ve bu ideoloji toplumda tek ideoloji olmalı ve her yol ve araçla insanlara dayatılmalıdır. Oysa, mutlak monarşilerde durum bu değildir. Buna rağmen, anayasal monarşi mutlak monarşiden ciddi bir uzaklaşmaya işaret eder. Anayasal monarşide en başta monark demokratik esaslara ve usullere dayanan bir anayasa ile bağlıdır. İkinci olarak, monark aşağı yukarı yetkisizdir veya daha ziyade sembolik yetkilerle donanmıştır ve ülkedeki en önemli pozisyonlara geliş ve gidiş periyodik, âdil, yarışmacı, demokratik seçimlere bağlıdır. Anayasal monarşide ilk adam genellikle seçimle göreve gelen başbakandır. Kanunları yapma yetkisi de monarka değil seçimlerle oluşan parlamentoya aittir.</p>
<p>Bu hâliyle anayasal monarşi demokrasiye çok elverişlidir. Anayasa monarşinin olduğu hemen hiçbir yerde despotizm doğmamış ve demokrasiler meselâ cumhuriyet olan demokrasilere nispetle çok daha büyük istikrar kazanmıştır. Örnek olarak Büyük Britanya, İspanya, Belçika, Hollanda, Danimarka gibi ülkelere bakılabilir.</p>
<p>Anayasal monarşinin çeşitli erdemleri olduğu söylenebilir. İlki, çoğu cumhuriyette olduğu gibi geçmişten ve tarihten radikal ve çoğu zaman devrimci bir kopuşa meydan vermemesidir. Siyasî yapılanmada bir tür “devrim” olabilir ama kültürde, ananede, ahlâkta devrim yapılamaz. Bunlar çok uzun zaman dilimi içinde ve belli bir otoriteye veya merkeze bağlı kalmadan şekillenen beşerî kurumlardır. Anayasal monarşi bu gerçeğin hatırda tutulmasına yardımcı olur. Anayasal monarşinin bir diğer üstünlüğü, ülkede devletin birliğini ve sürekliliğini tesis ve temsil etmede ve insanlara benimsetmede cumhuriyetlerden daha başarılı olmasıdır.</p>
<p>Cumhuriyet fikrinin tarihî kökleri de anayasal monarşi gibi hayli eskilere gitmektedir. Zamanımızda demokrasilerin bir kısmı cumhuriyet olarak yapılanmıştır. İlk modern cumhuriyet örneği ABD’dir. Almanya, Avusturya, Fransa gibi önemli ülkelerin de cumhuriyet sistemine sahip olduğu görülmektedir.</p>
<p>Ancak, cumhuriyet fikrinin demokrasi ile bağdaşma derecesi anayasal monarşinin demokrasiyle bağdaşma derecesine nispetle daha azdır. Özellikle çok partili ve periyodik seçimlere sahip olmayan cumhuriyetler anti-demokratiktir. Kuşku yok ki yirminci yüzyıl bu bakımdan ilginçtir. Sosyalist Sovyetler Birliği, nasyonal sosyalist Almanya totaliter bir renge sahip ve yirminci yüzyılda ortaya çıkmış tipik cumhuriyet örnekleridir. Keza, Ortadoğu’da da otoriter cumhuriyet örnekleri vardır. Meselâ Saddam Irak’ı veya bugünkü Esad Suriye’si ve bir tür İslamist İran da otoriter cumhuriyetlere örnek olarak verilebilir. Türkiye de tek parti diktatörlüğü altında tüm demokratik siyasî özelliklerden uzak olan ve ülkede yaşayanları insan hak ve özgürlüklerinden önemli ölçüde mahrum eden bir yarı otoriter-yarı totaliter cumhuriyet dönemi yaşamıştır. Zamanımızda anti demokratik vasıflarıyla dikkat çeken Kuzey Kore ve Küba gibi ülkeler de cumhuriyettir. Bütün bu örnekler de ispatlıyor ki, cumhuriyetler demokratik olabileceği gibi otoriter veya totaliter de olabilmektedir.</p>
<p>Bu da bize göstermektedir ki cumhuriyet fikrinde anti-demokratik, hatta totaliter bir nüve vardır. Bunun ana kaynağı cumhuriyetin bir “erdemliler rejimi” sayılması ve bu erdemlilik hâlinin yaratılmasının-oluşturulmasının ve korunmasının devlete ait bir kamusal görev olarak görülmesidir. Bu bakış bir ulus yaratma ve ulusu bir anlamda devletle özdeşleştirme çabasıyla örtüştüğünde, bu proje, adına ister çağdaşlaşma ister çağdaş uygarlığı yakalama ister modernleşme, ne derseniz deyin, topluma geniş çaplı müdahaleleri gerektirmekte ve haklı göstermektedir. Bahsettiğim tüm anti demokratik cumhuriyetlerde ve bu arada Türkiye’nin tek parti cumhuriyetinde karşımıza çıkan manzara budur. Ayrıca, tersinden bakıldığında, bu söylemle, anayasal monarşilerin bir anlamda “erdemsizler rejimi” olduğu ima edilmektedir ki, bu da ciddiye alınabilecek bir görüş değildir.</p>
<p>Cumhuriyeti anayasal monarşiye karşı savunmada kullanılabilecek en önemli argüman siyasî eşitliktir. Başka bir deyişle, monarkın belli bir aileden gelme mecburiyetine karşılık cumhuriyette, en azından teorik olarak, her vatandaşın devlet başkanı olma hakkının bulunmasıdır. Bu arada, şuna da işaret edelim. İster cumhuriyet olsun ister anayasal monarşi, bir demokraside, seçim ile gelinen çok sayıda makam vardır. Anayasal monarşide seçimle gelinemeyecek makam monarklıktır. Bu da, cumhuriyetin lehine, kuvvetli bir argüman olarak ileri sürülebilir.</p>
<p>Bu yaklaşıma cevap verirsek şu noktaların altı çizilebilir. Anayasal monarşide saltanat ailesi içinden gelen monark sembolik yetkilere sahiptir. Asıl önemli makam olan başbakanlık tüm vatandaşlara açıktır.  Ayrıca, bir cumhuriyette bir kimsenin cumhurbaşkanı olma ihtimâli, özellikle kalabalık ülkelerde, çok az olabilir. İnsanların hemen hemen tamamına yakını bu makama gelme şansına sahip değildir. Dolayısıyla, fiiliyatta değişen bir şey yoktur. Değişiklik daha ziyade hissiyattadır.</p>
<p>Bu tartışmanın yapılması, yapılabilmesi önemli. Aslında, cumhuriyet fikrinin gelişmesi ve ezbere ve tekerlemelere değil argümanlara dayanan bir cumhuriyet savunusunun yapılabilmesi de bu tür tartışmaların olmasına bağlı. Ne yazık ki ülkemizdeki kültürel ortam ve ruh hâli buna pek müsait görünmüyor. Ama bu, tartışmanın, elbette, hiçbir surette yapılamayacağını göstermiyor. Konunun yavaş yavaş da olsa tartışma gündemine girmesini memnuniyetle karşılıyorum.</p>
<p>Benim tercihimin ne olduğu sorulursa kesin bir tercihimin bulunmadığını söyleyebilirim. Mühim olan ülkede demokratik bir rejimin olması. Bu, anayasal monarşi de olabilir demokratik cumhuriyet de. Tercih cumhuriyet ise bu cumhuriyetin otoriter ve totaliter cumhuriyet olmamasına, seçimli, yani demokratik cumhuriyet olmasına bilhassa dikkat etmek gerekir. Bu durumda, manasız şekilde “yaşasın cumhuriyet” diye bağırmak yerine, “yaşasın demokratik cumhuriyet” diye bağırmak daha uygun olur kanaatindeyim.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasal-monarsi-mi-yoksa-cumhuriyet-mi-demokrasiyle-daha-iyi-bagdasir/">Anayasal monarşi mi, cumhuriyet mi demokrasiyle daha iyi bağdaşır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüzde 50+1 Kuralından Vazgeçilmemelidir</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yuzde-501-kuralindan-vazgecilmemelidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdulkadir Pekel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2024 15:12:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207591</guid>

					<description><![CDATA[<p>Haberlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasındaki görüşmenin yeni anayasa ile ilgili olabileceği ve bu çerçevede Cumhurbaşkanı seçiminde geçerli oyların salt çoğunluğunun aranması kuralından (buna kısaca “yüzde 50+1 kuralı” diyorum) vazgeçilebileceği çünkü bu kuraldan vazgeçmenin hem CHP&#8217;ye hem de AK Parti&#8217;ye yarayabileceği ifade ediliyor. Yüzde 50+1 kuralı bu sistemin temelidir ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yuzde-501-kuralindan-vazgecilmemelidir/">Yüzde 50+1 Kuralından Vazgeçilmemelidir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Haberlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasındaki görüşmenin yeni anayasa ile ilgili olabileceği ve bu çerçevede Cumhurbaşkanı seçiminde geçerli oyların salt çoğunluğunun aranması kuralından (buna kısaca “yüzde 50+1 kuralı” diyorum) vazgeçilebileceği çünkü bu kuraldan vazgeçmenin hem CHP&#8217;ye hem de AK Parti&#8217;ye yarayabileceği ifade ediliyor.</p>
<p>Yüzde 50+1 kuralı bu sistemin temelidir ve yürütmenin meşruiyetinin tek kaynağıdır. Halk oyuyla doğrudan doğruya seçilen bir cumhurbaşkanı %50 oyun altında bir oranla seçilip göreve gelirse demokratik meşruiyete sahip olamaz. Demokratik meşruiyete sahip olmadığında ise başkanlık sisteminden beklenen güçlü ve istikrarlı yürütme ortaya çıkmaz. Yürütme krizlerini çözmek amacıyla getirilen başkanlık sistemi, böyle bir bozulmaya uğrarsa, krizleri çözmek bir tarafa, hükümet krizlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.</p>
<p>Yüzde 50+1 kuralı, demokrasi-vesayet ilişkisi bakımından da demokrasi lehine sonuçlara zemin hazırlar. Bütün siyasal sistemlerde kamusal karar alma süreçlerine etki eden fakat seçimle göreve gelmemiş çeşitli kişi ya da kurumlar bulunur. Bunlar bazen hukukun üstünlüğü anlayışı çerçevesinde insan haklarını koruma amacıyla yürütmenin ya da yasamanın icraatlarını denetleyen ve sınırlandıran bir fonksiyon üstlenebilirler. Bazense demokrasiyi sınırlandırmak ve demokratik seçimler yoluyla göreve gelen yürütmeyi belli bir ideolojik çerçevenin içinde tutmak ya da istenmeyen siyasî tutumlardan alıkoymak amacıyla hareket edebilirler. Bu amaçla hareket eden kişi ve kurumlara kısaca vesayet organları denebilir. Yüzde 50+1 kuralı güçlü cumhurbaşkanları ortaya çıkararak yürütmenin vesayet organlarına karşı güçlü olmasını sistemsel olarak sağlamaktadır. Yüzde 50’lik bir halk desteğine sahip olan Cumhurbaşkanı, bürokratik ya da askerî vesayete çok daha cesaretle karşı koyabilecektir. Aksi durumda ise arkasında yeterli halk desteğini hissetmeyen cumhurbaşkanının eli bu tür odaklara karşı zayıflayacaktır.</p>
<p>Yüzde 50+1 ve iki dönem (bir vatandaşın en fazla iki defa cumhurbaşkanı olabilmesi) kurallarına riayet edildiğinde -diğer faktörler göz ardı edilip sadece hükümet sistemi açısından meseleyi düşünürsek- siyasal sistemdeki vesayetçi eğilimin minimize edilme imkânı ortaya çıkacaktır. Güçlü halk desteği ve yürütme üzerindeki hakimiyetiyle Cumhurbaşkanı atama yetkilerini kullanarak vesayet aktörlerine çok daha hızlı nüfuz etme kabiliyetine sahiptir. Diğer taraftan iki dönem kuralına sıkı şekilde riayet edilmesi, Cumhurbaşkanının atamasıyla göreve gelen ve vesayet eğiliminde olabilecek aktörlerin orta ve uzun vadede çeşitli ideoloji ve zihniyetler çerçevesinde dengelenmesini sağlayacaktır. Başka bir ifadeyle, seçim-dışı yollarla göreve gelen ve vesayet organı fonksiyonu görme ihtimali olan kişi ve kurumlar tek bir ideoloji, zihniyet ya da dünya görüşünü takip eden insanlardan olmayacak, çeşitliliğin getirdiği bir dengelenme ortaya çıkacaktır. Çünkü iki dönem kuralı sayesinde cumhurbaşkanı uzun süre tek bir anlayışı yansıtan atamalar yapamayacak, vesayetçi kişi ve kurumlarda tek bir anlayışın kökleşmesi engellenmiş olacaktır.</p>
<p>Bu bakımdan yüzde 50+1 kuralı yanında, korunması gereken diğer kural da iki dönem kuralıdır. Hatta Anayasadaki iki dönem kuralı iyileştirilmelidir. 116. madde değiştirilerek, seçimlerin yenilenmesi yoluyla Cumhurbaşkanının 10 yıldan fazla süre görev yapabilmesi imkânı ortadan kaldırılmalıdır. Siyasî krizleri ve tıkanıklıkları aşmak amacıyla getirilen bu kural yerine ara seçim uygulaması getirilmelidir. Bir başkanlık döneminin tam yarısında milletvekili seçimi yapılarak halkın, siyasal sisteme daha sık müdahil olması sağlanmalıdır.</p>
<p>Dr. Abdülkadir Pekel, Genel kamu hukuku uzmanı</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yuzde-501-kuralindan-vazgecilmemelidir/">Yüzde 50+1 Kuralından Vazgeçilmemelidir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>31 Mart Seçimleri: İki Parti Sistemi Oturuyor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/31-mart-secimleri-iki-parti-sistemi-oturuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdulkadir Pekel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2024 10:13:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207555</guid>

					<description><![CDATA[<p>31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerden CHP birinci parti olarak çıktı. Seçimlerden önce Millet İttifakı’nın dağılması, muhalefetin elinin zayıf olduğunu düşündürüyordu çünkü AK Parti ve MHP seçime Cumhur İttifakı çatısı altında girecekti. Cumhur İttifakı’nın karşısında CHP’nin tek başına gireceği seçimlerde başarılı olma şansı kâğıt üzerinde düşük görünüyordu. Öte yandan seçimler yaklaştıkça yapılan anketler durumun böyle [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-secimleri-iki-parti-sistemi-oturuyor/">31 Mart Seçimleri: İki Parti Sistemi Oturuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerden CHP birinci parti olarak çıktı. Seçimlerden önce Millet İttifakı’nın dağılması, muhalefetin elinin zayıf olduğunu düşündürüyordu çünkü AK Parti ve MHP seçime Cumhur İttifakı çatısı altında girecekti. Cumhur İttifakı’nın karşısında CHP’nin tek başına gireceği seçimlerde başarılı olma şansı kâğıt üzerinde düşük görünüyordu.</p>
<p>Öte yandan seçimler yaklaştıkça yapılan anketler durumun böyle olmadığını göstermeye başladı. İstanbul’da yarışın başa baş olduğu, Ankara’da ise Mansur Yavaş’ın önde olduğu haberleri geldi. Son hafta ise Mansur Yavaş’ın ve Ekrem İmamoğlu’nun arayı açtığı haberleri geldi.</p>
<p>14 Mayıs seçimlerindeki performanslarından dolayı anketlere temkinle yaklaşılsa da 31 Mart gecesi ortaya çıkan tablo bu haberleri doğrulamaktaydı. Mansur Yavaş Ankara’da rakibini neredeyse ikiye katladı, İstanbul’da ise fark yaklaşık 12 puandı. Bunlara ek olarak Ak Parti tarihinde ilk defa bir seçimden birinci parti olarak çıkamadı ve CHP 47 yıl sonra ilk defa seçim kazandı.</p>
<p>Bu durum Millet İttifakı seçmeninin büyük bir çoğunlukla CHP’ye oy verdiğini gösteriyor. Muhalif seçmen karşıdaki ittifakı görünce oyunun boşa gitmesinden endişe ederek en büyük parti olan CHP’ye oy verdi. Çeşitli sebeplerle sandığa gitmeyen ve YRP’ye oy veren Ak Parti seçmenlerinin de etkisiyle CHP seçimlerde birinciliği göğüsledi.</p>
<p>***</p>
<p>Başkanlık sisteminin etkisiyle ortaya çıkan ittifaklar bir nevi iki partili siyasi sistemle sonuçlandı. Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı çeşitli fraksiyonları içinde barındıran birer büyük partiye benzetilebilir. Belki de ilerleyen süreçte küçük partiler gerçekten elimine olarak iki ya da üç parti altında toplanacak.</p>
<p>31 Mart seçimleri sonucunda görünen o ki seçmen bu iki büyük merkezden oluşan siyasal sisteme alıştı ve buna göre oy veriyor. Geçen seçimlerde Millet İttifakı’nı oluşturan partiler arasındaki iş birliği her ne kadar minimize olmuşsa da Millet İttifakı seçmeni CHP logosu altında buluştu. Bunda muhtemelen yeni CHP yönetiminin Türkiye İttifakı söylemi ve partiyi merkeze doğru açmaya çalışan politikaları da etkili oldu.</p>
<p>Kılıçdaroğlu’ndan sonra gelen yeni yönetim eski katı Kemalist/laikçi politikalara dönme sinyalleri vermişse de büyük ölçüde Kılıçdaroğlu’nun merkeze açılma politikalarını devam ettirdi. Seçilen belediye başkan adayları (elbette ki istisnalar bir kenara bırakılırsa) bunu gösteriyordu. Buna ek olarak özellikle Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun geniş toplum kesimlerine hitap eden siyasi tavrı diğer illerde de etkili olmuş olabilir çünkü bu iki figür CHP’nin kamusal imajını oluşturmakta da oldukça etkili.</p>
<p>Tüm bunlar başkanlık sisteminin etkisiyle ortaya çıkan iki parti benzeri siyasal sistemin CHP’nin merkeze açılma stratejisini teşvik ettiğini gösteriyor. CHP’li bir cumhurbaşkanı adayı ilk defa 14 Mayıs’ta bu stratejiyle kazanmaya bu kadar yaklaşabildi. Yine bu politikalar 31 Mart’ta seçimi kazanmalarını sağladı.</p>
<p>İki büyük siyasal merkezin oluşturduğu siyasal sistem, büyük partilerin radikal tutumlarını törpülemelerini sağlıyor, partiler arasındaki seçmen geçişlerini arttırıyor, “ben şu partiye asla oy vermem” tutumunu giderek azaltıyor. Böyle bir sistemde seçimler bir nevi referanduma dönüşüyor; iktidardan memnun olanlar iktidar partisine/ittifakına, memnun olmayanlar ise karşıdaki partiye/ittifaka oy veriyor. Böylece ideolojik sabit fikirler giderek önemini yitiriyor. Bunun toplumdaki farklı gruplardan insanlar arasındaki iletişimleri güçlendireceğini ve toplumsal barışa katkı sağlayacağını düşünüyorum.</p>
<p>Bu sebeple muhalefet parlamenter sisteme dönüş takıntısını, Erdoğan Yönetimi de bu yeni siyasal sistemin temeli olan %50+1 (cumhurbaşkanının geçerli oyların salt çoğunluğuyla seçilmesi) prensibinden vazgeçmeyi artık bir kenara bırakmalıdır. Siyasal sistemimizin evrimsel süreci zorlama geri dönüşleri değil, ortaya çıkan yeni sistemin ihtiyaçlara göre yapılacak reformlarla geliştirilmesini gerektirmektedir.</p>
<p>Bu doğrultuda seçim sistemimizin dar bölge-çoğunluk sistemi olacak şekilde değiştirilmesi önemli bir gelişme olacaktır. Türkiye, TBMM’deki vekil sayısı kadar (600) seçim bölgesine bölünmeli ve her bölgede (gerekirse ikinci turda) % 50’den fazla oyu alan aday milletvekili seçilmelidir. Bu seçim sistemi iki partili sistemi önemli ölçüde teşvik edecek ve milletvekillerini seçmenlere yaklaştırarak güçlendirecektir. Başkanlık sisteminde bakanların atama yoluyla gelmesinden dolayı ortaya çıktığı ifade edilen yerel sorunların meclise aktarılma güçlükleri de böylece aşılabilir. Küçük seçim bölgelerinde seçmeniyle doğrudan ilişkili milletvekilleri yerel sorunları daha büyük bir sorumlulukla dile getirecektir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-secimleri-iki-parti-sistemi-oturuyor/">31 Mart Seçimleri: İki Parti Sistemi Oturuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İyi ki cumhuriyet var!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iyi-ki-cumhuriyet-var-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Oct 2023 06:58:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207025</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin cumhuriyetinin 94’üncü yılı geçtiğimiz pazar günü idrak edildi. Bu münasebetle hem ulusal hem mahallî ölçekte resmî ve sivil kutlamalar yapıldı. Gazeteler özel sayfalar hazırladı. Şirketler, belediyeler — bazıları gerçekten güzel — basılı ve görsel medya ilânlarıyla kutlamalara katıldı. Hürriyet, Aydınlık, Birgün, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerini her gün takip etmeye çalışıyorum. Sebebi, hem haberleri birden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iyi-ki-cumhuriyet-var-2/">İyi ki cumhuriyet var!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin cumhuriyetinin 94’üncü yılı geçtiğimiz pazar günü idrak edildi. Bu münasebetle hem ulusal hem mahallî ölçekte resmî ve sivil kutlamalar yapıldı. Gazeteler özel sayfalar hazırladı. Şirketler, belediyeler — bazıları gerçekten güzel — basılı ve görsel medya ilânlarıyla kutlamalara katıldı.</p>
<p>Hürriyet, Aydınlık, Birgün, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerini her gün takip etmeye çalışıyorum. Sebebi, hem haberleri birden çok kaynaktan okumak hem de farklı yaklaşım ve yorumlardan haberdar olmak istemem. Bunun çok yararını görüyorum. Farklı yayın organları üzerinden karşılaştırmalı okumalar yapmayı herkese tavsiye ederim. Adı geçen gazetelerin hem 29 Ekim’le ilgili sayfa ve haberlerini, hem de köşe yazılarını dikkatle inceledim. Merak ettiğim, 29 Ekim’i kavramak ve anmak açısından bu gazetelerde diğer yayın organlarına kıyasla bir fark olup olmadığıydı.</p>
<p>Bu ülkedeki bazı tarihsel vakaların, günlerin ve şahsiyetlerin kimi kesimlerce görmezden gelinirken kimi çevrelerce iyice abartıldığı, mahalleli hariç herkesin bildiği bir sır. 29 Ekim bunların en önde geleni. Bir kesim neredeyse onu tamamen görmezden gelirken, başka bir kesim cumhuriyet olayının kendisini ve fakat daha ziyade Türkiye’nin cumhuriyetini öyle sözler ve övgülerle anıyor ve kutluyor ki, insanın bazen gülesi bazen ağlayası geliyor.</p>
<p>Okuduğum gazetelerde bazıları cumhuriyetin özgürlük demek olduğunu yazıyordu. Bunlara soralım: Emin misiniz? Özgürlükle ilgisi olmayan, daha doğrusu özgürlüğü katleden epeyce cumhuriyet örneği var. Onları nereye koyacağız? İran cumhuriyet. İranlılar özgürlükle mi boğuluyor? Ya Kuzey Kore, Küba, Çin Halk Cumhuriyeti? O kadar uzağa gitmeyelim: Cumhuriyet bu topraklara özgürlük mü getirdi? Yoksa mevcut özgürlükleri geriletti mi? Özgürlük kavramına özel bir anlam vermedikçe ve özgürlük ile bağımsızlığı birbirine karıştırmadıkça, hiç kimse 1923’te kurulan cumhuriyetin özgürlük getirdiğini söyleyemez. Tam tersi daha doğru. Osmanlı son yıllarında bir anayasal monarşiydi ve hemen bütün kişisel özgürlükler bakımdan tek partili cumhuriyet dönemine göre daha ilerdeydi.</p>
<p>Hızını alamayan bazıları, cumhuriyetin kurulmasıyla demokrasinin de kurulduğunu söylüyor. Acaba? Tek partili cumhuriyet döneminin özelliklerine sahip bir ülke, hiçbir siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu tarafından demokrasi olarak adlandırılamaz. Bunu yapan meslekî itibarını kaybeder. Demokrasi demek, çok partili, periyodik, eşit ve âdil seçimler demektir. Siyasal otoritelerin seçimle gelip seçimle gitmesi, halk tarafından siyasal denetime tabi tutulması demektir. Demokrasinin bu unsur ve kurumları tek parti döneminde mevcut değildi. Bizde cumhuriyet, egemenliği zaten ona gitgide daha sınırlı ölçüde sahip olan saltanat ailesinden aldı, ama halka vermedi. Egemen sınıfa tahsis etti. Bu tuhaf tablo ancak 1950’de değişmeye başladı. O da hazmedilemediği için birçok darbe ve darbe teşebbüsü ortaya çıktı.</p>
<p>Biri cumhuriyetin siyasal eşitlik getirdiğini söylemiş. Cumhuriyet olmasaydı Erdoğan, Yıldırım, Kılıçdaroğlu bulunduğu makamlara gelemezdi demiş. Niye? İngiltere gibi anayasal monarşilerde insanlar parti lideri ve/ya başbakan olamıyor mu?</p>
<p>Bir başka klişe de, cumhuriyetin erdem veya fazilet rejimi olduğu. Demek ki cumhuriyet kaçınılmaz olarak erdeme dayanıyor, fazilet getiriyor. O zaman mefhum-u muhalifinden, cumhuriyet olmayan demokrasiler faziletsiz mi? Anayasal monarşi olan İngiltere, İspanya, İsveç, Danimarka rejimleri ve halkları, fazilet yoksunu olsa gerek.</p>
<p>Okuduğum köşe yazılarında ve yorumlarda daha ne inciler vardı, anlatmak zor. Birine inanacak olursak, bağımsızlık gerilerse laiklik de geriler. O zaman Tayyip Erdoğan laikliği devamlı takviye ediyor olmalı. Çünkü Türkiye’nin daha bağımsız bir ülke olması için çabalıyor. ABD ile aramızın açılmasının ana sebebi de bu.</p>
<p>29 Ekim’de solcu Kemalistlerle Kemalist sosyalistler aynı yerde buluştu. Dünyaya sırf sınıf ilişkileri ve çatışmaları açısından bakan biri, 15 yıl içinde cumhuriyetin geriye gittiğini, hatta ortadan kalkma durumuna geldiğini yazmış. Ona göre, cumhuriyeti de demokrasiyi de (elbette insanlığı da) kurtaracak olan, sosyalizm. Sol gerilediği için cumhuriyet gerilemiş. Sol olmadan cumhuriyet olmazmış. İyi de, Küba ve Kuzey Kore gibi yerlerde sosyalist cumhuriyetler var, ama ne demokrasi mevcut ne de insanlar refah içinde. Çökmüş sosyalist rejimlerde, meselâ Sovyetler Birliği’nde de durum aynıydı. Bunu nasıl izah edeceğiz?</p>
<p>Sosyolog, iktisatçı, siyaset bilimci edasıyla döktüren gazete yazarlarının analizleri de evlere şenlikti. Bazıları 1917 Ekim Devrimi ile 1923’ün Kemalist Devrimini aynı türün benzer örnekleri olarak sunuyordu. Kimi, halktaki çeşitliliği ve dindarların da bu çeşitliliğin bir unsuru (yani ülkenin eşit vatandaşları) olduğunu unutarak, hayalî bir halk üzerinden bilim adına ve halkın iyiliği uğruna mütehakkim bir rejim istiyordu. Hepsi dine ve dindarlara ateş püskürüyordu. Yazılarına bakınca anlıyorsunuz ki, ellerine güç geçse, tarihe gömüldüğünü zannettiğimiz özgürlük karşıtı laikçi politikaları yine hayata geçirmeye kalkacak ve kafalarındaki iyi vatandaş resmine uymayanlara kan kusturacaklar. Çoğullukmuş, devletin tarafsızlığıymış, insan haklarıymış, kişisel özgürlükmüş, kanun önünde eşitlikmiş; umurlarında değil.</p>
<p>Her ülkenin andığı günler ve olaylar var. Bunlarla ilgili bir siyasî edebiyat yaratılması ve bir ölçüde abartılı kutlamalara gidilmesi de anlaşılır bir şey. Neticede, her ülkede bu vuku buluyor. Başlarda o kadar önemli olmayan Bastille Günü (14 Temmuz) yaklaşık bir asır sonra Fransa’nın “millî günü” ilân edildi. Amerikalılar sadece beş kişinin öldüğü 5 Mart 1770 Boston olaylarını “Boston Katliamı” diye siyasî tarihlerine kaydetti. Dolayısıyla, duygusallaşmayı normal görmek ve bir miktar abartıya anlayış göstermek lâzım. Ama bizdeki 29 Ekim kutlamalarında sergilenen abartı dozu, birçok yerdekiyle mukayese dahi edilemez.</p>
<p>29 Ekim kutlamaları üzerine yazıp çizdikleri, soldan da Kemalistlerden de iyice umudumu kesmeme sebep oldu. On yıllardır aynı tekerlemeleri tekrarlayıp duruyorlar. Yeni bir ses yeni bir nefes yok. Ezberlerden kurtulmaları ve kendilerini yenilemeleri için, hamaseti bir yana bırakıp tarih, siyaset, sosyoloji filan çalışmaları ve hepsinden önemlisi açık fikirli olmaları lazım. Yoksa korkarım daha yıllarca gerçekleri değil hayallerini, hayatta karşılığı olmayan şeyleri, inanmak istediklerini yazıp söyleyecek; birleştirici olması gereken cumhuriyet fikrini şimdiye kadar yaptıkları gibi ayrımcılığın aracı ve zemini olarak kullanacaklar&#8230;</p>
<p>İyi ki memleketimizde cumhuriyet var. Maazallah, cumhuriyetleri olmayan İngiltere, İsveç, İspanya gibi olsak ne yapardık!</p>
<p>*3 Kasım 2017, serbestiyet.com</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cumhuriyet-yeryuzu-tanrisi-midir-2/">Cumhuriyet Yeryüzü Tanrısı mıdır?</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iyi-ki-cumhuriyet-var-2/">İyi ki cumhuriyet var!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet yeryüzü tanrısı mıdır?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cumhuriyet-yeryuzu-tanrisi-midir-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Oct 2023 06:59:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207020</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de belli çevrelerde epey derinlere nüfuz eden bir anlayışa göre, cumhuriyet bir yönetim biçimi olarak insanlığın ulaştığı en son ve aşılamaz merhale. Türkiye Cumhuriyeti ise, tarihte eşi benzeri görülmeyen, üstün meziyetlere sahip, (bilhassa tek parti dönemi itibarıyla) kusursuz bir siyasî entite. Az söyledim, bir ‘mucize’. Bu ülkenin tarihinin hem başlangıcı hem sonu. Toplumca sahip olduğumuz [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cumhuriyet-yeryuzu-tanrisi-midir-2/">Cumhuriyet yeryüzü tanrısı mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de belli çevrelerde epey derinlere nüfuz eden bir anlayışa göre, cumhuriyet bir yönetim biçimi olarak insanlığın ulaştığı en son ve aşılamaz merhale. Türkiye Cumhuriyeti ise, tarihte eşi benzeri görülmeyen, üstün meziyetlere sahip, (bilhassa tek parti dönemi itibarıyla) kusursuz bir siyasî entite. Az söyledim, bir ‘mucize’. Bu ülkenin tarihinin hem başlangıcı hem sonu. Toplumca sahip olduğumuz en büyük değer ve varlık&#8230;</p>
<p>İlginçtir, daha çok Kemalistlerin dile getirdiği bu abartılı cumhuriyet sevgisi ve yüceltmesi neredeyse hiç muhalefetle karşılaşmıyor. Hemen hemen herkes, cumhuriyet fikir ve uygulamasının münasip, alternatiflerinden üstün, hatta ‘yüce’ olduğu kanaatinde. Bunun sağlıklı bir tutum olmadığı açık. Bir ülkenin siyasî ufkunun bu şekilde daraltılması hem zararlı hem de utanç verici. Bir vaka üzerinden meramımı anlatayım. İngiltere’de kraliyet ailesine birkaç ay önce yeni bir bebek geldi. Bir gazete, kinaye yaparak, bebeğe ‘Republican’ (Cumhuriyetçi) adının verilmesini önerdi. Bu hoş bir espriydi. Buckingham Sarayı’na derinden bağlı bir toplumda, geçmişi asırlar öncesine uzanan monarşi kurumuna nazire olsun diye bu fikir ortaya atılmıştı. Ne oldu? Gazete basılıp herkes içeri alındı mı? Monarşi taraftarları meydanları doldurup teklifi protesto etti mi? İngiliz ordusu ne pahasına olursa olsun monarşiyi koruyacağını bir gece yarısı bildirisiyle resmî web sitesinden duyurdu mu? Hiçbiri olmadı. Benzer bir şey Türkiye’de vuku bulabilir mi? Meselâ, bir gazeteci, &#8220;cumhuriyet fikri ve uygulaması iyi olmaktan çok kötü, fayda sağlamaktan çok zarar verici, monarşiyi anayasal monarşi şeklinde diriltelim, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu iyi birine benziyor, onu monark ilan edelim&#8221; dese ne olur? Herhalde o kişinin ‘hayatı kayar’.</p>
<p>Dünyanın başka hiçbir yerinde –en azından bu ülkedeki çapta ve bağnazlıkta- karşımıza çıkmayan bu cumhuriyet yüceltmesi (hatta tapınması) yanlış ve eksik tarihî ve güncel siyasî coğrafya ve siyasî sistemler bilgisine dayanıyor. Cumhuriyet propagandasıyla beyni yıkanan her yaş ve çevreden insanlar zannediyor ki, cumhuriyet uygarlık yürüyüşünde son duraktır ve her uygar toplumun siyasî modeli cumhuriyettir. Ne gezer? Tarihe kısaca göz atalım. Kötü bir monarka (III. George) karşı bağımsızlık savaşı veren 13 Amerikan kolonisi kurdukları birliği hem demokrasi hem cumhuriyet olarak adlandırmaktan kaçındı. Siyaset bilimi derslerinde ABD’nin ‘ilk modern demokrasi’ olarak adlandırılması yeni bir fenomen. Amerikan kurucu babaları sistemlerine ‘temsilî cumhuriyet’ (representative republic) ismini verdi. 19. Yüzyılda ve erken 20. Yüzyılda, muhafazakâr yazar Leddihn’den öğreniyoruz ki, cumhuriyetçi – demokratik hükümet biçimleri daha aşağı sınıftan görüldü. Bunda etkili olan, Socrates’in kötü kaderi, Roma Cumhuriyeti’nin kaotik sonu, Fransız Devrimi’nin korkunç ürünleri ve bağımsızlığına kavuşan Latin Amerika’daki başarısız, otoriter cumhuriyetlerin maceralarıydı. Avrupa’da yeni ortaya çıkan siyasî entiteler ekseriya krallık biçimini aldı ve çoğu zaman, başka yerlerden, tabiri caizse, prens ithal etti. Belçikalılar, 1830’da Hollanda’dan kopunca, Saxe – Cabury ailesinden bir Lutheran prens davet etti: I. Leopold. Norveçliler, 1905’te İsveç’ten ayrılınca, ülkeyi 1957’ye kadar idare eden Danimarkalı Prens Charles’ı tahta çıkardı. Osmanlı egemenliğinden kurtulan Balkan ülkeleri mahallî hanedanlar kurdu: Karadağ’da Petrovic Njegos ve Sırbistan’da Karagjorgjevic. Yunanlılar, Bulgarlar ve Romenler de yabancı prensler davet etti.</p>
<p>Bu bilgilerin gösterdiği üzere, her toplumun yolu cumhuriyete doğru uzanmadı. Avrupa’da, imparatorluklar çözüldükçe, hem yeni monarşiler hem cumhuriyetler doğdu. Bugünkü ortalama insanın kafasındaki çağrışımın tersine, monarşi demek ılımlı yönetim ve çeşitliliğe saygı demekti. Cumhuriyet ve demokrasi (halkın yönetimi) (rule of people) anlamına gelirken monarşi ılımlı liderlik (archy) üzerine vurgu yapmaktaydı. 20. Yüzyılda monarşi gibi sınırlı liderlik anlayışına değil toplumun ‘tam anlamıyla ve her yönüyle yönetilmesi’ anlayışına dayanan ulus devletler – cumhuriyetler monarşilerde asla karşılaşılamayacak toplumsal mühendislik projelerine girişme hak, yetki ve gücünü kendinde gördü. Sonuç hemen hemen her seferinde ağır felaketlerdi.</p>
<p>Netice itibarıyla, bir cumhuriyet sırf cumhuriyet olduğu için iyi ve değerli olamaz. Onun iyi ve değerli mi yoksa kötü ve değersiz mi olduğunu dayandığı değerler, benimsediği ilkeler, peşinden koştuğu amaçlar ve kullandığı yöntemler &#8211; araçlar belirler. Bu ölçütlere dayanan bir testten Türkiye Cumhuriyeti yüzünün akıyla çıkabilir mi? Sanırım tek parti cumhuriyeti dönemi bunu kesinlikle başaramaz. Çok partili cumhuriyet dönemi ise kısmen başarılı görülebilir.</p>
<p>*29 Ekim 2013’te yayınlanmış bir yazım.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="Q56EIVwvnI"><p><a href="https://hurfikirler.com/iyi-ki-cumhuriyet-var-2/">İyi ki cumhuriyet var!</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İyi ki cumhuriyet var!&#8221; &#8212; Hür Fikirler" src="https://hurfikirler.com/iyi-ki-cumhuriyet-var-2/embed/#?secret=zVcG4tCfnm#?secret=Q56EIVwvnI" data-secret="Q56EIVwvnI" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kapak resmi: Ambrogio Lorenzetti, <em>Allegory of Good Government</em>, Palazzo Pubblico, Siena, 1338-40</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cumhuriyet-yeryuzu-tanrisi-midir-2/">Cumhuriyet yeryüzü tanrısı mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>14 Mayıs 1950 Seçimlerinin Anlamı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/14-mayis-1950-secimlerinin-anlami/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Aug 2023 09:38:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206900</guid>

					<description><![CDATA[<p>14 Mayıs 1950 seçimlerinin önemini anlayabilmek için o tarihten önce Türkiye’de nasıl bir rejim olduğu hakkında bilgi ve fikir sahibi olmamız gerekiyor. O rejimi hakkıyla anlayabilmek için de Osmanlı Devleti’ndeki gelişmelerden haberdar olmak mecburiyeti doğuyor. Zaman kısıtlılığı sebebiyle Osmanlı döneminde gelişmelerden sadece satır başlarıyla bahsetmek zorundayım. Osmanlı Devleti, biliyorsunuz, bir mutlak monarşi olarak yola çıktı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/14-mayis-1950-secimlerinin-anlami/">14 Mayıs 1950 Seçimlerinin Anlamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>14 Mayıs 1950 seçimlerinin önemini anlayabilmek için o tarihten önce Türkiye’de nasıl bir rejim olduğu hakkında bilgi ve fikir sahibi olmamız gerekiyor. O rejimi hakkıyla anlayabilmek için de Osmanlı Devleti’ndeki gelişmelerden haberdar olmak mecburiyeti doğuyor. Zaman kısıtlılığı sebebiyle Osmanlı döneminde gelişmelerden sadece satır başlarıyla bahsetmek zorundayım.</p>
<p>Osmanlı Devleti, biliyorsunuz, bir mutlak monarşi olarak yola çıktı ve bir anayasal monarşi olmaya doğru evrildi. Bu çerçevede 1808’de Sened-i İttifak, 1839’da Tanzimat Fermanı ve 1856’da Islahat Fermanı hayata geçirildi. Şüphesiz bu reform hareketleri başka hareketler tarafından takip edildi. Ayrıntılarına girmiyorum. Çeşitli kanunlar getirildi ve özellikle eğitim sisteminde ciddî değişiklikler yapıldı. Bu reform hareketlerinin başını şüphe yok ki bürokratlar ve aydınlar çekiyordu. Halk tarafından gelen talep çok azdı, dikkate alınmaya değmeyecek kadar azdı. Bu, daha sonra, bürokratik vesayet sistemi dediğimiz sistemin de zihnî temellerinin hazırlanmasına katkıda bulunan bir süreç oldu. Çünkü bürokratlar ve aydınlar kendilerini ülkenin sahibi olarak gördüler ve ülkenin iyiliğine olarak düşündükleri şeyi yapma hakkını kendilerine verdiler. Meselâ 1876 Anayasası bu çerçevede bir misak anayasa olmaktan ziyade bir ferman anayasaydı. Padişahın fermanıyla yürürlüğe girmişti ama anayasanın hazırlanmasında malum olduğu üzere Mithat Paşa’nın büyük katkıları olmuştu. Sonra Birinci Dünya Savaşı başladı, Türkiye savaşı kaybetti ve bir paylaşım süreci Türkiye üzerinde gerçekleşmeye başladı. Bu bir millî mücadeleye yol açtı. Millî Mücadele kazanıldı.</p>
<p>Millî Mücadele esnasında 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu ve açıldı. Bu meclis kompozisyonuna göz attığımızda, siyasal çoğulluk ve dolayısıyla siyasal rekabet potansiyeli taşıyan bir meclis olduğunu görürüz. Aşağı yukarı toplumun her kesiminden temsilciler mecliste yer almaktaydı. Savaşın kazanılmasından sonra olması gereken, çoğulluk ve rekabetin kurumsallaşmasıydı. Fakat ne yazık ki tam tersi oldu. 29 Ekim 1923’te tartışmalı bir şekilde Cumhuriyet ilan edildi. Burada şu noktanın altını özellikle çizmek isterim: Her ne kadar biz 29 Ekim’i Cumhuriyet’in kuruluş tarihi olarak kutluyorsak da bu yanlış, eksik bir bakıştır. İlan edilen Cumhuriyet kelimenin gerçek anlamında cumhuriyet değildir, dar anlamda cumhuriyettir. Başka bir deyişle, seçimsiz bir cumhuriyettir. Dolayısıyla bu anma ve kutlamaların bu yönünün hatırda tutulmasında fayda var.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Millî Mücadele esnasında temel slogan hâline getirilmiş olan “Egemenlik millete aittir” sözü hayata aktarılmak yerine, milletin egemenliği sahiplenmesi ve egemenliği kullanmasının yollarının geliştirilmesi yerine, egemenlik dar bir sınıfın eline geçti. İleride Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde teşkilatlanacak olan bu sınıf, egemenliği, halkla bir bağı olmaksızın kendi kafasına ve kendi amaçlarına göre kullanmaya başladı. Bu çerçevede kurulan Halk Fırkası’nın ismine de dikkatinizi çekmek istiyorum. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması üzerine Halk Fırkası isminin başına hemen Cumhuriyet kelimesi eklendi. Ama lütfen dikkat edin, Türkçe bakımından Cumhuriyet Halk Partisi isminde bir yanlışlık vardır. Asıl ismi “Cumhuriyetçi Halk Partisi” veya “Halkçı Cumhuriyet Partisi” olmalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi olması aslında partinin, devletin bir uzantısı olduğunun göstergesidir. Bu da devleti Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurduğu yolundaki iddiaları çürütmek için elimizde önemli bir delil olarak görülebilir.</p>
<p>Daha sonra1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası acımasız bir şekilde tasfiye edildi. Yeni sistemi inşa eden otoriteler sadece siyasal sistemi yeniden kurgulamak yerine topluma döndüler ve toplumu yeniden yaratmaya çalıştılar. Âdeta yeni bir insan ve yeni bir toplum projesiyle hareket ettiler. Ülkenin tek tek insanlarını ve bütün olarak toplumu yeniden yaratma sevdasının peşinden koştular. Nitekim bu hakikat, bazılarının dilinden düşürmediği 10. Yıl Marşı’nda kendisini dışa vurmaktadır. 10. Yıl Marşı’ndaki “On yılda on beş milyon genç yetiştirdik biz her yaştan” sözü, anlattığım hakikati yansıtmaktadır.</p>
<p>Halk Fırkası bir parti adını almış olmakla beraber tipik bir parti değildi. Demokrasilerde partiler siyasî temsil üzerine kurulur ve hiçbir siyasî parti bütün toplumu temsil etme iddiasında olamaz. Ama Halk Fırkası bütün toplumu temsil etme ve bütün toplumu “adam etme” peşinde koşan bir siyasî partiydi. Dolayısıyla aynen mesela Sovyetler Birliği Komünist Partisi dediğimizde, parti kavramını Batı terminolojisinden alıp kullanıyor olsa da bunun bir parti olmadığını nasıl biliyorsak, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın da tek parti döneminde parti adını kullanan ama parti olmayan bir varlık olduğunu akılda tutmakta fayda var. Bu parti halkın adam edilmesi, halkın belli bir doğrultuda yeniden şekillendirilmesi üzerine kurulmuş bir siyasî partiydi. Şüphesiz sistem başarısızdı, 1930’da Serbest Fırka denemesi yapıldı ve Serbest Fırka da acı bir şekilde tasfiye edildi. Serbest Fırka’nın tasfiyesinde yalnız baştaki siyasî otorite değil, baştaki siyasî otoritenin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu sistemin diğer unsurları da etkili oldular. Serbest Fırka’nın toplumda büyük ilgi görmesi üzerine Mustafa Kemal’e gelerek “bu dalga sadece bizi yok etmez, seni de yok eder” diyerek onu yeni siyasî partiyi yok etmeye teşvik ettiler.</p>
<p>Sistem 1950 öncesinde neredeyse tamamen başarısızdı. Temel hak ve özgürlükler bakımından ciddî bir başarısızlık vardı. Temel özgürlükler olan din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, basın özgürlüğü ya hiç yoktu ya da çok kısıtlanmış vaziyetteydi. Sistem, iddia edildiğinin aksine, iktisadî bakımdan da başarısızdı. Mesela bunun tipik bir delili, Mahmut Makal’ın 1950 yılının Ocak ayında ilk basımı yapılan “Bizim Köy” adlı romanında bulunabilir. “Bizim Köy” romanı nispeten Batı’da olan bir köyde insanların günlük hayatını anlatmaktadır ve orada anlatılan sefalet, bugün insanların aklının alamayacağı derecede koyu bir sefalettir.</p>
<p>Dolayısıyla, Ebedi Şef gidip Millî Şef geldiğinde sistem tıkanmak üzereydi. Sistemin sürdürülebilirliği yoktu, İkinci Dünya Savaşı yılları krizin ağırlaşmasına sebep oldu ve İkinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye bir sürprizle karşılaştı. Sovyetler Birliği, Türkiye’den Doğu’da toprak ve Boğazlar üzerinde kontrol hakkını paylaşma talebinde bulundu. Türkiye bir tercih yapmak mecburiyetiyle karşı karşıyaydı. Aslında Türkiye’nin sistemi, Sovyet sistemine daha yakındı ve Sovyet sistemine kolayca adapte olabilirdi. Ama yükselen değer Batı olduğu için İsmet İnönü Batı’yı tercih etti ve bu çerçevede iç ve dış faktörlerin birleşimiyle Türkiye’de bir sistem değişikliği sürecine 1945’ten itibaren girildi. 1946 seçimlerinin Türkiye’ye faydası oldu; yargı gözetim ve denetiminde seçim ilkesi getirildi ve bu iktidar ve muhalefetin iş birliğiyle gerçekleştirildi. Türk demokrasisinin en iyi tarafı bana göre yargıda denetim ve gözetimle seçimlerin yapılmasıdır. Bu bakımdan Türkiye demokrasisi, dünyanın en iyi demokrasileriyle karşılaştırılabilecek, kıyaslanabilecek hâldedir. Meselâ Amerikan demokrasisiyle yaptığımız bir karşılaştırma Türkiye demokrasisinin bu açıdan daha üstün olduğunu açıkça ortaya serer.</p>
<p>Peki, 14 Mayıs niye önemliydi? İki şey söylenebilir 14 Mayıs’ın önemi için: Bir defa 14 Mayıs tek parti yönetiminden barışçıl bir yolla kurtulma anlamına geldi. Bu harika bir gelişmeydi. Tek parti yönetiminden Türkiye kurtulmak mecburiyetindeydi. Bunun için iki yol vardı. Birincisi iç savaş yoluydu. Bu çok maliyetli bir yoldu, çok sayıda ölüme ve tahribata yol açacaktı. İkincisi seçimdi. Türkiye bu beladan, tek parti yönetimi belasından, demokratik seçimlerle kurtulmayı başardı. Bu o kadar büyük bir hadisedir ki, bana göre 14 Mayıs’ın “Hürriyet ve Demokrasi Bayramı” olarak kutlanmasını haklılaştırmaktadır. Mensubu olduğum Liberal Düşünce Topluluğu da birkaç senedir 14 Mayıs’ı “Hürriyet ve Demokrasi Bayramı” olarak kendi çapında kutlamaya çalışıyor. Bu olayın önemini anlamak için aynı hadisenin İslam dünyasında hâlâ tekrarlanamamış olmasına bakabiliriz. İslam dünyası, bütün çabalarına rağmen Türkiye gibi demokratikleşmeyi, âdil ve hür seçimler yapmayı ve iktidarı seçimle getirip seçimle göndermeyi başaramadı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinin ana özellikleri bence bunlardır.</p>
<p>*27 Nisan 2023’te Demokrasi Adası’nda düzenlenen toplantıda yapılan konuşma.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/14-mayis-1950-secimlerinin-anlami/">14 Mayıs 1950 Seçimlerinin Anlamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Bir Diktatörlük mü?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiye-bir-diktatorluk-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Apr 2023 08:43:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206663</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de bir diktatörlük rejimi olduğu zaman zaman öne sürülüyor. Hem ülkede hem de yurt dışında tekrarlanan bu görüşe göre ülke bir diktatörlük rejimine sahip ve Erdoğan acımasız bir diktatör. Bazen aynı anlama gelmek üzere “saray rejimi”, “tek adam rejimi” gibi tabirler de kullanılıyor. Böylece, Türkiye’de, Erdoğan’ın kurucusu olduğu ve demokrasiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiye-bir-diktatorluk-mu/">Türkiye Bir Diktatörlük mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de bir diktatörlük rejimi olduğu zaman zaman öne sürülüyor. Hem ülkede hem de yurt dışında tekrarlanan bu görüşe göre ülke bir diktatörlük rejimine sahip ve Erdoğan acımasız bir diktatör. Bazen aynı anlama gelmek üzere “saray rejimi”, “tek adam rejimi” gibi tabirler de kullanılıyor. Böylece, Türkiye’de, Erdoğan’ın kurucusu olduğu ve demokrasiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan bir rejimin hüküm sürdüğü iddia ediliyor…</p>
<p>Türkiye’de bir diktatörlük bulunduğu iddiası -daha doğrusu suçlaması veya ithamı- gerçeğe ne kadar tekabül ediyor? Ülkemizde gerçekten bir diktatörlük rejimi mi var? Erdoğan bir diktatör mü? Bunun işaretleri, göstergeleri, delilleri neler?</p>
<p><strong>Diktatörlüğün Teorisi ve Pratiği</strong></p>
<p>Hakkıyla değerlendirebilmek için meseleye daha yakından bakalım. Diktatörlüğü hem teorik hem de ampirik olarak ele alalım. Önce diktatörlüklerin umumi hususiyetleri üzerinde duralım. Daha sonra tarihî bir örnek olarak Türkiye’nin yaşadığı tek parti diktatörlüğünün temel özelliklerini belirleyelim. Ardından Türkiye’deki mevcut durumu tespit ettiğimiz ölçütler açısından değerlendirelim.</p>
<p>Siyasi rejimler kabaca demokratik ve anti demokratik rejimler olarak ikiye ayrılır. Anti demokratik rejimlerin iki türü vardır: Totaliter rejimler ve otoriter rejimler. Diktatörlük kavramı her ikisi için de kullanılabilir. İkisi arasındaki en temel ortaklık ikisinin de tek parti rejimi olmasıdır. Totaliter rejimler bu yazının konusu değil. Bundan dolayı bu yazıda diktatörlük derken sadece otoriteryen rejimleri kastedeceğiz.</p>
<p>Bütün diktatörlükler, akademisyenlerin ittifak ettiği ve siyaset bilimi kitaplarında belirtildiği üzere, siyasî çoğulluğun, dolayısıyla açık ve meşru rekabetin bulunmadığı, bazen görünürde birden çok parti olsa bile fiiliyatta tek partili olarak işleyen rejimlerin adıdır. Diktatörlük rejimlerinde yarışmacı seçimler yoktur. Seçim varsa da sadece şeklidir. Dolayısıyla halk kesimleri farklı partiler tarafından temsil edilmez. Tek ve tekelci parti bütün toplumu temsil etme iddiasındadır. Hâliyle, parlamento, bu yüzden, millî iradeyi yansıtmaz. Seçim yapılsa bile iktidar değişmez. Gerçek anlamda muhalefet partilerinin olmasına ve oluşmasına izin verilmez. Parlamento tek sestir, yani kelimenin gerçek anlamında parlamento olmaktan uzaktır. Sıraları diktatörün adamlarıyla doludur ve hemen hemen hiçbir gerçek fonksiyonu yoktur. Buna paralel olarak, diktatörlüklerde medyada çoğulluk da olmaz. İfade ve basın özgürlüğü bulunmaz ve muhalif medya organlarının var olmasına ve yaşamasına izin verilmez. Medya organları daha ziyade iktidarın uzantısıdır; resmî ve izin verilmiş olanlar dışında haber ve yorum yapamaz…</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-206667 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Bundesarchiv_Bild_183-2004-0312-504_Nurnberg_Reichsparteitag_Rede_Adolf_Hitler-300x251.jpg" alt="" width="300" height="251" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Bundesarchiv_Bild_183-2004-0312-504_Nurnberg_Reichsparteitag_Rede_Adolf_Hitler-300x251.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Bundesarchiv_Bild_183-2004-0312-504_Nurnberg_Reichsparteitag_Rede_Adolf_Hitler-150x125.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Bundesarchiv_Bild_183-2004-0312-504_Nurnberg_Reichsparteitag_Rede_Adolf_Hitler.jpg 340w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bu teorik anlatımı Türkiye’de tecrübe edilmiş tek parti diktatörlüğü örneğiyle karşılaştırarak da değerlendirebiliriz.  Türkiye’de 1925-1945 (hatta 1950) arasında bir tek parti diktatörlüğü yaşandı. Sistemin öncüleri önce M. Kemal daha sonra İ. İnönü idi. Bu dönemde diktatörlüğün yukarıda sıralanan tüm özellikleri mevcuttu. Her şeyden önce siyasî çoğulluğun ve rekabetin oluşmasına izin verilmedi. Demokratik siyasî temsil yoktu. Alternatif ve muhalif siyasî partiler kurulamazdı. Siyasî rekabet yapılamazdı. Siyasî iktidar kendi kendisini atamaktaydı, göreve geliş ve gidişinin halkla bir ilişkisi mevcut değildi. Temel hak ve özgürlükler bir tür tepeden inme modernleşme projesi hesabına ve bu proje gerekçe gösterilmek suretiyle rafa kaldırıldı. Bu çerçevede din, ifade ve basın özgürlüğü pek yoktu. Basın önemli ölçüde iktidarın destekçisi olarak konumlandırılmıştı. Medyada siyasî iktidar eleştirisi yapılamazdı; iktidarın icraatlarını eleştirel bir bakışla değerlendirme imkânı bulunmazdı…</p>
<p><strong>Türkiye’ye Diktatörlük Ölçütleriyle Bakış</strong></p>
<p>Şimdi Türkiye’nin bugününe bakabiliriz. Türkiye’de diktatörlüğün yukarıda ele alınan temel özelliklerinden hangileri ne derecede karşımıza çıkıyor? Başka bir deyişle ülkemizde siyasi çoğulluk, siyasî rekabet ve basın özgürlüğü açısından durum nasıl?</p>
<p>Türkiye’de demokratik seçimler var. Seçimler, hür ve âdil olarak, yargı gözetim ve denetiminde yapılmakta. Türkiye bu bakımdan Türkiye’nin diktatörlük olduğunu iddia eden ülkelerin bazılarına ders verecek ve onlar tarafından örnek alınacak kadar başarılı. Seçimler sonuç yaratıyor; yani iktidarın seçimlerle değişmesi mümkün. Muhalefetin aylarca seçimi erkene alma çağrısı yapması, sonunda seçime gidiyor olmamız ve muhalefetin kazanma ümidi besleyebilmesi de bunun bir işareti. Diktatör denilen Erdoğan da başarılı siyasî hayatını tamamen halkın serbest seçimlerde onu tercih etmesine borçlu. Hatta Erdoğan büyük ölçüde bürokratik hâkimiyet odaklarına karşı ana silah olarak demokratik seçimleri gören ve kullanan bir lider. O kadar ki, siyasî hayatında karşılaştığı bütün problemleri seçimlere ve referandumlara giderek aştı. Erdoğan’ın 31 Mart 2019’daki İstanbul BBB seçimlerine yapılan haksız ve yanlış itirazı dışında bir hatası olmadı. Üstelik o seçimlerde yapılan da bir bakıma ve bir dereceye kadar mazur görülebilirdi, çünkü, oy farkı çok azdı. Aynı oy farkıyla CHP kaybetseydi muhtemelen hile yapıldı iddialarıyla yeri göğü inletirdi.</p>
<p>Türkiye’de parlamentonun ve siyasetin çoğulluğu da tartışılmaz bir gerçek. Değişik siyasî görüşlerden partiler TBMM içinde ve dışında varlıklarını sürdürmekte. Siyasî çeşitlilik ve çoğulluk ülkemizin çok alıştığı için olağan karşıladığı ve bu yüzden çoğu zaman farkına bile varmadığı bir gerçek. Siyasî çoğulluk öylesine baskın ki, terör ile arasına bir mesafe koymamakta direnen bir parti bile, AB demokrasilerinden -mesela İspanya’dan- farklı olarak var ve parlamentoda grup sahibi. Partiler iktidara yönelik en sert eleştirileri dile getirebilmekte.</p>
<p>Türkiye’de medyada da çoğulluk olduğu kesin. Tüm medyanın diktatörlüğe ve Erdoğan’a hizmet ettiği iddiaları temelsiz ve yanlış. Türkiye’nin en çok satan gazetesi Sözcü bir kategorik muhalif yayın organı ve bir gazeteden ziyade bir CHP bülteni gibi yayınlanmakta. Ayrıca, kategorik hükümet karşıtı yayın organları arasında, Cumhuriyet, Birgün, Karar, Korkusuz, Evrensel, Yurt, Yeniçağ, Yeni Mesaj, Yeni Asya, Millî Gazete, Yeni Yaşam gazeteleri de var. O kadar ki, kategorik muhalefet psikolojisiyle hareket ettikleri için gazetecilikleri çoğu zaman meslekî ahlâk sınırlarının dışına taşmakta. Televizyon istasyonları arasında da muhalif olanlar eksik değil. Halk, KRT, Fox, Tele1, Flash, Yol gibi her an ve her şeyde muhalif ve Haber Türk, TV100 gibi yerine göre muhalif televizyon kanalları yayında. İnternet haber siteleri bakımından ise, muhalefetin tartışılmaz üstünlüğü söz konusu. Aynı durum sosyal medya bakımından da büyük ölçüde geçerli. Hatta bu sosyal medya hakimiyeti yüzünden muhalefetin seçimi mutlaka kazanacağına ve Erdoğan’ı göndereceğine kesin olarak inanmış epeyce insan var.</p>
<p>Türkiye’de eskiden bir başbakan ve bakanlar kurulu vardı. Şimdi ise halk tarafından doğrudan seçilen bir başkan iş başında. Başkanın yetkilerinin çok olduğu elbette ileri sürülebilir. Nitekim ben de başkanın yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yetkilerinin bir kısmını diğer seçilmiş demokratik organ olan TBMM ile paylaşması gerektiğini düşünmekteyim. Keza aday cumhurbaşkanı seçildikten sonra parti üyeliğinin sona ermesi veya en azından gevşetilmesi taraftarıyım. Ama bunları söylemek başka sistemin bir tek adam sistemi, bir diktatörlük olduğunu öne sürmek başka. Bu açıdan bakıldığında meselâ ABD de bir tek adam sistemine sahip. Türkiye’de kurumlaşmanın ABD’dekine nispetle hayli zayıf olduğu elbette bir hakikat. Ancak, bu konuda da söylenebilecek şeyler var. Türkiye hiçbir zaman kurumlaşmanın yeterince geliştiği ve kurumların tıkır tıkır işlediği bir ülke olamadı. Yani Türkiye’nin bu bakımdan özlenecek, imrenilecek bir geçmişi yok. Bunda ana sebep ülkede bir bürokratik vesayet sisteminin hüküm sürmesi ve bürokrasinin işleyişinin birçok bakımdan siyasetçinin ulaşabildiği menzilin dışında kalmasıydı. Başka bir deyişle kurumlaşmanın zayıf olması tek başına Erdoğan’a atfedilebilecek bir husus değil. Erdoğan’ın yarattığı bir durum olmaktan ziyade, önemli ölçüde, Türkiye’nin yakın dönemde yaşadığı olayların sonucu. Bu açıdan ortaya çıkan son problem de, bilindiği üzere, FETÖ’nün belli başlı bütün kurumlara sızması ve onları hâkimiyet altına almasıydı. FETÖ ile mücadele de kaçınılmaz olarak, en azından kısa vadede, kurumlaşmayı zayıflattı.</p>
<p>Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Türkiye’nin “sapkın parlamenter sistemden” bir tür “sapkın başkanlık sistemine” geçmesinin bir “tek adam” veya “saray” rejimi ortaya çıkardığı, yani bir diktatörlük ve bir diktatör doğurduğu eleştirileri temelsiz ve abartılı. Gerek teorisi gerek pratiği açısından bakıldığında ne Türkiye’de bir diktatörlük var ne de Erdoğan bir diktatör. Bu görüş eski sistemden kalma açılardan meselelere bakmanın ve muhalefet etmede makul ve mutedil olmaktan uzaklaşmış olmanın sonucu. Ayrıca Türkiye’de ilk defa karşımıza çıkan bir durum olmaktan da uzak. Dediğim gibi, CHP dışındaki tüm iktidarlar -yani merhum Menderes, Demirel ve Özal, hatta bir ölçüde Erbakan- bu tür suçlamalarla karşılaştı.</p>
<p><strong>Diktatörlük İddiasını Öne Sürenlerin Tuhaf Çelişkileri</strong></p>
<p>Türkiye’nin bir diktatörlük ve Erdoğan’ın bir diktatör olduğu iddialarını değerlendirirken dikkat çekmek istediğim iki mühim çelişkisi var. Bunlar iddia sahiplerinin inandırıcılığını ciddî biçimde zedelemekte.</p>
<p>İlki Erdoğan’a yönelik diktatör suçlamalarının bu kadar çok ve böylesine kolay dile getirilebilmesinin nasıl yorumlanacağıyla ilgili. Bu tür eleştiriler, yazının başında da söylendiği üzere, hemen her gün çeşitli yol ve vasıtalarla ifade edilmekte. Ancak, bu söylem aynı zamanda kendi kendisini yalanlama potansiyeline sahip. Diktatörlük suçlaması ne kadar çok yapılırsa bu iddianın altı o kadar çok oyulmakta. Zira, gerçek bir diktatörlük rejiminde yaşıyor olsaydık diktatöre diktatör denemezdi. Bunu söylemeye cesaret edenler ya hayatta kalamazdı ya da zindanlarda süründürülürdü. Demek ki Türkiye’de kendine diktatör diyenleri cezalandırma yetkisinden ve gücünden mahrum bir diktatör var!</p>
<p>İkincisi Erdoğan’ı diktatör olmakla suçlayan ve Türkiye’de bir diktatörlük olduğunu öne sürenlerin önemli bir bölümünün ülkemizde yaşanmış tek parti diktatörlüğü dönemine ilişkin bir eleştiri getirmemeleri. Bunun sebebi olarak vakanın geçmişte kalmış olması gösterilebilir. Ancak zaman zaman dönemin hem de abartılı biçimde övülmesinin ve döneme yönelik her türlü eleştirinin çok sert şekilde cevaplanmasının -hatta şiddetle bastırılmasının- bunu yapanların aslında diktatörlüğe prensip olarak karşı çıkmadığını ve diktatörlükler arasında ayrım yaptığını gösterdiği söylenebilir. Bunlara göre kendi kafalarından biri diktatörlük kurarsa iyidir ama başka görüştekiler demokratik yarış sonucunda iktidara gelse bile onları diktatörlükle suçlamak meşrudur ve siyasi mücadelenin yalnızca kendilerine mahsus bir aracıdır!</p>
<p><strong>Türkiye’nin Ana Problemi</strong></p>
<p>Bu tartışmalar daha çok yapılacak. Ancak, bana göre, Türkiye’nin ana problemi yürütmenin tek kişi mi olduğu yoksa bir başbakan ve bakanlar kurulundan mı oluştuğu -yani sistemin parlamenter sistem mi yoksa başkanlık sistemi mi olduğu- değil, siyasetin alanının sivil toplum aleyhine çok geniş olması. Ülkede her şey bir şekilde siyasetle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ilişkili. Kredi almaktan üniversite rektörü olmaya, işe girmekten görevde terfi almaya kadar neredeyse her şey siyaset yoluyla yapılmakta. Bunun, rahmetli Kazım Berzeg’in işaret ettiği gibi, bürokratik tahakküm geleneğine sahip olan bir ülkede siyaset tarafından bürokratik tahakkümün kırılması gibi müspet tarafları elbette var. Ancak, zararları da mevcut. Kuralların oluşmaması ve ilişkilerin kaba güç ilişkilerine dönüşmesi ve o şekilde yürütülmesi gibi. Maalesef hem bu durumun sonuçlarından biri olan hem de bu durumu destekleyen bir siyasî kültürümüz de var. İktidarı eleştiren ve iktidara talip olan siyasî partiler sivil alanı siyasal alana karşı genişletmek yerine, iktidarın alanını genişletmek, ama onu daha iyiye kullanmak vaadiyle seçimlere giriyor. Bu problem çözülmedikçe sistemin parlamenter mi yoksa başkanlık sistemi mi olduğu ikinci derecede önemli.</p>
<p>Bu yüzden, Türkiye’nin daha iyi bir ülke olmasını isteyenlerin, kafayı diktatörlük rejimi ve Erdoğan’ın diktatör olup olmadığı tartışmalarına takmak yerine, bu temel problemi de görmesi, üzerinde düşünmesi ve çözülmesi için çaba sarf etmesi ülkemiz için her bakımdan daha doğru ve yararlı olur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiye-bir-diktatorluk-mu/">Türkiye Bir Diktatörlük mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
